İsrail: Karanlığın Arkeolojik Kalbi

Israel Antiquities Authority, İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında bulunan arkeolojik mirası yönetmekle sorumlu birkaç kurum arasında yer alıyor. Kurum bin 948’den beri farklı isimler ile, ve değişen/genişliyen yetkileri aracılığıyla arkeolojik mirası yönetmekte. İsrail devletine bağlı her kurum gibi devletin temel ideolojisine, yani  siyonizme sıkı sıkıya bağlı. Tarihi, İsrail devletinin tarihine paralel olacak şekilde, uluslararası hukuk ihlalleri ile dolu. Bu kısa bilgiler dahi kurumun nasıl ve ne şekilde işletildiğini, aldığı kararlarda hangi ölçütleri kullandığını ve kime hizmet ettiğini açıklamada yeterli olacaktır.

Yakın zamanda yaşadığı yönetimsel değişiklik ise, kurumun (İsrail’deki arkeolojinin) siyonist çılgınlığın araçlarından biri olduğu gerçeğini tescilledi. Buna göre İsrail Parlamentosu (Knesset) Kadima Parti üyesi parlamenter İsrael (Yisrael) Hasson’u kurumun yeni başkanı olarak belirledi (ekim ayının sonlarına doğru yaşanan iç tartışmalar söz konusu ismin başkanlığını engelleyemedi sadece koltuğa oturacağı tarihi erteledi). Peki aşırı sağ ve siyonist ideolojiyi benimsemiş Kadima üyesi, Şam doğumlu ve İsrail haberalma teşkilatlarından biri olan Shin Bet’e 20 yıla yakın hizmet etmiş Hasson’un İsrail’deki arkeolojiyi yönetmesinde ne gibi bir sakınca olabilir?

Dışardan detaya odaklanmaksızın göz ucu ile bakıldığında, siyonist ideolojiyi benimsemiş bir devletin herhangi bir kurumuna-kurumun yönetimine, yine siyonist ideoloji için hizmet etmiş birisi getiriliyor. Bu rahatsız edici gerçek ile birlikte her şey doğaldır ve rutin işleyiş devam etmektedir. Yalnız neden olduğu haksızlığı/hak gasbını dahi bir başka haksızlık ile yaparak Filistin halkını katmerli şekilde mağdur eden İsrail, arkeoloji eğitimi almamış ve hiçbir arazi tecrübesi olmayan Hasson’u, yani arkeolog olmayan bir kişiyi arkeolojik mirası yönetmesi için işbu kurumun başına getirmiş oldu.

Yazının başlığını İsrail’deki ender bilim insanlarından alıntıladım. Rafi Greenberg dolaylı yoldan başlığı atmış oldu. Yakın geçmişe kadar İsrail’in arkeoloji alanında yapmış olduğu hak gasplarını, ihlal ettiği uluslararası hukuk kurallarını ve neden olduğu arkeolojik tahribatı ise Filistinli meslektaşım Ahmed Rjoob’tan okuyacaksınız:

İşgal Altındaki Filistin’de İsrail’in Kültürel Mirasın Korunmasına Verdiği Zarar: ‘Kurtarma Kazıları’ Sorunu

Ahmed A Rjoob

Filistin Turizm ve Kültür Bakanlığı

Çeviri: Okan Sezer

Filistin’de yer alan arkeolojik yerleşimler dünyada en fazla araştırılan ve ünik kabul edilen alanların başında gelir. İsrail’in 1967’de gerçekleştirdiği işgal arkeoloji adına Filistin’e ait kültürel mirasın İsrail askeri yönetiminin emrine girmesi ve tahribatın şiddetli bir şekilde artması ile sonuçlandı. Uluslararası hukuk ihlal edildi ve Filistin’e ait kültürel miras İsrailli araştırmacılar tarafından yürütülen sayısız illegal araştırma ile istismar edildi, arkeolojik yerleşimler tahrip edilirken tarihi eser kaçakçılığı hız kazandı. Lahey Sözleşmesi (UNESCO 1954) işgal altında bulunan coğrafyalardaki kültürel mirasın korunmasına dönük önemli antlaşmalardan biri olmasına rağmen, ‘kurtarma kazısı’ konusunda sınırları belirsiz bir tanım mevcut. İsrail söz konusu belirsizlikten faydalanıp bu durumu illegal yol ve yerleşim inşaatlarında ve işgal altındaki Filistin (1) topraklarında bulunan arkeolojik alanların tahrip edilmesinde bir kalkan olarak kullanıyor.

2000’lerdeki Mescid-i Aksa ayaklanması sırasında İsrail Ordusu gerçekleştirdiği askeri operasyonlarla Filistin’e ait kültürel mirası tahrip etti. Nablus ve El Halil’in (Hebron) tarihi şehir merkezleri kasıtlı bir şekilde yok edildi ve daha sonra, neden olduğu telafisi mümkün olmayan arkeolojik tahribat ve işbu özellikleri sayesinde eşi benzeri görülmemiş sıfatını kazanan ırkçı duvar inşa edildi. Irkçı duvar binlerce arkeolojik yerleşimi Batı Şeria’dan ayırarak illegal İsrail yerleşimlerine kattı.

Uluslararası hukuk kaçak kazılarla (2) mücadeleyi ve Filistin’e ait kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesini İsrail’in görevi olarak kabul ediyor. İsrail ise dünya çapında kabul gören temel koruma ve muhafaza ilkeleri olmaksızın İAF topraklarında yer alan arkeolojik araştırmaları 1967’den beri tekeline aldı. Böylelikle Filistinlilerin insan hakları ihlal edilirken kültürel mirasları birçok kez yok edildi ve söz konusu kültürel miras en temel koruma ve muhafaza koşullarından mahrum bırakılarak tahrip edildi ve Filistin halkı kendi kültürel mirasına ulaşamaz hale geldi.

Özet

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca yürütülmüş olan arkeolojik araştırmalar Filistin’deki kültürel mirasın zenginliğini ve çeşitliliğini ortaya çıkardı (Conder & Kitchener 1882; DACH Database 2008; Smith 1998, 58-74). Aynı zamanda bu keşifler güney Levant’ı dünyadaki en ilgi çekici arkeolojik alanlardan biri haline getirdi. Yüzey araştırmaları İAF topraklarında 12 binden fazla arkeolojik ve kültürel yerleşim tespit etti (Taha 2004, 31; DACH Database 2008). 1967’deki işgali takip eden süreçte yoğunlaşan arkeolojik faaliyetler sahip olduğu güç nedeniyle İsrail tarafından yürütüldü.

_____________________________________________________________

1) Metinde  İAF olarak kısaltılacaktır.
2) Burdaki ‘kaçak kazı’ bilimsel sonuçları yayınlanmayan ve bir şekilde İsrail otoritesine bağlı gizli kazı ve araştırmaları ifade eder.

______________________________________________________________

Bu araştırmalar İsrail’in yetki alanına girmeyen arkeolojik yerleşimleri hedefledi ve savaş şartları süresince uygulanması uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan kurallar aşağıdaki yöntemlerle açık bir şekilde ihlal edilmiş oldu:

  • Bilimsel, tarihi ve arkeolojik önemi olan nesnelerin işgal otoritesi -sıklıkla İsrailliler olmak üzre hem İsrailliler (örneğin; üst rütbeli komutanlar, askerler ve siviller) hem de Filistinliler- tarafından alandan kaldırılması.
  • İllegal kazı faaliyetleri. Sadece uluslararası antlaşmalarla yasaklananlar değil, Filistinli araştırmacıların erişemeyeceği şekilde nesne ve bilgi üreten ve genellikle culture-historical kapsamında değerlendirilip illegal işgale meşru zemin hazırlayan kazılar.

Bu illegal faaliyetler çok geniş ve muğlak politik amaçlar uğruna yürütüldü (Abu el-Haj 2001, 130-62). ‘Araştırma’ adına çeşitli alanlar için olanak sunan elverişli durum tesadüfi değil önceden planlanmış işgal hareketlerinin bir sonucuydu. Bunlar askeri karakolların ve yerleşimlerin inşaat ve altyapı çalışmaları ile bağlantı yollarını ve ırkçı duvarın yapımını içermektedir (Chamberlian 2005).

Birçok yerleşim işgal güçleri tarafından telafisi mümkün olmayacak şekilde ya tahrip edildi ya da tamamen yok edildi. Dikkate değer örnekler arasında; Kudüs eski şehirdeki Mughrabi çeyreğinin yok edilişi (Abu el-Haj 2002, 130-32), Doğu Kudüs’te yer alan Filistin Arkeoloji Müzesi’ndeki buluntuların Batı Kudüs’teki İsrail Müzesi’ne taşınması, Beytüllahim’deki Kutsal Doğum Kilisesi’nde (Nativity Church) yaşanan kuşatma (Sub Laban 2004), El Halil (Hebron) ve Nablus’un tarihi şehir merkezlerindeki sınıflandırması yapılmış binaların tahrip ve yok edilmesi (özellikle 2003 ve 2004 yıllarında) sıralanıyor.

Tamamı kişisel ilgi alanıma girmesine rağmen bu makale sadece arkeolojik etkinliklere ve İAF topraklarında İsrail’in yönettiği kazılara yoğunlaşacak. Bu kazılar ‘kurtarma kazısı’ etiketi ile maskelenmektedir. Söz konusu terimin kullanımı kültürel mirasa karşı işlenen suçları tanımlayan herhangi bir sağlıklı dilde eleştiriden muaf tutulamaz (Oyediran 1997, 41-45; Chamberlian 2005). Meselenin genişliği nedeniyle makalenin coğrafi kapsamı Kudüs ve Gazze Şeridi hariç tutularak Batı Şeria ile sınırlandırılmıştır.

Yasal Sorunlar

Devam eden süreci göz ardı ederek arkeolojik miras yönetimini tartışmak imkansız. Filistin 1967’den beri hukuksuz bir işgalin yönetimindedir (Security Council Resolutions Nos 242 & 338, United Nations 1973, 1967). Her türlü işgal gibi bu işgal de en temel insan haklarından birini kısıtlıyor: İnsan Hakları Beyannamesi ile taahhüt edilen hukuki ve politik temelde kendi kendini yönetebilme hakkı (Universal Declaration of Human Rights, United Nations 1948; article 2 & 10). Şu çok net bir şeydir ki illegal koşullar sadece illegal davranışlar üretebilir.

Bu bölüm işgalci bir güç olarak İsrail’in işgal ettiği topraklardaki kültürel mirası korumak için bağlı olduğu uluslararası sözleşmelere bir bakış sunmaktadır. Uluslararası toplum, 1907 Lahey Sözleşmesi’nde olduğu üzre silahlı çatışmalar süresince işgalci güce kültürel zenginliği yok etmeyi ve yağmalamayı yasaklayan birtakım araçlar geliştirmiştir (The Hague 1907, articles 47 & 56). Dördüncü Cenevre Sözleşmesi (United Nations 1949), ‘silahlı çatışma hallerinde kültürel objelere saygı gösterilmeli ve savaşın olası etkilerinden korunmalılar.’ ifadesini kullanarak işgal ettiği topraklardaki her türlü zenginlik tipinin yok edilmesini işgalci güce yasaklayan 33 maddeyi hükme bağladı.

Silahlı Çatışma Hallerinde Kültürel Zenginliğin Korunması için Antlaşma (UNESCO 1954) uluslararası hukukun en önemli sözleşmelerinden birisidir. Dördüncü Madde sözleşmeyi kabul eden taraflara kültürel yağmayı, arkeolojik ve tarihi alanlara dönük saldırıları ve suiistimalin her türlüsünü yasaklayarak gerekli hallerde müdahale etmesini talep ediyor ve taşınabilir kültürel zenginliğe el konulmasını engelliyor (UNESCO 1954).

İsrail tarafından imzalanan UNESCO’nun 1956 tarihli Arkeolojik kazılar için uluslararası ilkeler hakkındaki tavsiye kararı, işgalci gücün işgal ettiği arazide arkeolojik kazı yapamayacağını net bir şekilde taahhüt eder (UNESCO 1956). Ancak, 1970 tarihli Kültürel zenginliğin illegal ihracatını, ithalatını ve transferini yasaklayan antlaşma İsrail devleti tarafından onaylanmadı (UNESCO 1970). İsrail, ne şekilde elde edildiğine bakmaksızın arkeolojik buluntuların araştırılmasına izin veren antik eserler yasasını değiştirmemek için antlaşmaya direndi.

