Homo Naledi’nin Etrafında Verilen Kavga: Güney Afrika vs Doğu Afrika

Bilimsel düşünce ve pratiğin gelişimini takip eden ilk arkeolojik keşifler, geçmişte yaşamış birden fazla insan türünün tür içi ve farklı insan türleriyle yaşanan ilişkiler aracılığıyla modern insanı yarattığını ve bu yaratım sürecinin bir ayağı biyolojik olmak üzre kültürel başlıkları da içeren evrimsel bir işleyiş olduğunu kanıtladı. Özellikle İbrahimi dinlerin yaratılış inançlarını reddederek yerine bilimsel yöntemler ile kanıtlanabilen açıklamalar sunan ve startını Rönesans’ta verebileceğimiz sözkonusu farkındalık -amaçlanan şeyin bilgi üretme uğraşı olmasına rağmen- farklı aşamalardan geçti ve çoğu kez insanlık onurunu zedeledi, kullandığı yöntemler ve belki biraz da öncü olmanın verdiği bilgi noksanlığından ötürü ileri sürdüğü savlar ile “bilimsel” anlamda ırkçılık yaptı.

Bunlar arasında en acıklısı, daha çok Hotanto Venüsü adıyla tanınan, Saartjie Baartman’ın başına gelenlerdir. Yaşadığı Güney Afrika’dan bir aldatmaca ile (İskoç doktora satılma hikayesi için Baartman’ın iyiliği ve bizzat kendi iradesi olduğu da iddia edilmektedir) Avrupa’ya getirilen bu Khoe-San kadını dikkat çekici büyüklüğe sahip geniş kalçaları nedeniyle ilk önce Avrasya halklarından olmayan insanların sergilendiği insan/insanat bahçesine (Human zoo için Türkçe isim önerisi kabul edebilirim) yerleştirildi ve sonra, ekstra para ödeyenlerin elle ya da bir nesne yardımıyla kalçalarına ve cinsel organına dokunabileceği -hatta cinsel ilişkiye dahi girebileceği- sirklere satıldı. Yaşadığı acılar ölümünden sonra da peşini bırakmadı ve hayattayken izin vermediği bedeni üzerinde denenmek istenenler ölü bedeni üzerinde gerçekleşti. Nihayetinde, sözkonusu etik olmayan izinsiz kadavra incelemeleri eşliğinde, “insan ile maymun özellikleri taşıyan insansılar arasında kalma bir geçiş türü” iddiasına sahip ırkçı teorilere malzeme yapıldı.

19. yy’ın sonlarına doğru Antik Yunan ve Mezopotamya uygarlıklarının kutsal metinler ve diğer yazılı/sözlü efsaneler ile biliniyor oluşuna ek olarak insanlık tarihinin çok daha eskiye dayandığı düşüncesi artık yerini sağlamlaştırmış ve biyoloji gibi fen bilimlerinde yaşanan devrimler ile yakın ilişki içine girmişti bile; yüzyıl başında Avrupa’da Cro-Magnon da dahil olmak üzre birkaç antik insan türüne ait fosil keşfedildi, yüzyıl ortasında Alman bilimci Johann Carl Fuhlrott keşfedilen Neanderthal fosillerini inceledi ve modern insandan kolaylıkla ayırt edilebilir anatomik özelliklerinin de yardımı ile bilinmeyen eski bir insan türü olduğunu iddia etti ve türün isim babası oldu (1823’te Britanya’da keşfedilen ve Red Lady of Paviland ismi verilen Cro-Magnon fosili modern insan ile taşıdığı yakın anatomik özellikleri nedeniyle uzunca bir süre Roma dönemine tarihlendirildi, ayrıca günün şartlarından ötürü erkek özellikleri dahi kaşifince fark edilemedi). Avrupa’daki keşiflere Asya ve Endonezya’nın Java adasındaki Homo erectus buluntuları eşlik etti. öz (1)Java’daki buluntu kaşifi Eugène Dubois tarafından insan ve maymun/orangutan arasındaki kayıp halka olarak tanıtıldı. Birkaç kez ismi değiştirildi, Dubois’un iddiasına karşı onlarca makale yayınlandı, işbu makale sahiplerinin fosili birlikte inceleme teklifleri Dubois ve ekibince geri çevrildi… Ancak 1921 yılında Pekin’de keşfedilen diğer bir Homo erectus fosili sayesinde türün kayıp halka değil doğrudan modern insan öncüllerinden biri olduğu kanıtlanmış oldu.

