Alpha ya da Alfa: Bir Diğer Prehistorik Film Denemesi

 Film projesi yaklaşık iki yıl önce ilan edilmiş. 2016 başlarında casting işleri tamamlanarak çekimlere geçiliyor. Geçtiğimiz ay ise, proje süreci açısından anılması gerekli diye düşünüyorum, The Solutrean olarak belirlenen isim Alphaya çevrildi. İlgilenenlerin bildiği üzre Solutrean bir Üst Paleolitik kültürü. Kendine has ve öncüllerine oranla daha fazla incelik gerektiren (ya da daha fazla detay çalışılan) taş teknolojisi ile bilinmekte. İsim değişikliği isabetli olmuş zira yayınlanan ilk fragmandan anlaşılabiliyor; film bahsi geçen Üst Paleolitik kültüre odaklanmıyor. Bunun yerine insan toplumunun -bilinen- ilk kültüre alma yani evcilleştirme “başarısını” anlatıyor: Köpeğin evcilleştirilmesi

 Günümüz köpek ve kurt cinsleri Canidae (Köpekgiller) familyasına üye ve bununla birlikte ortak bir ataya sahipler. Köpekler kurtlardan türedi-türetildi demek, evcilleştirme işlemini ve sonucunu açıklayan en kısa ve yerinde ifade olacaktır. Filme döndüğümüzde, ortak atayı, filme de ismini veren, Alpha/Alfa isimli kurt canlandırmakta (Alfa aynı zamanda zoolojik bir terim; sürü içerisindeki dominant birey).

 Köpek ilk ne zaman, nerde ve nasıl evcilleştirildi bugün halen yanıt aranan sorular. İlk diyorum çünkü tıpkı diğer farklı kültüre alma/evcilleştirme süreçlerinde olduğu üzre, köpeğin evcilleştirilmesi de tek bir merkezde ve tek bir seferde tamamlanmış olamaz. Daha doğru bir ifade ile, aksi bir beklenti akla yatkın gelmiyor. Böyle düşünmemize neden olan onlarca arkeolojik kanıt ve gen çalışması bulunmakta.

 Birkaç yıl öncesine kadar Üst Paleolitik dönemin sonlarına doğru, Epipaleolitik/Mezolitik’te köpeğin evcilleştirildiği tahmin ediliyordu. Ancak, yakınlarda sonuçlanan gen çalışmaları ve yine işbu çalışmaları destekleyen arkeolojik keşifler, sürecin çok daha eskiye dayandığını gösterdi. Arkeolojik keşifler arasında sıralayabileceklerimiz; Predmostí (Çek Cumhuriyeti/Çekya) yerleşmesinde ele geçen 3 köpek kafatası (Kurt cinsleri ile karşılaştırıldığında daha ufak bir yapıya sahipler). Kafatasları insan gömüleri ile hemen hemen aynı alanda bulunmuştur. Kafataslarında herhangi bir kasaplık izine rastlanmamış ve daha da önemlisi içlerinden birinin ağzına özenli bir şekilde bir başka hayvana ait kemik yerleştirilmiştir. Tarihlendirme kalibrasyonu günümüzden 32 bin ile 22 bin yıl öncesine konumlanmaktadır. Bir diğer önemli buluntu ise ünlü Chauvet mağarasından (Fransa) gelmekte. 10 yaşındaki bir çocuğa ait ayak izlerinin yanı sıra, onu takip edecek şekilde, köpekgillerden bir etçilin ayak izlerine rastlanıyor. Yapılan karşılaştırmalar ile bu izlerin bir kurda ait olamayacak kadar küçük olduğu anlaşılmıştır. 26 bin yıl öncesine tarihlenmekteler.

 Film, tarihi-tarihlendirmeyi ıskalamamış diyebiliriz. 20 bin yıl öncesini anlatma iddiasını sahip bir filmin, bilimsel anlamda, köpek evcilleştirilmesi ile beraber düşünüldüğünde, anakronik bir hata taşıması söz konusu olamaz. Yakın tarihler, yakın zaman dilimleri pek ala kullanılabilir.

 Anakronik hata demişken… Fragmanda belli olmayan ama IMDb’nin film için ayırdığı sayfada görülebilen ilginç bir detay var. Cast listesinde Patrick Flanagan adlı oyuncunun Neanderthal canlandırdığı yazmakta (Birkaç Neanderthal daha olduğu #3 ifadesi ile anlaşılıyor, e tabi kim öle kim kala, Mart 2018’e kadar hangi sahneler çıkarılır hangi oyunculara kıyılır belli olmaz).

  Neanderthallerin yok oluş süreci günümüzden 41-39 bin yıl öncesinde tamamlanıyor. Bu tarihten sonra Neanderthallere rastlanmamakta (Bize bıraktıkları kültürel ögeleri ve genleri saymazsak). Ama filme bakılırsa 20 bin yıl öncesinde halen ortalarda dolanan birkaç Neanderthal var.

