Üst Paleolitik Kadın Formları: Yeni Yorumlar, Olasılıklar

Kıta Avrupası’nın üst paleolitik dönem sembolik dünyasında ikincil av hayvalarından sonra gelen en önemli obje kadın. Fildişi/mamut dişi gibi materyallerden yapılma ender bulunan oymalar olduğu kadar taş ve kilden yapılma taşınabilir örnekleri de sıklıkla bulunmuş-bulunuyor. Taşınabilir üç boyutlu formların dışında bir de, mağara ve kaya altı sığınağı tipli mekan içlerine çizilmiş-kazınmış iki boyutlu görseller de mevcut. Bunların birçoğu belli bi’ kompozisyon oluşturur vaziyette hem de. Şimdiye değin birçok kez yorumlandılar, olası senaryolara pay edildiler. Asia Minor’da daha sonra Kyble’ye evrildiği düşünülen ve kadınlığı-doğurganlığı yanisi basit bi’ üretim ekonomisine vurduğumuzda bereketi simgelediği düşünülen venüsler gibi bu formların da aynı amaç ile yapıldığı, içinin bu anlamlarla doldurulduğu söylendi sıkça. Bi’ başka yorumda, birebir dönem ihtiyaçlarına uygun ideal kadın formlarının, her figürinde beliren ve o figüre özgü kişisel özelliklerle sağlandığı, adeta bi’ portre çalışması yapıldığı söylendi. Oysa şimdilerde kadınlık ve doğurganlığın bu ikonografide (mid-upper paleolithic era) ana tema olmadığı düşünülüyor (1). Farklı ve yoğun olacak şekilde, formlardaki bireyselliğin toplumsal düşünceyi ilettiği iddia ediliyor ama nüans farklarıyla birlikte.

Geçtiğimiz ay, 21 ile 23 şubat tarihlerinde European Paleolithic Conference toplandı The British Museum’da. Konuşulan-tartışılan konulardan biri de kadın formları üstüne iddia olunan yeni görüşlerdi. Monperos Archaeological Research Center and Museum for Human Behavioural Evolution üyesi Sabine Gaudzinski-Windheuser ve çalışma arkadaşı Olaf Jöris, esasta kadınlık-doğurganlık misyonlu, üst yapıda buna tekabül eden bi’ motivasyonla değil de daha çok iletişim amaçlı toplumsal kimlik için kadın formlarının oluşturulduğu, daha doğrusu Late Magdalenian’da tamamlanan standartlaşmaya doğru ilerleyip bu amaca büründüklerini iddia ettiler. Konferans sırasında itirazlar olduğu kadar -hatta daha fazla olacak şekilde- kabul edişler, onaylayan tepkiler de geldi meslektaşları tarafından.

Formlar:

Kadın formları zaman içinde çokca değişiklik geçiriyor. Ünlü Willendorf Venüsü ile isimlendirilen stil, bireysel özelliklerin her figürinde değişik tonlara büründüğü, yapımı için uzun zaman harcandığı ve büyük dikkat istendiği açık formlarla biliniyor. Abartılı bireyselliğin dağılım alanında  ortak bağlamlara-anlamlara kapı kapattığı düşünülse de, aynı şekilde abartılı natural duruş, geniş kalçalar, büyük göğüsler, genital bölgeye yapılan vurgu, bi’ çeşit statünün göstergesi olan (olasılık) özenle hazırlanmış saçların ve kemer, takı gibi objelerin figürün üstünde belirtilmesi vb bu formlardaki ortak özellikler. Kimilerince doğurganlık üzerinden dinsel üstyapının önemli unsuru olduğu iddia olunan formlar, Çek Cumhuriyeti’ndeki Dolní Věstonice yerleşmesi hariç olacak şekilde, gömülerle doğrudan bi’ ilişki taşımıyor.

Bin 968'de Gönnersdorf'daki kazılardan elde edilme formlar, kemik, boynuz ve mamut dişinden yapılma formlardan 13 numaralı olanı tamamlanmamış

Adı geçen yerleşmede, kadın bireye ait olduğu öğrenilen gömüden çok da uzak olmayacak şekilde, suratı deforme edilmiş olarak betimlenen figürin başı bulunmuştur (1). Middle Magdalenian’dan başlayacak şekilde de, bilhassa Merkez ve Doğu Avrupa’daki yerleşimlerde, günlük aktivitelerin yapıldığı domestik alanlarda bulunuyorlar. Formlar ise bu tarihte (15 ila 13 bin yıl önce) her figürine farklı şekillerle işlenmiş abartılı bireysel özellikler bi’ kenara bırakılarak, farklı birçok coğrafyada ortak bağlamları-anlamları yakalayacak şekilde standartlaşıyor. İlk önce Almanya’nın arkeolojik Gönnersdorf yerleşiminden öğrenilip bu isimle anılan tip, şematize edilmiş formlarla karakterize oluyor. Buna göre, abartılı doğallık kaldırılıyor şematize edilmiş vücut baskın oluyor. Formlarda Willendorf Stili’nde bulunan birincil cinsiyet unsur-organlar, yanisi genital bölge kaybediliyor, bunun yerine ikincil cinsiyet unsur-organlar, kadınlara özgü göğüs ve kalçalar kullanılıyor. Ama bunlar da önceki stilde olduğu üzre vurgulanmak için aşırı şişirilmemiş. Her ne kadar genital bölgenin üzerine toprak atılsa da fallus ve vulvar oymacılığına-çizimlerine ayrı bi’ şekilde-yerde devam ediliyor.