Genel olarak yukarıda bahsi geçen hükümler ahlaki bir sorumluluk oluştururken, kültürel zenginliğin yağmalanmasını ve suiistimali engellemeyi, barbarca etkinlikleri durdurmayı ve bu konularda önlem almayı zorunlu kılıyor. Bunlar herhangi bir arkeolojik malzemenin kaldırılmasını, bir başka deyişle ‘kurtarma kazısı’ bahanesi ile kazı yapmayı işgalci güce yasaklıyor.

Sahadaki Durum

İsrail işgali uluslararası antlaşmaların birçoğunu ihlal etti. Hem savaş hem de barış koşullarında kültürel mirası korumayı amaçlayan 1970 tarihli UNESCO Sözleşmesi’ni onaylamamayı tercih etti. İAF topraklarında yer alan kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesine ilişkin uluslararası hukuku aşağıdaki yöntemlerle ihlal etmeyi sürdürdü:

  • İllegal kazılar ve yüzey araştırmaları
  • Kültürel mirasın kasıtlı bir şekilde tahrip edilmesi
  • İAF topraklarında yer alan kültürel miras yapılarının koruma ve muhafaza koşullarıyla ilgilenilmemesi
  • İdeolojik ve politik amaçlar uğruna Filistin kültür mirasının suiistimal edilmesi
  • İAF topraklarında ortaya çıkarılan kültür objelerinin kaçırılması ve in situ haldeki bazı taşınmazların (örneğin; mozaik zemin) yerlerinden kaldırılması

İAF Topraklarında Arkeolojik Kazılar

İşgal topraklarındaki arkeolojik kazı meselesi geniş bir konu. 1954 Lahey Sözleşmesi (UNESCO 1954) esnek ve belirsiz olabilir, fakat silahlı çatışma hallerinde uygulanması gereken temel şeylerin sınırını çizmektedir.

İsrail, 1954 Lahey Sözleşmesi ile 1956 Unesco Tavsiye Kararı’nın (yasal bağlayıcılığı yok) arkeolojik kazıları tam anlamıyla yasaklamadığı görüşünü benimsedi. Arap devletleri ise tahribat yaratmaya meyilli doğaları gereği kazıların 1954 Lahey Sözleşmesi tarafından yasaklandığını iddia ettiler (Oyediran 1997, 17-18). Kimi uzmanlar ise, antlaşmanın kazıları yasaklama zorunluluğu olmadığını, ancak her ne olursa olsun hükümler ihlal edildiğinde, 1954 Lahey Sözleşmesi’nin işgalci güce herhangi bir buluntunun ihracatını yasakladığını ve buluntunun işgal altındaki topraklara iade edilmemesini öngören kuralları oluşturduğunu iddia etti (Oyediran 1997, 17-18).

Tüm bunların aksine işgalci güç İsrail, arkeolojik kazıları ve kültürel mirası işgal ettiği topraklara dönük politik iddiasını haklı çıkarmak için ideolojik bir araç olarak kullandı. Yürütülen arkeolojik kazılar sadece uluslararası hukukun ve antlaşmaların ihlali değil, aynı zamanda bu tutum ve kaçınılmaz olarak tek başına İsrail’e tabi olan yöntemler sayesinde, Filistinlilerin geçmişlerini keşfetme hakkının reddedilmesi anlamına gelmektedir.

İsrail kurulduğundan bu yana arkeoloji, halkının duyarlı olduğu yerleşimler ve kutsal metinlere dayandırılan hikayelere paralel olacak şekilde önemli bir ulusal-kültürel uygulama olmuştur. Arkeoloji, kolonici-ulusal paranoyanın biçimlendirilmesi ile İsrail’e ait toprak iddialarının kanıtlanmasında ve bunlara meşru zemin hazırlanmasında kritik bir rol oynuyor (Abu El-Haj 2001, I-2). Böylelikle, 19. yy’dan beri aralıksız olarak Filistin’deki Siyonist projeye destek sunmak ve İsrail’in genişlemesini kolaylaştırmak, Filistin topraklarının gasp edilmesini haklı çıkarmak için  kullanılmıştır (see also Greenberg this volume).

1967’den Günümüze Uluslararası Hukuk Yorumları

1967’de İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı işgalinden sonra arkeoloji yönetimi iki İsrailli yetkilinin emrine verildi (SOA): birisi, Doğu Kudüs hariç olacak şekilde, Batı Şeria’dan diğeri ise Gazze’den sorumlu tutuldu. Tuhaf olan kısım Doğu Kudüs’teki (işgal altındaki Batı Şeria’nın bir parçası) arkeolojik yönetimin 1990’lara değin İsrail Eğitim ve Kültür Bakanlığı tarafından sürdürülmesiydi, İsrail’in toprak ilhakları nedeniyle. 1990’dan sonra ise -şimdiye dek olacak şekilde- İsrail Eski Çağ Müdürlüğü (IAA) yönetmekte (Oyediran 1997, 41).

İsrail 1967 tarihinden beri uluslararası hukukun kazıları yasaklamadığı görüşünü benimsiyor. Takip eden yıllarda SOA ve IAA, sadece olağanüstü durumlarda ‘kurtarma kazısı’ izni veren uluslararası hukuku çiğneyerek işgal altındaki topraklarda binlerce kazı gerçekleştirdi ve aynı sayıda kazı lisansı yayınladı ve  tüm bunları işgal altında yaşayan halkın ‘yararına’ yapılan inşaat çalışmalarından önce arkeolojik ve kültürel eserleri korumak ve bilimsel bilgi üretmek bahaneleriyle gerçekleştirdi. Kudüs’teki yabancı arkeoloji kurumları (the British School of Archaeology, the French Ecole Biblique et Archéologique, the American W. F. Albright Institute of Archaeological Research ve the German Archaeological Institute) 1967’den sonra bu alanlarda kazı yapmaktan kaçındı ta ki 1994’te Filistin Ulusal Otoritesi arkeoloji yönetimini devralana dek (Oyediran 1997, 42).

‘Kurtarma kazıları’ uluslararası hukuk tarafından kabul edilmesine rağmen işgal altındaki topraklarda yürütülen kurtarma kazılarının yasalara uygunluğu şüphelidir. Kazıların büyük bir bölümü uluslararası hukuk kuralları kapsamında illegal sayılan İsrailli yerleşimler ve bu yerleşimlerin bağlantı yolları gibi alt yapı çalışmaları için gerçekleştirildi.

Örneğin, işgal edilen topraklarda devam eden illegal yerleşim çalışmaları için ‘kurtarma’ olarak adlandırılamayacak genişlikte kazılara ihtiyaç duyuldu. Chamberlian’in itirazları şu şekilde:

Bir yerleşme korumasız haldeyken İsrailliler buluntuların hızlı bir şekilde kaydedilmesini ve kaldırılmasını kapsayan bir ‘kurtarma kazısı’ başlatır ve ancak bu bittikten sonra yerleşme korumaya alınır. Ara sıra bazı yerleşmeler koruma altına alınsa da kazılar genellikle definecilik ve yerleşmenin yok edilmesi ile sonuçlanıyor. Diğer buluntular, mozaik zemin gibi, gelecekte yapılması planlanan araştırmalar adına ortadan kaybedilir. Ayrıca, sözde ‘kurtarma kazıları’ yerleşmenin bütün önemli bağlamlarının yok olmasına neden olur ve bu sayede üretebileceği bilgi sonsuza dek kaybolur (Chamberlain 2005).

Araştırılan arkeolojik yerleşimlerin büyük bir bölümü SOA’nın ürettiği gayrimeşru bahaneler ile kazıldı. Greenberg, İAF topraklarında İsrail’in yürüttüğü arkeolojik faaliyetler ile ilgili yapmış olduğu çalışmadan sonra, bu faaliyetleri ‘karanlığın arkeolojik kalbi’ olarak tanımladı (Greenberg as cited by Rapoport 2006). Kudüs hariç işgal atında bulunan Batı Şeria’daki 700 yerleşimde yürütülmek üzre 1100 kazı izni yayınlandığını keşfetti. 1980’ler boyunca İşgal altındaki Batı Şeria’da yürütülen  kazıların yaklaşık %60’ı İsrailli ve yabancı kurumlar tarafından yönetildi. Bununla birlikte 1993’deki barış sürecinden sonra, 1993 Oslo Görüşmesi ve 1995’te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında imzalanan Washington Antlaşması uyarınca tamamen İsrail İşgali’nin kontrolüne giren Alan C’deki (Batı Şeria’nın yaklaşık %70’ini temsil ediyor) bütün kazılar SOA tarafından yürütüldü. 1993 ile 1998 yılları arasında gerçekleştirilen kazıların %95’ini Dr Yitzhak Magen yönetti. SOA’nin verdiği 171 kazı izninden sadece 9 tanesi akademik kurumlar adına düzenlendi (Rapoport 2006).

Halen Batı Şeria’da uygulanan Ürdün Antik Eserler Kanunu’na göre: ‘kazı lisansı sadece bilimsel yeterliliği kanıtlanmış ve tatmin edici sonuçları güvence altına alabilmek adına kazıya mali destek sunabilecek kişilere verilebilir (…) lisanslar keşfedilen eserlerin muhafaza edilme zorunluluğu, devam eden kazılara dair bilgi verilmesi ve bilimsel yayın üretme gibi standart koşulların yerine getirilmesine tabi tutulur’ (Oyediran 1997, 32).

Ancak SOA’nın gerçekleştirdiği kazılar yukarıda bahsi geçen şartları asgari düzeyde dahi karşılamıyor. SOA, önceden planlanmış ve kendisi tarafından yürütülen kazılara lisans çıkarabilen yegane kurum. Arkeolojik çalışmaları bilimsel ilkelere göre sınırlayan Ürdün Antik Eserler Kanunu’nun İsrail ordusunca revize edilmesiyle birlikte antik eser yönetmeliklerine uygun davranmıyor. SOA’dan başka hiç kimse kazıların nerelerde gerçekleştiğini bilmiyor: düzenli bir liste ve yayın zorunluluğu yok,  yayın varsa bile bu, SOA’ya ve önceliklerine bağlı kalınacak şekilde belirleniyor. Elbette ki bunların hiçbiri arkeolojik ya da tarihi bir nitelik içermiyor (Rapoport 2006).

Batı Şeria’da SOA’nın Yönettiği ‘Kurtarma Kazıları’

İsrailli yerleşimlerin yapım çalışmalarıyla ilgili ‘Kurtarma kazıları’

Kudüs ve özellikle Haram-ül Şerif’in (The Great Mosque) güney ve güney batı duvarları boyunca yürütülen illegal kazıların dışında yerleşim faaliyetleriyle ilgili birçok kazı gerçekleştirildi. İsrail, sahada yeni unsurlar yaratma çabası ve uluslararası hukuku, özellikle de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal ederek Filistin topraklarının hemen her yerinde binlerce yerleşim ve askeri karakol inşa etti (Applied Research Institute of Jerusalem 2005).

İsrail’in illegal yerleşimleri 900’den fazla arkeolojik yerleşim ve yapı ögesi üstünde egemenlik kuruyor (Sub Laban 2004; DACH Database 2008). Örneğin Ma’aleh Adumin adlı yerleşmenin inşası ve Doğu Kudüs’e doğru genişlemesi 1980’ler  süresince devam eden geniş çaplı kazılara neden oldu. Bizans dönemine ait bir manastır kalıntısı ortaya çıkarılırken; Dr Magen 1993 yılı kazılarını Judea ve Samaria’da ve özellikle İsrail genelinde yürütülmüş en büyük kazı projesi olarak tanımladı (Oyediran 1997, 43).