 Zaman konusunda ıskalamadı dedik, e tabi Neanderthalleri saymazsak, bence mekan da ıskalanmamış. Köpeğin Asya ya da Avrupa’da, bu iki coğrafyanın birinde ilk önce kültüre alındığı, ardından sürecin hızlanarak devam ettiği biliniyor. Hangisinin merkeze konulacağı şu an için önemli değil.

 Gelelim yanıtlanması en çetrefilli ve tartışmaya açık soruya: Köpekler nasıl evcilleştirildi?

 Filmin hikayesi aslında bu soru. Şimdiye kadar birkaç teori üretildi ve bunlar arasında en çok rağbet göreni Çöp Teorisi oldu. Buna göre, kurtlar avcı-toplayıcı insan topluluklarının arkalarında bıraktıkları çöpleri zamanla fark etti. Avlanmaya oranla daha az risk alınan ve yine daha az enerji harcanan bu yeni besin kaynağı bir süre sonra kurtların insanları takip etmesini sağladı. Bir başka mevsimsel geçim kaynağı için bulunduğu lokasyonu terk  eden avcı-toplayıcılar beraberlerinde kurtları da getirmiş ve daha sonra ise kurtlar ile insanlar arasındaki ilk temas gerçekleşmiş oldu. Başlangıçta olası tehlikeleri önceden öğrenebilmek için kullanılıyorlar. Kültüre alma ilerledikçe av organizasyonlarının da vazgeçilmezi oluyorlar.

 Açıkçası kurtlar ile insanlar arasında sonu evcilleştirmeye kadar gidecek olan ilk temasın böyle başlamış olmasını gerçekçi bulmuyorum. Paleolitik avcı-toplayıcılar doğadan elde ettikleri materyalleri (İster av yolu ile olsun ister toplama) tek bir aşamada kullanıp onları tekrar doğaya bırakacak bir sosyo-ekonomik modele sahip değillerdi: Bizon ya da bir başka hayvan avlanır. Et ve sakatat kısmı yenir. Daha sonra kemiklerin ilikleri çıkarılır ve tüketilir. İçinde ilik bulunmayanları ve az önce ilik için kırılanları ya süs/prestij objesi olarak kullanılır-şekillendirilir ya da ateş yakmada-ısıyı arttırmada kullanılır. Büyük uzunluk ve genişliklere sahip olanları çadır yapımında ya da yine alet yapımında kullanılır. Ateş için kullanılan kemiğin külleri temizlik için alınır tekrar yahut da olası boya-şifa yapımlarında kullanılır. 

 Çöp birikimi Paleolitik avcı-toplayıcılar için pek olası görünmüyor. Zaten bunu destekleyebilecek herhangi bir arkeolojik buluntu yok. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Dolní Věstonice (Çek Cumhuriyeti/Çekya) adlı yerleşmede ele geçen kemik yığını (Büyük çoğunluğu mamutlara ait) kazıcıları tarafından (Absolon, 1945) çöp yığını şeklinde yorumlanmıştı. Ancak işbu yorum, Paleolitik toplulukların elde ettikleri materyali nasıl ve ne dereceye kadar kullandıklarına dair bilginin noksan oluşuna dayanıyordu.

 İlk temasın ve sürecin nasıl başlayıp devam ettiği teorize edilmemeli bence (Varsayımlar tabi ki olmalı demek istediğim başka). Bunun yerine -şimdilik- işi rastlantısal olaylara bırakmak en iyisi. İkisi de yaralı ve klanlarından ayrı düşmüş kurt ve insanın hayatta kalmak için birlikte mücadele etmek zorunda kalmaları ve bu sayede dost olmaları da açıklama kabul edilebilir. Filmde olduğu üzre. Kimseye zararı dokunmaz.

 Henüz elimizde bir adet fragman var. Hollywood yapımı olması biraz düşündürüyor ileride başımızı yakabilir diye ama sanırım bu sefer olmuş.

      

Steven Kuhn: Kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem

Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları - 2008
Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları – 2008

Hominid teknolojisindeki evrimsel değişimlerin ekolojik ve sosyal bağlamları, taş teknolojisi, statü ve prehistorik ”bilgi teknolojisi” gibi alanlarla ilgilenen Prof. Steven Kuhn, Türkiye’deki arkeoloji çevresinin tanıdığı bir isim. Uzun yıllar Üçağızlı Mağarası (Antakya) ve Kaletepe Deresi 3 (Niğde) adlı Paleolitik istasyonlarda çalıştı. Arazi çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerleşmelerden alınma Paleolitik malzemenin atölye çalışmasına katılmış ve analizlerde bulunmuştur.

