Gelişmekte Olan Sosyal Ağların Bilime / Arkeolojiye Katkıları

Günümüzde internet giderek gelişmekte, bu gelişen sanal dünyaya ise bireyler sosyal ağlar aracılığı ile daha fazla tutunmakta. Daha önce sadece takipçisi olduğumuz internette sosyal ağlar sayesinde söz sahibi olma, bir yer (profil) edinebilmiş durumdayız. Zararları var mı yok mu ayrı bir tartışma konusudur ancak bu yazının amacı sosyal ağların bilime, bizim ve gazetenin de ortak alanı olan Arkeolojiye katkılarıdır.

Söz konusu sosyal ağlar; Academia.edu vb. gibi ağlar. Academia.edu, Facebook, Twitter gibi her standart internet kullanıcısının ve internet erişimi olan her bilgisayarın kolaylıkla kullanıcısı olabileceği, ücretsiz bir yapım. Academia.edu’yu diğer sosyal ağlardan uzantısındaki “edu” kısmı ayırmakta. Çünkü bu ağda kişiler/kullanıcılar akademik çalışmalarını yayınlamaktalar.

Kolaylıkla üye olunup, ücretsiz olarak faydalanılabilen Academia.edu ağının kabaca en büyük faydası giderek gelişen dijital bir kütüphaneye dönüşmesidir. Bu ağda kullanıcılar bir hesap açmakta, edindikleri profilde yayınlarını künyeleriyle beraber pdf. formatında ücretsiz indirilebilir olmak üzere siteye yüklemektedir. Bu yüklemeleri yapan araştırmacıların/kullanıcıların diğer sosyal ağlardaki gibi takipçisi olduğumuzda, bu yüklemelere “bir tıkla” ulaşabilmekteyiz.

Ülkemizde (hatta dünyada) zaten en sıkıntılı olduğumuz kütüphane/kaynak arayışı için bence en ideal çözüm bu tür sosyal ağlar olacak. Çok büyük kentlerimizde bile zaten kütüphane eksikliği çekiyoruz. Ayrıca her kütüphanenin her bilim dalından yayınları kusursuz olarak barındırmadığını da biliyoruz. Ancak bizi ilgilendirdiği için örneğimiz olan Arkeolojide tüm dünyadan kullanıcılar bu sosyal ağ veya ağlar sayesinde istediği kişinin, istediği yayınına doğrudan o kişinin profil takipçisi olarak erişebilmektedir. Ayrıca kendi çalışmalarını yayınladığı takdirde kendi faaliyetlerini de daha geniş bir çevreye duyurabilmektedir. Bir yayın çalışması herhangi bir süreli yayında yayınlandığında ne kadar geniş bir çevreye ulaşabilir? Ancak çalışmanız o süreli yayında yayınlandıktan sonra bir pdf. formatlı kopyasını da bu gibi bir sosyal ağda kendi profiliniz de paylaştığınızda müthiş bir hıza ulaşmış olursunuz. İtalya’daki bir kurumda çalışan önemli bir akademisyenin henüz dün yayınlanmış ve o ülkenin bir kurumuna (üniversite, enstitü, vb.) bağlı çalışan bir süreli yayına verilmiş olan makale, bildiri gibi bir araştırmasına, o araştırmayı bulmaya-okumaya istekli diğer bir araştırmacı ne kadar sürede ulaşabilir? Bu sosyal ağlar sayesinde yazar tarafından yüklendiği takdirde, yüklendiği andan itibaren ulaşılması birkaç saniyeyi geçmeyecektir. Tüm bilim disiplinleri giderek Academia.edu’ya yüklemelerini her geçen gün yapmakta ve Arkeoloji için de hatrı sayılır bir veri kaynağı giderek oluşmaktadır.

Ülkelerin bilim kuruluşlarından özellikle yönetimden sorumlu YÖK gibi kurumların da dikkatini vermesi gereken bir durumdur bu. Sosyal ağların ve bireysel internet kullanımının Medyayı, haberciliği bile ne kadar olumlu ve hızlı etkilediği su götürmez bir gerçek. Bugün en bilindik gazete, dergiler kendi web sayfalarında artık kişisel kullanım alanları oluşturmakta ve standart kullanıcıya söz sahibi olabilmesi için sanal kimlik sağlamaktalar. Bunun da yararları sıradan bir akşam haberlerini izlerken hemen fark edilebilmektedir. Hemen hiçbir haber artık görüntüsüz değil. İnandırıcılığı fazla olamayan, objektifliği tartışılır olan yazılı metinlerin birkaç fotoğrafla desteklendiği habercilik rafa kalkıyor.

Buna örnek birçok haber konusu var. En azından benim aklıma gelen ilk haber geçenlerde İstanbul’dan İzmir’e gitmekte olan tarifeli bir yolcu uçağının motoruna çarpan şimşek/yıldırım nedeniyle alev alması ve sonunda neyse ki bir can kaybı yaşanmadan havalimanına inişini gerçekleştirmesi. Bu haber daha önce belki birkaç fotoğraf ve spikerin sözlü sunumu ile verilebilirdi. Ancak bu haber anlık bir olayı içerir ve eğer bir tesadüf olmazsa(uçakta gazeteci, kameraman yoksa) görüntülenmesi bile imkansızken, uçağın içinden yolcular bir yandan görüntü almış, bir yandan uçak havada seyrederken dışarıdan bu yanan uçağı gören vatandaşlar görüntü almış ve hemen bu video dosyalarını haber ajanslarının sitelerindeki kendi hesaplarına yüklemişler, ajanslarda bu haberi anında vatandaşın yolladığı görüntülerle geçmişlerdir. Bu sayede akıllarda soru işareti bırakmayan haberciliğe doğru adımlar atılabilmekte.