Antik El Halil (Hebron) olarak adlandırılan Tell el-Rumeida, illegal faaliyetlerin tahrip ettiği bir diğer arkeolojik yerleşim. İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine ve sahip olduğu askeri güç vasıtasıyla Filistin kültürel mirasını sistemli bir şekilde yok etmesine verilebilecek en tipik örneği temsil ediyor. Ayrıca Filistin topraklarına, halkına ve kültürel mirasına dönük İsrail yerleşim politikasının en şiddetli örneklerinden birisidir (Sub Laban 2004). Tell el-Rumeida Filistin’deki en geniş höyüklerden ve İ.Ö. 3. binden itibaren aralıksız iskan edildiğine inanılıyor. 1984’te fanatik İsrailli yerleşimciler höyüğün bir kısmını işgal ederek burayı kalıcı bir yerleşime çevirme planlarını duyurdular (Wilder 2003). 1998’te ise İsrail Başbakanı arkeolojik yerleşim üstüne inşa edilmesi tasarlanan kalıcı evler için söz verdi. 2001 yılında inşaatına başlanan 10 adet apartman İsrail hükümetince onaylandı ve finanse edildi. Bir yıl sonra İsrail Sivil Otoritesi (3) 15 adet apartmanı kapsayan diğer bir yerleşim planını onayladı.

Arkeolojik kazılar (İsrail’in illegal işlerini kapsayan) önemli kalıntıları ortaya çıkardı. İAF topraklarında uygulanmış Ürdün Antik Eser Kanunu (1968) uyarınca hatalı faaliyetleri kanıtlamaları adına öneme sahipler (articles 41 & 45). Uluslararası koruma standartlarına olan kayıtsızlık Tell el-Rumeida’nın (Görsel 1) şiddetli bir şekilde zarar görmesine, arkeolojik tabakalarının yok edilmesine ve kültürel kimliğinin bozulmasına neden oldu (Sub Laban 2004).

______________________________________________________________

3) İsrail Ordusu, hükümeti ve Filistin Ulusal Otoritesi arasında devam eden süreçleri düzenlemekle görevli Tel-Aviv’e bağlı kurum.

______________________________________________________________

İsrailli yerleşimlerin altyapı çalışmalarıyla ilgili ‘Kurtarma kazıları’

İşgalci gücün Filistinliler ile temastan kaçınmak adına yerleşimciler için inşa ettiği geniş yol ağları bir başka ‘arkeolojik kurtarma kazılarını’ gerekli kıldı. Söz konusu inşaat çalışmaları Batı Şeria’nın doğal ve kültürel alanlarında daha önce eşi benzeri görülmemiş bir yıkım etkisi yarattı. Belki de içlerindeki en dramatik örnek Ramallah’ın yaklaşık 20 km batısındaki Wadi Natuf kültür alanını tahrip eden 446 no’lu karayoludur (Görsel 2). Wadi Natuf, Mallon tarafından 1924 yılında keşfedilen ve Garrod tarafından 1928 yılında kazılarına başlanan Filistin’deki en geniş prehistorik mağaralardan birine ev sahipliği yapıyor. Kazılar mağaranın yaklaşık olarak İ.Ö.12 bin yıl öncesi Epi-Paleolitik dönemde iskan edildiğini kanıtladı. Kazılardan elde edilen buluntular önemli teknolojik gelişmeleri kanıtlayarak Garrod’un bu teknolojiyi ‘Natuf Kültürü’ olarak tanımlamasına esin kaynağı oldu (named after Wadi en- Natuf). Bu terim tarım öncesi Neolitik toplumları tanımlamada halen yaygın bir şekilde kullanılmaktadır (Ministry of Tourism and Antiquities 2005, 33-4). Bu anahtar yerleşim, onu doğal ve kültürel çevresinden ayıran illegal yol-yapım çalışmalarının yaratmış olduğu olumsuz etki ile zarar gördü.

El Halil’deki (Hebron) 60 no’lu karayolu üzerinde Sa’ir ve Halhoul adlı yerleşimlerin ortasında kalan Khibet Abu-Dwier, İsrail’in illegal kazı faaliyetleri için bir başka örneği temsil ediyor (Görsel 3). Yerleşimin Roma, Bizans ve Eyyubi dönemlerine tarihlenen kalıntıları 1995 yılında SOA’nın yönettiği ‘kurtarma kazılarından’ bir başkasına kurban edildi. Kazılar hakkında ulaşabildiğimiz tek bilgi, birçok buluntunun ortaya çıkarıldığı ve araziden kaldırıldığıdır (Oyediran 1997, 43).

Arkeolojik barbarlık ve yağma adına yapılan kazılar

Yerel yönetmelikler (örneğin, Gazze şeridinde uygulanmış olan 1929 tarihli the British Mandate Antiquities law ve Batı Şeria’da uygulanmış olan 1968 tarihli the Jordanian Antiquities) İsrail işgalinden sonra farklı askeri emir ve düzenlemeler ile zorla kaldırılmış oldu. Bu düzenlemeler kültürel mirasın korunması için yapıldı.

Ancak, Antik Eser Hukuku üzerine İsrail’in yapmış olduğu düzenlemeler şüphelidir ve uluslararası hukuku ihlal etmektedir. 1986 tarihli ve 1166 no’lu Askeri Emir ile Batı Şeria’da geçerli olan 1968 Ürdün Antik Eserler Kanunu kaldırılmıştır.  Bu emir, Ürdün Antik Eserler Kanunu’nu kapsayacak ve daha güçlü olacak şekilde Batı Şeria için SOA’yı yetkilendirdi. Kültürel maddeleri alıkoyma ve kamulaştırma, arazi kamulaştırma, bireyleri arama ve bu tipte işgale askeri fayda sağlayabilecek her türlü hizmet için hak tanınmış oldu. Herhangi bir nedene dayandırılmaksızın ve İsrail otoritesince sunulan izin olmak koşuluyla kültürel objelerin İAF topraklarından farklı bir coğrafyaya taşınması kabul edildi. Tüm bu askeri değişiklikler Filistin kültür mirası adına koruma koşullarını zayıflattı ve 1907 Lahey Sözleşmesi’nin 43. fıkrasını dolaylı yoldan çiğnedi, çünkü bu değişikler zorunluluktan kaynaklanmadı, bir başka deyişle, değişiklikler ilgili antlaşmaları çiğnedi çünkü hem uluslararası hukukla çeliştiler hem de Filistin halkının yararına değildiler (Oyediran 1997, 37-8).

1.1

Tell el-Rumeida'da devam eden inşaat çalışmaları, hemen yukarıda arkeolojik kalıntılar.
Görsel 1: Tell el-Rumeida’da devam eden inşaat çalışmaları, hemen yukarıda arkeolojik kalıntılar.
Wadi Natuf'un çevresindeki kültürel tabiat yol yapım çalışmaları nedeniyle zarar gördü.
Görsel 2: Wadi Natuf’un çevresindeki kültürel tabiat yol yapım çalışmaları nedeniyle zarar gördü.
Yeni bağlantı yolunun kenarına sıralanmış Khirbet Abu-Dwier kalıntıları.
Görsel 3: Yeni bağlantı yolunun kenarına sıralanmış Khirbet Abu-Dwier kalıntıları.

Üstelik, Lahey Sözleşmesi’nin (UNESCO 1954) 4. fıkrası gerekli hallerde sözleşmenin taraflarını hırsızlık, yağma ve diğer barbarca fiiliyatların ve kültürel zenginliğe dönük suiistimalin önüne geçmeleri için görevlendirmektedir. Taşınabilir kültürel zenginliğe el koymayı yasaklamaktadır (UNESCO 1954, article 4).

Arkeolojik yağma Ortadoğu’da genel bir olgu olmasına rağmen Britanya Mandası ve Ürdün otoritesi altında etkileri sınırlandırılmıştı. İsrail işgali süresince süreklileşmiş ve kötü ekonomik koşullar nedeniyle Filistin toplumunda sosyo-ekonomik bir alan olarak kabul edilmiştir. Kötü yaşam koşullarına sahip birçok Filistinli çiftçi, İsrail işgal otoritesinden herhangi bir itiraz gelmeksizin arkeolojik buluntuları İsraillilere (askeri yetkililere ve sivil koleksiyonculara) satabileceklerini fark etti. Örneğin, 1967 yılında İsrail Savunma Bakanı görevine getirilen Moshe Dayan illegal arkeolojik kazıları teşvik etmiş ve sonrasında İsrail’deki en geniş koleksiyonlardan birine sahip olmuştur (Kletter 2003, 3-4).

1967’den sonra Filistin ekonomisi birkaç iş alanına ve İsrail ile yapılan ithalata bağlı kaldı. Birinci (1987) ve ikinci İntifada (2000) süresince iş imkanları ortadan kaybolurken bu iki toplumsal olay çok geniş bir işsizliğin yaşanmasına neden oldu. Yağma ve tarihi eser kaçakçılığı bu kötü ekonomik koşullarda gelişti (Blum 2003).

Uluslararası hukuka göre arkeolojik mirasın korunması ve illegal kazılar ve tarihi eser kaçakçılığı ile mücadele işgalci güç olan İsrail’in açıkça görevi. Ancak, İsrail işgali arkeolojik yerleşimlerin güvenliğini sağlayan uygun ve yeterli yasal önlemleri almak yerine, İAF topraklarında ‘kurtarma kazısı’ bahanesi ile bizzat kendisinin teşvik ederek kolaylık sağladığı gizli kazıları kullanmıştır.

Bu bağlamda Greenberg Batı Şeria’dan sorumlu SOA’ya, yani Magen’e eleştiri getiriyor;

kendini yerleşimleri tahribattan kurtaran bir araştırmacı olarak görüyor. Aslında bu anlayış, Mısırlılar’dan Mısır mirasını ve Yunanlar’dan da Yunanistan mirasını ‘kurtaran’ sömürgeci arkeolojinin doğrudan devamıdır. Saçmalığın ta kendisi olan bu yöntem yerleşimlerin tahrip olmasının asıl nedenidir. Magen hırsızlar için yerleşimlere ‘işaret’ koyuyor. Kazıları tamamladıktan sonra yerleşimi muhafaza etmek için Magen’ın yeterli parası yok. Bizans kilisesinde çok güzel bir mozaik zemin ortaya çıkardı ama daha sonra alanı terk etti ve hırsızlar gelip tüm mozaiği söktü (Greenberg as cited by Rapoport 2006).

Bu tip kazılara verilebilecek birçok örnek var özellikle El Halil (Hebron) bölgesinde; örneğin al Dahria’nın batısındaki Kh. Anab al-Kabir (Görsel 4), Dora’nın doğusundaki Kh. Tawas (Görsel 5), El Halil (Hebron)’in kuzeyindeki Kh Bait Aunon (Görsel 6) vb. El Halil (Hebron)’in çöllük arazisinde bulunan Bani Na’im’in doğusundaki Kh. Al-Qasir (Görsel 7) tipik bir örnektir. SOA hiçbir geçerli neden olmaksızın yerleşimi kazdı, tüm buluntuları bilinmeyen bir yere götürdü ve daha sonra yerleşimi korumasız bir halde antik eser hırsızlarının merhametine terk etti. Eski bir SOA çalışanının iddiasına göre SOA kazısından önce Kh. Al-Qasir yerleşimi oldukça korunaklıydı. Kazı sonrası derin olmayan birkaç defineci çukuru açıldı. Aynı eski çalışan, ‘kazı bittikten sonra yerleşimin zemini oldukça etkileyiciydi: zemin monokrom ve renkli mozaiklerle döşeli ve duvarları ise düzgün ve iyi kesilmiş taşlarla yapılmıştı.

Tahrip edilmiş mozaik zemin, Kh. Anab al-Kabir.
Görsel 4: Tahrip edilmiş mozaik zemin, Kh. Anab al-Kabir.
Tahrip edildikten sonra Khirbet Tawas harabeleri.
Görsel 5: Kh. Tawas harabelerindeki tahribat.
Görsel 6: Tahribattan sonra Kh Bait Aunon'un harabeleri.
Görsel 6: Kh. Bait Aunon harabelerindeki tahribat.
Görsel 7: Kh. al-Qasir harabelerindeki tahribat.
Görsel 7: Kh. al-Qasir harabelerindeki tahribat.

Daha sonra tüm buluntular Kudüs’teki bilinmeyen bir depoya kaldırıldı ve yerleşim terk edildi.’ Devam ederek, ‘Dr Magen Bizans dönemi hakkında yazdığı kitap süresince işbu Bizans yerleşiminin mozaik zeminine odaklandı.’ dedi.