Aslına bakılırsa Afrika’dan önce Asya’ya yoğunlaşılmasına, Charles Darwin ile çağdaşı bir başka doğa bilimci Alfred Russel Wallace arasındaki evrim tartışması/iddiaları ve başlangıçta Wallace’a ait “evrimsel bağlamda insanlar ile orangutanlar arasında yakın ilişkiler vardı” şeklinde özetlenebilecek teorinin bilimciler arasında nispeten yaygın oluşu neden oluyor. İleriki yıllarda gerçekleşen arkeolojik keşifler ve genetik çalışmalar ise, evrimsel bağlamda hominid-pongid ayrımının Afrika’da yaşandığını, hominid-pongid makasının birbirine en yakın olduğu noktada -günümüzde pongid ailesinin üyesi olduğu bilinen- orangutanlardan değil goril ve şempanze gibi büyük maymunlardan bahsedilebileceğini ve tüm bunların toplamında, modern insanın orangutan ile değil de goril ve şempanze gibi büyük maymunlar ile ortak bir ataya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Afrika: İnsanlığın Şafağı

Raymond Dart’ın 1925’te Nature’da yayınlanan Australopithecus africanus: The Man-Ape of South Africa” adlı makalesi bütün ilginin Afrika’ya kaymasına neden oldu. Dart’ın bilim dünyasına kabul ettirdiği iki ayağı üstünde  yürüyebilen bu keşfe/türe ait diğer fosil keşifler 1940’lı yıllarda Robert Broom tarafından gerçekleştirildi. Nihayet modern insan, yani Homo sapiens sapiens’in de dahil olduğu homo cinsi ile modern apelerin paylaşılabileceği ortak ata Güney Afrika’da bulunmuş gibiydi. Yalnız, modern insanın günümüze kadar olan serüveninde ona eşlik eden en önemli öge halen bulunamamıştı: Alet.

Erken Australopithecus'larin Dağılımı
Erken Australopithecusların Dağılımı (*)

Alet, en azından standartlaşarak günümüze kadar ulaşabilen örnekleri bunu gösteriyor, Australopithecuslar tarafından kullanılmadı. Buna karşın bilinen en eski standart alet olan Oldowan endüstrisinin kabul gören yaşını (2.5 milyon) geriye çeken tartışmalı örnekler mevcut ve bahsi geçen tartışmalı olanlarının yanı sıra diğer kimi örneklerin Australopithecus -fosil- yayılım alanlarında yer alıyor oluşu (Özellikle Etiyopya’dakiler) geç Australopithecusların da alet kullanmış olabileceğini düşündürüyor. Günümüz insan teknolojisinin ulaştığı noktadan bakıldığında -her ne kadar dönemin şartları gözönünde bulundurulsa dahi- detay içermeyen yapısından ötürü fazlaca “ilkel” bulunabilen Oldowan türü aletlerin de öncüsü sayılabilecek tecrübeler olmalı. Sadece insanın değil doğanın evrim macerasında da, öncekine keskin bir balta darbesi indirerek varolan geçişler -bu tip bir değişim/dönüşüm tasavvuru- evrimsel ilerleyiş ile çelişir. Kendi içinde birikerek ilerleyen milyon ve milyar yıllık bu iki “farklı” evrimsel işleyişin hızlı ve keskin geçişlerle ilerlediğini iddia etmek yahut bu anlama gelebilecek işler ortaya koymak yerine, hem geçmişte hem de şimdi yavaş ve yumuşak geçişler ile işleyişin yaşandığını ve devam ettiğini iddia etmek akla daha yatkın diyebiliriz.

Coğrafya

İnsanı diğer primatlardan ayırarak günümüzdeki modern şekline kavuşturan etmenler arasında yer alan ve -belki de- iki ayak üstünde yürüyebilme, geniş beyin hacmi ve dil/iletişim kabiliyeti şeklinde çizgisel sıralanan bu etmenlerin sonuncusu ve de en önemlisi sayılabilecek alet yapabilme becerisini (Birbirinden bağımsız maddeleri birleştirme ya da birini bir diğerinin işleve dönük şekillendirilmesinde kullanma performansı ve bunun sonucunda elde edilen kültürel madde) kanıtlayan ilk keşifler 1960’larda Leakey ailesince Doğu Afrika’da gerçekleştirildi. Arkasından Donald Johanson’un 1974 yılında gerçekleştirdiği ve günümüzde birkaç farklı veri ile desteklenerek güçlü bir şekilde homo cinsinin doğrudan -ya da bilinmeyen bir başka homo aracılığıyla dolaylı yoldan- atası olduğu savunulan Australopithecus afarensis’in (3,9-2,9 milyon) Etiyopya’nın Afar bölgesindeki keşfi Afrika’nın insan evrimindeki yerini sağlamlaştırdı ve devamında, Doğu Afrika’nın güneye oranla daha fazla önem kazanmasını sağladı.

