Lucy Ait Olduğu Topraklara Geri Dönüyor: Şampiyon Atlete Selam Durun

Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey‘sinde, bu yapımın The Dawn of Man bölümünde, Lucy ve çağdaşı olan erken Hominidler etraftaki objeler ile bırak sadece tensel temas sağlamayı zihinsel anlamda da temas sağlar, sözkonusu objeler ile ilişki kurarlar. Herhangi bi’ otçula ait humerus ile, belki bir belki de üç-dört-beş (?) gün önceki diğer etçil türlerin avlarından kalma iskelet parçaları darma duman edilir. Elindeki humerus kemiği ile iskelet parçalarına güç uygulayan Hominid birey bu hali ile iktidarı temsil etmektedir aslında. Bu kurmaca bilimsel kulvarda alet-alet kullanımı gibi süreklileşmiş yapım-hareket-ilerleme süreçlerine denk gelmese de, objenin değişkenliği ve onunla kurulabilecek ilişkilerin kavranması ve bunların olası pratikleri açısından erken Hominidler’e yol göstermiş olmalı. Yakın dönemdeki keşifler ise, standart alet öncesi işgörürlere dönük yeni bulguları ortaya koyuyor (Örneğin Lucy’nin yayılım alanlarından olan Afar’da keskin kenarlı objeler ile deforme edilmiş kemik parçaları çıkarıldı. Bunlar standart alet öncesi işgörürlerden, onlara ait izlerden birkaçı). Tüm bunlar da, henüz elimizde kesin kanıtlar olmasa da alet yapımı ve standart alet öncesi işgörür kulanımının daha eskilere dayandığını ortaya koyuyor (İlk standart alet adına şu an için geçerli tarihlendirmenin keşiflerle değişebilmesi gibi olasılıklar haricinde, yakın zamanda taksonomik olarak sınıflandırılan/tanımlanan Pierolapithecus catalaunicus Hominid-Pongid çatallanmasını bir hayli geriye çekebilir).

İnsan evrimi için tüm bu gerçekçi kurmacaların yapılmasına imkan sağlayan türe, yani Australopithecus afarensis‘e ait en önemli fosil takımı Lucy, yaklaşık altı yıldır Birleşik Devletler’deki çeşitli müzelerde Etiyopya hükümeti ve Houston Museum of Natural Science işbirliği ve dahi The Hidden Treasures of Ethiopia başlığı altında sergilendi. Çok yakın bir zamanda ise tekrar Etiyopya’ya döneceği açıklandı. Basın açıklamasına Donald C. Johanson’un yanısıra Etiyopyalı bilim insanları da katıldı. Bonus olarak Etiyopya Kültür ve Turizm Bakanı Amin Abdulkadir salonda hazır bulundu. İsmi lazım olmayan Etiyopyalı bilim insanları, ”Lucy burdan ayrıldığında içimizde derin boşluklar oluşmuştu ama sağolsun Johanson Lucy’le birlikte Etiyopya’nın reklamını bayaa bi’ baya yaptılar hiç değilse böyle rahatladık”a tekabül eden açıklamalar yaptılar. Bonus oluşu kendinden menkul bakan ise durumu olumlayarak, ”İnsanlığın kökeni/öncülü olduğumuzu kanıtlayan ve güncel araştırmaların dışında kalan daha fazla avantajı-ispatı elimizde tutmalıyız.” şeklinde görüş bildirdi.

Beyaz insanı zorlayan (?!) Lucy

Arkeolojik kazılar eşliğinde gün yüzüne çıkarılan her çeşit buluntu, devletin, bölgenin, akademinin yahut da en küçük hali ile araştırmacının çıkarı doğrultusunda meta haline getiriliyor buna uzun süredir aşinayız. Bu tip ilişkiler kimi zaman ”faydalı” bile olabiliyor. Kabul etmek gerekir. Fakat işin ucunda Lucy gibi insan evrimi için çok ama çok önemli bir buluntu olunca, üstüne üstlük eli-kolu bağlı, ülkedeki refah düzeyi büyük devletlerin insafına kalmış Etiyopya’nın işbu buluntuya -başta Avrupa olacak şekilde- tüm dünyaya ihraç ettiği ülke atletleri gibi muamele çekmesi ve dahi bir devlet adamının Lucy üzerinden, -ulusalcı (?) bir bakış ile- ”İnsanlığın kökeni-öncüsü oluşumuz tüm cihana kanıtlanıyor” şeklini alabilecek fantastik açıklamalar yapması işin rengini değiştiriyor, tadı kaçıyor her şeyin. Lucy satılık ya da kiralık bir atlet değil, ülkedeki dehşetengiz açlık ve yoksulluk üzerinden ona bu şekilde davranılamaz. Pek tabi ülkeye geri döndüğüne sevindiklerini belirtenler samimi olmayabilir bu konuda. Birazcık niyet okuması yapabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorsak Lucy’in US amblemi ile biraz daha o müze senin bu sergi salonu benim koşmasını istiyor olabilirler bal gibi. Beyaz insanın çöplüğü haline gelmiş, halen güçlü bir beyaz hakimiyeti olan Afrika, Batılı devletlerin uydusu durumundaki ülkeleri ile üçüncü dünyadan bize sesleniyor: O kadar gerim gerim geriliyorsunuz, orayı-burayı eskiden açıkca şimdi ise gizliden gizliye sömürge yapıyorsunuz ama Lucy (Köken) bizde n’aber?

– Şampiyon atlet ait olduğu topraklara geri dönüyor, şampiyona selam durun dostlar!

Decoding Neanderthals

NOVA, Birleşik Devletler merkezli, Amerika ve yüzün üzerinde ülkede televizyon üzerinden yayınlanan popüler bir bilim serisi. (Kâr amacı gütmeyen PBS üzerinden yayınlanıyor/örgütleniyor demek daha doğru olur). Decoding Neanderthals adlı tv-belgesel de bu yılın ocak ayında farklı ama birbirleriyle ilişkili disiplinlerde çalışan uzmanların birlikteliğiyle yayınlandı. Bugün artık bundan bilmem kaç yıl önceki Neanderthal algısı varolmasa da -hem akademide hem de kısıtlı toplumsal yapılarda- Kambriyan Patlaması’na ve bu sürecin açıklamalarına denk düşen, bu tip anlamlarla doldurulan, sanki olan-oluşan her şeyin bir anda, önceki dönemle olan ilişkilerini bıçakla kesermişcesine, ve buna benzer şekillerle varlığı açıklanan -en azından kimi yerlerde ima edilen- bilişsel/sembolik bir ”patlama” düşüncesi mevcut. Buna göre modern insanın sanat temalı tüm sembolik dünyası, yine bizzat kendisi tarafından bundan 30 bin yıl önce oluşturuldu. Geçmiş/tarihi anlamda hiç bir şeyden beslenilmeden, yani aniden, sembollerle düşünme ve sonsuz soyut dünya yaratıldı deniliyor bir anlamıyla.