1967’den beri komşu ülkeler ve İAF İsrail pazarı için tarihi eser kaçakçılığının ana kaynağı oldu. Kimi Ürdünlü tacirler Ürdün’deki çeşitlik kaynaklardan tarihi eser satın alıyor ve ticaretin yasal olduğu ülkeler için ilk önce İsrail’e transfer ediyor. Devamında tarihi eser uluslararası pazar için yola çıkarılıyor (Politis 2002, 265). İşleri kolay bir hale getirmek adına İAF topraklarında uygulanan antik eser kanunu, SOA çalışanlarınca yayınlanan lisanlarla antik eser ihracatına izin veren ve bu sayede antik eserlerin kontrolünü zayıflatan İsrail askeri emirleri ile değiştirildi (Oyediran 1997, 34).

İroniktir, Ürdün Antik Eserler Kanunu (1968) özel bir izin olmaksızın işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülen kazıları illegal kabul ederken, İsrail Antik Eserler Kanunu (1978) ve İsrail askeri emirleri illegal yollarla edinilmiş tarihi eserlerin koleksiyoncular tarafından toplanmasına ve satışına izin vermektedir. Aynı kanuna göre 1978’den beri İsrail’de keşfedilen bütün tarihi eserler devlet mülküdür. Bu bağlamda lisanslı kazılar tarihi eser tacirleri için kaynak olamaz (Blum 2003). Dolayısıyla, mantık gereği, İsrail’in yasal tarihi eser pazarında yer alan arkeolojik nesnelerin çok büyük bir bölümü İAF topraklarında yürütülen illegal kazılardan temin ediliyor olmalı.

1967’den günümüze işgal altındaki topraklarda yer alan arkeolojik yerleşimlerde gerçekleşmiş hırsızlıkların sayısı net değil ama binleri buluyor olmalı (Ilan et al 1989). Aynı makaleye göre (Ilan et al 1989, 41) her yıl 100.000 arkeolojik buluntu İsrail’i terk ediyor. Sözüm ona çok büyük bir bölümün menşei ‘bilinmiyor’.

Diğer İllegal Faaliyetler

Kültürel Mirasın Bilinçli Şekilde Yok Edilmesi

2000 yılında patlak veren ikinci İntifada’ya (Mescid-i Aksa) İsrail’in verdiği askeri yanıt kültürel mirasın eşi benzeri görülmemiş seviyelerde kasıtlı olarak yok edilmesi ile sonuçlandı. Bu makale uygulanan iki yöntemin altını çizecek: tarihi şehir merkezlerinin yok edilmesi ve ırkçı duvarın yapımı.

Filistin’e ait birçok arkeolojik ve kültürel yerleşim İsrail’in gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ile telafi edilemeyecek düzeyde zarar gördü. Bu askeri operasyonların en bilineni Beytüllahim’deki Kutsal Doğum Kilisesi’nde (Nativity Church) uzun süre devam eden kuşatmadır, uluslararası ziyaret merkezlerinden biri olan yerleşim İsrail’in etkinlikleri ile zarar gördü.

Nablus’un tarihi şehir merkezi ikinci İntifada’yı (Mescid-i Aksa) takip eden yıllarda şiddetli bir şekilde vurulan Filistin yerleşimlerinden birisiydi. Nablus ismi İ.S. 72’de inşa edilen Roma kasabası Neapolis’ten geliyor (Ministry of Tourism and Antiquities 2005, 37-9). Şehir, Roma Dönemi’nden günümüze çok geniş bir kültürel çeşitliliği içeriyor. 2003 ve 2004 yıllarında roket ve top atışlarıyla vuruldu ve sonra askeri buldozerler ile tarihi ve arkeolojik yapıların şiddetli bir şekilde yok edilmesine neden olan ‘temizlik harekatı’ gerçekleştirildi (Görsel 8). Cami, kilise ve diğer tarihi bina ve anıtlardan oluşan 310 yapı ya tamamen yok edildi ya da zarar gördü (DACH Database 2008; Sub Laban 2004).

Nablus'un tarihi şehir merkezinde yaşanan tahribat.
Görsel 8: Nablus’un tarihi şehir merkezindeki tahribat.

İsrail güçleri 9 Ağustos 2005’te İbrahimi (Abraham) Cami’nin %60’ını sinagoga çevirirken, El Halil’in (Hebron) eski şehir merkezinde yer alan birkaç tarihi evi doğusundaki Kiryat Arba’nın bağlantı yol-yapım çalışmaları için yıktı (Görsel 9 & 10). Bu yapılar El Halil’deki tarihi dokunun ve İbrahimi Cami’nin etrafını saran kültürel çevrenin değişmez parçalarıydılar (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

Tarihi Filistin şehirlerinin yok edilişleri uluslararası toplum (UNESCO, the World Heritage Centre ve World Archaeology Congress gibi kurumlar) tarafından kınanmasına rağmen, İsrail Filistin’in kültürel mirasını sistemli bir şekilde yok etmeye devam ediyor ve henüz uluslararası hukuk onu engelleyebilmiş değil.

Irkçı Duvar

Irkçı duvar, Nisan 2002’de İsrail tarafından onaylandı. Güvenlik gerekçeleri Filistin’in toprak ve su kaynaklarını işgal etmek için bahane gösterildi. Duvar beton gövdeden, dikenli tellerden, hendeklerden, elektrik verilmiş demir parmaklıklardan, keskin nişancı kulelerinden, askeri yollardan, elektronik gözetleme merkezlerinden, uzaktan kontrol edilen piyade gücünden ve zaman zaman genişliği 100 m’yi bulan tampon bölgeden oluşuyor (Azzeh 2005, 3).

9 Temmuz 2004’te Uluslararası Adalet Divanı (Hague) duvarın ve bütün İsrailli yerleşimlerin uluslararası hukuku ve insan haklarını ihlal ettiğine karar verdi (Azzeh 2005, 3).

Görsel 9: El Halil'in tarihi şehir merkezindeki tahribat.
Görsel 9: El Halil’in tarihi şehir merkezindeki tahribat.
Görsel 10: El Halil'in tarihi şehir merkezinde yaşanan tahribat.
Görsel 10: El Halil’in tarihi şehir merkezindeki tahribat.

İsrail’in en üst mahkemesi de duvarın anayasaya kısmen aykırı olduğuna karar verdi. İsrail ise bu tip kararları hiçe sayarak işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimleri genişletmeye ve duvarın yapımına devam etti. Yerleşimlerin etrafı genellikle duvar ile çevrili ve her biri karayolu ağı sayesinde İsrail ile bağlantılıdır (Azzeh 2005, 3).

Duvar ‘Green Line’ olarak bilinen 1967 sınırları üzerine inşa edilmedi, Filistin’e doğru batırılmış bir hançer gibi, nesillerce Filistin halkının sahip olduğu toprakları işgal ederek onlardan ayırdı, tarım faaliyetleri yürütülen alanları Filistinlilere yasakladı ve Filistin’e ait su ve toprak gibi doğal kaynaklar ile daha farklı kültürel kaynakları zorla ele geçirdi (Applied Research Institute of Jerusalem 2005). Filistin’in arkeolojik, doğal ve kültürel mirası ile oluşmuş Batı Şeria’nın önemli bir bölümünü işgal eden de facto hali temsil etmektedir (Sub Laban 2004).

Bunların yanı sıra felaketle sonuçlanan insani, ekonomik ve sosyal etkileri vardı; ırkçı duvar maddi ve manevi kültürel miras üzerine yıkıcı bir etkiye sahip. Söz konusu yıkıcı etkiler maddi kültürün ötesine geçerek köylülük ve bedevilik gibi Filistin kimliği ile bağlantılı geleneksel yaşam şekillerinin yok olmasına neden oluyor. Duvar binlerce kültürel yerleşimi kesip koparırken Kudüs’ü de Beytüllahim (Bethlehem) ve diğer Filistin yerleşimlerinden ayırıyor (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

Görsel 11: Irkçı duvarın tel örgülerden oluşan bir bölümü, Beytüllahim'in güney doğusu.
Görsel 11: Irkçı duvarın tel örgülerden oluşan bir bölümü, Beytüllahim’in güney doğusu.

zionism 13

Görsel 12: Kudüs yakınlarındaki Qalandia mülteci kampı yakınlarındaki ırkçı duvara ait iki görünüş.
Görsel 12: Kudüs yakınlarındaki Qalandia mülteci kampından ırkçı duvara ait iki görünüş.

Neden olacağı çevresel ve arkeolojik etkilerin dikkate alınmadığını gösterir nitelikte, duvarın yapım çalışmaları sırasında sadece birkaç ‘kurtarma kazısı’ yürütüldü. Kudüs’ün doğusundaki Abu Dis’te yer alan Khirbet Salah (Görsel 13) ender kazılara bir örnektir. Ekim 2003’te Kudüs’ün etrafında devam eden duvar yapım çalışmalarında yerleşim buldozerler ile tahrip ediliyor. Bizans yerleşim kalıntılarına rastlanılmasına rağmen IAA yetkililerinin çalışmaları kısa süreliğine durdurmasından hemen sonra yerleşmenin önemli bir kısmı yok edildi ve üstü toprakla kapatıldı. Üç hafta sonra yerleşmenin üstü toprakla kapatılırken duvarın yapımı tamamlandı ve yerleşim tamamen yok edilmiş oldu. Bu alelacele yürütülen kazı açık hava odalarıyla birlikte bazilikaya, avluya, yerleşim alanına ve sundurma ile ahıra sahip bir Bizans manastırını ortaya çıkardı. Ayrıca avlu kalıntılarının altında haçlarla süslenmiş bir tür kilise mezarı da ortaya çıkarıldı. Merkezi alanda geyiklerin de bulunduğu hayvan ve geometrik motifler ile süslenmiş mozaik bir döşeme bulundu. Mozaik döşeme arkeolojik bağlamından illegal bir şekilde kaldırıldı (Sub Laban 2004).

Görsel 13: Irkçı duvarın neden olduğu tahribat öncesi Khirbet Salah'taki arkeolojik kazılar.
Görsel 13: Irkçı duvarın neden olduğu tahribat öncesi Khirbet Salah’taki arkeolojik kazılar.

Bu gibi uygulamalar arkeolojik yerleşimlerin telafisi mümkün olmayacak şekilde zarar görmesine neden olmakta ve arkeolojik kazılar için kabul edilen uluslararası standartlar ile çelişmektedir.

Makalenin önsözünde bahsedildiği gibi arkeolojik yüzey araştırmaları İAF topraklarında 12 bin’den fazla yerleşimi listeledi (DACH Database 2008). Bu yerleşimlerin birçoğu duvarın yapımı esnasında tahrip edildi ve Tell Rumieda, Kh. Morasress ve Kh. Silon (Shilo) gibi arkeolojik mekanların binlercesi İsrail’e ya da Batı Şeria’daki illegal İsrailli yerleşimlere bağlandı. Filistin Antik Eser ve Kültürel Miras Departmanı’nın verilerine göre, 2460 kültürel miras mekanı yok edildi veya Batı Şeria topraklarından koparıldı (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

14 numaralı görsel/grafik 2167 yerleşimin duvar nedeniyle zarar gördüğünü ve Batı Şeria’dan koparıldığını gösteriyor (Batı Şeria’da bilinen Filistin kültürel miras mekanlarının %18’ini temsil etmektedir). Toplamda kazısı yapılmış 262 yerleşim duvardan etkilenirken (Batı Şeria’daki arkeolojik kazıların %62’sini temsil etmektedir), daha önce kazılmış 37 yerleşim duvarın rotası nedeniyle tamamen yok edilecek.

Görsel 14: Grafiğin solunda arkeolojik mekanların toplam sayısına, sağında ise duvardan etkilenen mekanların toplamını görebilirsiniz. 'Ana mekanlar' geniş arkeolojik mekanları (Khirba/Tell ya da Höyük), 'Tekil buluntu mekanları' ise sarnıç ve mezar gibi mekanları temsil etmektedir.
Görsel 14: Grafiğin solunda arkeolojik mekanların toplam sayısını, sağında ise duvardan etkilenenleri bulabilirsiniz. ‘Ana mekanlar’ geniş arkeolojik mekanları (Khirba/Tell ya da Höyük), ‘Tekil buluntu mekanları’ ise sarnıç, mezar vb mekanları temsil etmektedir.