Coğrafik anlamda kuzey-güney yönlü bağlantıya sahip sözkonusu her iki bölge, evrimsel işleyiş için gerekli baskıyı ve dinamiği yaratabilecek potansiyele sahipti. 20-25 milyon yıl önce harekete geçen ve günümüzde de hareket halinde olan Rift çatlağı, Afrika kıtasını doğu-batı yönlü ikiye ayıran yükseltileri inşa ederken yükseltiler ise yağışlı iklim şartlarının doğuya geçişini engelledi. Kurak iklim koşullarıyla beraber yok olan ormanlık alan yerini savanalara bıraktı, su gibi yaşamın devamında birincil öneme sahip kaynaklar daraldı ve insan türleri ile diğer canlılar arasında rekabete neden oldu. Benzer şartların Afrika Boynuzu’ndan güneye, Swartkrans’a kadar olan bölgede de yaşandığı tahmin ediliyor. Ancak, 2000’lerin başında Afar’da keşfedilen 2.5 milyonluk yaşa sahip bilinen en eski Oldowan tipi taş alet ve Oldowan’ın Doğu Afrika’da sık yayılım göstermesi çekirdek bölgenin Doğu Afrika olduğuna dair güçlü bir kanıt olabilir.

Modern toplum ve ilgili sosyal bilimlerce ruhsal bozukluk, sendrom ve fobi şeklinde tanımlanarak anormal bulunan sosyal ve bireysel davranışların kökenine inildiğinde insanın doğal bir parçası oldukları anlaşılacaktır. Zenofobi bunlardan birisi. Elimizdeki güncel arkeolojik veriler anksiyete bozukluğu olarak da tanımlanan sözkonusu “anormal” davranışın evrimsel işleyişin itici gücü olduğunu kanıtlıyor; El Sidrón mağarası ve Atapuerca istasyonu aynı insan türleri arasında yaşanan yamyamlığı gösteriyor. Bu şeyin temelinde sadece günübirlik bir besin ihtiyacı ve ihtiyacın karşılanması yok, tüm kaynakları ile beraber bir bölgenin mutlak hakimiyeti için gelişiyor. Bugün evrimsel işleyişin bir sonucu olarak farklı bulduğumuz kişilere karşı genellikle korku hissine kapılmamız şaşılacak bir şey değil (1). 

Modern insan öncüllerinin Afrika dışına doğru -olası- yayılım rotaları ile beraber düşünüldüğünde, sahip olduğu stratejik konum insanlığın beşiği adlı kavgada Doğu Afrika’yı bir kez daha öne geçiriyor. Asya ve Levant vasıtasıyla Kafkasya, ordan da Avrupa içlerine doğru yapılan başarılı ve -çoğunluğu- başarısız birçok göç deneyimi -başta Afar olmak üzere- Doğu Afrika’nın istasyonlarında mola verdi ve tabi, yine büyük bir olasılıkla bu göç deneyimlerinin tamamı aynı bölgede (ve çevre-çeperinde) devasa bir biyolojik ve kültürel birikime neden oldu.

Bölgede süren küresel ve yerel-mezhepsel çatışma koşulları uzunca bir süre Arabistan yarımadasında yapılması planlanan arkeolojik çalışmaları engelledi. Ayrıca bölgeyi kontrol eden rejimlerin evrimsel işleyişi anlamaya çalışan araştırmalara pek sıcak bakmıyor oluşu (Herhangi bir somut delil içermiyor, birtakım politik çıkarsamalara dayanan kişisel bir düşünce) süreyi uzattı. Anlaşılan İngilizler mazisi oldukça eskiye dayanan politik ilişkilerini kullanarak müttefikleri Suudi Arabistan’ı ikna etmiş, 2011’de başlamasına karşın son 1-2 yılda düzenli ve sistemli bir araştırmaya dönüşen Oxford merkezli The Palaeodeserts Project yakın zamanda önemli bilgiler üretmeye başladı (2). İki yüzeylilerin de bulunduğu çeşitli Orta Paleolitik alet çantalarına Suudi Arabistan sınırlarında yer alan istasyonlarda rastlandı. Buluntular ve yarımadanın kuzeyinde kalan Manot mağarası gibi (işgal altındaki Filistin) yerleşimler arasındaki zamanlama ve güncel genetik çalışmalar Out of Africa’nın günümüzden 100 ila 50 bin yıl önce gerçekleştiğini kanıtlamaktadır.