Bizi bu habercilik örneğinde ilgilendiren konu ajansların bu standart kullanıcıyı destekleyen tavrıdır. Bilim kuruluşları da sosyal ağların bu gelişimini doğru kanalize edebilirse çok büyük dijital arşivlere sahip olmamız kaçınılmaz. Birçok rafta kalkmış yayın yönetici bilim kuruluşlarının teşvik ve zorunluluğu (art niyetli bir zorunluluktan bahsetmiyorum) ile bu tür dijital kaynaklara yerleştirilse amacına daha çok hizmet edebilecek, sadece o yayına ulaşabilenler değil doğrudan söz konusu okunmak, faydalanılmak istenen kaynak çok daha fazla insanın hizmetine sunulabilecektir.

Giderek gelişen bu tür sosyal ağlar içerisinde arkeolojide bizim de desteğimizle (kullanıcısı olmak ve faydalanırken güncel olarak kendi verilerimizi sunmamız sayesinde) kendi alanını kurabilir ve hatta sadece Arkeoloji camiasından insanlara hizmet eden bir sosyal ağ kurulabilir. Bu sayede hem artık tartışması bile sıkıcı gelen “kaynak yok, kütüphane yok” sorunu rafa kalkmış olur hem de yazar ve okuyucu arasında doğrudan bir bağ kurulabilir. Üniversite, Enstitü, YÖK vb. gibi yönetici kuruluşlarda bunu bir zorunluluk haline getirdiği takdirde ister istemez önemli bir dijital kaynak alanına sahip olabiliriz. (JSTOR gibi)

Zaten YÖK tarafından ülkede her akademisyenin her yıl faaliyetlerini yüklemekle zorunlu olduğu Yök-Sis adında bir dijital kaynak var ancak kullanımı, sitenin erişim hızı, ve paylaşıma kapalı bir yapılanma olması ile yine de istenilen düzeye en azıdan Academia.edu gibi bir düzeye ulaşamamaktadır.

Akademik paylaşım içerikli bir sosyal ağ sayesinde yazarlar içinde birçok fayda sağlanabilir. Bu arşiv aynı zamanda araştırmacının kendi akademik yayınlarının da bir arşivi olabilecek, istediği anda kendi yayın kronolojisi ve künyelerine ulaşabilecek, ne kadar takip edildiğini, paylaşımlarının kalitesini tartışıp/gözlemleyebileceği, yorumları dikkate alacağı bir ortam sunulabilecektir. Ayrıca bugün hepimiz üzerinde çalıştığımız tez, makale, bildiri vb. bilgisayar ortamında hazırladığımız her veriyi zaten yok olma kaygısı ile ister istemez 40 defa farklı yere kopyalıyoruz. Ancak cd, pc, usb bellek, harici belleklere güvenimiz hiçbir zaman, çalınma ihtimali, bozulma, çökme (virüs saldırısı), çalışmama, kullanıcı tarafından istemeyerek silinebilme gibi nedenler ile tam değildir.  Yine en güvenilir kopyalama alanı bir e-mail hesabı vb.dijital alanlardır. Bu alanlara kaydedilen çalışmalara defalarca kolay erişebiliyor, güvenli bir ortamda depolayabiliyoruz.

Yazının ana fikrine belki birçok muhalefet olacaktır. Ancak şimdiden belirtmek isterim ki; “öğrenci zaten kütüphaneye gitmiyor, şimdi hiç gitmesin” gibi bir gelenekçi eleştiriye baştan kapalıyım. Zaten mantık olarak amaç bir binanın içine fiziksel olarak girmek değil, amaç ister bir binada, ister bir sanal ortamda yazılı bir bilimsel kaynağa ulaşıp, okuyabilmek ve okuyanın da yazabilmesini daha fazla teşvik etmektir.

Saygılarımla.

Emrullah KALKAN

Dokuz Eylül Üniversitesi

Arkeoloji Bölümü

 

Türkiye’de Nasıl Arkeologluk Yapılır ?

An itibarı ile Türkiye’de, örgün ve ikinci öğretimler dahil olmak üzere eğitim vermekte olan 41 farklı Arkeoloji bölümü söz konusudur. Kontenjanları genel olarak 40 ila 70 arasında değişen bu programlardan yıllık ortalama 2200 kişi mezun olmaktadır. Her geçen gün yeni programların açılmaya ve dolayısıyla öğrenci sayılarının artmaya devam ettiği bu bölüm, verdiği mezun sayısının çokluğuna rağmen Türkiye’de maalesef bir meslek kolu algısına tam olarak dönememiş durumdadır. Mezuniyet sonrasında, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki çeşitli görevler, akademisyenlik, Kudeb, özel müzeler ve serbest arkeologluk bir arkeolog için belli başlı iş olanakları olarak görülmektedir. Bununla beraber bütün bu iş olanaklarını değerlendirmek için de arkeoloji diplomasından fazlası gerekmektedir. Sınav adlarının ve sistemlerinin sürekli değişime uğradığı ülkemizde bu işi aralıksız takip etmek mutlak bir dikkat ve özveriyi gerektirmektedir.

Mezun Oldum Şimdi Ne Yapacağım?

Arkeoloji bölümlerinde (ne okumak istediğini bilerek gelinmişse eğer) öğrenci olmak büyük bir keyiftir. Kazı, yüzey araştırması gibi faaliyetlerin doğası gereği hem çileli hem de bir o kadar eğlenceli olduğunu unutmamak gerekir. 4 yıllık öğrencilik hayatı boyunca insanlar genelde lisansüstü eğitim yapıp yapmamak arasında bir süre bocalasalar da çoğunlukla bu konunun üzerinde pek durmazlar ve diploma alma zamanı gelip çattığında akıllarda şu soru oluşur: “Eee diplomayı aldık şimdi ne olacak”? Koskoca lisans eğitimi boyunca bu konuya az çok kafa yormuş veya bir yol göstereni çıkmış kişiler ALES ve ÜDS-KPDS (Yeni hali ile YDS) sınavlarının adlarını duymuş ve hatta belki bu sınavlara girmişlerdir. Sınava girip dişe dokunur puanlar almış olanlar lisansüstü eğitim ve Akademik Kadro ilanlarına başvuru yapma haklarına sahip olacaklarından daha çok bu amaçla hareket etmeye başlarlar. Bakanlıkta çalışmak için ise Arkeoloji ile ve hatta üniversite öğrenimi ile herhangi bir alakası bulunmayan KPSS sınavına girmek gereklidir. Bu sınavda başarı elde eden kişiler yılda bir bazen iki yılda bir açılan bakanlık kontenjanlarına başvuru yapabilmektedir.