Marcellin Boule'ın açıklamalarına dayanılarak yapılmış Neanderthal illüstrasyonu.

Duruma neden olan şeyler, birtakım yanlış/eksikli açıklamalar ve bunların kalıntıları. Bu sadece birinci neden aslında. La Chapelle-aux-Saints’de bin 908 yılında bulunan Neanderthal fosili her nedense barındırdığı fiziksel özelliklerden ötürü beğenilmemiş, kısıtlı da olsa günümüz modern insanı ile bağlarının olduğu kabul edilmiş lakin, -bu beğenmemezlikten ötürü sanırım-  çok fazla açıklama yapmaksızın döl vermeyerek soyunun tükendiği söylenmiştir hakkında. Buna benzer diğer örneklerle kötü bir şöhret kazanan Neanderthal işbu açıklamalardan ötürü kaba, zeka açısından noksan yani aptal olarak kurgulanmış ve düşünsel ürünler yaratamayacağına karar kılınmış. Bu tarihi neden dışında sanki gökten zembille inmiş gibi, ”sadece arkaik Sapiens’in vakıf olduğu ve pratik ettiği sanat-bilişsel patlama” düşüncesine neden olan bir ikinci örnek: Şimdiye değin şifreyi çözmeye yardım edebilecek bulunmamış/bulunamamış yeter sayıdaki  keşifler.

Belgeselde ise sözkonusu boşlukları dolduran/doldurabilen taze sayılabilecek keşifleri izliyoruz. Barcelona Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Joao Zilhao’nun Cueva de los Aviones’de yapmış olduğu çalışmalar bunlardan biri. Mağara ilk kez bin 980’lerde kazılmış. Zilhao yapılan çalışmaları check edip tekrarlıyor, farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Örneğin dip kısımlarından özenle delinmiş deniz kabukluları mağaranın en gözde buluntuları. Bedensel dekor ögesi denilerek rafa kaldırılmış. Zilhao bunlarla birlikte diğer tüm buluntuları tekrar indirip izlediğinde bazılarının üzerlerinde kırmızımsı farklı lekelere rastlıyor. Tipik Akdeniz kabuklusunda rastlanmaması gereken lekeler bunlar. Mikroskop altında incelediğinde pigment yapımında kullanılan doğal mineraller olabileceğini düşünüyor ve kimyasal analizlerin bitiminde ise artık bu lekelerin kesinlikle sözkonusu mineraller ile oluştuğunu biliyor. (Bu tipte eski ve raflara kaldırılmış malzemeler üstüne yapılan yeni laboratuvar çalışmalarından biri de Çin paleolitiğine ait. Avrupa kronolojisine göre üst paleolitiğe tarihlenen kuzey Çin’deki Shuidonggou yerleşmesi şu sıralar tekrar kazılıyor. 20. yy başlarında kazılmaya başlanan yerleşmede o tarihlerde çizili bir taş bulunuyor. Hatta işbu buluntu Henry Breuil tarafından da inceleniyor. Lakin Breuil de buluntunun üstündeki izlerden emin olamayanlardan. Şimdiki analizler ise bu izlerin insan elinden çıktığını gösteriyor. Bunun gibi eksik bırakılmış olmasını dilediğim bir başka şey de, lisans öğrencisiyken bulduğum taş topluluğu. Sevgili Mehmet [Özdoğan] hocam tarafından incelemiş velakin, ”bir şeyler söylemem için daha çok şey görmeliyim” şeklinde yorumlanmıştı.)

Pigmentlere sadece kabukluların üstünde rastlanmıyor. Kalem amacıyla kullanılmış olabileceğini düşündüğü birtakım hayvan kemiklerinin uç kısımlarında da bulunuyorlar.

Cueva de los Aviones'de bulunan Spondylus gaederopus türüne ait kırık deniz kabuğu. İç kısmında pigment izi/tortusu görülmekte.

Kısa, fakat çubuğumsu ve pigment tortulu kemikler de işin içine katıldığında Zilhao için boyama kiti tamamlanmış oluyor. Böylesi bir anlam çıkarmanın hem görebilmek/fark edebilmek hem de yorum için çok zor olduğunun bilincinde olan Zilhao, işbu kriminal incelemeyi ve esasta buluntuları, ilk kez Sherlock Holmes hikayelerinde geçen ve cinayet tipi suçların çözümünde anahtar role sahip smoking gun adındaki zorlu  ipuçlarına benzetiyor. Tüm bu şeyler ise Neanderthal’in sembolik dünyasına birer kanıt Zilhao için (ve makul bulanlar için). Nasıl ki -belki şimdi modası geçti ama- iki rakip futbol takımının -bilhassa ulusal- taraftarları yüzlerini bayrağa-bayraklara, yani ait oldukları toprağa-anlama göre boyuyorlar, işte 40 ila 50 bin yıl öncesinin Neanderthal insanı da yüz ve vücutlarının çeşitli yerlerini bu nedenden ötürü boyuyordu.

Levolloisen alet kültürünün öncesinde kalan aletler-taş topluluğu için de sorulur, örneğin: acheuléen sapa takılıp kullanıldı mı? Bilinmiyor. Ama önceki araştırmalar neticesinde orta paleolitikte mızrak tipi bileşik aletler yapıldığı biliniyor. Mızrak yapımı için uygun sağlamlıkta ve uzunluktaki ahşap çubuğun bir ağzı seçilerek işleniyor-aşındırılıyor ve yonga-alet buraya yerleştiriliyordu. Peki ya daha sonra? Tahmin edilen şey; deri ve ağaç kabuğu gibi organik maddeler ile -belki kimi denemelerde ağaç kabuklarından alınma doğal yapışkanımsı maddeler de ilave edilerek-  ucun mızrağın gövdesine ataçlandığı. Maastricht-Belvédère’da bulunan ve 250 bin yıl öncesine tarihlenen flint mızrak ucu işin rengini biraz daha değiştirdi. Leiden Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Wil Roebroeks ve çalışma arkadaşı ucun dip kısmında tortulaşıp kalan farklı maddeye odaklanıyordu. İlk gözlemleri bunun bir çeşit çam ağacından alınma ve yapıştırıcı özelliği bulunan bitki özü olduğuna dönük. Kimyasal analizler ise tahmin ettiklerinin çok ötesinde. Bu tortu, evet, ağaçtan alınma bir bitki özü. Lakin öncesinde belli bir sıcaklıkta ısıtılmış. Öyle ki; Neanderthal klanı bitki özüne ısı vererek çözülmesini sağlıyor, sonrasında ise birbirine kenetlemek istediği iki farklı objenin arasına bunu yediriyordu. Isı ile birlikte yayılan ve yapışkan özelliği artan bitki özü ise belli bir süre sonra kuruyarak iki objeyi birbirine daha sıkı bağlıyordu. Roebroeks bunu dünyanın en eski bileşik aleti olarak tanımlıyor ve ekliyorlar: Bunu biz yapmadık, Neanderthaller yaptı.