Homo Naledi: Teamülleri Sarsıyor

2013’te, Güney Afrika’nın Gauteng eyaletinde yer alan Rising Star mağara sistemini gezi amaçlı ziyaret eden SEC adlı doğa sporları üyesi iki mağaracı yüzeyinde fosil kalıntılara rastlanan Dinaledi Chamber’ı keşfetti. Fosillerin varlığını bu iki mağaracıdan öğrenen University of the Witwatersrand üyesi Dr Lee Berger aynı yılın sonlarına doğru 21 gün süren bir kazı gerçekleştirdi (Takip eden yılda 4 haftalık bir başka kazı daha yaptı) ve kazılardan tam iki yıl sonra (National Geographic fonu ile birlikte) kendi takımı haricinde herhangi bir uzmana ait eleştiri-gözden geçirme olmaksızın online yayınlanan bir dergide -ve tabi NG & NOVA gibi popüler yayınlarda- homo cinsine ait yeni bir insan öncülü bulduğunu ilan etti (3). öz (1)Science yahut Nature gibi hakemli dergilerde tanıtılmalarına alışık olduğumuz fosiller farklı yöntemler ile (Lee Berger’ın kişisel sosyal medya hesapları da dahil olacak şekilde) bilim dünyasına tanıtılmış oldular.

Tanıtılma şeklinin garipsenmesine ek olarak, henüz tarihlendirme/yaş çalışmaları tamamlanmamış 1550 parçalık sözkonusu fosil koleksiyon aynı bilim ekibince kazıldı, tanımlama/taksonomi çalışmaları yapıldı ve yayınlandı. Paleoantropoloji bu tip keşiflerde farklı akademilerden farklı uzmanlıklara sahip araştırmacıların (Fosili kazan ekibin dışında) ortaklaşa çalışma yürütmelerini bir tür gereklilik gördü, çalışmalar ise araştırmacıların uzun yıllarını aldı (Şimdiye dek). Örneğin, Homo naledi ile yakın bir lokasyonda keşfedilen bir başka fosil kayıt Little Foot, Ronald Clarke ve ekibince yürütülen on küsur yıllık çalışmalarının sonunda tanıtılmıştır. Yayın ve öncesindeki tüm çalışmaları üstlenen Berger ve genç ekibi, bu işleri iki yıl gibi kısa bir sürede tamamladı.

Homo naledi'nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu.
Homo naledi’nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu (**)

Kompleks sosyal davranışlara sahip bir öncü mü soyu tükenmiş farklı bir kol mu?

Dinaledi Chamber’daki fosil koleksiyon dışında şimdiye kadar -iddia olunan yeni- türe ait bir başka fosile ya da fosil koleksiyon ile sabık fosil keşiflerin eşleştirilmesi sonucunda tespit edilen örneklere rastlanmadı. Australopithecus ve homo özelliklerini bir arada barındıran fosil koleksiyon yapılan incelemeler eşliğinde -ortalama- boy ve kilo bilgisi ile bir takım anatomik tahminler sundu, buna karşın tek bir lokasyonda biliniyor ve türe ait herhangi bir kültürel obje bulunamadı. Bu gibi eksikliklere ve uzmanlar arasında görüş birliği sağlanamamasına rağmen Berger -özellikle- el yapısının tutma ve kavramaya elverişli oluşunu işaret ederek naledi‘yi homo cinsine dahil ediyor, iskelet yapısında bulunan Australopithecus özelliklerin soya dayalı olduğu iddiası ile birlikte onu homo cinsinin en erken üyesi konumuna yükseltiyor.

Berger’a göre, Dinaledi Chamber fosil koleksiyonu morfolojik yapısının yanında sergilemiş olduğu kompleks sosyal davranış ve organizasyonlar ile homo cinsinin yeni bir üyesi kabul edilmeli. Temelde Berger ve fosil koleksiyona karşı itirazlar da bu noktada ikiye ayrılıyor.

William Jungers’ın da dahil olduğu grup fosil koleksiyonu -yeni bir tür olup olmadığından emin olmasalar bile- homo cinsi kabul ediyor ancak ölü gömmeyi ispat edecek yeterli kanıtın varlığından şüpheliler. Dinaledi Chamber yüzeyin 30 m altında, mağara girişine olan uzaklığı ise 80 m. Salona ulaşılabilmek için 2 farklı dar geçit aşılmalı. Dragon’s Back 15 m’ye yakın serbest bir tırmanıştan sonra 10 m boyunca sadece sürünerek ilerlenebilen yapısı ile parkurun en zorlu kısımlarından biri (Tabi öncesinde skinny bedenlerin aşabileceği Superman’s Crawl var). Berger, fosillerin bir takım doğa olayları yerine bilinçli bir şekilde buraya taşındığını düşünüyor. Salonun zor ulaşılabilir yapısı geçmişte -özellikle- büyük etçillerden korunmaya (Leş ile beslenenler de dahil) olanak sağlıyor olabilir. Berger’ın bu hipotez üzerine kanıt olarak sunabileceği tek şey fosil koleksiyon üstünde herhangi bir etçile ait diş izine rastlanmaması. Bulunamayan iz ile var olduğuna inanılan geçmiş bir sosyal organizasyonu tahmin etmek, bunu kurgulamak ve iddia haline getirmekse sağlıklı bir yönteme hiç benzemiyor.