Nasıl Akademisyen Olunur?

Üniversitelerde Arkeoloji Bölümlerinde akademisyen olmanın iki yolu vardır cari alım ve merkezi atama. Cari alım her üniversitenin ihtiyacına yönelik olarak açtığı ve yazılı sınav, mülakat gibi eleyici unsurlara da sahip bir yöntemken merkezi alımlarda yalnızca puanlar konuşmaktadır. Her iki usulün de kendine özgü iyi ve kötü yanları mevcuttur. Ülkemizde merkezi alımlar iki ana yöntemle yapılmaktadır. YLSY(Yurt Dışına Lisansüstü Öğrenim Görmek Üzere Gönderilecek Adayları Seçme ve Yerleştirme) ve Ö.Y.P.(Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı).

Cari alım için başvuru yapılabilecek kadrolar: Araştırma Görevlisi, Öğretim Görevlisi ve Uzman kadrolarıdır. Bu kadrolara başvuru yapmak için yukarıda bahsettiğimiz ALES (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Sınavı) ve yeni hali ile YDS (Yabancı Dil Sınavı) sınavlarından asgari puanları (ALES’ten 70 ve YDS’den 50) almış olmak,

T.C. vatandaşı olmak,

İlgili bölümden mezun olmak,

35 yaşından gün almamış olmak gibi şartlar aranmaktadır (Öğretim Görevlisi ve Uzman kadrolarında yaş sınırlandırması yoktur).

Öğretim Görevlisi ve uzman kadroları için yüksek lisans yapmış olmak veya alanında 2-10 yıl tecrübeli olmak gibi özel şartlar da olabileceği gibi bu kadrolara başvuru da dil şartı aranmaz. Tecrübe kısmı ayrıca ilginçtir zira bir arkeologun arkeoloji ile ilgili bir işte 10 yıl tecrübeye sahip olması ve bunu SGK primleri ile belgeleyebilmesi ülkemiz şartlarında pek de kolay değildir. YÖK’ün sitesinde çeşitli zamanlarda ilan edilen bu kadroları takip etmek için yok.gov.tr. sitesindeki Akademik Kadro İlanları bölümüne sık sık göz atmak gereklidir. Başvurular şahsen ve posta yoluyla ilgili yerlere yapılır. Cari alımla yılda ortalama 15-20 arası kişi istihdam edilmektedir.

YLSY nedir?

YLSY ve Ö.Y.P. ise kendine has bir başvuru yöntemi barındırmaktadır. YLSY’ye yılda bir defa yaz aylarında (genellikle Temmuz) personel alınmaktadır. Bu bir nevi burs gibidir; merkezi atama ile tercihler yapılır ve kazanan kişinin öncelikle kazandığı üniversitede Araştırma Görevlisi olarak ataması yapılır. Kazanan kişi Türkiye’de 6 ay dil eğitimine tabi tutulduktan sonra yurtdışında bir üniversiteye yollanır ve orada lisansüstü eğitimini tamamladıktan sonra atamasının yapıldığı üniversiteye dönerek yurtdışında kaldığı sürenin iki katı kadar görev yapması istenir. Yani örneğin Nevşehir Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’ne giren bir kişi yurtdışında örneğin Almanya’da bir üniversiteye yollansa, burada yüksek lisans ve doktorasını 7 yılda tamamlayıp Türkiye’ye dönerse, Nevşehir Üniversitesi’nde 14 yıl boyunca zorunlu hizmet yapmak zorundadır. Dolayısıyla eğitim süresini de katacak olursak bu kadroya atanan bir kişinin 21 yıllık iş garantisi mevcuttur ki, bu da aşağı yukarı emeklilik primi kadardır. Özellikle üniversiteden yeni mezun olmuş ve dil puanına sahip olmayan kişiler için son derece cazip olan bu kadro tipinin en büyük handikabı yaş sınırıdır. Erkeklerde 26 kadınlarda ise 28 yaş sınırı mevcuttur. Erkek adaylar eğer askerliklerini yapmışlar veya yüksek lisanslarını tamamlamışlar ise onlar için de 28 yaş uygulaması yapılmaktadır. Yalnızca ALES puanı ve diploma notunun 2.75 puanın altında olmaması koşulu ile başvuru yapılabilen bu kadrolar için ayrıntılı bilgiye buradan ulaşılabilir.

ÖYP Nedir?

Son yıllarda akademisyen olmak için yapılan en büyük teşvik olmakla beraber en çok kafa karışıklığı yaratan kadro tipi ise ÖYP’dir. İlk olarak ODTÜ’te başlatılan ve 2010 tarihinde ulusal bazda alım yapıp 2011’den buyana merkezi atama ile alım yapan bu kadro tipi, yukarıda özetlediğimiz YLSY’nin bir nevi yurtiçi formülüdür. Ana amacı yeni açılan üniversitelere girip çalışmayı cazip hale getirmek olan bu kadronun son yıllarda büyük üniversitelere de verilmesi kendi içerisindeki ana çelişkiyi oluşturmaktadır. ÖYP’ ye başvuru için ALES, YDS ve lisans mezuniyet ortalamaları belirli yüzdeler ile hesaplanarak ÖYP puanı hesaplanır ve kişi yaptığı tercihler arasında bir yere yerleşerek orada kadrolu çalışmaya başlar. Eğer çalışmaya başladığı üniversitede lisansüstü eğitim yapılıyorsa, orada kalarak eğitim alır. Lisansüstü eğitim yoksa bu kişi lisansüstü eğitim yapabileceği bir üniversitede görevlendirilir ve dönüşünde görevlendirildiği üniversitede kaldığı süre kadar zorunlu hizmet yapmakla yükümlü olur. Örneğin bu kişi ÖYP Araştırma Görevlisi olarak Bitlis’e yerleşmiş olsun. Bitlis’te lisansüstü eğitim şansı bulunmadığından büyük bir üniversiteye örneğin Ankara Üniversitesi’ne görevlendirme işlemi yapılır. Bu kişinin 6 yılda yüksek lisans ve doktorasını bitirdiğini varsayalım. Bitlis’e döner ve öğretim üyesi olarak atandıktan sonra 6 yıl burada zorunlu hizmet yapar.