Willendorf-stil: naturalistik, Gönnersdorf-tip: şematik; Willendorf-stil:detaylandırılmış, Gönnersdorf-tip: şematize edilmiş; Willendorf-stil: bireysel, Gönnersdorf-tip: standart; Willendorf-stil: zaman tüketen yavaş üretim, Gönnersdorf-tip: hızlı seri üretim

 (Üst Paleolitik mağara sanatındaki bu çalışmalar-betimlemeler daha eskilere tarihleniyor aslında.  Aurignacien’e  tarihlenen Fransa’daki Abri Castanet mağarasında, mağara duvarlarından kopma kaya bloklarının üstünde bulunan çizim 2005-2010 kazı sezonlarında tekrar yorumlanıyor ve bu çizimin bi’ çeşit vulvar olduğu iddia olunuyor ekibin çoğunluğunca. Araştırma ekibinin bi’ diğer üyesi Amy Clark ise bu çizimi vulvardan çok kiraza benzetiyor-sözlü/yazılı görüşme) Detay ne kadar düşürülüp kişisel özellikler kısılıyor ve şematize bi’ hâl alıyorsa, formun içine gömülen bağlam-anlam da o derece derinlere gizleniyor, kapalı bi’ hâl alıyor Gönnersdorf Tipi formlarda. Ama ayrı ayrı coğrafyalarda benzer anlamlara gelebilecek, bu tipte ortak mesajlar verebilecek standartlaşmayı yakalaması, işbu formların ortak-toplumsal özelliğini kesinleştiriyor. Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris tam da burada devreye giriyor.

Toplumsal Kimlik-İletişim Sistemi:

Formların şematize hale bürünmesi ve standartlaşması Late Magdalenian’da tamamlanıyor. Bu zaman dilimi Avrupa kıtasında iklimsel etkenlerin tetiklediği büyük çevresel değişikliklerin bi’ öncesine (bu değişimden bir önceki istasyona) tekabül ediyor. Isının artması, buzulların erimeye başlaması vb, bitki ve hayvan dağılımını etkiliyor. Daralan kaynaklar da, etrafı kendisini tecrit eden dev alanlarla çevrili küçük-ekonomik nişleri oluşturuyordu. Bu ufalma farklı üst paleolitik toplulukları arasında belli bi’ rekabet ve yine toplulukların farklı farklı diğer topluluklarla ilişkilerinde menfaatlerine uygun düşecek şekillerle müttefiklik ve düşmanca ilişkiler yaratmış olabilir. Tüm bu ilişkiler de -gerçekleşmiş olduğunu farz edersek- Avrupa’ya yayılmış ekonomik nişlerin ve etraflarına konumlanmış farklı toplulukların, uydu istasyonların (bunları uzak karakol olarak kabul edelim) ve kurulu sistemin diğer öğeleri arasında uzun mesafeli iletişimi zorunlu  kılmış olmalı.

Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris kadın formlarının bu tipte bi’ iletişimde, tek tek bireylerin toplumsal kimliklerini belli etmede kullandıklarını düşünüyor. X yabani havuç kökünün eskiye oranla daha az ve belirli yerlerde yetişmesi (ki bu havuç kökünün, bizim şimdi kuracağımız hayali diş hastalığının tedavisinde kullanılan en önemli ilaç olduğunu varsayalım lütfen) bazı klanların bunlardan faydalanamayacağı anlamına geliyordu. Yalnızca ”ohlaklö” (Ren Nehri’ne dönem içinde verildiği farz edilen hayali isim olsun bu da) ötesinden gelen dost topluluk buna sahip olabilirdi mesela. Dost topluluk üyesi toplayıcı bu bağışlayışı tavrı, ihsan edilen bu ayrıcalığı da çantasında taşıdığı kimlik ile elde ediyordu. Benim yaptığım kurmaca şöyle dursun onlar; uzun mesafeli iletişim sisteminde kullanılan toplumsal kimlik olarak kurguluyor (mid-upper paleolithic) tüm bu kadın formlarını. Yeni bi’ yorum ve olasılık olarak hatrı sayılır bi’ yere kaldırmak durumunda kalıyoruz biz de.

1. Gaudzinski-Windheuser, S., Jöris, O., 2012: Centextualising the Female Image – Symbols for Common Ideas and Communal Identity in Upper Palaeolithic Societies: F. Wenban-Smith / F. Coward / R. Hosfield / M. Pope (Eds.), Settlement, Society, and Cognition in Human Evolution. Matt Pope. Cambridge University Press.

Mağara: Prehistorik Propaganda Merkezi

Doğayı taklit etme, ona olan sınırsız öykünme insan topluluklarının en büyük gelişim dinamiği. Öykünme kendi içinde burjuva kibrine benzer kıskançlığı taşır. Bu şimdiye kadar farklı çağlarda farklı tonlarla böyleydi ve bundan sonra da mutlak sona kadar devam edecek.