İstimlak edilen araziler askeri bölge olarak ilan edildi, aslında Filistin yönetiminin elinden alındıkları gerçeğini kanıtlayacak şekilde Filistinli arkeologların erişimine fiilen kapatıldılar. Benzer bir yolla Jericho dışında Ürdün Vadisi’nden kalan diğer doğal ve kültürel mirasın tamamen İsrail’in kontrolüne geçmesi demek olan ve Ürdün Vadisi boyunca yapılması planlanan tasarı halindeki duvar, Ürdün Vadisi’nin İsrail girişini işgal edecek. Kontrolü İsrail’in eline geçecek olanlar arasında; Qumran, Lut Gölü, Ain al Feshkha, vaftiz merkezi, Aşağı Ürdün Vadisi’ndeki Hristiyan manastırları, Kudüs Sahrası, Beytüllahim (Bethlehem) ve El Halil (Hebron) gibi Filistin ulusal kimliği ve ekonomisi ile Filistin’in doğal ve kültürel mirası adına önemi bir hayli yüksek yerleşimler var.

Duvar birçok turistik yerleşimi işgal etmesi nedeniyle ve özellikle Beytüllahim (Bethlehem) ve Kudüs gibi Filistinli şehirler arasındaki turist geçişini engelleyerek İAF’daki kültür turizmini aynı oranda etkilemiştir. Bu strateji İAF ile komşuları Mısır ve Ürdün arasındaki turist akışını durdurmuştur (Sub Laban 2004).

Devlet Koruması

İsrail işgali kazısı yapılan/yapılmış olan arkeolojik yerleşimleri koruma olmaksızın ya da olası bozulmaları azaltan asgari önlemleri almaksızın çok kötü koşullarda terk etti. İsrail işgalinden önce ve işgal sırasında kazısı yapılmış birçok yerleşim İsrail tarafından yapılan müdahale veya ilgisizlik nedeniyle arkeolojik özelliklerini kaybetti. Filistin şehirlerinin ve köylerinin maruz  kaldığı sayısız kuşatma, keyfi sokağa çıkma yasakları, sonsuz yol kapamalar ve askeri yasaklar Filistin Yönetimi’ne bağlı kuruluşların kültürel mirasın korunmasına dönük görevlerini yapmalarını engelledi (Sub Laban 2004). Örneğin, El Halil’İn (Hebron) 20 km kuzey batısında bulunan Tell Qilla 2003 yılında sistemli bir şekilde yağmalandı. Görgü tanıklarının ifadesine göre dörtten fazla buldozer istenmeyen arkeolojik tabakaların kaldırılmasında kullanıldı. Maalesef, İsrail işgal güçleri yağmayı durdurmaya çalışan Filistin Antik Eser ve Kültürel Miras Departmanı çalışanlarına eşlik eden Filistin polisine izin vermedi. Bu sayede Kenan şehir duvarlarının büyük bir bölümü yok edildi ve birçok buluntu kaçırıldı. Ayrıca Filistin Yönetimi’nin saygınlığı ile statüsü ve kültürel mirası koruma kapasitesi büyük ölçüde zedelendi.

İAF’da İsrail’in sürdürdüğü kültürel miras politikalarının Filistin toplumunda yarattığı etki

1967’den beri İsrail işgali keşif, kazı, koruma ve muhafaza gibi kültürel miras ile ilgili her şeyi tekeline aldı. Greenberg’in konu hakkındaki yorumları şimdiye dek İsrailli bir bilim insanı tarafından söylene gelmiş en düşündürücü görüşlerden birisidir:

İşgalci bir güç bölgeye dışarıdan gelir ve yerli halka danışmadan tek taraflı kararlar alır. Arkeoloji sosyal bir öneme sahip, çünkü arazide yer alır ve arkeologlara bir çeşit veto gücü vermektedir. Bu nedenle arkeologlar şeffaf olmalıdırlar; ne yaptığımızı halka anlatmalıyız. Bir tarihçi olarak biz, bir takım meselelere duyarlı olmalıyız. İllegal işlerin döndüğü arazide ne olup bittiğini bilmek zorundayız (Greenberg as cited by Rapoport 2006).

İsrail işgalinin neden olduğu tekelleşme aşağıdaki yöntemlerle Filistin halkının en temel haklarını ağır bir şekilde ihlal etti:

  • Filistin halkını uygun bilimsel teknikler ile yerleşimleri araştırma imkanından mahrum bıraktı.
  • Arkeolojik kazılarda keşfedilen binlerce buluntuyu Filistinli arkeologların ve halkın erişmeyeceği şekilde İsrail otoritesinin gözetimine teslim etti.
  • Kazılardan elde edilmiş ve İsrail otoritesi ile İsrailli akademik kuruluşlarda bırakılan sayısız bilgiye Filistinliler erişemiyor. Daha kötüsü devam eden birçok arkeolojik kazıya dair erişebileceğimiz hiçbir bilgi yok.
  • İşgal otoritesinin kötüye kullandığı güç, yerel antik eser kanunlarını askeri emirler ile değiştirerek ve Filistin halkını önemsemek yerine İsrail ulusal hedefleri için hareket ederek Filistin halkını kendi kültürel mirasından mahrum bırakmış ve bu sayede kültürel mirasına yabancılaşmasına neden olmuştur.
  • Kötüye kullanılan güç arkeolojik yerleşimlerin bulunduğu Filistin topraklarını işgal ederek ve yine arkeolojik buluntulara illegal yollarla el koyarak Filistin halkının kültürel mirasına bir başka şekilde yabancılaşmasına neden oldu. Tüm bunlar Filistinlileri keşfedilen arkeolojik yerleşim ya da nesneleri ilgili kurumlara bildirmemeye teşvik ederken illegal kazılar nedeniyle yerleşimlerin tahrip olmasına katkı sağladı.

Sonuç

İAF toprakları kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesi için düzenlenmiş uluslararası hukuka meydan okunan bir bölge. Bu duruma sadece işgalin maddi etkileri neden olmadı. İsrail uluslararası hukuka bağlı olan koruma gibi sorumluluklarını reddediyor. Bunun dışında ayrıca, Filistin kültürel mirasının yok edilmesine yardımcı olan ve uluslararası gözlemciler tarafından ayıplanan illegal faaliyetleri yürütüyor. Bunlar İsrail’in sadece imza atmaya ve uluslararası hukuku kabul etmeye karar verdiğini, fakat uygulamayı seçmediğini düşündürüyor.

Bilinmelidir ki hiç kimsenin mirası Arap ve Filistinlilerin mirasından daha değersiz değildir. Kültürel mirasımız Filistinli kimliğimizdir ve günlük yaşamımızın da ayrılmaz bir parçasıdır. Söz konusu kültürel mirasın kasıtlı şekilde yok edilmesi ise sadece Filistin halkının insan haklarına ve onuruna yapılan açık bir tecavüz değil, aynı zamanda insanlığa ait kültürel mirasın önemli bir parçasının da yok olması demektir.

Bibliyografya

Abu el-Haj, N 2001 Facts on the ground: archaeological practice and terminal self-fashioning in Israeli society. Chicago: University of Chicago Press.

Applied Research Institute of Jerusalem 2005 ARIJ monthly report, ARIJ Monthly Report on the Israeli Colonization Activities in the West Bank & Gaza Strip, Volume 89, December 2005 Issue. Available: http://www.arij.org/index.php?option=com_content&task=view&id=187&Itemid=35&lang=en [Accessed May 2010].

Azzeh, M 2005 Israel’s Wall. Special edition of WallMagazine. Available: http://www.nad-plo.org/facts/wall/Wall-Magazine%207-2005.pdf [Accessed May 2010].

Blum, O 2003 The illicit antiquities trade: an analysis of current antiquities looting in Israel, Culture without Context 11 .Available: http://www.mcdonald.cam.ac.uk/projects/iarc/culturewithoutcontext/issue11/blum.htm[Accessed May 2010].

Chamberlain, K 2005 Stealing Palestinian history, This week in Palestine. Available: http://www.thisweekinpalestine.com/details.php?id=1451&ed=107 [Accessed May 2010].

Conder, C & Kitchener, R 1882 The survey of Western Palestine. Volume 2. London: Palestine Exploration Fund

DACH Database 2008 The database of the Department of Antiquities and Cultural Heritage. Unpublished.

Ilan, D, Dhari, U & Avni, G 1989 Plundered — the rampant rape of Israel’s archaeological sites, Biblical Archaeological Review 15, 38. Jordanian Law of Antiquities 1966. Available (in Arabic) at: http://www.dft.gov.ps/index.php [Accessed 1 July 2010].

Kletter, R 2003 A very general archaeologist — Moshe Dayan and Israeli archaeology, The Journal of Hebrew Scriptures 4. Available: http://www.arts.ualberta.ca/JHS/Articles/article_27.pdf [Accessed May 2010].

Ministry of Tourism and Antiquities 2005 Inventory of cultural and natural heritage sites of potential outstanding universal value in Palestine. Ramalllah: Al-Nashir.

Oyediran, J 1997 Plunder, destruction and despoliation: an analysis of Israel’s violations of the international law of cultural property in the occupied West Bank and Gaza Strip. Ramallah: Al-Haq.

Politis, K 2002 Dealing with the dealers and tomb raiders: the realities of the archaeology of the Ghor es-Safi in

Jordan, in N Brodie & K Tubb (eds) Illicit antiquities: the theft of culture and the extinction of archaeology. London: Routledge, 257–67.

Rapoport, M 2006 Buried treasure that’s kept in the dark, Haaretz. Available: http://www.haaretz.com/hasen/pages/ShArt.jhtml?itemNo=8017929 [Accessed May 2010].

Smith, P 1998 People of the Holy Land from prehistory to the recent time, in T Levy (ed) The archaeology of society in the Holy Land. London: Leicester University Press, 58–74.

Sub Laban, A 2004 Destroying history, Jerusalem Forum. Available: http://www.jerusalemites.org/reports/10.htm [Accessed May 2010].

Taha, H 2004 Managing cultural heritage in Palestine, Focus 1, 32–32.

The Hague 1907 Hague Convention (IV) respecting the laws and customs of war on land and its annex: regulations concerning the laws and customs of war on land, 18 October 1907. Available: http://www.unhcr.org/refworld/docid/4374cae64.html [Accessed May 2010].

UNESCO 1954 Convention for the protection of cultural property in the event of armed confl ict. The Hague, 14 May 1954. Available: http://www.icomos.org/hague/ [Accessed May 2010].

UNESCO 1956 Recommendation on international principles applicable to archaeological excavations. Paris: UNESCO. Available: http://www.icomos.org/unesco/delhi56.html [Accessed May 2010].

UNESCO 1970 Convention on the means of prohibiting and preventing the illicit import, export and transfer of ownership of cultural property. Paris: UNESCO. Available: http://portal.unesco.org/en/ev.php-URL_ID=13039&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201.html [Accessed May 2010].

United Nations 1948 Universal declaration of human rights. Paris: United Nations. Available: http://www.un.org/en/documents/udhr/ [Accessed May 2010].

United Nations 1949 Geneva Convention IV: relative to the protection of civilian persons in time of war. United Nations. Available: http://www.un-documents.net/gc-4.htm [Accessed May 2010].

United Nations 1967 Security Council Resolution 242: the situation in the Middle East (22 Nov). Available: http://www.un.org/documents/sc/res/1967/scres67.htm [Accessed May 2010].

United Nations 1973 Security Council Resolution 338: cease-fi re in the Middle East (22 Oct). Available: http://www.un.org/documents/sc/res/1973/scres73.htm [Accessed May 2010].

Wilder, D 2003 The roots of Tel Rumeida. Available: http://web.israelinsider.com/Views/2024.htm [Accessed June 2009].

 

Yazar Hakkında

Ahmed Rjoob Filistin Turizm ve  Kültür Bakanlığı’na bağlı Yerleşim Yönetimi Departmanı’nda yönetici olarak çalışmaktadır. Ferrara Üniversitesi’nde arkeolojik yerleşimlerin muhafazası ve sürdürülebilir yönetimi üzerine doktorasına devam ediyor.