ÖYP ile yılda ortalama 15 kişi YLSY ile ise 5 kişi istihdam edilmektedir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na Nasıl Girilir?

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda görev alabilmek için KPSS’den (Kamu Personeli Seçme Sınavı) asgari 70 puana sahip olmak gereklidir. Yılda 1 veya bazen iki yılda bir açılan müze araştırmacısı kadrolarına başvuru yapılabilir ki bu tip alımla yılda ortalama 6-7 kişi istihdam edilmektedir. Birde zaman zaman açılan uzman yardımcılığı kadrosu vardır. Bu sınava başvuru yapabilmek için KPSS’nin yanı sıra YDS puanına da ihtiyaç vardır. Bu kadro Kültür ve Turizm Bakanlığı internet sitesinden takip edilebilir. 2004 yılında 25 kişilik alım yapılmış olmasına rağmen yıllar içinde sayı azalmıştır ve yılda ortalama 1-2 kişi bu yolla istihdam edilmektedir.

Serbest Arkeologluk Kavramı

Dünyada profesyonel arkeoloji yapmak ülkemize kıyasla çok daha kolaydır. Avrupa’nın birçok ülkesinde inşaat ve mimarlık firmaları bünyelerinde arkeolog çalıştırmaktadır. Türkiye’de de son yıllarda artan büyük inşaat projelerinde yürütülen arkeolojik kazılar, çok sayıda arkeologun bir süreliğine olsun istihdamını da sağlamıştır. Baraj projeleri kapsamında yürütülen irili ufaklı kazılarda çalışan serbest arkeologların yanı sıra büyük şehirlerde yapılan ve müzeler tarafından yürütülen kazılarda, müzecilerin yetişemeyeceği işlerde çalışmak üzere yüzlerce arkeolog çalışmıştır ve çalışmaktadır. Türkiye’de ilk olarak ne zaman başladığını tam olarak bilemesek de en azından 1992’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yürütülmüş olan Pendik-Temenye Höyük kazılarından başlamak üzere, bu güne kadar birçok kazıda serbest arkeologlar çalışmışlardır. Bugün yalnızca İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlı olarak İstanbul’da yürütülen başta marmaray-metro kazıları olmak üzere çeşitli kazılarda an itibarı ile 100 civarında serbest arkeolog görev yapmaktadır.

Serbest arkeologluk, profesyonel çalışma olduğundan son derece ağır sorumlulukları olan bir görevdir. İş güvencesi projenin ömrü kadardır ve ücreti hiçbir şekilde standarda sahip değildir. Projelerin yürütücüleri genelde üst ve alt yüklenici olarak şekillendiğinden yani devlet bu işi bir firmaya, o firma da başka bir taşerona yaptırdığından, proje ödeneği içinde de arkeolojik işlere ayrı bir kalem ayrılmadığından, maaş konusu her zaman muğlâk kalmaktadır. Arkeoloji, ülkemizde bir meslek kolu olarak gelişemediğinden meslek odasına sahip değildir. Mimarların, mühendislerin meslek odaları olduğundan maaş konusunu alt sınır babında netleştirmiş durumdadırlar. Bir mimarın ilk iş tecrübesi dahi olsa alacağı ücret bellidir. Oysa arkeologlar için böyle bir durum söz konusu değildir. İstanbul’da bir projede çalışan arkeologlar ile başka bir projede çalışan arkeologlar arasında tamamen üst yüklenicilerin inisiyatifine bağlı olarak %25-30 gibi maaş farklılıkları oluşabilmektedir. Bununla beraber maaş konusundaki tek ortak yan ne kadar olursa olsun mevcudun tatminkâr olmamasıdır. Düşük ücret konusu yalnızca serbest arkeologlar için geçerli değildir. Zira son yıllara kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak müzelerde DÖSİMM’in işçi kadrosuyla çalışan arkeologlar, müzenin bekçi ve şoför kadrosundan dahi daha az maaşla çalışmaktaydılar.

KUDEB’e nasıl girilir?

KUDEB (Koruma Uygulama ve Denetim Büroları), 2005 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kurulmuş ve İl Özel İdareleri, Büyükşehir Belediyeleri ve Bakanlıkça izin verilen belediyeler bünyesinde görev yapan bir kurumdur. Birçok ilde faaliyet gösteren KUDEB’ler il sınırlarındaki tarihi yapıların rölevelerinin çıkarılması, restorasyonu ve konservasyonunun yapılması faaliyetlerini yürütmektedir. Bu kurum bünyesinde mimarlar, restoratörler ve sanat tarihçilerinin yanında arkeologlar da görev yapmaktadır. Kudebler’de görev alabilmek için belediyelere şahsen başvuru yapılması gerekmektedir. İl Özel İdaresi bünyesindeki KUDEBler için ise KPSS puanı ile merkezi atama yoluyla başvuru yapmak gerekmektedir. Bunun dışında, valilikler ve belediyeler, kendi bünyelerinde çalışan ve arkeolog diplomasına sahip olan kişileri, kurdukları KUDEB bünyelerine aktarıp çalıştırmaktadırlar. KUDEBler’in ilk kurulduğu 2005’te bir anda onlarca kişi işe başlamış olmakla beraber takip eden yıllarda bu sayılarda da azalma yaşanmıştır.