Eleştirilere karşı fazla duyarlı sayılmaz; tartışma ve anlaşmazlıkları bilim adına olağan kabul ederken, genelin aksine bu tip keşifler için kullanılan belki vb kelimeleri uygun olmayan kirli kelimeler şeklinde nitelendiriyor (?!). Berger için belki bilimin sınırlarını geliştirmez onu var olan sınır içinde hapseder, statükocudur.

Homo naledi’ye dönük diğer ana eleştiri, düşünce ve şüphe, coğrafyanın dayattığı izole koşulların yaşam ve beslenme şeklini kötü yönde etkilediğine dayanıyor. Besin kaynakları çeşitlilik açısından tekdüze giden benzer canlı grubu ötekine oranla daha düşük bir profil çizebilmektedir. Bu biyolojik gerçekliğe istinaden Homo erectus ile ilişkilendirilen naledi türün primitif bir üyesi şeklinde yorumlanmakta. Yine de, alanında uzman bir çok saygın araştırmacı kesin bir şey söylemek için tarihlendirme/yaş çalışmalarının tamamlanmasını bekliyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor?

Elimizde tarihlendirme/yaş calışmaları tamamlanmamış ama göreli tarihlendirme ile 2 milyon yıl öncesine yerleştirilen ve zayıf kanıt(lar) eşliğinde kompleks sosyal davranışlara sahip olduğu iddia edilen yeni bir homo türü var. Üstelik, soyutlamaya dayalı ve hayatta kalma adına önceliği olmayan ikincil ihtiyaçların neden olduğu davranış şekillerini (Ölü gömme, tin vb ritüeller) günümüz maymunlarına yaklaşabilen beyin hacmi ile oluşturuyor (Elbette beyin boşluğunun büyüklüğü tek başına beynin kapasite-yaratım kabiliyetini belirlemiyor, ama bununla beraber önemli bir etken olduğu unutulmamalı).

İlk evvel aklıma gelen şey yabancısı olmadığımız insani bir güdü; popüler olma isteği, sağlayacağı prestij ve buna duyulan açlık. Keşfin yeni bir tür olduğunu gösteren seçeneği tamamen devre dışı bırakmıyorum. Belki de ilerleyen yıllarda elde edilecek veriler ve yapılacak çalışmalar ile keşfe dair tüm savlar somutlaştırılacak, şüphe duymak için bir neden kalmayacak, Güney Afrika bir adım daha öne geçebilecek… Bunlar olabilir çünkü paleoantropoloji uzun ve titiz bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Şu anki hali ile yalnızca popüler yayın sektöründe kullanılan bir meta.

1. Spikins P. The Stone Age Origins of Autism. Recent Advances in Autism Spectrum Disorders – Volume II 2013: 3-23

2. First Arabians: Revealing the Stone Age Prehistory of Saudi Arabia. Current World Archaeology – Issue 75 2016: 26-30 Source: Dr Huw Groucutt

3. Berger L.; et al. Homo Naledi, a new species of the genus Homo from the Dinaledi Chamber, South Africa. eLife http://elifesciences.org/content/4/e09560v1

(*) Wikipedia’dan alınmıştır.

(**) National Geographic’ten alınmıştır (John Gurche & Mark Thiessen).

Arkeolojinin Uzak Geleceği

Spielberg’ün Artificial Intelligence filmini seyrettikten sonra, filmin son 15-20 dakikasında anlatılanların arkeoloji biliminin uzak geleceğine dair merak ettiğim bir konuya gönderme yaptığını fark ettim. Mesele şu: Uzak gelecekte arkeoloji diye bir bilim olacak mı? Burada 50 ya da 100 yıldan değil, mesela günümüzle antik Yunan ya da Roma arasındaki binyıllar ölçeğinde bir zaman diliminden bahsediyorum.