Deniz kabuğuna yerleştirdiği doğal boyayla diğer klan üyesinin yüzünü boyayan Neanderthal birey, temsil, Decoding Neanderthals.

Diğer arkeolojik kayıtlarla birlikte Metin Eren’in yaklaşık 6 yılını harcayarak uzmanlaştığı Levallois tekniği ve neticesinde Neanderthal insanın yakaladığı eşsiz ”mühendislik” yeteneğinin ve birikiminin daha açık anlaşılması, Svante Paabo ve ekibinin 30 bin yıllık örneklerden parça alarak gen bilim çalışması, ve neticesinde bilhassa FOXP2 olarak adlandırılan ve dil ile ilişkilendirilen genin bulunması ve Afrika hariç kalacak şekilde Asyalı ve Avrupalı (bu kıta kökenli) insanlarla olan gen uyumunun öğrenilmesi, Sapiens’e sabitlenen ve 30 bin yıl öncesinin sanatsal-bilişsel patlaması olarak sunulan -kimi yerlerde ima edilen- şeyin kendisini yalanlıyor tamamiyle.

Birçok farklı video paylaşım sitesinde bulunan (PBS’in kendi web sayfası da ziyaret edilebilir) belgesele rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İzlemekte fayda var pişman etmez.

***

Zilhao, J., et al, 2010: Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neanderthals, PNAS.

Üst Paleolitik Kadın Formları: Yeni Yorumlar, Olasılıklar

Kıta Avrupası’nın üst paleolitik dönem sembolik dünyasında ikincil av hayvalarından sonra gelen en önemli obje kadın. Fildişi/mamut dişi gibi materyallerden yapılma ender bulunan oymalar olduğu kadar taş ve kilden yapılma taşınabilir örnekleri de sıklıkla bulunmuş-bulunuyor. Taşınabilir üç boyutlu formların dışında bir de, mağara ve kaya altı sığınağı tipli mekan içlerine çizilmiş-kazınmış iki boyutlu görseller de mevcut. Bunların birçoğu belli bi’ kompozisyon oluşturur vaziyette hem de. Şimdiye değin birçok kez yorumlandılar, olası senaryolara pay edildiler. Asia Minor’da daha sonra Kyble’ye evrildiği düşünülen ve kadınlığı-doğurganlığı yanisi basit bi’ üretim ekonomisine vurduğumuzda bereketi simgelediği düşünülen venüsler gibi bu formların da aynı amaç ile yapıldığı, içinin bu anlamlarla doldurulduğu söylendi sıkça. Bi’ başka yorumda, birebir dönem ihtiyaçlarına uygun ideal kadın formlarının, her figürinde beliren ve o figüre özgü kişisel özelliklerle sağlandığı, adeta bi’ portre çalışması yapıldığı söylendi. Oysa şimdilerde kadınlık ve doğurganlığın bu ikonografide (mid-upper paleolithic era) ana tema olmadığı düşünülüyor (1). Farklı ve yoğun olacak şekilde, formlardaki bireyselliğin toplumsal düşünceyi ilettiği iddia ediliyor ama nüans farklarıyla birlikte.

Geçtiğimiz ay, 21 ile 23 şubat tarihlerinde European Paleolithic Conference toplandı The British Museum’da. Konuşulan-tartışılan konulardan biri de kadın formları üstüne iddia olunan yeni görüşlerdi. Monperos Archaeological Research Center and Museum for Human Behavioural Evolution üyesi Sabine Gaudzinski-Windheuser ve çalışma arkadaşı Olaf Jöris, esasta kadınlık-doğurganlık misyonlu, üst yapıda buna tekabül eden bi’ motivasyonla değil de daha çok iletişim amaçlı toplumsal kimlik için kadın formlarının oluşturulduğu, daha doğrusu Late Magdalenian’da tamamlanan standartlaşmaya doğru ilerleyip bu amaca büründüklerini iddia ettiler. Konferans sırasında itirazlar olduğu kadar -hatta daha fazla olacak şekilde- kabul edişler, onaylayan tepkiler de geldi meslektaşları tarafından.

Formlar:

Kadın formları zaman içinde çokca değişiklik geçiriyor. Ünlü Willendorf Venüsü ile isimlendirilen stil, bireysel özelliklerin her figürinde değişik tonlara büründüğü, yapımı için uzun zaman harcandığı ve büyük dikkat istendiği açık formlarla biliniyor. Abartılı bireyselliğin dağılım alanında  ortak bağlamlara-anlamlara kapı kapattığı düşünülse de, aynı şekilde abartılı natural duruş, geniş kalçalar, büyük göğüsler, genital bölgeye yapılan vurgu, bi’ çeşit statünün göstergesi olan (olasılık) özenle hazırlanmış saçların ve kemer, takı gibi objelerin figürün üstünde belirtilmesi vb bu formlardaki ortak özellikler. Kimilerince doğurganlık üzerinden dinsel üstyapının önemli unsuru olduğu iddia olunan formlar, Çek Cumhuriyeti’ndeki Dolní Věstonice yerleşmesi hariç olacak şekilde, gömülerle doğrudan bi’ ilişki taşımıyor.

Bin 968'de Gönnersdorf'daki kazılardan elde edilme formlar, kemik, boynuz ve mamut dişinden yapılma formlardan 13 numaralı olanı tamamlanmamış

Adı geçen yerleşmede, kadın bireye ait olduğu öğrenilen gömüden çok da uzak olmayacak şekilde, suratı deforme edilmiş olarak betimlenen figürin başı bulunmuştur (1). Middle Magdalenian’dan başlayacak şekilde de, bilhassa Merkez ve Doğu Avrupa’daki yerleşimlerde, günlük aktivitelerin yapıldığı domestik alanlarda bulunuyorlar. Formlar ise bu tarihte (15 ila 13 bin yıl önce) her figürine farklı şekillerle işlenmiş abartılı bireysel özellikler bi’ kenara bırakılarak, farklı birçok coğrafyada ortak bağlamları-anlamları yakalayacak şekilde standartlaşıyor. İlk önce Almanya’nın arkeolojik Gönnersdorf yerleşiminden öğrenilip bu isimle anılan tip, şematize edilmiş formlarla karakterize oluyor. Buna göre, abartılı doğallık kaldırılıyor şematize edilmiş vücut baskın oluyor. Formlarda Willendorf Stili’nde bulunan birincil cinsiyet unsur-organlar, yanisi genital bölge kaybediliyor, bunun yerine ikincil cinsiyet unsur-organlar, kadınlara özgü göğüs ve kalçalar kullanılıyor. Ama bunlar da önceki stilde olduğu üzre vurgulanmak için aşırı şişirilmemiş. Her ne kadar genital bölgenin üzerine toprak atılsa da fallus ve vulvar oymacılığına-çizimlerine ayrı bi’ şekilde-yerde devam ediliyor.