Sonuç

YÖK başkanvekili Prof. Dr. Şaban ÇALIŞ’ın 28.01.2013 tarihinde Selçuk Üniversitesi’nde yaptığı ve benim de bizzat takip ettiğim bir konuşmasında söylediğine göre: Türkiye’de şu an itibarı ile 103 devlet 65 de vakıf üniversitesi olmak üzere 168 adet üniversite bulunuyor. Bu üniversitelerde de açık öğretim dahil 3 milyon civarında üniversite öğrencisi eğitim görmekte ve yapılan bir ankete göre bunların yalnızca 300.000’ i okuduğu bölüme isteyerek girmiş durumda. Yani bir bölümü isteyerek seçip okuyan ve bitirdiğinde de o işi yapmayı isteyen insanların oranı yalnızca %10’luk bir paya sahip. Arkeoloji bölümleri için de bunun geçerli olduğunu varsayarsak, her yıl verilen 2200 mezundan 220 tanesinin bu işi sürdürmek istediğini düşünmemiz gerekir. Yukarıda sıraladığımız bütün iş bulma yöntemleri ile kalıcı olarak iş bulan insan sayısı yılda ortalama 40-45 civarındadır. Serbest arkeolog olarak istihdam edilenlerin sayısı ise muhtemelen bu sayının üzerindedir fakat bunların da proje bazlı geçici işler olduğunu unutmamak gerekir. Bütün bu işlere girmeyi başarmak ebetteki ilk aşamadır. Ülkemizde arkeoloji yapmak ve bu işten geçimini sağlamak hiç de kolay değil. Gelecekte bu işlerin daha kolay olması ve bu karaladıklarımın birilerinin işine yaraması dileğiyle…

Alper GÖLBAŞ
Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sualtı Arkeolojisi A.B.D. ÖYP Araştırma Görevlisi

Mehmet Özdoğan: Devlet İstediğini Seçerse TÜBA Akademi Olmaz

Mehmet ÖzdoğanBu sefer Türkiye ve Türkiye’nin dünya gündemindeki sütunlarından bir konuyu ele alalım istedim. Son dönemde çoğunlukla sistematik muhalefeti engellemek için hükümetin sıkça kullandığı KHK’lar, Türkiye Bilimler Akademisi’ni (TÜBA) de hedef aldı. Kararnamenin öne çıkan buyruğu, üye seçim yetkisinin hükümet ve YÖK’e verilmesidir. Bu öyle bir konu ki ülkemiz gazetelerinde belki de ilk defa bu kadar yer edinmesini sağladı bilim özgürlüğünün, bilim ve politika bağlantısının. Bir akademinin devlet dairesine dönüşmesine vesile olacak düzenlemeler içeren bu KHK’yı ve kuruluşundan itibaren TÜBA’yı akademinin istifa eden üyelerinden hocamız Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’a sorduk. Berkay Dinçer’in katkıları ile 17 Kasım 2011 tarihinde yaptığımız röportajı burada sizlerle paylaşıyoruz.

TÜBA hakkında yayımlanan haber, köşe yazısı ve özellikle okuyucu yorumlarına baktığımızda TÜBA’nın ne olduğunun ve işlevinin anlaşılmadığı açık. Bu nedenle öncelikle bilim akademileri nedir, TÜBA nedir ve ne iş yapar bize anlatır mısınız?

Çok doğru. Bilim akademisi ile bilimsel kurumlar arasındaki fark anlaşılmış değil. Gazete yayınlarından anlaşıldığı kadar TÜBA nedir, ne işe yapar hiç anlaşılmamış, devletin de bunu anladığını zannetmiyorum. Zaten yeni yeni gündeme geldi ve Türkiye’nin bir bilim akademisine sahip olması da çok yeni bir kavram.

Vaktiyle böyle bir gereksinim duyduğu için Atatürk, TTK gibi akademik kurumları Türkiye’ye yerleştirmek istiyor fakat sonra bu yürümüyor. Bilim akademilerine Eski Yunan toplumundan itibaren baktığımız zaman bunun temel kuruluş güdüsü her türlü politikadan inanç sisteminden, baskıdan ve ekonomik kaygılardan bağımsız düşünürlerin bir araya gelmesidir. Bunun nedeni ise farklı görüşlerin baskısı altında kalmayan fakat düşünce tabanı yüksek seviyedeki insanların bir araya getireceği sinerjidir. Fiilen bir iş yapmaları değil, bir ortamı sağlayabilmeleri… Eski Yunan’daki Akademia’nın da kuruluşu buydu, daha sonra en eski en güçlü akademilerden İngiliz Akademisi’ne baktığımızda, İngiltere’nin en çekişmeli döneminde kralcılarla, kralcı olmayanların; birbirleriyle savaşan iki grubun bir araya gelmesinden oluşuyor.

TÜBİTAK gibi uygulayıcı kurumlardan farklı. Uygulayıcı kurumlar doğrudan doğruya ekonomiyle, hükümetlerin politikasıyla bağlantılıdır. Her hükümetin politikaları vardır doğal olarak ama seçimle gelen hükümetlerin müdahale edemeyeceği kurumlar da vardır. Bunlar mesela eğitimdir, bilimdir, sanattır. En azından öyle olması gerekir. Akademilerin de işlevi budur. Ancak lehte ve aleyhte çıkan yazılardan anlaşıldığı kadarıyla bu Türkiye’de anlaşılmamış.

Berkay Dinçer: Akademiler ekonomik olarak bağımsız mıdır yoksa devlet tarafından mı finanse edilir?

Onun farklı modelleri var. Gelişmekte olan her ülke akademiyi gereksinim olarak görüyor. Gereksinim olarak görüldüğü yerde köklü vakıflarla besleniyor olması ve tamamen devletten bağımsız olması esastır. Ama bu heryerde böyle olamayacağından birçok ülkede devlet tarafından kuruluyor, finansmanını devlet sağlıyor ki bu da akademinin başkalarına göbek bağıyla bağlanmaması için. Bir anlamda bağımsızlığını koruması için devlet sahipleniyor.