Önce filmin ilgili kısmına biraz değineyim: Çoğunuz konuyu biliyorsunuz. David adlı android çocuk onu “evlat edinen” ailenin sevgisini kazanabilmek için kendisini gerçek bir insana dönüştüreceğini umduğu Mavi Peri’yi bulmaya karar verir. Periyi denizin altında “bulur” ve ona gerçek bir çocuk olmak için yalvararak deniz tabanında bekler. David anlaşılan binyıllarca, belki de çok daha fazla bir süre deniz altında kalır. Aradan geçen süre içinde denizlerin donduğunu ve bir buzul çağının yaşandığını görürüz. Dünyamızdaki “yabancı varlıklar” David’i içinde bulunduğu buzuldan çıkarırlar ve yeniden aktif hale getirirler. Onun insanlar hakkında bildiklerini öğrenmek isterler, çünkü görünüşe göre insanların soyu tükenmiştir. Çoğu izleyici bu yabancıların uzaylı olduğunu düşünmüş ve tipik bir Spielberg vizyonu (yabancılar Close Encounters of the Third Kind’dakilere çok benzer) olarak burun kıvırmışlardır bu yaratıklara. Ama aslında, bunlar binyıllar boyunca “evrim geçirmiş” ve film sırasında insanların hor gördüğü robotlar. Bu durum insanların soyunun tükenmesi dışında (ben insan türünü toptan yeryüzünden silen başka bir film hatırlamıyorum şahsen) filmin en dramatik yanlarından biri.

Şimdi, kendinizi bu robot toplumunda bir arkeolog olarak düşünün: Dünya el değmemiş bir hazine gibi değil mi? Ama sandığınız gibi değil. Nedeni de 20. yüzyıldan beri her şeyin kasetler, CD’ler, filmler, hard diskler vb. ile kayıt altına alınmış; kitapların dijital ortamlara aktarılmış olması. Dahası filmde David’in kendisi zaten böyle bir dijital kayıt ortamı aslında. Diyeceğim o ki, her şey kayıt edilmiş olacağına göre arkeolojiyi neden yapacağız? İnsanlığın bilişsel yönleri, tarih, psikoloji, sosyoloji alanında yazılmış eserler, yapıların planları (ne de olsa belediyelerde planlar mevcut) vb. bir şekilde saklanmış olacak. İnsanların günlük yaşamlarını en ince ayrıntısına kadar yeniden kurgulayacak kadar veri bulunacak. Sadece filmler kalsa o bile yeter. Mesela ABD’de her sene korunma altına alınmasına karar verilen (dolayısıyla geleceğe kuşaklara bırakılacak ve sürekli genişleyecek) filmlerin listesi National Film Registry tarafından yayımlanır. Sırf bunlara bakarak insanoğlu hakkında bir fikre sahip olabilirsiniz. Dolayısıyla neyi araştıracağız? Elbette doğal felaketler, savaş gibi çeşitli faktörler gelecekte bir arkeoloğun kullanacağı bilgilerin niceliğini ve niteliğini etkileyebilir, ama ne kadar? Bu arada saklama teknolojilerinin geliştiğini ve çok daha dayanıklı ortamlara kayıt yapacağımızı (eski kayıtların da bunlara kopyalanacağını) düşünün. Uzak gelecekte arkeolog, çok büyük ihtimalle bizim hakkımızda, bizim Yunan veya Roma hakkında bildiklerimizden çok daha fazlasını bilecek; kazı ya da yorum yapması gerekecek mi? Arkeoloji ve tarih kuramlarına gerek kalmayacak, çünkü kuşaktan kuşağa aktarılacağını, korunacağını, üzerlerine daha ciltler dolusu yazı yazılacağından emin olduğumuz Marx, Adam Smith, Keynes, Hobbes, Gibbon gibi Klasik bilimlere etki etmiş eskiler ve büyük ihtimalle modern klasikler (Finley, Rostovtzeff, Renfrew vb.) zaten elde olacak. Gelişimini, nasılını, nedenini bildiğimiz olaylar; teknolojisini bildiğimiz aletler ve yapılar vb. gelecek kuşaklara aktarılacak. Üstelik Internet ve belki de daha başka ağlar sayesinde arkeoloji spesifik bir bilim olmaktan çıkabilir; her türlü kaynağı Alman arkeolojiye falan gitmeden bulabilirsiniz belki de. Kısacası uzak gelecekte dünyada arkeoloji yapmak anlamsızlaşacak gibi görünüyor. Kulağa fantastik gelecek ama arkeolojinin belki de tek varlık sebebi (“kazı” bilimi anlamında) başka gezegenlerdeki ilkel uygarlıkları incelemek olabilir (absürd bir örnek, ama bu bağlamda mantıklı). Dünyada ise belki Asimov’un “Vakıf” romanlarında bahsettiği türden bir “psiko-tarih” bilimi gelişir; yani geçmişte olan olayları değil de gelecekte olabilecekleri bilimsel bulgulara göre tahmin eden bir branş. Tarihin kurtulma şansı var; nihayetinde yakın tarih sürekli tartışılıyor. Ama arkeoloji için hayatta kalmak daha zor gibi, çünkü arkeolojinin hareket noktası olan maddi kültürün kendisi kalmasa bile kayıtları bize bir şekilde eşlik edecek.