İletişim: Ahmed Rjoob, Dipartimento di Biologia ed Evoluzione, Sezione di Paleobiologia, Preistoria e Antropologia, Università degli Studi di Ferrara, Corso Ercole I d’Este, 32 IT — 44100 Ferrara, Italy. Email: arjoob@gmail.com

Steven Kuhn: Kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem

Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları - 2008
Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları – 2008

Hominid teknolojisindeki evrimsel değişimlerin ekolojik ve sosyal bağlamları, taş teknolojisi, statü ve prehistorik ”bilgi teknolojisi” gibi alanlarla ilgilenen Prof. Steven Kuhn, Türkiye’deki arkeoloji çevresinin tanıdığı bir isim. Uzun yıllar Üçağızlı Mağarası (Antakya) ve Kaletepe Deresi 3 (Niğde) adlı Paleolitik istasyonlarda çalıştı. Arazi çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerleşmelerden alınma Paleolitik malzemenin atölye çalışmasına katılmış ve analizlerde bulunmuştur.

S. Kuhn, hâlen The University of Arizona – The School of Anthropology‘deki görevine devam etmekte ve  şu sıralar araştırma yaptığı coğrafyalardan biri olan Güney Asya’da bulunmakta. Genel olarak problemler (bürokratik işleyiş – arkeolojik işleyiş) üzerinde dönen sorularımızla küçük de olsa kendisiyle mülakat yapabildik. Bizi kırmayıp vakit ayırdığı için kendisine  bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Türk Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmeliğe göre kazı evi, alanı ve kazı deposunun güvenliği kazı başkanınca sağlanmalı. Yerli araştırmacıların çalışmadıkları sezonlarda saydığımız alanların korunmasında müze ve bakanlık yardımcı olabilir şeklinde bir ifade var ama yabancı araştırmacıların çalışmaları için bu konuda bir ifade konulmamış. Sen Türkiye dışında da çalıştın. Çalıştığın ülkelerdeki ilgili bakanlıkların bu konudaki tutumu nasıldı? Sence bu tip şeyler kazı başkanının işi midir?

Birçok yerde kazıdan çıkan malzemenin depolanması işleminde kazı başkanının sorumluluk sahibi olduğuna dair bir şeyler biliyorum. Kazıların çıkan malzemenin depolanmasından sorumlu tutulması mantıklı, önce buluntular kazı alanına yakın bir yerde güvenlice ‘’saklanır’’ ve sonra müzeler ya da depolama tesisleri için para ödenmemiş olur.  Birleşik Devletler’deki arkeologlar müzelere ya da diğer depolama tesislerine ücret ödemek zorundadır malzemelerinin saklanmasını istiyorlarsa. Sitelerin korunması da para karşılığında yapılıyor ama bu çoğu zaman merkezi hükümetin işi olarak görülür. Neticede, önce siteyi korursunuz ve çok sonra kazarsınız. Çalıştığım diğer ülkelerde kazı alanının güvenliği için bekçi kiralamak tipik bir şey değildi.

Aynı yönetmelikte yerli-yabancı ayırt etmeksizin, ”Kazı Başkanı tarafından Türk bilim insanları arasından bir Kazı Başkan Yardımcısı belirlenir ve yıllık başvuru sırasında bu kişinin adı Genel Müdürlüğe bildirilir.” deniyor. Bu da yabancı kazılar için ekipte Türk bilim insanı barındırmayı zorunlu kılıyor. Öyle ki bu insan bakanlıkça birtakım yetkilere sahip oluyor. Türkiye’de yapmış olduğun geçmiş kazı deneyimlerinde bu durumu nasıl aştın? Bu henüz gerçekleşmedi ise olası bir durumda ne yapmayı düşünürsün?

Şimdiye kadar çalışmalarım yönetmelikten etkilenmedi. Ancak bana kalırsa, geçmişte Türk kazı takımlarıyla yakın işbirliği halinde çalışmamdan ve de kazı başkanının neredeyse her zaman bir Türk bilim insanı  olmasından ötürü olağan dışı bir örneğim ben. Bu durumu birkaç nedenden dolayı ben seçtim. Öncelikle, kimin kazı başkanı olarak yazılacağı benim için önemli değil, önemli olan işin sürmesi ve iyi yapılıyor olması. İkincisi, şartlar elverdiğince yerel araştırmacılarla yapılacak her türlü işbirliği etik olarak doğru görünüyor. Üç, Türk öğrencilerin eğitimleri ve araştırma için birçok ihtimal doğabiliyor. Dört, bunu anlamak çok zor olmasa gerek, Türk araştırmacılar politik durumu ve kazı izni alma sürecini benden daha iyi anlıyorlar.

Ben ayrıca kazı başkan yardımcısı ve belirlenmesi konusunda çalışma yaptığın diğer ülkelerin tutumunu da öğrenmek istiyorum.

Evrensel, ortak bir kural bu. Birçok ülke (yerel) kazı başkan yardımcısını zorunlu kılıyor uluslararası projelere. Uygulamanın potansiyel problemi, uluslararası projelerin sayısını ülkede bulunan nitelikli yani bu tip işler için ehliyeti olan (yerel) yardımcı başkan sayısıyla sınırlamak. Uygulama kısıtlayıcı olursa yardımcı başkanlar için yoğun rekabet anlamına gelebilir bu ve birçok önemli proje durabilir yönetmeliğe uygun yardımcı başkan bulunamamasından dolayı.

İçinde bulunduğumuz kazı sezonunda Türkiye’deki yerli ve yabancı meslektaşların bir hayli zorluk çekti (Bu bir klasik). Örneğin, kazılar bakanlık tarafından fiili olarak durduruldu bir süreliğine. Türkiye’de çalıştığın kazı sezonlarında seni en çok ne zorladı?

Uluslararası araştırmacılara özel araştırma vizesi veren sistem çok karmaşık ve bazen oldukça yavaş. Vize işlemleri sırasında yaşanan gecikmelerden dolayı normal şartlarda yapacağımız masraftan daha fazlasını yapmak zorunda kaldık birçok kez. Bu para arazide daha iyi kullanılabilirdi. Bunların dışında çok daha büyük zorluklar yaşayan Türk ve yabancı araştırmacılar tanıyorum.

Kaletepe Deresi 3 - Aşağı açma 2008
Kaletepe Deresi 3 kazıları – Aşağı açma 2008

Yurt dışında arkeoloji kulisi var mıdır bilmiyorum ama ülkende ya da farklı ülkelerde, katıldığın konferanslarda meslektaşlarınla Türkiye ve Türk arkeolojisi hakkında yapmış olduğun en sık sohbet nedir? Meslektaşlarının Türk arkeolojisi hakkında yakındığı ya da övdüğü şeyler neler bunu bizle paylaşabilir misin?

Arkeoloji kulisi ile tam olarak ne demek istediğini anlamadım. Ama uluslararası toplulukta Türkiye’deki yönetmeliğin oldukça karmaşık ve anlaşılmasının zor olduğuna dair genel bir izlenim var. Araştırma izinlerinin çok zor alındığı da bunları takip ediyor. Öte yandan uluslararası alanda Türkiye Arkeolojisi’ne büyük bir ilgi ve Türk bilim insanlarına da büyük bir saygı var.

2002 yılında yayınladığın Paleolithic Archaeology in Turkey adlı makalende Türkiye’de bulunan Paleolitik istasyon alanlarındaki seyrekliği doğal nedenlerin haricinde araştırma noksanlığına da bağlıyordun. Aradan geçen on yılı aşkın sürede neler değişti? Haritaya baktığımızda bize birtakım soruların yanıtlanmasında yardımcı olabilecek yeni şeyler görebiliyor muyuz?

Bu makalenin yayınlandığı tarihten bu yana bazı gelişmeler yaşandı, ancak bunlar görmek istediklerimden çok daha az. Kaletepe Deresi 3’deki kazıları bitirdik, Karain ve Üçağızlı Mağaraları ile yeni projeler olan Direkli ve Sulu Mağaralarındaki kazılar devam ediyor. Doğu ve Batı Anadolu ile Trakya ve tabi ki Göllü Dağı’nın bulunduğu alanda ilginç yüzey buluntuları mevcut. Ancak ülkenin büyük çoğunluğu ya eksik biliniyor ya da neredeyse hiç keşfedilmemiş.

Kısmen araştırma eksikliği yansıyor, (şimdiye kadar) İstanbul ve Ankara olmak üzre Türkiye’de iki ana prehistorya departmanı vardı her zaman. İki kurum ya da takımın bu işi ne kadar yapabilecekleri sınırlı. Ben, hem hükümet tarafından ülkenin birçok küçük şehrine kurulan üniversiteleri hem de büyüyen özel üniversiteleri destekliyorum. Bu durum genç doktora öğrencilerine birçok fırsatla birlikte kendi takımlarını kurmalarını ve ülkenin farklı alanlarında çalışma yapmalarını sağlayacak.

Kaletepe Hominid göç rotasının çizilmesinde önemli, Anadolu’da bilinen nadir Paleolitik istasyonlardan biri. Tabaka vermesi önemini daha da arttırıyor. Yakın dönemde bilhassa Doğu Avrupa’da (Dealul Guran gibi) gerçekleştirilen Paleolitik keşiflerle tekrar eğildiğimizde son durumu, göç rotasını nasıl değerlendirmeliyiz kısaca bahsedebilir misin?

Hominidlerin Anadolu’ya yayılmalarındaki ekolojik ve zamansal bağlam göç rotasının çizilmesinde kullanılabilecek en önemli şeylerden biri bence ve bunu Türkiye’deki Paleolitik araştırmalarla elde edebiliriz. Büyük uluslararası araştırmalar, hominidlerin ne zaman ve nasıl yayıldıklarına ve onları çekirdek alanlara yayılmalarında neyin teşvik ettğini ya da geciktirdiğini anlamaya odaklanıyor. Orta Anadolu’nun Avrupa ile Afrika arasında bir rota olması çok bariz, ancak bu rota ekolojik anlamda zorlu bir alandan geçiyordu. Hominid nüfusunun Orta Anadolu’ya ne zaman ve nasıl yayıldığını öğrenmek Hominidlerin teknik ve bilişsel evrimleri hakkında bize çok önemli şeyler söyleyecek.

Bu bağlamda Kaletepe malzemesini raflardan indirip tekrar incelemeyi ya da Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı düşünüyor musun?

Uzun yıllar boyunca Türkiye ve Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı umut ediyorum. Özellikle, phd seviyesinde güncel çalışmaları olan ya da ülkenin keşfedilmemiş alanlarında erken prehistorya üzerine yeni araştırma projelerine başlayacak olan  genç bilim insanlarıyla çalışmak için sabırsızlanıyorum.

Şimdi soracağım soru diğerlerinden biraz daha farklı olacak. Bildiğin üzre Orta Doğu çalkantılı günler geçirmeye devam ediyor. Özellikle komşumuz Suriye ve Mısır yönetimleri otorite tesis etmekte zorlanıyor. Bu ülkelerdeki rejimlere karşı silahlı ve silahsız gösteriler düzenleyen İslamcı militanlar aynı zamanda kültürel mirası tehdit ediyor. Kimi antik eserler onların kontrolünde yağmalandı. Unesco haricinde kendi ülkelerinde ve diğer ülkelerde bu tip durumların kınanması ve daha etkili politikalar üretilmesi için çabalayacak uluslararası bir meslek yapılanması var mı?

Sadece Orta Doğu’da değil kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem. Bildiğim kadarıyla, Society for American Archaeology ve American Instiute of Archaeology gibi ulusal arkeoloji organizasyonları kendi ülkelerinde ürettikleri dar politik uğraşlara yoğunlaşıyorlar. Çeşitli ulusal organizasyonlar dünyanın hemen her yerinde bulunan kültürel mirasın korunması konusunda birleşebilseydi  bu harika olurdu. Beri yandan iyimser de değilim yeteneklerinin ya da varlıklarının etki yapıp yapmayacağı sorusunda. Kültürel varlıkları tahrip edenler hakkında gerçek cezalar olmadığı müddetçe savaşın farklı taraflarında bulunan ülkeler bir grup arkeologun ‘’ayıplamasını’’ dinlemeyecektir.