Biraz önce sizin de belirttiğiniz gibi Avrupa’da oldukça köklü bir gelenek olmasına rağmen Türkiye’de ancak 1993 yılında bir bilim akademisi kuruluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de Cumhuriyet kurulduğu zaman batılılaşma süreci ile bazı batı kurumları Osmanlı İmparatorluğu’na girmiş. Ama kaç kişiyle, ne kadar potansiyelle kurulmuş bu kurumlar. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de sanıyorum hepi topu beş mühendis var. Zaten üniversitede ders verecek doğru düzgün bilim insanı yok bunları ayıklayıp akademi kurmak mümkün değil. Üniversite reformunda bile eğitimli öğretim üyesi bulunamadığı için doktorasızlardan kaliteli olduğu görünenler dahi profesör ünvanıyla ders veriyor, kürsü açıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman hocaların gelişiyle bir kalite yükselişi var ama sistemde oturmuşluk yok. 60’lar da kurulabilirdi mesela. TÜBİTAK gibi uygulayıcı kurumları kuruyorlar ama o sırada yönetim erki halen uygalayıcı kurumlar ile düşünsel temeli olan bilimsel yapılanmanın arasındaki farkı anlamamıştı. Tabii bunu bilen kim var?Erdal İnönü … İyi bir bilim insanı, tanınmış bir fizikçi olan Erdal İnönü bu farkı bildiği, dünyada ki sistemi bildiği için bunun gereğini yerine getiriyor.

Bugüne kadar TÜBA ile hükümetler arasındaki ilişki nasıldı? Devlet TÜBA’dan nasıl faydalandı ?

Bu hemen hemen olmadı. Kuruluş yasasında TÜBA’nın devlete danışmanlık da yapacağı var. Belli konularda fikir vermeli. Devletin öneri ve açılımları TÜBA’dan beklemesi, böyle bir taleple gelmesi lazım, bu hemen hemen hiç gelmedi. TÜBA gelmeyen talebi karşılamaya çalıştı. Her yıl hazırladığı raporlar, yayınladığı seriler ile sistemi yönlendirmeye çalıştı ama sistem bunu algılamadı. Birçok hükümet, Tüba’nın ne olduğunu bile anlamadan “vardır, kurulmuştur, bir kenarda dursun” diyerekten zararsız bir kurum olarak gördüler. Devlet, TÜBA’yı ne olduğunu anlamadığı bir kurum olarak bir kenarda tutu. TÜBA da inatla devlete yol göstermeye çalıştı. Böyle bir soyut ilişki vardı bence.

Berkay Dinçer: Yani sadece para gönderilen bir kurum olarak mı gördüler?

Evet. Halbuki TÜBA’nın kamoyunda söylenenin aksine bütçesi komiktir ve hatta mali yasası olmadığından da personeli dahi TÜBİTAK’tan ödünçtür.

Akademi üyeliğinde liyakat sistemi esastı. Bu sistem nasıl çalışırdı?

Her akademinin, en köklüleri de dahil, üye seçimi sancılıdır. Ama kötü bir adayın seçilme şansı sıfırdır, iyi bir adayın seçilememe şansı vardır. Çünkü her akademi kendine göre bir filtre koyar. Bunların düzeyi çok yukarıdadır. Aşağı indiğinde akademi akademilikten çıkar. Sovyet akademileri öyleydi, onların akademi kavramı liyakata göre değildi. TÜBİTAK gibi araştırmacıların toplandığı uygulama kurumlarıydılar. Bizim üzerinde konuştuğumuz batı sistemi akademide, gerçek akademide çıta yüksekte olduğu için o çıtayı aşabilmek hemen hemen mümkün değildi. Adaylar birkaç tane filtreden geçer. TÜBA’da da öyledir. Önce komisyondan geçecek, dokuz tane hakemden geçecek, belli kriterleri tutacak, konseyde görüşülecek, akademi genel kurulunda görüşülecek. Bu bazen iki üç yıla yayılan bir süreçtir ve niteliksiz birinin girme şansı hemen hemen yok gibidir, nitelikli birinin bu filtrelerde takılma şansı ise vardır.

Kanun Hükmünde Kararname ile TÜBA’ya üye ataması, başkan seçimi, üye sayısı ve şeref üyeliği yaşının aşağı çekilmesi konusunda değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikleri nasıl değerlendiryorsunuz?

Devletin bir danışma kurumu olarak düşünülürse TÜBA, devlet istediğini seçer ama o zaman TÜBA akademi olmaz. Getirilen sistemde TÜBİTAK Bilim Kurulu seçer diyor, şimdi TÜBİTAK Bilim Kurulu’nu zaten hükümet seçiyor, Bilim Kurulu’nun neye göre seçeceğinin tanımı yok. Yani “benim neyim eksik” diyenlerin veyahut belli bir görüşte olanların alınma şansının çok kuvvetli olduğu bir sistem, öyle olmasa bile akademi tanımına uymaz. YÖK bir bilim filtresi değil ki, üniversitenin yönetim sistemi ile uğraşan bir kurumdur. YÖK üyelerinin atanması zaten belli bir sistemin içinden gelir. Bilimsel liyakat bunun işi değil ki! Akademiye güvenilmemesi demek zaten “akademi değilsiniz, akademi istemiyorum” demektir. Bir devlet kurumu olur, danışma kurumu olur. Devletin politikasına uygun kararlar üretecek bir sistem olur ama akademi olmaz.

Şerif Mardin’in üyeliğe kabul edilmemesinin KHK’ların gerekçesi olduğu söyleniyor sizce etkisi var mıdır, düzenlemelerin nedeni ne olabilir?