Günümüzden 70 bin yıl önceye dayanıyor insan topluluklarını kendi vücut yapısı (kürk kadar olmasa bile sınırlı tüy sistemi) haricinde dış etkenlerden -bilhassa buzul dönemde yaşanan soğuk havadan-  koruyan giysilerden oluşma parazitlerin varlığı. Tüy üreten salgı bezlerindeki (keratin-protein) zayıflama ya da tamamen ortadan kalkışa paralel giyinme alışkanlığı birer elzem haline dönüşüyor. Avlanılan (?) yahut da uçurum kenarında leşi bulunan av hayvanlarından ya da yırtıcıdan alınma kürkün kendisi de başlı başına bi’ tür statü yaratmış olmalı. Tüm klana yetecek kürk olmadığından ötürü sadece seçilmiş kişiler bunları giyiyor, bu da klanı ilerleten-yöneten hakim düşüncenin kendine münhasır yapısından ileri geliyordu. Aslına bakılırsa günümüz Türkçesi’nde varlığını devam ettiren birçok deyim hem statü olan kürk ve hem de o’nun sosyal rolü ile ikili mücadeleye girip top çalabilir. ‘’Baldırı çıplak’’ deyimi buna verilebilecek en iyi örneklerden biri. Bu deyim daha çok parasız-pulsuz anlamını muhteva etse de serseri ve ne idüğü belirsiz  kişileri ifade etmede de kullanılıyor. Yani statü açısından düşük, deklase birey. Bu da bizim geçmiş-şimdi analojimizde daha çok işimize yarıyor.

Güneş sadece yeryüzünü değil zihinleri de aydınlattı. Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı'nda yaptığı ''İçimizi ısıtır, her gün yeniden doğar. Demek ki geçip giden şeyler kötü kalıcı olanlar iyi.'' temalı teşbihvari sözlerini fazlasıyla hak eder. Tarihin değil de daha çok tarihsel olanın önemli olması gibi.

Ateşin kontrolünü iyiden iyiye ele geçirip tekniği ilerletseler de ve buna ilaveten statü yaratacak şekilde belli kısmı giyinmeyi başarabilse de klanın soğuk hava koşullarından ve yine meteorolojik olaylardan etkilenmeyi en aza indirebilmek için sığınaklara ihtiyaç duyması devam etti kesinlikle. Kütlesel kaya bloklarından oluşma ve belli başlı çıkıntılarının tente misyonunu yürüttüğü kaya altı sığınaklarında, birbirine sokulmuş halde sıralanmış klan üyeleri sıcak bi’ aile portresi çizmekteydi. Sıcaklık-sıcak aile ahvâli, duygusal yakınlaşmadan ziyade maddiyattan, tensel yakınlaşmadan kaynaklanıyor-start alıyor, işbu günümüze ulaşan tensel yakınlaşma örümcemesi de günümüz insanlarının farklı nedenlerle birbirlerine duydukları yakınlaşmanın-yakınlık hissiyatının ve bunu-bu tip duygusal yakınlaşmaları sıcaklık olarak anlatmasının bi’ başka köken açıklaması oluyordu. Bu tip kaya altı sığınakları, mağaralar, mağara girişleri, ağaç kovukları vb doğal ve de sığınak misyonu görebilecek alanlar düzensiz köşeli olmaları hasebiyle soğuk havanın etkisini azaltamıyor, bununla birlikte gök olaylarından, kar vb yağışlardan klanı koruyamıyordu. Bunu neden yaptığına dair yanıtı kendinde saklı kalıp hiç bi’ zaman açıklanamayacak şekilde klan üyesi, kafasını gökyüzüne çevirdi ve evrendeki en kusursuz yuvarlak şekle sahip ısı kaynağı olan güneşi gördü. Yuvarlaktı, ne düzenli ne de düzensiz köşelere sahipti. Ama sıcaktı, onu ve neferi olduğu klanı ısıtıyordu. Demek ki etrafta gördükleri bağımsız objeleri düzensiz ve gelişigüzel bi’ tarz ile içine girilebilir şekilde dizmek yerine, belli bi’ takip sırası olan ve bu şekilde tıpkı güneş gibi,  bi’ noktadan başlayıp diğer noktaya düzenli ya da düzensiz köşe yapmadan ilerleyen hatlara sahip yuvarlağımsı iskeletler inşa etmeliydiler sığınak için. Mağara atmosferinin uzun süreli kamplar için uygun olmayışı ve ayı gibi yırtıcılar ile olan rekabette öne geçilememesi insanlık tarihindeki diğer örneklerde olduğu üzre insanlığa olumsuz koşulları ve zoru dayatmış, insanlık da en büyük yaratıcı doğadan esin alıp bu işe kalkışmıştı. Bana kalırsa makul olan izahlarından biri bu en azından. Peki ya mağara? Kullanıma devam edildi tabi ki.

Yaklaşık 400 m uzunluğa sahip, irili ufaklı bi’ çok dehlizi ve hücreyi-salonu barındıran ve dahi bulunduğu günden şu zamana kadar bi’ çok arkeoloji meraklısını heyecanlandıran Chauvet Mağarası replika çalışmaları sırasında, bizzat işbu projeye katılabilmiş meslektaşlardan biri olan Julien Monney tarafından anlatılmalı ve siz de bunu dinlemelisiniz. 527 milyon noktadan alınan veri ile laser taraması tamamlanıp elektronik ortama alınan mağaranın etkisi büyük. Mağaraya giriş yapabilmiş şanslı isimlerden olan Monney halen kurtulamamış bu etkiden örneğin. ‘’Mağaraya girdiğimizde duyduğumuz kalp atışları bizim miydi yoksa sabık sahiplerinin miydi ayırt edemedik’’ diyor bi’ diğer takım arkadaşı. Mağara oldukça uzun ve farklı bölümlere ayrılıyor. Buraya sızan su akıntısı zamanla kristalize oluyor ve her yeri kaplıyor. Söz konusu farklı bölümlerde yürüyen ekspedisyon ekibinin aldığı görüntülerde etrafa saçılmış mamut, ayı vb yırtıcılara ait çeşitli kemik parçalarına kolaylıkla gözünüz çarpar. Ekseriyetle kristalize olmuş su kütlesiyle kaplılar. Zaten bu doğal oluşum-zamansal hareketlilik (ya da hareketsizlik) ağzı kapanan mağaranın dondurucuya dönüşmesine neden oluyor. Bu şey arkeologlar için bi’ çeşit zaman kapsülüne tekabül eder.