Willendorf-stil: naturalistik, Gönnersdorf-tip: şematik; Willendorf-stil:detaylandırılmış, Gönnersdorf-tip: şematize edilmiş; Willendorf-stil: bireysel, Gönnersdorf-tip: standart; Willendorf-stil: zaman tüketen yavaş üretim, Gönnersdorf-tip: hızlı seri üretim

 (Üst Paleolitik mağara sanatındaki bu çalışmalar-betimlemeler daha eskilere tarihleniyor aslında.  Aurignacien’e  tarihlenen Fransa’daki Abri Castanet mağarasında, mağara duvarlarından kopma kaya bloklarının üstünde bulunan çizim 2005-2010 kazı sezonlarında tekrar yorumlanıyor ve bu çizimin bi’ çeşit vulvar olduğu iddia olunuyor ekibin çoğunluğunca. Araştırma ekibinin bi’ diğer üyesi Amy Clark ise bu çizimi vulvardan çok kiraza benzetiyor-sözlü/yazılı görüşme) Detay ne kadar düşürülüp kişisel özellikler kısılıyor ve şematize bi’ hâl alıyorsa, formun içine gömülen bağlam-anlam da o derece derinlere gizleniyor, kapalı bi’ hâl alıyor Gönnersdorf Tipi formlarda. Ama ayrı ayrı coğrafyalarda benzer anlamlara gelebilecek, bu tipte ortak mesajlar verebilecek standartlaşmayı yakalaması, işbu formların ortak-toplumsal özelliğini kesinleştiriyor. Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris tam da burada devreye giriyor.

Toplumsal Kimlik-İletişim Sistemi:

Formların şematize hale bürünmesi ve standartlaşması Late Magdalenian’da tamamlanıyor. Bu zaman dilimi Avrupa kıtasında iklimsel etkenlerin tetiklediği büyük çevresel değişikliklerin bi’ öncesine (bu değişimden bir önceki istasyona) tekabül ediyor. Isının artması, buzulların erimeye başlaması vb, bitki ve hayvan dağılımını etkiliyor. Daralan kaynaklar da, etrafı kendisini tecrit eden dev alanlarla çevrili küçük-ekonomik nişleri oluşturuyordu. Bu ufalma farklı üst paleolitik toplulukları arasında belli bi’ rekabet ve yine toplulukların farklı farklı diğer topluluklarla ilişkilerinde menfaatlerine uygun düşecek şekillerle müttefiklik ve düşmanca ilişkiler yaratmış olabilir. Tüm bu ilişkiler de -gerçekleşmiş olduğunu farz edersek- Avrupa’ya yayılmış ekonomik nişlerin ve etraflarına konumlanmış farklı toplulukların, uydu istasyonların (bunları uzak karakol olarak kabul edelim) ve kurulu sistemin diğer öğeleri arasında uzun mesafeli iletişimi zorunlu  kılmış olmalı.

Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris kadın formlarının bu tipte bi’ iletişimde, tek tek bireylerin toplumsal kimliklerini belli etmede kullandıklarını düşünüyor. X yabani havuç kökünün eskiye oranla daha az ve belirli yerlerde yetişmesi (ki bu havuç kökünün, bizim şimdi kuracağımız hayali diş hastalığının tedavisinde kullanılan en önemli ilaç olduğunu varsayalım lütfen) bazı klanların bunlardan faydalanamayacağı anlamına geliyordu. Yalnızca ”ohlaklö” (Ren Nehri’ne dönem içinde verildiği farz edilen hayali isim olsun bu da) ötesinden gelen dost topluluk buna sahip olabilirdi mesela. Dost topluluk üyesi toplayıcı bu bağışlayışı tavrı, ihsan edilen bu ayrıcalığı da çantasında taşıdığı kimlik ile elde ediyordu. Benim yaptığım kurmaca şöyle dursun onlar; uzun mesafeli iletişim sisteminde kullanılan toplumsal kimlik olarak kurguluyor (mid-upper paleolithic) tüm bu kadın formlarını. Yeni bi’ yorum ve olasılık olarak hatrı sayılır bi’ yere kaldırmak durumunda kalıyoruz biz de.

1. Gaudzinski-Windheuser, S., Jöris, O., 2012: Centextualising the Female Image – Symbols for Common Ideas and Communal Identity in Upper Palaeolithic Societies: F. Wenban-Smith / F. Coward / R. Hosfield / M. Pope (Eds.), Settlement, Society, and Cognition in Human Evolution. Matt Pope. Cambridge University Press.

Amerika: Başından Beri Avrupalı?

İnsanoğlu maddeyi yorumlayıp benlik kazandığından beri belki onlarca belki de yüzlerce kez keşfetti kıta amerikasını tıpkı diğer coğrafyalar gibi. Elimizdeki somut veriler ve onların tartışma aşamasında yarattığı inanılmaz çekim alanı ve dahi geçmişi şimdinin koşulları ile düşünme hastalığı bazı şeyleri perdelemeye devam ediyor. Kaybolan yap-boz parçalarının hepsini bulmayı amaçlıyorsak eğer, şimdi ve geçmiş arasındaki ilişkinin sonsuza dek çözülemeyeceği anlamına gelen vilayete doğru süratle ilerliyoruz demektir.

Bin 900’lerin başında Amerika’nın yaklaşık 5000 yıl önce iskân edilmeye başlandığı düşünülüyordu. Bu düşünce -yeniden eskiye doğru olacak şekilde- kıtanın ilk kez İskandinav halklarınca Orta Çağ’da keşfedildiği ve kıtanın ilk kez Yeni Çağ’ın Avrupalı seyyahları tarafından keşfedilip bugünkü halini aldığı tezlerinden-düşüncelerinden sonra hâkim olmaya başlamış. Bu tarihten birkaç yıl sonra yapılan keşifler ise geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar sarsılmaz bi’ şekilde güçlü olacak, Amerika’nın ilk yerlilerini New Mexico yakınlarında alet çantasının büyük kısmını bırakmış olan Clovis Kültürü ilan edecektir. Günümüz bizon türünün soyu tükenmiş ve yine mastodon vb hayvanların geçmiş üyelerinin avcılığı ile geçinen bu kültür sapa-takılır, iki yüzeyli ve uca doğru incelen uç ve geniş dilgi üretimi (1) ile karakterize olmakta. Yapımında egzotik hammadde kullanımı baskın olan geometrik uç üretimi dışında kemik tipi malzemelerden üretilmiş olan bız, nadir de olsa aynı organik-inorganik hammaddelerden yapılma burin ve borer tipi aletler de Clovis uzmanlarının çantasında bulunmaktaydı. Tüm bu buluntular günümüzden 13.500 yıl öncesine tarihleniyor. İşte sorun tam da burada başlıyor.