Şöyle bir itiraz mümkün: Halihazırda dünyada endüstriyel arkeoloji, I. ve II. Dünya Savaşları arkeolojisi vb. yapılıyor. ABD’de1800’lere ait genelevler, köle barınakları, büyük çiftlikler kazılıyor. Aynı şekilde “uzak geleceğin yakın geçmişi” arkeolojik olarak incelenebilir ve bu da tarihin çeşitli yönlerden yeniden yazılmasına imkan verebilir. Bu türden bir arkeolojik destekli tarih araştırmasına sekte vuracak en önemli şey, bence yine bilgi teknolojisinin gelecekteki (hatta şimdiki) muhtemel durumudur. Kölelik örneğini ele alalım: Köle toplumuna dair tarihi ve arkeolojik araştırmalarda başlıca sorun, eldeki yazılı kaynaklarım taraflılığıdır; yani örneğin Roma’da köleleri sahiplerinden okuruz, kendilerinden değil. Köle literatürü diye bir şey en azından antik dünya için yok. Yakın geçmiş için durumun daha iyi olduğu söylenebilir. Anlatmak istediğim en iyi şekilde James C. Scott’ın açık ve kapalı kayıtlar kavramlarıyla açıklanır zannımca: Açık kayıtlar (public transcripts) bağımlılarla egemen olanlara arasındaki açık etkileşimdir; egemenlerin beklentilerini tatmin edecek şekilde meydana getirilirler ve baskın söylemin hegemonyası için kanıt sağlarlar. Bunlarda egemenler gururlu ve azametli, bağımlılar aciz ve basittir. Öte yandan saklı kayıtlar (hidden transcripts) “sahne arkasında” ve doğrudan gözlemin dışındadır; direniş burada halk hikâyeleri, törenler, söz sanatları, şakalar ve söylentiler, hırsızlık vb. şeklini alır. Bunlar egemenlere karşı doğrudan açık yüzleşme yerine geçmezler, hatta aradaki gerilimi düşürme gibi bir amaçları yoktur; daha ziyade açık direnişlerin sessiz ortaklarıdır. Toplum içindeki bağımlı gruplar mevcut ideolojilerin ve kurumların kendilerini nasıl baskı altında tutmaya çalıştığını bir dereceye kadar anlarlar ve buna karşı usta direniş taktikleri geliştirebilirler. “Saklı kayıtlar” bu zorunlu itaatin kaynaklarımızda görünmeyen sahne arkasına aittir. Şimdi, blogların, akıllı cep telefonlarının, internetin, e-kitapların yaygın olduğu bir zamanda (ki gelecekte iletişim araçları daha yaygınlaşacak ve yeni araçlar ortaya çıkacak), “saklı kayıt” olabilir mi? Demek istediğim, gelecekte bir köle toplumu ya da başka marjinal bir grubun tarihini egemenlerden okumak zorunda kalmayacağız. Bu türden iletişim araçları sayesinde, böyle toplulukların düşündüklerini, yaptıklarını bileceğiz. Onlar kendilerini ifade etmenin yollarını bu bilgi çağında çok rahat bulacaklarından, incelenmeleri kolaylaşacak; artık doğrudan gözlem yapabileceğiz. Teoriler üretmek zorunda kalmayacağız. Diğer bir deyişle, tarihçilerin üzerinde kafa patlattığı, kuramlar üretip açıklamalar getirdikleri bir alan teknolojinin gelişmesiyle ellerinden alınacak; çünkü her şey açık şekilde kaydedilmiş olacak.

Yakın geçmişin arkeolojisine gelirsek: Burada da sorun yine her türlü kaydın yapılmış olması ve kazıyla elde edilebilecek verilerin zaten “toprak üzerinde” elimizin altında bulunacağıdır. Günümüzde Avrupa’da kişisel tarihe (aile soy ağaçları, bireylerin ataları) ilgi artmıştır ve belki tarihin ya da arkeolojinin gidişatı bu yöne olabilir. Tabii arkeoloji derken, her bireyin salonunun ortasında kazı yapıp oturduğu evin eski planlarını ortaya çıkarmasından bahsetmiyorum. Bence arkeoloji fiziksel anlamda toprağı kazmak yerine, bilgi ve belgeleri deşmek ve eşelemek anlamına gelebilir ilerde. Belki de Foucault gibi “bilginin arkeolojisi” yapılmaya başlanır. Yani bir bilgi ve bu bilginin meydana getirdiği kuralların doğuşu, belli dönemlerde nasıl algılandığı neden bu kuralların getirdiği kısıtlamaların aşılamadığı, bu kurallar dahilinde kısıtlamaların nasıl anlamlı hâle geldiği gibi konular daha fazla ele alınır. Elbette Foucault arkeolojiyi bizim kullandığımız şeklinden farklı yorumluyor, ama sonuçta maddi kültür yerine yazınsal verilere dayalı bu ya da başka türden yeni bir arkeoloji bilimine doğru yol almak mümkün gelecekte. Arkeologlardan çok bilgi ve belge yönetimi, arşivcilik gibi alanların daha büyük gelişme göstermesini bekleyebiliriz.