Birçok farklı tema oluşturacak-oluşturabilecek şekilde işlenen kaya resimlerinin etraflarında ateş izleri ve fazla derin olmamak koşuluyla tabanı geniş, geçmişte ‘’havuz’’ olma olasılığı çok yüksek çukurlar bulunmakta. Hava sirkülasyonu kısıtlı olan ortamda odun ateşinin çıkardığı duman hızlı bi’ ilerleyiş-mağara içi solunum yerine stabil hâl izler ve bu da ateşin başlangıcını baz alırsak burada toplanan grubun çok kısıtlı vakte sahip olduğunu gösterir. Belki ‘’kısa’’ süren-sürebilecek tören kadar vakitleri vardı, daha sonra burayı terk edip ağır işleyen hava sirkülasyonu ile tekrar temizlenmesini bekliyorlardı. Düşünülen şey, panel önündeki havuzumsu alan üstündeki su ve ateş yardımıyla duvar resimlerine perspektif ve hareket kazandırıldığı. Bi’ çeşit gölge oyunu organize ediliyor, hikayecinin kattığı diğer ses gibi unsurlar (bunu -bilhassa gerilim ve korku türündeki- filmlerin action sahnelerindeki fon müzikleri gibi kurgulayın lütfen) ile hikaye sağlamlaştırılıyor ve belki de zaten doğal hâli ile insanı büyüleyip aklını başından alan bu ortam çeşitli bitki esansları ile iyiden iyiye konuğun iradesini teslim alıyordu. Tüm bunların dışında, Chauvet çağdaşı ya da (+) (-) 10 binlik süreçteki kimi muadillerinden olma ve Chauvet’ye oranla ‘’başarısız’’ çizimler sağlaması olacak şekilde, böylesine başarılı çizimleri ilk defa gören ve de klan üyesi olmayan bağımsız bireyin içine düşeceği hayreti hesaplamak için hiç bi’ arkeolojik buluntu güç yetiremez. Bu hayret için düşünün biraz. Vadinin aşağısında avlamak isterken ölümle burun buruna geldiği av hayvanı şimdi karşısında ve hikayecinin kontrolü altında.

Londra ile Paris hattında yılda bi’ kaç sefer yapan Aurignacian birey yolda başına musallat olabilecek en büyük badireden biri olan pantherayı burada, bu şekilde gördüğünde düşünce yapısı ani bozulmaya maruz kalacak ve zihni ve kalbi yeni fikirler, yeni korkular için ekilmeye uygun bi’ alan haline dönüşecek.

Chauvet'nin dip kısmındaki son salondan, dar bi' boğazdan giriş yapılan işbu dip-son salon Chauvet'in yumurtalık kısmını teşkil eder.

Şimdi benim burada zikredebileceğim mağara alegorisi biraz daha farklı olacak. Alegoriden başka her türlü söz sanatına ve batine bağlı anlatıma benzetilebilir. O denli mix. Gerçi ışık kaynağı ile doğru düzgün yüzleşemeyip gözünü duvardaki optik yanılgıdan alamayan ve bu sayede yüksek dozda propagandaya maruz kalıp zehirlenen prehistorik kurban, antik yunandan pasajlarıma misafir olan değerlinin alegorisine hiç değilse bi’ parça bağlı kaldığımı gösterir. Mağaramız, buradaki örnek Chauvet olduğu için ondan bahsediyorum, ana rahmi, mağaranın derinliklerinde döllenmek için alınan kurbanın korku ve tereddütten oluşan ilk anı sperm, farklı ritimlerle sert bi’ şekilde devam eden propaganda seansları ve bitiminden ibaret anları embriyo, end chamber’da döllenmesi sonrasında sırasıyla geçtiği salonlarda cenin ve final: Chauvet girişi, kurbanımız ‘’yeni insan’’ olarak tekrar doğmuştur.

Mukayese edildiğinde her örnek, her bölge Chauvet kadar geniş film stüdyolarına, platolarına, tekniğe, efektlere, ses kalitesine vb sahip olamamış. Soğuk Savaş dönemini Hollywood yapımı filmler ile atlatıp çift kutuplu dünyayı tek kutuba indiren yankee’ye karşı diğer ülkelerin politik ve propaganda temalı, alt metninde yine kendi resmi çizgilerine dair anlatımların-uyarıcıların olduğu filmlere bakın. Bariz, teknik bakımdan arada büyük farklar olduğu bariz. Paleolitik propaganda istasyonları için de böylesi bi’ yorum yapılsa aradaki farklılık belki, az da olsa, anlam kazanabilir.