Onun arkasına sığındılar. Şerif Mardin gibi benim de önerdiğim birçok üyenin seçilemediği oldu. Bana göre çok nitelikliler de vardı bu seçilemeyenlerin arasında ki bunu normal kabul etmek gerekiyor. Şerif Mardin de kendi beyanatında bunun normal olduğunu kabul etti. Geçemezdi büyük bir olasılıkla çünkü çıtası ondan çok daha yukarıda olanlar geçemedi. Şu anda sanıyorum Şerif Mardin’i üye olarak atasalar, bunu kabul etmeyecek kadar kendine güveni olan bir insandır. Genellikle “benim neyim eksik”, “benim de kitaplarım var”, “ben bu sistemin adamıyım”, “şunları tanıyorum” deyip ortaya çıkan ama bilimin ne olduğunu anlamayan insanların ortaya çıkarttığı bir baskı vardı, bunlar sistemi zorladılar bu bir. İkincisi TÜBA’nın çıkarttığı bazı raporlar sanıyorum sistemin hoşuna gitmedi, sanıyorum ki evrim ve bilim politikaları ile ilgili raporlar. Ama bunlar politize raporlar değildi. Tamamen bilimsel temele dayalı olan çalışmalardı. Türkiye’nin bir analiziydi. Bunlardan rahatsız olan ve başka türlü olmasını isteyenlerin de baskısı devreye girdi. Ama Şerif Mardin bahane gibi kullanıldı, kullanıldığı şurdan da belli ilk beyanatlarda Halil İnalcık da söyleniyor, “Şerif Mardin ve Halil İnalcık’ı nasıl almazsınız” gibi, halbuki Halil İnalcık seçilmişti. Seçilmemiş biri değildi ki, zaten yürütmenin asli üyesi İnalcık.

Bundan sonra TÜBA’nın ilgi alanı temel bilimler, TÜBİTAK’ın ki teknoloji olacak deniyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

TÜBİTAK, sonuç olarak bir uygulama kurumudur. O kurumun da temel bilim üretme amacı vardır uygulama kadar, fakat o şu an tamamen geri gitti. Zaten TÜBİTAK’ın eski yapmak istediği şeyi TÜBA’ya yüklemeye çalışıyorlar. TÜBİTAK’ın temel bilimlerle ilgilenen yönünü baltaladılar. Bu bağlamda en son TÜBİTAK’ın Feza Gürsoy Araştırma Enstitüsü kapatıldı. Oradaki eksikliği TÜBA’yla tamamlamaya çalışıyorlar. Bu mümkün değil.

Gerçekten her devletin TÜBİTAK, CNRS, Avrupa Bilim Fonu gibi uygulayıcı kurumlara ihtiyacı var. Sanayinin, gelişmenin gereği teknik donanımı sağlayacak kuruma ihtiyacı var, bu doğrudur. Eksik kalan temel bilimler ki içine sosyal bilimler de girer. Yani fikir üreten bilim üretilmesi… Bunu TÜBİTAK yapıyordu. Bunu öldürdüler. Buna bu kadar gerek duyuluyorsa neden TÜBİTAK’ta öldürdüler? Şimdi TÜBA’ya yüklüyorlar. Burada bir mantıksızlık var. Demek ki ne olduğu anlaşılmadan yapılan şeyler. Bunu başka bir kurum kurarak da yapabilirlerdi, TÜBA akademi olarak kalabilirdi. Başka kurumlar kurmak devletin hakkıdır ama akademiyi ortadan kaldırmak her ikisinin birden olmayacağı anlamına gelir.

Kimi üyeler içerden mücadele edeceklerini açıkladı, oysa siz istifa eden üyelerdensiniz. Neden ?

İstifa bireysel bir karardır ve TÜBA’nın bütün üyeleri belli bir düzeyin üstündedir, hepsinin kendine özgün bir dünya görüşü vardır. Ben kendi adıma içerde kalıp mücadele etmenin mümkün olmayacağını düşünüyorum. Üçte bir olarak, diğer üçte ikisi bir yerde olan bir toplulukla mücadele edilemeyeceğini düşünüyorum, ama bu da önemli değil, yani bağırırsın çağırırsın… Artık akademi niteliğini kaybetmiş bir kurumda neyin mücadelesini vereceksin, kurum akademi olarak kalsaydı kötü bir üye de girseydi ona karşı mücadele verilirdi elbette. Kurum, benim akademi olarak gördüğüm kurum olmadıkça neyin mücadelesini vereceğim. Bir üyenin şöyle bir görüşü oldu; akademi üyeliği bir akademisyene verilecek en büyük payedir, bundan istifa edilemez. Doğru, ama kurum o değil, kurum akademi değil artık… Yani biz üst düzey bilim insanlığından istifa etmiyoruz.

Peki önümüzdeki günlerde atanacak üyeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şimdi ilk başta tepkiyi yükseltmemek için alabilecekleri en yüksek seviyede insanları alacaklardır. Bunlardan bazıları belki de liyakatla da girebilecek seviyede olanlar olacaktır. Çünkü bu demek değildir ki şu ana kadar akademiye girmemiş olanlar üyeliğe uygun değildir. Ama giderekten çıta çok daha düşecek, “benim neyim eksik” diyenler girecek ve bir süre sonra politize olacaktır. Hangi hükümet gelirse gelsin politize olmak zorunda, çünkü herkesin işine gelecektir. Bakın aynı şey YÖK’te yaşandı. YÖK iyidir diyen kimse çıkmadı. Her muhalefet, sağ, sol, liberal, ne olursa olsun hepsi YÖK kötüdür dedi ve hükümete gelince hepsi YÖK’ü destekledi. Çünkü işine geliyor. TÜBA için de öyle birşey olacaktır.

Bazı yazılarda ayrılmayanların bu tercihlerinin fonlarla ilgili olduğu iddia ediliyor siz ne düşünüyorsunuz?