Pre-Clovis:

Öncül çalışmaları bin 950’lere (+15 -15 yıl) tekabül eden çeşitli kazılar yüzyıl sonunda sistemli ve bilimsel bi’ omurgada tutturuluyor ve atölye çalışmalarıyla ortaya çıkan tarihlendirmeler Amerika’nın ilk kolonicileri olarak sunulan Clovis Kültürü’nün pabucunu dama atıyordu. İçlerinde en önemlisi Oregon eyaletinde yer alan Paisley Mağaraları. Aslında bu keşif sadece olumsuz anlamda Clovis’in fiyakasını bozmuş gibi gözükse de Clovis’le inşa edilen Bering Land Bridge Hipotezi’nin elini ciddi şekilde güçlendirdi. Soyu tükenmiş at, deve ve çeşitli memeli kemiklerinin ortaya çıkarıldığı mağaralar günümüzden 14.500 yıl öncesine tarihlendi. Bu, buzul-buzularası geçiş dönemlerinde dünya su sistemindeki kütlesel çekilişlerle açığa çıkan kara köprülerinin ve buradaki önemli isim olan Bering Land Bridge’den kıta içlerine kuzey-güney doğrultusunda uzanan kolonici trafiğinin kanıtlanmasında, buna dönük tezlerin güçlendirilmesinde kullanıldı-kullanılıyor. Ve bi’ başka önemli şey olan DNA analizleri: Analizler günümüz ‘’modern’’ Asyalı’nın genomuyla sıkı ilişkiler taşıyor. Bi’ diğer önemli başlık ise hayvan göçleri. Aynı hipoteze göre kara köprüsünden yıllık olağan geçişlerini yapan hayvan sürüleri peşine Asyalı avcı-toplayıcı kabileleri taktı (Zira, insanoğlunun doğduğu yer değil doyduğu yer mekanı olmuştur! Toprağa yerleşiklik, epik anlatımlarla başı göğü delen ulus-devlet tek ve çok ama çok basit bi’ şeyden inşa edilmişti işin aslında).

Bin 970’lerin sonlarında Emanuel Manis isimli çiftçi tarafından bulunuyor. Amerikan Mastodon cinsi bireyin  kaburga kemiği olan arkeolojik buluntu Birleşik Devletler-Kanada sınırında (buluntunun gün yüzüne çıktığı Olympic adlı yarımada Birleşik Devletler sınırlarındayken yarımadayı ayıran suyun karşı kıyısı Kanada’ya ait). Arkeolojik buluntu; zira kemiğe insan elinden çıkma mızrak(?) ucuna ait bi’ parça saplanmıştır. University of Copenhagen ve University of Texas A&M’in işbu buluntu üstüne birlikte yapmış olduğu çalışma geçtiğimiz yıllarda sonuç verdi ve uluslararası bilim dergisi Science’da yayınlandı (2). Çalışmaya göre kaburga parçası, günümüzden -aşağı yukarı- 14.000 yıl önceki av sezonundan arta kalma birkaç parçadan biri.

Tarihlendirme çalışmaları 2011 yılında Science'da yayınlanan uç saplı mastodon kemiği

Kuzey-güney doğrultusunda uzanan göç rotasına uygun, kıtanın ilk iskâncılarının  Asyalı olduğunu iddia eden hipotezle uyumlu bi’ diğer bölge Paisley Mağaraları ve uydularından yaklaşık 1000 km güneyde yer alan California açıklarındaki Channel Islands. Buradaki tarihlendirme ise Paisley’e göre daha yeni. Yaklaşık olarak günümüzden 11.500 ila 13.000 yıl öncesine dayanıyor. Hızlı kıyı yerleşimleri şeklinde servis edilen bu hipoteze göre iskân hareketleri günümüzden 15.000 ila 16.000 yıl önce başlıyor. Avustronezya gen-dil grubuna dahil edilen insan topluluklarınca yapılan bu iskân rota olarak; Endonezya adalarını, oradan daha kuzeye geçip Japon adalarını kullanıyor ve son olarak da Bering Boğazı’nın 1500 km güneyinden, belirtilen tarihlerdeki kıyı çizgilerini-sığ okyanus bölgelerini izleyerek Amerika kıtasının batı kıyılarına ulaşmakta. Devamında ise önce kıtanın merkezine daha sonra doğuya doğru genişledi işbu iskân. Hülasa ana hatları bunlar.

Velakin, tüm bu hipotezleri -bilhassa Bering Land Bridge- kanıtlayacak arkeolojik kanıtlar tam olarak bulunamadı. Unutmamalıyız ki Amerika kıtasının kökenine dair bu düşünce spekülasyonla temellendirilmiş olup arkeolojik kanıtlarla desteklenemiyor (1). Tahmin edilen transfer zamanlarında Bering Boğazı hiç bi’ canlı yaşamına uygun değil. Canlı yaşamından kasıt, uzun mesafeli geçişler için kullanılmaya müsait olmaması. Bering ile Amerika’nın en kuzeyinde kalan en eski -şimdilik- paleolitik istasyon arasında yaklaşık 3500 km uzunluğunda bi’ buzul kütlesi uzanmakta verilen tarihlerde. Bu hipotezi-hipotezleri spekülasyon kalıbına sıkıştıran diğer önemli unsur ise sözkonusu buluntu yerlerine tam tersi istikamette, 4000 km doğuda, Virginia eyaletinde yer alan Cactus Hill adlı paleolitik istasyonun keşfi. Sadece Cactus Hill de değil, güneyde Florida sınırlarında yer alan bi’ başka istasyon, Aucilla River. 14.500 yıl önceye dayanan radyokarbon tarihleri sunmakta Aucilla River buluntuları. Kuzeydeki Cactus Hill radyokarbon tarihleri ise 15.000 yıldan daha fazla öncesine yerleştiriliyor. Bu istasyonlar kıtanın batı ucundaki yerleşim yerlerinden en az 1000 yıl daha eski bi’ tarih/zaman sunuyor.

Başka Bir Yol?

Bin 970’lerde İspanya’nın kuzeyindeki Vasco-Cantabria bölgesinde ortaya çıkarılmış buluntular üzerinden Solutrean Kültürü tanımlayan Jelinek, Solutrean ile Clovis tipi taş teknolojisindeki büyük benzerliği gözden ırak etmiyor; yalnız Solutrean’in Clovis’den yaklaşık 6000 yıl daha eskiye tarihlenip bu iki kültür arasındaki zamansal boşluğu dolduracak buluntu yerlerinin olmaması ve dahi bu iki endüstri merkezi arasında aşılması güç gözüken Atlas Okyanusu’nun bulunması benzerliği ve Amerika’nın iskânı üzerine bi’ başka hipotezin inşasını sonlandıramıyor.