Hamiş: Chauvet’nin replikası önümüzdeki yıl açılacak. En azından Fransa’daki ilgili bakanlık böylesi bi’ açıklama yaptı. O vakte kadar Werner Herzog eşliğinde çekilen Cave of Forgotten Dreams adlı belgeselle idare edebilirsiniz. Bunun dışında, yeni fikirler, yeni inançlar, inanılan kişiler için sınıflı toplumda da üs olmuş mağaralar, Anadolu örnekleri, baştan check edilse fena olmaz. Görmeyi bilen bi’ çift göz Tokat’ta bulunan Ballıca Mağarası’nda iyi işler çıkarabilir. İlgisizlik nedeniyle bi’ dönem çöplüğe dönmüş, kültürel miras’a (bana kalırsa kültürel miras, zira yeni çağın küçük burjuva karakterli bi’ çok isyanına ev sahipliği yapmış) olan duyarsızlık nedeniyle duvarları okla vurulmuş içinde çiftleri simgeleyen harflerin olduğu kalplerle dolmuş. Ziyaret ettiğimde kapalıydı. Memleketimin güzide alicenap prehistoryenleri bu noktayı atlamış olamaz tabi ama yine de hatırlatmak istedim.

Üst Paleolitik Dönem Mağara Sanatı

Bir kaç yıl evvel yazdığım ve farklı bloglarda yayınlamayı başardığım bir adet metin. Arkeoloji Gazetesi arşivinde de yer almalı fikrine istinaden buralarda dolaşmakta artık.

Yazı kendi içinde bir takım teknik hataları barındırmakta. Olması gereken malzeme hacimce bir kaç köşeyi tutsa da özünde birlikten yoksun. Bir çeşit sebze çorbası için nasıl ki kara lahana, maydonoz, havuç efendime söyleyeyim domates ve cart-curt gibi zibil malzeme tencereye döşenir bunda da o var işte. Lakin gerekli olan ateşe binaen ocakta durma süresi noksan. Damağınıza yarı çiğ vaziyette kalın kalın doğranmış havuç taneleri gelebilir baştan uyarayım. Sonradan ”Okan bunu n’için daha evvel söylemedin” falan olmasın.

Hamiş: Dönem, çağ, evre vb adlandırmalar ile terminolojiyi altüst etmek yahut da yok saymak kendi kafama göre hareket etmek gibi bir derdim yok.

Önsöz Niyetine

Bugüne kadar birçok bilim insanının araştırma konusu olmuştur mağara sanatı. Bu naçizane yazıyı yazmamdaki amaç, araştırmalar ışığında çıkan genel görüşleri toparlamak ve biraz da kendimce yorumlamaktır. Kendimi üretmenin ne demek olduğunu bilenlerin safına koymuşumdur hep. Hiçbir şey üretmeyip daha doğrusu üretmek için çabalamayıp üretilenleri tekrarlamak kendinden bir şeyler tüketmektir aslında. Bu nedenle yazımı okuma inceliğini gösterecek kişileri düşünmeye, kabul etmek yerine sorgulamaya davet ediyorum.

Üst Paleolitik Dönem Mağara Sanatı

Kimileri için izlenmesi tutkuya dönüşmüş bir sanat, kimileri için ise arkasında derin anlamları olan ve birçok şeyi anlatan mitoloji.

19. yy itibariyle keşfedilmeye başlanan mağara sanatı dönemin prehistoryenlerini bile hayrete düşürmüş, tarihi konusunda uzun bir süre netlik koyulamayıp paleolitik insan tarafından icra edilmiş olmasına kuşku ile bakılmıştır. ‘’1879’da bulunmuş Altamira mağarasını düşünün. O dönemde sabit bir prehistorik sanatın varlığını yeni kabul etmiştik.’’ (Clottes 2006: 59) Bir süreliğine kuşkuya neden olan mağara resimleri daha sonra paleolitik avcı-toplayıcı yaşamın imgesel karşılığı olan bir sanat olarak kabul edilmiştir. Zaman olarak günümüzden önce 30 bin ile 10 bin yıl arasına, coğrafya olarak da Avrupa, Alp-Himalaya kuşağının batı silsilesi dahilindeki Asya ile sınırlandırılan mağara sanatı bugüne kadar hakkında birçok teorinin yapılmasına neden olmuştur.

Fransa, Dordogne’daki Lascaux Mağarası, Boğalar Salonu

Sıraladığımız yer ve zamana yayılan Üst Paleolitik Mağara Sanatı kimi araştırmacıların da kabul ettiği bir takım ortak özellikleri barındırır. Bunlar arasında, işlenen figürlerin birkaç ünik örneği dışında kalan ve genel tipolojiyi barındıran özellikler ön plandadır. ‘’Bütün bu uzun zaman boyunca, yani günümüzden önce 35.000’den 10.000’e teknik açıdan ve de örneklerle müthiş bir bütünlük var.’’ (Clottes 2006: 65)

Art arda gelen keşiflerle mağara sanatının belli coğrafyalarda yoğunlaştığı gözle görülür bir hal alıyordu. Kuşkusuz bu, insan toplulukları arasındaki yaşam farklılıklarının ötesinde coğrafi şekillerinde etkili olduğu bir dağılımdı. ‘’Resim içeren mağaraların en yoğun olarak bulunduğu bölgeler son buzul çağının güney eteklerinde yer alan Orta ve Kuzey İspanya, Güney Fransa, Kuzey İtalya, Ural Dağları ve Doğu Avrupa’ya uzanıyor.’’ (Tanyol 2000: 131) Coğrafya sadece mağara sanatının dağılımında değil çağdaş kültürler arasındaki farklılıklarda da rol oynamıştır.