Bu bağlamda, tarihlemenin anlamı şüphesiz değişecektir. Ege Geç Tunç Çağı kronolojisini çanak çömleğe göre; Klasik Yunan’da sanat ve mimariye göre belli bir düzene sokuyoruz. Peki ya 21. yüzyıl arkeolojisi için kriterler ne olacak uzak gelecekte? Günümüzün postmodern bir dünyasında uzak gelecek arkeoloğu için kronolojik nirengi noktalarının sanat, mimari ya da çanak çömlek olması beklenemez. Uzak gelecek arkeoloğunun bunlara bakarak kronolojik tahminlerde bulunması daha zor olabilir. Bu durumda Braudel’in bahsettiği türden kısa, orta ve uzun ölçekli tarihsel zaman dilimlerini kullanmak mantıklı gelecektir belki insanlara; yani arkeolojik yerine tarihi olaylara dayalı bir kronoloji baskın çıkabilir. Uzak geleceğin arkeoloğu için bir dönemin, bizim Yunan-Roma uygarlığına verdiğimiz Klasik sıfatıyla adlandırılması mümkün müdür? Elbette bu uygarlıklar insanlık tarihindeki önemleri dolayısıyla bu sıfatı aldılar, ancak uzak gelecekte birden fazla Klasik Dönem olacak ve her tarihçi/arkeolog bunu kendi alanına, çalıştığı zaman dilimine göre yorumlayacak. Genel geçer bir Klasik Dönem ya da Klasik Bilimler artık mümkün olmayabilir.

Eğitim alanında eski uygarlıklarla (bu arada eski uygarlık biz oluyoruz) ilgili dersler lise ve üniversitelerde okutulacaktır elbette. Ancak bunlar arkeolojiden ziyade tarih ve sanat tarihi bölümlerine ait dersler olabilir. Bugün arkeolojide Roma ve Yunan sanatı, mimarisi, şehir planlamacılığı gibi dersler okutuluyor. Uzak gelecekte Yunan ve Roma yerine 20. ve 21. yüzyıl ya da post-modern çağ sanatı, mimarisi vb. okutulacak muhtemelen. Birçok şey zaten kayıt ve tasnif edildiği, dolayısıyla kazı ve belgeleme çalışmasının kolaylaşıp yoruma yer vermeyecek biçimde verileri ortaya açıkça koyduğu bir ortamda, 21. yüzyıl (ya da 22 veya 23. yüzyıl) arkeolojisi muhtemelen sadece genç nesillere geçmişi anlatmaktan öte bir işleve sahip olacak mı? İyimser olup şunun üzerine kafa yorabiliriz: Eğer sosyoloji, iktisat, ekonomi, antropoloji gibi bilim dalları uzak gelecekte var olacaksa, neden arkeoloji de olmasın? Sonuçta, merkezinde insan ve insan toplulukları bulunan beşeri bilim dallarından bahsediyoruz. Bunlar birbirinin alanlarına müdahale eden, birbirinden ilham alan bilimler. Bunlarda maddi kültür her zaman belirli bir öneme sahip olacaktır, ama arkeolojinin arazide bulduklarını belgeleme, tasnifleme, yorumlama; kronolojik çerçeve oluşturma işlevi büyük darbe yiyecek gibi görünüyor bana. Bu karamsar yoruma karşı çıkabilirsiniz tabii, sonuçta bin yıllarca biriken maddi ve yazınsal verilerin bir şekilde bizim bildiğimiz anlamda arkeolojiye öyle ya da böyle ihtiyaç duyacağını söyleyebilirsiniz. Arkeolojinin varlığını sınırlı bir alanda devam ettireceğini düşünüyorum, ama bu dönemi çalışacak bir uzak gelecek arkeoloğu için peşinde koşacağı büyük kuramlar, keşifler çağı, kronolojik revizyonlar, gizem dinleri (mesela Satanizm Mithras dini kadar gizemli değil; ne de olsa muhtemelen uzak gelecekte kayıt altına alınmış olacak sürüsüyle yazılmış eser var) gibi meydan okuyan sorunlar bulunmayacağından, arkeolojinin gizemine, heyecanına, yeni bir şeyler ortaya koyma motivasyonuna sekte vurulacak.

21. yüzyılda hâlen arkeologlara yapacak işler düştüğünü bilerek, ömrümüzün sonuna kadar huzur içinde yaşayabiliriz.