Lucy Ait Olduğu Topraklara Geri Dönüyor: Şampiyon Atlete Selam Durun

Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey‘sinde, bu yapımın The Dawn of Man bölümünde, Lucy ve çağdaşı olan erken Hominidler etraftaki objeler ile bırak sadece tensel temas sağlamayı zihinsel anlamda da temas sağlar, sözkonusu objeler ile ilişki kurarlar. Herhangi bi’ otçula ait humerus ile, belki bir belki de üç-dört-beş (?) gün önceki diğer etçil türlerin avlarından kalma iskelet parçaları darma duman edilir. Elindeki humerus kemiği ile iskelet parçalarına güç uygulayan Hominid birey bu hali ile iktidarı temsil etmektedir aslında. Bu kurmaca bilimsel kulvarda alet-alet kullanımı gibi süreklileşmiş yapım-hareket-ilerleme süreçlerine denk gelmese de, objenin değişkenliği ve onunla kurulabilecek ilişkilerin kavranması ve bunların olası pratikleri açısından erken Hominidler’e yol göstermiş olmalı. Yakın dönemdeki keşifler ise, standart alet öncesi işgörürlere dönük yeni bulguları ortaya koyuyor (Örneğin Lucy’nin yayılım alanlarından olan Afar’da keskin kenarlı objeler ile deforme edilmiş kemik parçaları çıkarıldı. Bunlar standart alet öncesi işgörürlerden, onlara ait izlerden birkaçı). Tüm bunlar da, henüz elimizde kesin kanıtlar olmasa da alet yapımı ve standart alet öncesi işgörür kulanımının daha eskilere dayandığını ortaya koyuyor (İlk standart alet adına şu an için geçerli tarihlendirmenin keşiflerle değişebilmesi gibi olasılıklar haricinde, yakın zamanda taksonomik olarak sınıflandırılan/tanımlanan Pierolapithecus catalaunicus Hominid-Pongid çatallanmasını bir hayli geriye çekebilir).

İnsan evrimi için tüm bu gerçekçi kurmacaların yapılmasına imkan sağlayan türe, yani Australopithecus afarensis‘e ait en önemli fosil takımı Lucy, yaklaşık altı yıldır Birleşik Devletler’deki çeşitli müzelerde Etiyopya hükümeti ve Houston Museum of Natural Science işbirliği ve dahi The Hidden Treasures of Ethiopia başlığı altında sergilendi. Çok yakın bir zamanda ise tekrar Etiyopya’ya döneceği açıklandı. Basın açıklamasına Donald C. Johanson’un yanısıra Etiyopyalı bilim insanları da katıldı. Bonus olarak Etiyopya Kültür ve Turizm Bakanı Amin Abdulkadir salonda hazır bulundu. İsmi lazım olmayan Etiyopyalı bilim insanları, ”Lucy burdan ayrıldığında içimizde derin boşluklar oluşmuştu ama sağolsun Johanson Lucy’le birlikte Etiyopya’nın reklamını bayaa bi’ baya yaptılar hiç değilse böyle rahatladık”a tekabül eden açıklamalar yaptılar. Bonus oluşu kendinden menkul bakan ise durumu olumlayarak, ”İnsanlığın kökeni/öncülü olduğumuzu kanıtlayan ve güncel araştırmaların dışında kalan daha fazla avantajı-ispatı elimizde tutmalıyız.” şeklinde görüş bildirdi.

Beyaz insanı zorlayan (?!) Lucy

Arkeolojik kazılar eşliğinde gün yüzüne çıkarılan her çeşit buluntu, devletin, bölgenin, akademinin yahut da en küçük hali ile araştırmacının çıkarı doğrultusunda meta haline getiriliyor buna uzun süredir aşinayız. Bu tip ilişkiler kimi zaman ”faydalı” bile olabiliyor. Kabul etmek gerekir. Fakat işin ucunda Lucy gibi insan evrimi için çok ama çok önemli bir buluntu olunca, üstüne üstlük eli-kolu bağlı, ülkedeki refah düzeyi büyük devletlerin insafına kalmış Etiyopya’nın işbu buluntuya -başta Avrupa olacak şekilde- tüm dünyaya ihraç ettiği ülke atletleri gibi muamele çekmesi ve dahi bir devlet adamının Lucy üzerinden, -ulusalcı (?) bir bakış ile- ”İnsanlığın kökeni-öncüsü oluşumuz tüm cihana kanıtlanıyor” şeklini alabilecek fantastik açıklamalar yapması işin rengini değiştiriyor, tadı kaçıyor her şeyin. Lucy satılık ya da kiralık bir atlet değil, ülkedeki dehşetengiz açlık ve yoksulluk üzerinden ona bu şekilde davranılamaz. Pek tabi ülkeye geri döndüğüne sevindiklerini belirtenler samimi olmayabilir bu konuda. Birazcık niyet okuması yapabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorsak Lucy’in US amblemi ile biraz daha o müze senin bu sergi salonu benim koşmasını istiyor olabilirler bal gibi. Beyaz insanın çöplüğü haline gelmiş, halen güçlü bir beyaz hakimiyeti olan Afrika, Batılı devletlerin uydusu durumundaki ülkeleri ile üçüncü dünyadan bize sesleniyor: O kadar gerim gerim geriliyorsunuz, orayı-burayı eskiden açıkca şimdi ise gizliden gizliye sömürge yapıyorsunuz ama Lucy (Köken) bizde n’aber?

– Şampiyon atlet ait olduğu topraklara geri dönüyor, şampiyona selam durun dostlar!

Decoding Neanderthals

NOVA, Birleşik Devletler merkezli, Amerika ve yüzün üzerinde ülkede televizyon üzerinden yayınlanan popüler bir bilim serisi. (Kâr amacı gütmeyen PBS üzerinden yayınlanıyor/örgütleniyor demek daha doğru olur). Decoding Neanderthals adlı tv-belgesel de bu yılın ocak ayında farklı ama birbirleriyle ilişkili disiplinlerde çalışan uzmanların birlikteliğiyle yayınlandı. Bugün artık bundan bilmem kaç yıl önceki Neanderthal algısı varolmasa da -hem akademide hem de kısıtlı toplumsal yapılarda- Kambriyan Patlaması’na ve bu sürecin açıklamalarına denk düşen, bu tip anlamlarla doldurulan, sanki olan-oluşan her şeyin bir anda, önceki dönemle olan ilişkilerini bıçakla kesermişcesine, ve buna benzer şekillerle varlığı açıklanan -en azından kimi yerlerde ima edilen- bilişsel/sembolik bir ”patlama” düşüncesi mevcut. Buna göre modern insanın sanat temalı tüm sembolik dünyası, yine bizzat kendisi tarafından bundan 30 bin yıl önce oluşturuldu. Geçmiş/tarihi anlamda hiç bir şeyden beslenilmeden, yani aniden, sembollerle düşünme ve sonsuz soyut dünya yaratıldı deniliyor bir anlamıyla.

Marcellin Boule'ın açıklamalarına dayanılarak yapılmış Neanderthal illüstrasyonu.

Duruma neden olan şeyler, birtakım yanlış/eksikli açıklamalar ve bunların kalıntıları. Bu sadece birinci neden aslında. La Chapelle-aux-Saints’de bin 908 yılında bulunan Neanderthal fosili her nedense barındırdığı fiziksel özelliklerden ötürü beğenilmemiş, kısıtlı da olsa günümüz modern insanı ile bağlarının olduğu kabul edilmiş lakin, -bu beğenmemezlikten ötürü sanırım-  çok fazla açıklama yapmaksızın döl vermeyerek soyunun tükendiği söylenmiştir hakkında. Buna benzer diğer örneklerle kötü bir şöhret kazanan Neanderthal işbu açıklamalardan ötürü kaba, zeka açısından noksan yani aptal olarak kurgulanmış ve düşünsel ürünler yaratamayacağına karar kılınmış. Bu tarihi neden dışında sanki gökten zembille inmiş gibi, ”sadece arkaik Sapiens’in vakıf olduğu ve pratik ettiği sanat-bilişsel patlama” düşüncesine neden olan bir ikinci örnek: Şimdiye değin şifreyi çözmeye yardım edebilecek bulunmamış/bulunamamış yeter sayıdaki  keşifler.

Belgeselde ise sözkonusu boşlukları dolduran/doldurabilen taze sayılabilecek keşifleri izliyoruz. Barcelona Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Joao Zilhao’nun Cueva de los Aviones’de yapmış olduğu çalışmalar bunlardan biri. Mağara ilk kez bin 980’lerde kazılmış. Zilhao yapılan çalışmaları check edip tekrarlıyor, farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Örneğin dip kısımlarından özenle delinmiş deniz kabukluları mağaranın en gözde buluntuları. Bedensel dekor ögesi denilerek rafa kaldırılmış. Zilhao bunlarla birlikte diğer tüm buluntuları tekrar indirip izlediğinde bazılarının üzerlerinde kırmızımsı farklı lekelere rastlıyor. Tipik Akdeniz kabuklusunda rastlanmaması gereken lekeler bunlar. Mikroskop altında incelediğinde pigment yapımında kullanılan doğal mineraller olabileceğini düşünüyor ve kimyasal analizlerin bitiminde ise artık bu lekelerin kesinlikle sözkonusu mineraller ile oluştuğunu biliyor. (Bu tipte eski ve raflara kaldırılmış malzemeler üstüne yapılan yeni laboratuvar çalışmalarından biri de Çin paleolitiğine ait. Avrupa kronolojisine göre üst paleolitiğe tarihlenen kuzey Çin’deki Shuidonggou yerleşmesi şu sıralar tekrar kazılıyor. 20. yy başlarında kazılmaya başlanan yerleşmede o tarihlerde çizili bir taş bulunuyor. Hatta işbu buluntu Henry Breuil tarafından da inceleniyor. Lakin Breuil de buluntunun üstündeki izlerden emin olamayanlardan. Şimdiki analizler ise bu izlerin insan elinden çıktığını gösteriyor. Bunun gibi eksik bırakılmış olmasını dilediğim bir başka şey de, lisans öğrencisiyken bulduğum taş topluluğu. Sevgili Mehmet [Özdoğan] hocam tarafından incelemiş velakin, ”bir şeyler söylemem için daha çok şey görmeliyim” şeklinde yorumlanmıştı.)

Pigmentlere sadece kabukluların üstünde rastlanmıyor. Kalem amacıyla kullanılmış olabileceğini düşündüğü birtakım hayvan kemiklerinin uç kısımlarında da bulunuyorlar.

Cueva de los Aviones'de bulunan Spondylus gaederopus türüne ait kırık deniz kabuğu. İç kısmında pigment izi/tortusu görülmekte.

Kısa, fakat çubuğumsu ve pigment tortulu kemikler de işin içine katıldığında Zilhao için boyama kiti tamamlanmış oluyor. Böylesi bir anlam çıkarmanın hem görebilmek/fark edebilmek hem de yorum için çok zor olduğunun bilincinde olan Zilhao, işbu kriminal incelemeyi ve esasta buluntuları, ilk kez Sherlock Holmes hikayelerinde geçen ve cinayet tipi suçların çözümünde anahtar role sahip smoking gun adındaki zorlu  ipuçlarına benzetiyor. Tüm bu şeyler ise Neanderthal’in sembolik dünyasına birer kanıt Zilhao için (ve makul bulanlar için). Nasıl ki -belki şimdi modası geçti ama- iki rakip futbol takımının -bilhassa ulusal- taraftarları yüzlerini bayrağa-bayraklara, yani ait oldukları toprağa-anlama göre boyuyorlar, işte 40 ila 50 bin yıl öncesinin Neanderthal insanı da yüz ve vücutlarının çeşitli yerlerini bu nedenden ötürü boyuyordu.