‘’Doğu Avrupa’da Gravettien kültürünün Avrupa’nın batısından en önemli farkı, burada doğal olarak mağara bulunmadığı için, açık hava yerleşmelerinin sayısının daha fazla olması ve bu açık hava yerleşmelerinde kulube tipi yapıların bulunmasıdır.’’ (Dinçer 2003: Doğu Avrupa’da Üst Paleolitik Çağ, PALEOBERKAY.CJB.NET) Şimdiye kadar keşfedilen mağaraların bir bütünlük dahilindeki nitel farklılıkları ve nicel büyüklükleri de göz ardı edilmemelidir. Adeta her biri farklı bir yaşamı, anlayışı ve yorumlamayı anlatan mağaralar geçmişte kalmış kültürlerin imge depoları gibidirler. ‘’Şimdiye değin Avrupa’da 200’den fazla resimli mağara ve 10binin üzerinde –taşınabilir sanat diye adlandırılan- süslemeli nesne ortaya çıkarılmıştır.’’ (Lewin 2004: 180)

Kuzey İspanya, Güney Fransa gibi coğrafyalarda mağara yoğunluğu artar
Kuzey İspanya, Güney Fransa gibi coğrafyalarda mağara yoğunluğu artar

 

Mağara Resimlerine Genel Bir Bakış

Altamira’da, Lascaux’da Homo Sapiens’in bilinen ilk soyut düşüncelerini görebilmekteyiz. İnsan betimine neredeyse hiç rastlanmayan resimler, sahibinin takdir toplayacağı yani herkesin görebileceği bir mekan yerine daha çok mağaranın ulaşımı güç, izbe mekanlarına yapılıyordu. ‘’El resimleri ve bazı fantastik resimlerdeki hayvan-insan karışımı figürler bir yana bırakılırsa ana tema yalnızca av hayvanlarıdır.’’ (Tanyol 2000: 132)

Besin ekonomilerinde çok fazla yer kaplamayan (at, bizon gibi) hayvanların oluşturduğu sahneler çoğunlukta idi. İnsan yerine hayvanlarla oluşturulan sahneler, avcı-toplayıcı topluluklarının antropomorfik bir düşünce yapısına sahip olduğuna yani doğayı sosyal terimlerle düşündüğüne kanıt oluşturabilir. Aslına bakılırsa antropomorfik düşünce yapısı günümüz insanında da mevcuttur. Sokağımızda ya da okulumuzda gördüğümüz bir hayvana insan adı vermek ve onla olan ilişkilerimize insani duygu, amaç ve maksatlar yakıştırmak sırf bu yüzdendir. ‘’Paleolitik sanata ait ilk eserler, antropomorfizmin 40 000 yıl önceki kültürel patlamaya kadar uzandığını göstermektedir.’’ (Mithen 1999: 190)

Belli bir perspektifin olmadığı sahnelerde önemli bir unsur figürlerin statik olmayışıdır. ‘’Daha da önemlisi belki resimlerdeki av hayvanlarının hareket halinde oldukları göze çarpar. Bacakların duruşu, beden çizgileri, ya da başın dönük biçimi bize bunu gösterir, öyle ki en erken resimlerde bile bu hareket duygusu son derce açıktır.’’ (Tanyol 2000: 131)

Resimlerde belli bir çeşitlilikle yerini alan renkler adeta bir armoni oluşturmaktadır. Kırmızı gibi bazı renklerin hakim olduğu boyalar Paleolitik insan tarafından bitkisel ve mineral maddelerden elde ediliyordu. ‘’Boya yapımında kullanılan maddeler (pigmentler) ve mineral dolgu maddeleri, Üst Paleolitik insanlarca özenle seçilerek, özel bir karışım oluşturmak üzere 5-10 mikrona dek inceltiliyordu. Siyah boya, tahmin edilmiş olduğu gibi, odunkömürü ve manganez dioksitti.’’ (Lewin 2004: Düşlem Ürünü Boyalar) Boya elde etmek içinde belli bir bilgi birikimi gerekiyordu. Bu işe belli bir vakit ayıran bireyin, hangi rengin hangi maddeden elde edildiğini, o maddelere doğada nasıl ulaşabileceğini ve daha birçok ayrıntıya hakim olması gerekmekte idi. Mağara resimlerinin hammaddesi olan boyaya ulaşmak olsun, resimlerin duvarlardaki yerini almasını sağlamak olsun, hepsi belli bir zaman ve çaba ile oluşuyordu. ‘’Yapılmaları bir hayli zaman almış olan bu resim ve heykellerin yapımları sırasında, toplumun diğer bireylerinin bu ‘’sanatçıları’’ beslemiş olması gerekir. Bu nedenle de, sanat ile doğrudan ilgili olan bu kişileri saptanabilen ilk uzmanlar olarak kabul etmek doğru olur.’’ (Arsebük 1995: 103)

Resimlerdeki boyutsallık, sahnelerdeki hareketlilik insan evrimi açısından Üst Paleolitik insan topluluğunun nerelerde olduğunu bize göstermektedir. Tıpkı alet yapımında olduğu gibi yüksek bir el-göz-beyin koordinasyonunu gerektiren resimlerin belli bir ikonografi ile yapılması toplum yada hakim olan düşünüş biçiminin resimleri yapan kişilere getirdiği belli kuralların olduğunu düşünmemize neden olmaktadır. ‘’Gerçekten, Paleolitik sanatı inceleyen bir kimsenin gözüne çarpan ilk unsurlardan biri tutarlılıktır. Mağara duvarına olsun, fildişine, geyik boynuzuna, kemiğe ve taşa olsun, pek çok çeşitli biçimlerde yapılmış resim, oyma ve heykellerde, paleolitik sanatçıların benzer davranışlarla, aynı tür hayvanları betimlemeyi yineleyip durmuşlardır.’’ (Lewin 2004: 186)

Resimler Niçin Yapıldı? Büyü, Ayin, Mit yahut Başka Birşey?