Bu çok komik. Çünkü TÜBA’nn bundan iki sene öncesine kadar bir araştırmacıya seyahat gideri, araştırma desteği vb. için verebileceği maksimum destek yılda 6.800 TL idi. İki yıl evvel 18.000’e çıktı. Şimdi TÜBA’daki araştırmacıların gereksinimlerine baktığımız zaman bir aletlerinin yıllık giderinin yanında o rakam komikten de öte kalır. Yani normal bir TÜBİTAK projesinden alabileceği rakam çok daha büyüktür. Buna gerçekten ihtiyacı olanlar arkeologlardır. Yani başka yerden fon bulmakta zorlananların eline geçen bir fırsattı. Fonlamanın kolay olduğu alanlar için komik bir paradır, çok daha yüksek destekleri bulabilirler. O ciddi olmayan birşey, bir karalama. Şimdi basında birşey çıktı istifa edenleri karalamak, istifa etmeyenleri karalamak. İkisi de hoş değil, oradaki herkes bilim insanı ve onu düşünerek iş yapacak olsak hepimiz başka yerlere üye olurduk. Danışman olaraktan “hı” desek üzerini alabileceğimiz pekçok yer var.

İstifa eden üyeler yeni bir oluşum meydana getirecek mi?

Şimdi böyle ciddi bir oluşum var. Daha önceden söylediğimiz gibi Türkiye’nin akademi kurabilecek potonsiyeli yoktu. Ama şimdi Türkiye’nin de bilimsel anlamda dünyada ağırlığı oluştu. Pekçok alanda nitelikli araştırmacılarımız var. Bunların bir kısmı uygulamacı, bir kısmı fikir üretenler. Bir yerde bir araya gelinmesi lazım. Eskiden TÜBA’da bir araya gelinmeye çalışılıyordu. TÜBA yoksa başka bir yerde. Şu anda yasal olaraktan dernek statüsünde görülür ama dünyanın her yerinde şu an istifa edenlerin isimleriyle kabul edilir. TÜBA’nın GEBİT(Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanlarını Ödüllendirme Programı) gibi pekçok fonksiyonunu yapamaz.

Arkeoloji bağlamında TÜBA’ya baktığımızda indekslerde taranan hakemli bir dergi TÜBA-AR, bir kültür envanteri TÜKSEK ve kimi konferansları hatırlıyoruz. Yeni oluşumda benzer projeler olabilir mi?

TÜBA-AR, TÜBA-KET, TÜBA’ya patentli devam ettirmek artık bu kurumun kararıdır. Devam ederse nasıl devam eder, o yeni geleceklerin kararı. Yeni kurulacak oluşumun öyle bir dergiyi çıkaracak gücü yok. TÜBA-AR’ın editörlüğünü biz gönüllü yaptık, ama bunun baskı ve dağıtım maliyetleri de var. Yeni dernek bunun posta parasını bile karşılayamaz. Konferanslar olur, ama bu konferanslar TÜBA’daki gibi kitaplaşamaz.

Berkay Dinçer: Bir ülkede çift akademi nasıl olacak, bir ihtisaslaşma mı olacak ?

İhtisaslaşma olmayacaktır. Bir ülkede birden fazla akademi olabilir. Almanya’da böyle ama ben ötekinin akademi niteliğini kaybedeceğine eminim. Zaten dünyada dışlanacaktır. Şimdi bakın dünya akademilerinin belli birlikleri vardır. Asya Akademiler Birliği, Avrupa Akademiler Birliği gibi. Bunlar akademiler arasındaki bilimsel aktiviteleri denetler ve UNESCO gibi belli organlar üzerinde etkileri vardır. Türkiye bu ağırlığın farkında değil, TÜBA altı yıldır Asya Akademiler Birliği’nin yönetimindedir. Bu birliklerin hepsinin ortak kriteri, üyesini kendisinin, bağımsız olarak seçebilmesidir. Seçemeyen bir kurum tüm üyeleri Nobel’li olsa dahi ihraç edilir.

Bir dernek olarak kurulacak yeni oluşum eskisi gibi akademi birliklerinde görev alabilecek mi?

Evet. Eğer bizim korktuğumuz gibi gelişecekse TÜBA ihraç edilecek. Zaten bir çok akademi devletten tamamen bağımsız, dernek statüsünde.

O halde yeni kurulacak oluşumun tamamen bağımsız olması bir avantaj mı olacak ?

Eskiden de konuşuluyordu biz paramızı devletten alıyoruz, bu bizi bağımlı hale getiriyor, bağımsız olalım devletten para almayalım istemi vardı ama bütün mesele maliyet. Mesela uluslararası akademiler birliğinin bir üyelik ücreti var, zaten TÜBA’nın genel bütçesi bunlara ve GEBİT’e gidiyordu. Bunların bir kısmını bazı akademiler hoşgörü ile karşılayabilirler ama taşıma suyla değirmen nereye kadar döner. Ama en azından Türkiye’de belli düzeydeki insanların birlikteliğini sağlayabilir bir süre, ondan sonrasını zaman gösterecek.

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan
Doğum: 1943, İstanbul
Üniversite: 1963-1969, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistorya Kürsüsü
Araştırma Alanları:
Neolitik Dönem: Besin Üretimine Dayalı Köy Yaşamının Başlangıcı ve Yayılımı, Tarihöncesi Dönemlerde Güneydoğu Avrupa-Ege-Anadolu.
Kültür İlişkileri, Jeoarkeoloji, Arkeoloji Politikaları ve Arkeoloji Tarihi, Kültür Varlıkları Yönetimi.
Uluslararası Akademiler ve Meslek Kuruluşlarına Üyelikleri:
Türkiye Bilimler Akademisi(Asil Üye: 2002-2011 KHK üzerine istifa)
U.S. National Academy of Sciences
Alman Arkeoloji Enstitüleri Muhabir Üyeliği
European Association of Archaeologists
Conseil International d’Etudes Indo-Europeennes et Thrace
International Union of Prehistoric and Protohistoric Sciences (UISPP, Daimi Kurul Üyesi)
ICOMOS asil üye
Center for Black Sea Archaeology (ZAKS) Halle, Muhabir Üye
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, TAÇDAM Danışma Kurulu Üyesi
Türk Eski Çağ Bilimleri Enstitüsü Derneği