Levolloisen alet kültürünün öncesinde kalan aletler-taş topluluğu için de sorulur, örneğin: acheuléen sapa takılıp kullanıldı mı? Bilinmiyor. Ama önceki araştırmalar neticesinde orta paleolitikte mızrak tipi bileşik aletler yapıldığı biliniyor. Mızrak yapımı için uygun sağlamlıkta ve uzunluktaki ahşap çubuğun bir ağzı seçilerek işleniyor-aşındırılıyor ve yonga-alet buraya yerleştiriliyordu. Peki ya daha sonra? Tahmin edilen şey; deri ve ağaç kabuğu gibi organik maddeler ile -belki kimi denemelerde ağaç kabuklarından alınma doğal yapışkanımsı maddeler de ilave edilerek-  ucun mızrağın gövdesine ataçlandığı. Maastricht-Belvédère’da bulunan ve 250 bin yıl öncesine tarihlenen flint mızrak ucu işin rengini biraz daha değiştirdi. Leiden Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Wil Roebroeks ve çalışma arkadaşı ucun dip kısmında tortulaşıp kalan farklı maddeye odaklanıyordu. İlk gözlemleri bunun bir çeşit çam ağacından alınma ve yapıştırıcı özelliği bulunan bitki özü olduğuna dönük. Kimyasal analizler ise tahmin ettiklerinin çok ötesinde. Bu tortu, evet, ağaçtan alınma bir bitki özü. Lakin öncesinde belli bir sıcaklıkta ısıtılmış. Öyle ki; Neanderthal klanı bitki özüne ısı vererek çözülmesini sağlıyor, sonrasında ise birbirine kenetlemek istediği iki farklı objenin arasına bunu yediriyordu. Isı ile birlikte yayılan ve yapışkan özelliği artan bitki özü ise belli bir süre sonra kuruyarak iki objeyi birbirine daha sıkı bağlıyordu. Roebroeks bunu dünyanın en eski bileşik aleti olarak tanımlıyor ve ekliyorlar: Bunu biz yapmadık, Neanderthaller yaptı.

Deniz kabuğuna yerleştirdiği doğal boyayla diğer klan üyesinin yüzünü boyayan Neanderthal birey, temsil, Decoding Neanderthals.

Diğer arkeolojik kayıtlarla birlikte Metin Eren’in yaklaşık 6 yılını harcayarak uzmanlaştığı Levallois tekniği ve neticesinde Neanderthal insanın yakaladığı eşsiz ”mühendislik” yeteneğinin ve birikiminin daha açık anlaşılması, Svante Paabo ve ekibinin 30 bin yıllık örneklerden parça alarak gen bilim çalışması, ve neticesinde bilhassa FOXP2 olarak adlandırılan ve dil ile ilişkilendirilen genin bulunması ve Afrika hariç kalacak şekilde Asyalı ve Avrupalı (bu kıta kökenli) insanlarla olan gen uyumunun öğrenilmesi, Sapiens’e sabitlenen ve 30 bin yıl öncesinin sanatsal-bilişsel patlaması olarak sunulan -kimi yerlerde ima edilen- şeyin kendisini yalanlıyor tamamiyle.

Birçok farklı video paylaşım sitesinde bulunan (PBS’in kendi web sayfası da ziyaret edilebilir) belgesele rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İzlemekte fayda var pişman etmez.

***

Zilhao, J., et al, 2010: Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neanderthals, PNAS.

Üst Paleolitik Kadın Formları: Yeni Yorumlar, Olasılıklar

Kıta Avrupası’nın üst paleolitik dönem sembolik dünyasında ikincil av hayvalarından sonra gelen en önemli obje kadın. Fildişi/mamut dişi gibi materyallerden yapılma ender bulunan oymalar olduğu kadar taş ve kilden yapılma taşınabilir örnekleri de sıklıkla bulunmuş-bulunuyor. Taşınabilir üç boyutlu formların dışında bir de, mağara ve kaya altı sığınağı tipli mekan içlerine çizilmiş-kazınmış iki boyutlu görseller de mevcut. Bunların birçoğu belli bi’ kompozisyon oluşturur vaziyette hem de. Şimdiye değin birçok kez yorumlandılar, olası senaryolara pay edildiler. Asia Minor’da daha sonra Kyble’ye evrildiği düşünülen ve kadınlığı-doğurganlığı yanisi basit bi’ üretim ekonomisine vurduğumuzda bereketi simgelediği düşünülen venüsler gibi bu formların da aynı amaç ile yapıldığı, içinin bu anlamlarla doldurulduğu söylendi sıkça. Bi’ başka yorumda, birebir dönem ihtiyaçlarına uygun ideal kadın formlarının, her figürinde beliren ve o figüre özgü kişisel özelliklerle sağlandığı, adeta bi’ portre çalışması yapıldığı söylendi. Oysa şimdilerde kadınlık ve doğurganlığın bu ikonografide (mid-upper paleolithic era) ana tema olmadığı düşünülüyor (1). Farklı ve yoğun olacak şekilde, formlardaki bireyselliğin toplumsal düşünceyi ilettiği iddia ediliyor ama nüans farklarıyla birlikte.

Geçtiğimiz ay, 21 ile 23 şubat tarihlerinde European Paleolithic Conference toplandı The British Museum’da. Konuşulan-tartışılan konulardan biri de kadın formları üstüne iddia olunan yeni görüşlerdi. Monperos Archaeological Research Center and Museum for Human Behavioural Evolution üyesi Sabine Gaudzinski-Windheuser ve çalışma arkadaşı Olaf Jöris, esasta kadınlık-doğurganlık misyonlu, üst yapıda buna tekabül eden bi’ motivasyonla değil de daha çok iletişim amaçlı toplumsal kimlik için kadın formlarının oluşturulduğu, daha doğrusu Late Magdalenian’da tamamlanan standartlaşmaya doğru ilerleyip bu amaca büründüklerini iddia ettiler. Konferans sırasında itirazlar olduğu kadar -hatta daha fazla olacak şekilde- kabul edişler, onaylayan tepkiler de geldi meslektaşları tarafından.

Formlar:

Kadın formları zaman içinde çokca değişiklik geçiriyor. Ünlü Willendorf Venüsü ile isimlendirilen stil, bireysel özelliklerin her figürinde değişik tonlara büründüğü, yapımı için uzun zaman harcandığı ve büyük dikkat istendiği açık formlarla biliniyor. Abartılı bireyselliğin dağılım alanında  ortak bağlamlara-anlamlara kapı kapattığı düşünülse de, aynı şekilde abartılı natural duruş, geniş kalçalar, büyük göğüsler, genital bölgeye yapılan vurgu, bi’ çeşit statünün göstergesi olan (olasılık) özenle hazırlanmış saçların ve kemer, takı gibi objelerin figürün üstünde belirtilmesi vb bu formlardaki ortak özellikler. Kimilerince doğurganlık üzerinden dinsel üstyapının önemli unsuru olduğu iddia olunan formlar, Çek Cumhuriyeti’ndeki Dolní Věstonice yerleşmesi hariç olacak şekilde, gömülerle doğrudan bi’ ilişki taşımıyor.

Bin 968'de Gönnersdorf'daki kazılardan elde edilme formlar, kemik, boynuz ve mamut dişinden yapılma formlardan 13 numaralı olanı tamamlanmamış

Adı geçen yerleşmede, kadın bireye ait olduğu öğrenilen gömüden çok da uzak olmayacak şekilde, suratı deforme edilmiş olarak betimlenen figürin başı bulunmuştur (1). Middle Magdalenian’dan başlayacak şekilde de, bilhassa Merkez ve Doğu Avrupa’daki yerleşimlerde, günlük aktivitelerin yapıldığı domestik alanlarda bulunuyorlar. Formlar ise bu tarihte (15 ila 13 bin yıl önce) her figürine farklı şekillerle işlenmiş abartılı bireysel özellikler bi’ kenara bırakılarak, farklı birçok coğrafyada ortak bağlamları-anlamları yakalayacak şekilde standartlaşıyor. İlk önce Almanya’nın arkeolojik Gönnersdorf yerleşiminden öğrenilip bu isimle anılan tip, şematize edilmiş formlarla karakterize oluyor. Buna göre, abartılı doğallık kaldırılıyor şematize edilmiş vücut baskın oluyor. Formlarda Willendorf Stili’nde bulunan birincil cinsiyet unsur-organlar, yanisi genital bölge kaybediliyor, bunun yerine ikincil cinsiyet unsur-organlar, kadınlara özgü göğüs ve kalçalar kullanılıyor. Ama bunlar da önceki stilde olduğu üzre vurgulanmak için aşırı şişirilmemiş. Her ne kadar genital bölgenin üzerine toprak atılsa da fallus ve vulvar oymacılığına-çizimlerine ayrı bi’ şekilde-yerde devam ediliyor.

Willendorf-stil: naturalistik, Gönnersdorf-tip: şematik; Willendorf-stil:detaylandırılmış, Gönnersdorf-tip: şematize edilmiş; Willendorf-stil: bireysel, Gönnersdorf-tip: standart; Willendorf-stil: zaman tüketen yavaş üretim, Gönnersdorf-tip: hızlı seri üretim

 (Üst Paleolitik mağara sanatındaki bu çalışmalar-betimlemeler daha eskilere tarihleniyor aslında.  Aurignacien’e  tarihlenen Fransa’daki Abri Castanet mağarasında, mağara duvarlarından kopma kaya bloklarının üstünde bulunan çizim 2005-2010 kazı sezonlarında tekrar yorumlanıyor ve bu çizimin bi’ çeşit vulvar olduğu iddia olunuyor ekibin çoğunluğunca. Araştırma ekibinin bi’ diğer üyesi Amy Clark ise bu çizimi vulvardan çok kiraza benzetiyor-sözlü/yazılı görüşme) Detay ne kadar düşürülüp kişisel özellikler kısılıyor ve şematize bi’ hâl alıyorsa, formun içine gömülen bağlam-anlam da o derece derinlere gizleniyor, kapalı bi’ hâl alıyor Gönnersdorf Tipi formlarda. Ama ayrı ayrı coğrafyalarda benzer anlamlara gelebilecek, bu tipte ortak mesajlar verebilecek standartlaşmayı yakalaması, işbu formların ortak-toplumsal özelliğini kesinleştiriyor. Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris tam da burada devreye giriyor.

Toplumsal Kimlik-İletişim Sistemi:

Formların şematize hale bürünmesi ve standartlaşması Late Magdalenian’da tamamlanıyor. Bu zaman dilimi Avrupa kıtasında iklimsel etkenlerin tetiklediği büyük çevresel değişikliklerin bi’ öncesine (bu değişimden bir önceki istasyona) tekabül ediyor. Isının artması, buzulların erimeye başlaması vb, bitki ve hayvan dağılımını etkiliyor. Daralan kaynaklar da, etrafı kendisini tecrit eden dev alanlarla çevrili küçük-ekonomik nişleri oluşturuyordu. Bu ufalma farklı üst paleolitik toplulukları arasında belli bi’ rekabet ve yine toplulukların farklı farklı diğer topluluklarla ilişkilerinde menfaatlerine uygun düşecek şekillerle müttefiklik ve düşmanca ilişkiler yaratmış olabilir. Tüm bu ilişkiler de -gerçekleşmiş olduğunu farz edersek- Avrupa’ya yayılmış ekonomik nişlerin ve etraflarına konumlanmış farklı toplulukların, uydu istasyonların (bunları uzak karakol olarak kabul edelim) ve kurulu sistemin diğer öğeleri arasında uzun mesafeli iletişimi zorunlu  kılmış olmalı.

Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris kadın formlarının bu tipte bi’ iletişimde, tek tek bireylerin toplumsal kimliklerini belli etmede kullandıklarını düşünüyor. X yabani havuç kökünün eskiye oranla daha az ve belirli yerlerde yetişmesi (ki bu havuç kökünün, bizim şimdi kuracağımız hayali diş hastalığının tedavisinde kullanılan en önemli ilaç olduğunu varsayalım lütfen) bazı klanların bunlardan faydalanamayacağı anlamına geliyordu. Yalnızca ”ohlaklö” (Ren Nehri’ne dönem içinde verildiği farz edilen hayali isim olsun bu da) ötesinden gelen dost topluluk buna sahip olabilirdi mesela. Dost topluluk üyesi toplayıcı bu bağışlayışı tavrı, ihsan edilen bu ayrıcalığı da çantasında taşıdığı kimlik ile elde ediyordu. Benim yaptığım kurmaca şöyle dursun onlar; uzun mesafeli iletişim sisteminde kullanılan toplumsal kimlik olarak kurguluyor (mid-upper paleolithic) tüm bu kadın formlarını. Yeni bi’ yorum ve olasılık olarak hatrı sayılır bi’ yere kaldırmak durumunda kalıyoruz biz de.

1. Gaudzinski-Windheuser, S., Jöris, O., 2012: Centextualising the Female Image – Symbols for Common Ideas and Communal Identity in Upper Palaeolithic Societies: F. Wenban-Smith / F. Coward / R. Hosfield / M. Pope (Eds.), Settlement, Society, and Cognition in Human Evolution. Matt Pope. Cambridge University Press.