İzleyenleri çok farklı şekilde etkileyen bu resimler hangi dürtülerle yapılmıştı, resimlerin topluluk içi organizasyonda bir işlevi var mıydı? Yaşamının büyük bir bölümünü mağara duvar sanatını inceleyerek geçiren Rahip Henry Breuil’e göre resimler sosyal yaşantının ilerlemesinde ya da farklı bir deyişle topluluğun belli bir işe ya da amaca yönlendirmede işlev sahibiydi. Ona göre canlandırılan sahnelerdeki hayvanlar tıpkı günümüz voodoo ayinlerinde olduğu gibi sembolik olarak güçten düşürülüyordu. Böylelikle topluluktaki avcılar kutsanıyor ve belki de daha önemlisi motive oluyorlardı. İlk bakışta mantıklı gelen bu teorinin bir takım açmazları var. ‘’Mağaralardaki betimlemelerin çoğunlukla, o insanlarca eti yenmeyen hayvanlara ait oluşu, av büyüsü varsayımı için bir sorun oluşturuyordu.’’ (Lewin 2004: 187) Besin ekonomilerinde pek fazla yer tutmayan at, bizon vb hayvanlar betimlemelerin büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. Halbuki Breuil’in teorisi doğru olsaydı resimlerde sıkça ren geyiği ve mamut görecektik. Prehistorik insan için sembolizmin sosyal hayata direk yardımcı olması planlanan bir kurum ya da olgu olmadığı düşünülebilir.

Henri Breuil, Lascaux Mağarası’nın 1940’ta bulunuşundan kısa bir süre sonra orada inceleme yaparken görülüyor (sağ parmağıyla işaret eden)
Henri Breuil, Lascaux Mağarası’nın 1940’ta bulunuşundan kısa bir süre sonra orada inceleme yaparken görülüyor (sağ parmağıyla işaret eden)

Buzul çağı sona ermiş ve kimi bilim insanlarınca Neolitik Devrim diye nitelenen, insan yaşamını baştan sona değiştiren gelişmeler yaşanmıştı. Artık insanlar tam anlamıyla yerleşik bir düzene geçmişti. Üstelik Paleolitik çağda olduğu gibi avcı-toplayıcı bir yaşam yerine tarıma dayalı bir yaşam sürüyorlardı. Ancak Neolitik insan da yaşadığı yahut özel işlerini gördüğü (kült gibi) yapıların duvarına resimler yapmıştı. Bu resimlerin en dikkat çekici olanları Çatalhöyük’te bulunanlardır. Buradaki anlatımlarda da ortak nokta sembolizme yaşamlarını kolaylaştıracak veya sorunlarına şifa olacak bir misyonun yüklenmemesidir. ‘’Ortaya çıkartılan hayvan kemiklerinden, hiç kuşkusuz bura sakinlerinin, ekonomilerinde büyük rol oynayan evcilleştirilmiş boğa besledikleri anlaşılmıştır. Daha fazla şaşırtıcı olan ise, bu hayvanların da sembol dünyasında kendilerine bir yer bulamamış olmasıdır. Duvar resimlerindeki çok sayıdaki hayvan sahnesinde ise evcil boğa değil, tam aksine yaban öküzü (Auerochs), yani yabani boğa (Bos taurus primigenius –ç.n. resmedilmiştir.’’ (Schmidt 2007: 61) Bu anlatımların sempatik bir büyü ayininden çok daha farklı bir işlevi olduğunu düşünülebilir.

Mağara resimlerini inceleyen bir başka araştırmacı Jean Clottes’e göre de resimler dünyevi yetenekleri ve sezileri topluluktaki diğer insanlardan farklı olan ve bir şekilde din ya da başka bir örgütlenme şekli ile toplumu yönlendiren kişiler tarafından yapılıyordu. Analojik yaklaşımlarla bu kişinin prehistorik bir şaman olduğu görüşünü benimsemiştir.

Mağaraların yaygın kanının aksine insanların tüm zamanlarını geçirdikleri bir mekan olmaktan çok kimi zamanlarda bir takım özel işlerini yürüttükleri mekanlar olduğunu ileri sürmektedir. Bu özel işler de şaman varsayımı doğrultusunda kült ve ritüel özellikler taşır. Şaman resim sanatındaki hakimiyeti ile aynı zamanda bir sanatçıdır. Şaman çizimlerini resimden beklenilen şifa ile yapardı. Üst Paleolitik mağara sanatının bütünlüğü düşünüldüğünde sanatçı-şaman varsayımının tüm mağaralarda görülmesi gerekmekteydi. Ancak bir takım acemice yapılmış orantısız resimler hakim konumdaki sanatçı-şamanı sorgulamamıza neden olmaktadır. Clottes bunu şaman ve şamanın görevleri ile toplum arsındaki ilişkiye bağlıyor. ‘’Şamanın bazen, iyileşmek isteyen hastalar, başarı peşinde koşan avcılar, ruhlar dünyasıyla ilişkiye girmeye çabalayan kişilerle buraya geldiği düşünülebilir. Şaman bir bizon çiziyor, yanındaki birkaç çizgi ekliyor. Çocuklar belki de bazı törenlere katılıyorlar.’’ (Clottes 2006: 86) Resimlerde uzmanlaşmış bir sanatçı-şaman varlığını kabul etsek bile acaba bu şamanın misyonu daha farklı bir şey miydi? ‘’Geleneğin ideolojisini (inanç temellerini) simgelerini ve efsanelerini inceleyip değerlendiren Eliade’a göre, Şamanlık temelde veya özünde, doğaüstü bir olayı, duyguyu, zevki, doruğu, mutluluğu, cezbeyi, esenliği yaşama-yaşatma ve paylaşma tekniklerinin bütünüdür.’’ (Güvenç 2007: 90)