Kıta iskânına dönük hipotezler

Merkezde bulunan Clovis yerleşmesinin batısında kalan istasyonlara oranla daha eski tarihler-zamanlar veren yerleşmelerin yanı sıra, hızlı kıyı yerleşimleri ve kara köprüsü fikrini destekleyecek sağlıklı, dişe dokunur kanıtların olmaması, tahmin edilen göç rotası üstünde ara-konaklama istasyonlarının bulunamaması bin 990’ların sonlarında formüle edilen Solutrean Hipotezini daha çok düşünmemiz gerektiğini işaret ediyor. Bruce Bradley ve Dennis Stanford bu hipotezin öncülü ve en ateşli savunucuları. Doğuda (Clovis’e göre) kalan Atlantik kıyı koridorundaki keşifler daha eskiye dayanıyor ama, buluntuyu ilk inceleyen uzmanlar niteliksiz-zayıf, çört tipi malzemelerin kullanımından ötürü tanımlama yapmaktan ve ‘’iddialı’’ sayılacak şeyler söylemekten kaçınıyordu. İlerleyen zamanlarda yapılan tarihlendirme çalışmalarındaki kesinlik ise Bradley ve Stanford’un öncülüğünü yapmış olduğu hipotezin artık daha güçlü ve çekinmeden söylenebilir olmasını sağlıyor.

20.000 yıl önce Avrupa’dan kaybolan Solutrean Kültürü, çıkarılmak istenen yonganın çekirdek üstünde belirlenip-tahayyül edilip taş harici daha yumuşak bi’ başka organik malzeme vasıtasıyla daha kontrollü (önceki teknolojilere oranla) yongalama yapan bi’ endüstriye sahipti. Defne yaprağı biçimine sahip-bu isimle anılan ve sapa takılan uç, aynı şekilde geniş dilgi üretimi Clovis tipi teknoloji ve yerleşimlerinin Solutrean ile taşıdığı ortak özelliklerden biri.

Solutrean Hipotezi:

20.000 ile 13.500 yıl öncesindeki zaman aralığını dolduran ve olası göç yolunda konumlanmış istasyonlar kesinlik kazansa da paleocoğrafya atlasında buzullarla birbirine bağlanan ya da dolaylı yollarla bütün gözüken kıtalar (Amerika-Avrupa) ve kuzeyi buzullarla kaplı Atlas Okyanusu bu geçiş-transfer için aşılması güç olarak değerlendirilmekte kimileri tarafından. Coğrafyanın sertliği, olanakların kısıtlı oluşu ve azalışı ve yine diğer çevresel-iklimsel etkenler ‘’normal’’ durumlarda ‘’imkansız’’ gözüken şeyleri ‘’güç’’ olarak değiştiriyor. Bu ahvâl geçmişte olduğu kadar, şimdiden geçmişe kanca atan, ahvâlin fotoğrafını çekmeye çalışan bizler için de geçerli. Bi’ kere işin içinde her şeyi göze almış prehistorik koloniciler ve o’nların davranış şekilleri var. Bu süreklileşen davranışlar gensel varlıktan, gensel varlık da süreklileşen davranış şekillerinden beslenmekte kuşkusuz, ve yine kuşkusuz maddenin değişmezlerinden,  ’’niteliğin niceliğe niceliğin niteliğe geçişi’’ ilkesinden kaynaklanmakta tüm bu ahvâl.

Sebep zorunluluk-zorlayıcı çevresel etkenler de olmayabilir. Prehistorik kolonicilerde de -bence- bulunan/bulunabilecek olan işbu diğer etken-davranış çeşidi, yanisi ‘’merak’’, DRD4 adlı gene borçlu birçok şeyi. Araştırmacılar DRD4-7R adı verilen ve insanların yaklaşık yüzde 20’sinde bulunan bu çeşidi, merak ve yerinde duramamaya bağlıyor. İnsanların üzerinde yapılan onlarca araştırma, 7R’nin insanları çok daha fazla risk almaya; yeni yerler, fikirler, yiyecekler, ilişkiler, uyuşturucu ve seks olasılıkları keşfetmeye ve genel olarak harekete, değişikliğe ve maceraya kucak açmaya ittiğini ortaya koyuyor (3). Bağımlılık, merak ve cesareti olumsuz yönde etkileyen şeylerin tamamı toprağa bağımlı üretim ilişkilerinden, bu ilişkilerin günümüze kadar gelen çeşitli sosyo-ekonomik modellerinden, onların üretmiş olduğu ideolojik sınırdan oluşma. Zaten yukarıdaki çalışmanın bi’ diğer sonucu, işbu genin kentli ve artı değer sömürüsüne dayanan sosyo-ekonomik sisteme tabi insanlara oranla günümüz avcı-toplayıcılarında daha fazla barındığıdır.

İspanya'nın kuzeyindeki El Pindal Mağarası'nda bulunan balık çizimi

Bradley ve Stanford’un buradaki hipotezi ise, merak ve ilgili diğer gensel dürtüler yahut da belli bi’ tür zorunluluktan ötürü harekete geçen Solutrean kolonicilerinin kano benzeri deniz taşıtları ile önce Britanya daha sonra İzlanda açıklarındaki eski kıyı çizgilerini takip eden, Grönland üzerinden  Newfoundland’ta sonlanan rotayı kullandığını zikretmekte. Kara köprüsü fikrinde olduğu üzre burda da karşımıza çıkan uzun yolculukta konaklama, bu yolculuğu sağlayacak besin kaynağı meselesine son buzul çağındaki iklimsel-çevresel değişimler ile çözüm bulmaya çalışıyorlar. Buna göre, rüzgar ve akıntı yönlerindeki büyük değişimler okyanus zeminindeki oksijen yoğunluğu fazla olan alanların zengin besin kaynaklarını okyanus yüzeyine çıkardı. Kano ve iklimsel değişikliklerle ortaya çıkmış ve dahi yüzen dev bi’ platformu andıran geniş buz kütleleri ile hareket eden kolonicilerin en önemli yaşam kaynağı fok balıkları olmuş. Gelişigüzel bakıldığında sadece protein kaynağı görülen ve bunun yanında kürkü ile insan topluluğunu ısıtan bu av hayvanları, vücutlarındaki yağ ile buzun eritilip içme suyu elde edilmesinde ve yemek yapımında kolonicilere avantaj sağlamış. Bunun dışında Bradley ekliyor; kemikleri ile balıkçılıkta kullanılan iğne tipi aletler yaptılar. Solutrean üzerine çalışan birçok araştırmacı deniz kıyısı ve yüksek geniş düzlükler arasındaki küçük çatışmada, alternatiflerde, seçimini yüksek geniş düzlüklerden yani karasal besin kaynaklarından yana yapmış. Bu seçime ve seçimi destekleyen kimi kanıtlara rağmen birçok Solutrean yerleşiminde denizi-okyanusu hatırlatan kanıtlara-buluntulara da rastlanmış. İşbu buluntuların arasında ilk olma özelliğini koruyan olta iğneleri olmakla beraber, sığ sularda bulunmayan deniz kabuklularından yapılma kolyeler ve okyanusa dair duvar çizimleri de bulunmakta.