Mağara resimleri de insanlık tarihindeki birçok şey gibi belli bir birikimin ve sıçrayışın ürünüdür. Birikim Üst Paleolitik öncesi toplulukların, özellikle Neanderthal insanın ölü gömme geleneği ve soyut düşüncelerinden başlamakta ve Lascaux, Altamira gibi mağaralarda ise sıçrayış gerçekleşmekteydi. ‘’Ölü gömme geleneğinin ileriki aşamalarında ortaya çıkan gömü hediyeleri ise (Arsebük 1995: 89), ölü gömmenin Neandertaller için “işlevsel” olmasından çok, duygusal bir anlam taşıdığını kanıtlamaktadır (Lewin 1999: 232).’’ (Dinçer2002: Neanderthal Zekası, PALEOBERKAY.CJB.NET)

Mağara resimlerinde olduğu gibi ölü gömmede de belli bir düşünüşün ve nihayetinde topluluğu yönlendiren bir törenin varlığı hissedilmektedir. ‘’Bu töre ve töreler, insan düşününün beklenmedik ve ekonomik olmayan yönlerde eyleme yöneldiğini kanıtlar. Ölüm dehşetiyle karşılaşınca, ilkel duyguları bu korkuya kapılmış ve bu hayvan görünümündeki yaratıklar düşsel düşünmeye başlamıştır.’’ (Childe 1936: 46) Bu düşünüş bireylerin her türlü hareketinde kendini göstermeye başlamış ve nihayetinde arkeolojik kazılarda elde edemeyeceğimiz soyut birikimleri meydana getirmiştir. Artık insan topluluklarının elinde bu korku, sorgulama ve daha birçok düşünce ile meydana gelmiş hikayeleri ve efsaneleri vardı.

Her türlü yaratıcılığın dış dünyada bir karşılığı bulunur, bir bakıma. Resimler belki de belli bir alfabesi olan ve geçmiş hikayelerin anlatıldığı gizli yazıtlardı. ‘’Yaşamının sonuna doğru Laming-Emperaire, kimi mağaralardaki süslemelerin, insanın kökenine ilişkin söylencelerin resimsel anlatımları olduğu görüşünü ileri sürmeye başlamıştı; ne yazık ki bu varsayımını daha fazla geliştirme olanağı bulamadan 1977’de öldü.’’ (Lewin 2004: 188) Tarih ve geçmiş belleği ‘’ilkel’’ sayılabilecek insanda bile bir çeşit ihtiyaçtır. Günümüz avcı-toplayıcı topluluklarından olan Aborjinler yılın belli günlerinde atalarının yaptığı resimlerin altında buluşarak ayinler yaparlar. Gelecek kavramı olmayan ve düş zamanında yaşayan bu topluluğun geçmişe ait materyallere ihtiyacı olduğu kesindir. Bu görevi de resimler büyük ölçüde karşılar. ‘’Margaret Conkey’e göre, Altamira Mağarası, komşu grupların güzün bir araya geldikleri toplantı yeri olmuş olabilir.’’ (Lewin 2004:190) Acaba prehistorik insan da günümüz avcıları gibi kendilerini bir arada tutan geçmişlerini görmek ve hafıza tazelemek için mi toplanıyorlardı ? ‘’Bu tür mitlerin hiçbir zaman yeniden kurgulanmasının mümkün olmadığı -kaçınılmaz- tespitini yapmak cesaretimizi kırsa ve biraz slogansı kaçsa da, karşımızda ‘’kulisini’’ gördüğümüz, ama sahne bilgileri sonsuza kadar kaybolmuş ‘’büyük bir tiyatro’’ var, tek perdelik bir skeç değil.’’ (Schmidt 2007: 58-59)

KAYNAKÇA

Arsebük, G., 1995, İnsan ve Evrim, İstanbul, Ege Yayınları

Childe, G., 1936, Kendini Yaratan İnsan, İstanbul, Varlık Yayınları

Clottes, J., J.Guilaine, D. Simonnet, Langaney, A,2006, İnsanın En Güzel Tarihi, A. Çaykara (Çev.), İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Dinçer, B., 2003, Doğu Avrupa’da Üst Paleolitik Çağ, PALEOBERKAY.CJB.NET

Dinçer, B., 2002, Neanderthal Zekası, PALEOBERKAY.CJB.NET

Güvenç, B., 2007, Kültürün Abc’si, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları

Lewin, R., 2004, Modern İnsanın Kökeni, Nazım Özüaydın (Çev.), İstanbul, TÜBİTAK

Mithen, S., 1999, Aklın Tarihöncesi, İrem Kutluk (Çev.), Ankara, Dost Kitabevi Yayınları

Schmidt, K., 2007, Göbekli Tepe, Rüstem Aslan (Çev.), İstanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları

Tanyol, T., 2000, Mağara Resimlerini Okumak, İstanbul, Sanat Dünyamız YAPI KREDİ YAYINLARI