Tüm bunlar tek merkezci yayılım ve yine bu tekçiliği-zamansal artı-eksiliği şart koşan günümüz hakim düşünce yapısının etkisinden sıyrılmak için de önemli. ‘’Uygarlık’’ denilen şeyler bütünü, ve bunlara dair geçmiş içinde türettiğimiz şeyler farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda kesintilerle yaşandı ve sönümlendi. Aralarında halef-selef ilişkisi yoktu birçoğunun. Burada, bilhassa diğer iki hipotezde, Out of Africa modelinin ağırlığı hissedilmekte. Ama yeni keşifler, tarihlendirmeler vb gösteriyor ki çoklu ortam daha akılcı ve meşru kanıtları var, sıralı değil. Amerika başından beri Avrupalı mıydı? Zararı olmayan miniminnacık asude bi’ soru sadece.

  1. Bradley B., Stanford D., 2004, The North Atlantic ice-edge corridor: a possible Palaeolithic route to the New World. World Archaeology 36: 459-478
  2. Waters R. Michael, et al, 2011, Pre-Clovis Mastodon Hunting 13,800 Years Ago at the Manis Site, Washington. Science 334: 351-353
  3. Dobbs D., 2013, Yerinde Duramayan Genler. National  Geographic/Türkiye Ocak: 52-65
  4. Berenguer M., 1994, Prehistoric  Cave Art in Northern Spain Asturias: 92

Harita: 5W Infographics’den alınarak hazırlanmıştır.

Mağara: Prehistorik Propaganda Merkezi

Doğayı taklit etme, ona olan sınırsız öykünme insan topluluklarının en büyük gelişim dinamiği. Öykünme kendi içinde burjuva kibrine benzer kıskançlığı taşır. Bu şimdiye kadar farklı çağlarda farklı tonlarla böyleydi ve bundan sonra da mutlak sona kadar devam edecek.

Günümüzden 70 bin yıl önceye dayanıyor insan topluluklarını kendi vücut yapısı (kürk kadar olmasa bile sınırlı tüy sistemi) haricinde dış etkenlerden -bilhassa buzul dönemde yaşanan soğuk havadan-  koruyan giysilerden oluşma parazitlerin varlığı. Tüy üreten salgı bezlerindeki (keratin-protein) zayıflama ya da tamamen ortadan kalkışa paralel giyinme alışkanlığı birer elzem haline dönüşüyor. Avlanılan (?) yahut da uçurum kenarında leşi bulunan av hayvanlarından ya da yırtıcıdan alınma kürkün kendisi de başlı başına bi’ tür statü yaratmış olmalı. Tüm klana yetecek kürk olmadığından ötürü sadece seçilmiş kişiler bunları giyiyor, bu da klanı ilerleten-yöneten hakim düşüncenin kendine münhasır yapısından ileri geliyordu. Aslına bakılırsa günümüz Türkçesi’nde varlığını devam ettiren birçok deyim hem statü olan kürk ve hem de o’nun sosyal rolü ile ikili mücadeleye girip top çalabilir. ‘’Baldırı çıplak’’ deyimi buna verilebilecek en iyi örneklerden biri. Bu deyim daha çok parasız-pulsuz anlamını muhteva etse de serseri ve ne idüğü belirsiz  kişileri ifade etmede de kullanılıyor. Yani statü açısından düşük, deklase birey. Bu da bizim geçmiş-şimdi analojimizde daha çok işimize yarıyor.

Güneş sadece yeryüzünü değil zihinleri de aydınlattı. Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı'nda yaptığı ''İçimizi ısıtır, her gün yeniden doğar. Demek ki geçip giden şeyler kötü kalıcı olanlar iyi.'' temalı teşbihvari sözlerini fazlasıyla hak eder. Tarihin değil de daha çok tarihsel olanın önemli olması gibi.

Ateşin kontrolünü iyiden iyiye ele geçirip tekniği ilerletseler de ve buna ilaveten statü yaratacak şekilde belli kısmı giyinmeyi başarabilse de klanın soğuk hava koşullarından ve yine meteorolojik olaylardan etkilenmeyi en aza indirebilmek için sığınaklara ihtiyaç duyması devam etti kesinlikle. Kütlesel kaya bloklarından oluşma ve belli başlı çıkıntılarının tente misyonunu yürüttüğü kaya altı sığınaklarında, birbirine sokulmuş halde sıralanmış klan üyeleri sıcak bi’ aile portresi çizmekteydi. Sıcaklık-sıcak aile ahvâli, duygusal yakınlaşmadan ziyade maddiyattan, tensel yakınlaşmadan kaynaklanıyor-start alıyor, işbu günümüze ulaşan tensel yakınlaşma örümcemesi de günümüz insanlarının farklı nedenlerle birbirlerine duydukları yakınlaşmanın-yakınlık hissiyatının ve bunu-bu tip duygusal yakınlaşmaları sıcaklık olarak anlatmasının bi’ başka köken açıklaması oluyordu. Bu tip kaya altı sığınakları, mağaralar, mağara girişleri, ağaç kovukları vb doğal ve de sığınak misyonu görebilecek alanlar düzensiz köşeli olmaları hasebiyle soğuk havanın etkisini azaltamıyor, bununla birlikte gök olaylarından, kar vb yağışlardan klanı koruyamıyordu. Bunu neden yaptığına dair yanıtı kendinde saklı kalıp hiç bi’ zaman açıklanamayacak şekilde klan üyesi, kafasını gökyüzüne çevirdi ve evrendeki en kusursuz yuvarlak şekle sahip ısı kaynağı olan güneşi gördü. Yuvarlaktı, ne düzenli ne de düzensiz köşelere sahipti. Ama sıcaktı, onu ve neferi olduğu klanı ısıtıyordu. Demek ki etrafta gördükleri bağımsız objeleri düzensiz ve gelişigüzel bi’ tarz ile içine girilebilir şekilde dizmek yerine, belli bi’ takip sırası olan ve bu şekilde tıpkı güneş gibi,  bi’ noktadan başlayıp diğer noktaya düzenli ya da düzensiz köşe yapmadan ilerleyen hatlara sahip yuvarlağımsı iskeletler inşa etmeliydiler sığınak için. Mağara atmosferinin uzun süreli kamplar için uygun olmayışı ve ayı gibi yırtıcılar ile olan rekabette öne geçilememesi insanlık tarihindeki diğer örneklerde olduğu üzre insanlığa olumsuz koşulları ve zoru dayatmış, insanlık da en büyük yaratıcı doğadan esin alıp bu işe kalkışmıştı. Bana kalırsa makul olan izahlarından biri bu en azından. Peki ya mağara? Kullanıma devam edildi tabi ki.

Yaklaşık 400 m uzunluğa sahip, irili ufaklı bi’ çok dehlizi ve hücreyi-salonu barındıran ve dahi bulunduğu günden şu zamana kadar bi’ çok arkeoloji meraklısını heyecanlandıran Chauvet Mağarası replika çalışmaları sırasında, bizzat işbu projeye katılabilmiş meslektaşlardan biri olan Julien Monney tarafından anlatılmalı ve siz de bunu dinlemelisiniz. 527 milyon noktadan alınan veri ile laser taraması tamamlanıp elektronik ortama alınan mağaranın etkisi büyük. Mağaraya giriş yapabilmiş şanslı isimlerden olan Monney halen kurtulamamış bu etkiden örneğin. ‘’Mağaraya girdiğimizde duyduğumuz kalp atışları bizim miydi yoksa sabık sahiplerinin miydi ayırt edemedik’’ diyor bi’ diğer takım arkadaşı. Mağara oldukça uzun ve farklı bölümlere ayrılıyor. Buraya sızan su akıntısı zamanla kristalize oluyor ve her yeri kaplıyor. Söz konusu farklı bölümlerde yürüyen ekspedisyon ekibinin aldığı görüntülerde etrafa saçılmış mamut, ayı vb yırtıcılara ait çeşitli kemik parçalarına kolaylıkla gözünüz çarpar. Ekseriyetle kristalize olmuş su kütlesiyle kaplılar. Zaten bu doğal oluşum-zamansal hareketlilik (ya da hareketsizlik) ağzı kapanan mağaranın dondurucuya dönüşmesine neden oluyor. Bu şey arkeologlar için bi’ çeşit zaman kapsülüne tekabül eder.

Birçok farklı tema oluşturacak-oluşturabilecek şekilde işlenen kaya resimlerinin etraflarında ateş izleri ve fazla derin olmamak koşuluyla tabanı geniş, geçmişte ‘’havuz’’ olma olasılığı çok yüksek çukurlar bulunmakta. Hava sirkülasyonu kısıtlı olan ortamda odun ateşinin çıkardığı duman hızlı bi’ ilerleyiş-mağara içi solunum yerine stabil hâl izler ve bu da ateşin başlangıcını baz alırsak burada toplanan grubun çok kısıtlı vakte sahip olduğunu gösterir. Belki ‘’kısa’’ süren-sürebilecek tören kadar vakitleri vardı, daha sonra burayı terk edip ağır işleyen hava sirkülasyonu ile tekrar temizlenmesini bekliyorlardı. Düşünülen şey, panel önündeki havuzumsu alan üstündeki su ve ateş yardımıyla duvar resimlerine perspektif ve hareket kazandırıldığı. Bi’ çeşit gölge oyunu organize ediliyor, hikayecinin kattığı diğer ses gibi unsurlar (bunu -bilhassa gerilim ve korku türündeki- filmlerin action sahnelerindeki fon müzikleri gibi kurgulayın lütfen) ile hikaye sağlamlaştırılıyor ve belki de zaten doğal hâli ile insanı büyüleyip aklını başından alan bu ortam çeşitli bitki esansları ile iyiden iyiye konuğun iradesini teslim alıyordu. Tüm bunların dışında, Chauvet çağdaşı ya da (+) (-) 10 binlik süreçteki kimi muadillerinden olma ve Chauvet’ye oranla ‘’başarısız’’ çizimler sağlaması olacak şekilde, böylesine başarılı çizimleri ilk defa gören ve de klan üyesi olmayan bağımsız bireyin içine düşeceği hayreti hesaplamak için hiç bi’ arkeolojik buluntu güç yetiremez. Bu hayret için düşünün biraz. Vadinin aşağısında avlamak isterken ölümle burun buruna geldiği av hayvanı şimdi karşısında ve hikayecinin kontrolü altında.

Londra ile Paris hattında yılda bi’ kaç sefer yapan Aurignacian birey yolda başına musallat olabilecek en büyük badireden biri olan pantherayı burada, bu şekilde gördüğünde düşünce yapısı ani bozulmaya maruz kalacak ve zihni ve kalbi yeni fikirler, yeni korkular için ekilmeye uygun bi’ alan haline dönüşecek.

Chauvet'nin dip kısmındaki son salondan, dar bi' boğazdan giriş yapılan işbu dip-son salon Chauvet'in yumurtalık kısmını teşkil eder.

Şimdi benim burada zikredebileceğim mağara alegorisi biraz daha farklı olacak. Alegoriden başka her türlü söz sanatına ve batine bağlı anlatıma benzetilebilir. O denli mix. Gerçi ışık kaynağı ile doğru düzgün yüzleşemeyip gözünü duvardaki optik yanılgıdan alamayan ve bu sayede yüksek dozda propagandaya maruz kalıp zehirlenen prehistorik kurban, antik yunandan pasajlarıma misafir olan değerlinin alegorisine hiç değilse bi’ parça bağlı kaldığımı gösterir. Mağaramız, buradaki örnek Chauvet olduğu için ondan bahsediyorum, ana rahmi, mağaranın derinliklerinde döllenmek için alınan kurbanın korku ve tereddütten oluşan ilk anı sperm, farklı ritimlerle sert bi’ şekilde devam eden propaganda seansları ve bitiminden ibaret anları embriyo, end chamber’da döllenmesi sonrasında sırasıyla geçtiği salonlarda cenin ve final: Chauvet girişi, kurbanımız ‘’yeni insan’’ olarak tekrar doğmuştur.

Mukayese edildiğinde her örnek, her bölge Chauvet kadar geniş film stüdyolarına, platolarına, tekniğe, efektlere, ses kalitesine vb sahip olamamış. Soğuk Savaş dönemini Hollywood yapımı filmler ile atlatıp çift kutuplu dünyayı tek kutuba indiren yankee’ye karşı diğer ülkelerin politik ve propaganda temalı, alt metninde yine kendi resmi çizgilerine dair anlatımların-uyarıcıların olduğu filmlere bakın. Bariz, teknik bakımdan arada büyük farklar olduğu bariz. Paleolitik propaganda istasyonları için de böylesi bi’ yorum yapılsa aradaki farklılık belki, az da olsa, anlam kazanabilir.

Hamiş: Chauvet’nin replikası önümüzdeki yıl açılacak. En azından Fransa’daki ilgili bakanlık böylesi bi’ açıklama yaptı. O vakte kadar Werner Herzog eşliğinde çekilen Cave of Forgotten Dreams adlı belgeselle idare edebilirsiniz. Bunun dışında, yeni fikirler, yeni inançlar, inanılan kişiler için sınıflı toplumda da üs olmuş mağaralar, Anadolu örnekleri, baştan check edilse fena olmaz. Görmeyi bilen bi’ çift göz Tokat’ta bulunan Ballıca Mağarası’nda iyi işler çıkarabilir. İlgisizlik nedeniyle bi’ dönem çöplüğe dönmüş, kültürel miras’a (bana kalırsa kültürel miras, zira yeni çağın küçük burjuva karakterli bi’ çok isyanına ev sahipliği yapmış) olan duyarsızlık nedeniyle duvarları okla vurulmuş içinde çiftleri simgeleyen harflerin olduğu kalplerle dolmuş. Ziyaret ettiğimde kapalıydı. Memleketimin güzide alicenap prehistoryenleri bu noktayı atlamış olamaz tabi ama yine de hatırlatmak istedim.