S. Kuhn, hâlen The University of Arizona – The School of Anthropology‘deki görevine devam etmekte ve  şu sıralar araştırma yaptığı coğrafyalardan biri olan Güney Asya’da bulunmakta. Genel olarak problemler (bürokratik işleyiş – arkeolojik işleyiş) üzerinde dönen sorularımızla küçük de olsa kendisiyle mülakat yapabildik. Bizi kırmayıp vakit ayırdığı için kendisine  bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Türk Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmeliğe göre kazı evi, alanı ve kazı deposunun güvenliği kazı başkanınca sağlanmalı. Yerli araştırmacıların çalışmadıkları sezonlarda saydığımız alanların korunmasında müze ve bakanlık yardımcı olabilir şeklinde bir ifade var ama yabancı araştırmacıların çalışmaları için bu konuda bir ifade konulmamış. Sen Türkiye dışında da çalıştın. Çalıştığın ülkelerdeki ilgili bakanlıkların bu konudaki tutumu nasıldı? Sence bu tip şeyler kazı başkanının işi midir?

Birçok yerde kazıdan çıkan malzemenin depolanması işleminde kazı başkanının sorumluluk sahibi olduğuna dair bir şeyler biliyorum. Kazıların çıkan malzemenin depolanmasından sorumlu tutulması mantıklı, önce buluntular kazı alanına yakın bir yerde güvenlice ‘’saklanır’’ ve sonra müzeler ya da depolama tesisleri için para ödenmemiş olur.  Birleşik Devletler’deki arkeologlar müzelere ya da diğer depolama tesislerine ücret ödemek zorundadır malzemelerinin saklanmasını istiyorlarsa. Sitelerin korunması da para karşılığında yapılıyor ama bu çoğu zaman merkezi hükümetin işi olarak görülür. Neticede, önce siteyi korursunuz ve çok sonra kazarsınız. Çalıştığım diğer ülkelerde kazı alanının güvenliği için bekçi kiralamak tipik bir şey değildi.

Aynı yönetmelikte yerli-yabancı ayırt etmeksizin, ”Kazı Başkanı tarafından Türk bilim insanları arasından bir Kazı Başkan Yardımcısı belirlenir ve yıllık başvuru sırasında bu kişinin adı Genel Müdürlüğe bildirilir.” deniyor. Bu da yabancı kazılar için ekipte Türk bilim insanı barındırmayı zorunlu kılıyor. Öyle ki bu insan bakanlıkça birtakım yetkilere sahip oluyor. Türkiye’de yapmış olduğun geçmiş kazı deneyimlerinde bu durumu nasıl aştın? Bu henüz gerçekleşmedi ise olası bir durumda ne yapmayı düşünürsün?

Şimdiye kadar çalışmalarım yönetmelikten etkilenmedi. Ancak bana kalırsa, geçmişte Türk kazı takımlarıyla yakın işbirliği halinde çalışmamdan ve de kazı başkanının neredeyse her zaman bir Türk bilim insanı  olmasından ötürü olağan dışı bir örneğim ben. Bu durumu birkaç nedenden dolayı ben seçtim. Öncelikle, kimin kazı başkanı olarak yazılacağı benim için önemli değil, önemli olan işin sürmesi ve iyi yapılıyor olması. İkincisi, şartlar elverdiğince yerel araştırmacılarla yapılacak her türlü işbirliği etik olarak doğru görünüyor. Üç, Türk öğrencilerin eğitimleri ve araştırma için birçok ihtimal doğabiliyor. Dört, bunu anlamak çok zor olmasa gerek, Türk araştırmacılar politik durumu ve kazı izni alma sürecini benden daha iyi anlıyorlar.

Ben ayrıca kazı başkan yardımcısı ve belirlenmesi konusunda çalışma yaptığın diğer ülkelerin tutumunu da öğrenmek istiyorum.

Evrensel, ortak bir kural bu. Birçok ülke (yerel) kazı başkan yardımcısını zorunlu kılıyor uluslararası projelere. Uygulamanın potansiyel problemi, uluslararası projelerin sayısını ülkede bulunan nitelikli yani bu tip işler için ehliyeti olan (yerel) yardımcı başkan sayısıyla sınırlamak. Uygulama kısıtlayıcı olursa yardımcı başkanlar için yoğun rekabet anlamına gelebilir bu ve birçok önemli proje durabilir yönetmeliğe uygun yardımcı başkan bulunamamasından dolayı.

İçinde bulunduğumuz kazı sezonunda Türkiye’deki yerli ve yabancı meslektaşların bir hayli zorluk çekti (Bu bir klasik). Örneğin, kazılar bakanlık tarafından fiili olarak durduruldu bir süreliğine. Türkiye’de çalıştığın kazı sezonlarında seni en çok ne zorladı?

Uluslararası araştırmacılara özel araştırma vizesi veren sistem çok karmaşık ve bazen oldukça yavaş. Vize işlemleri sırasında yaşanan gecikmelerden dolayı normal şartlarda yapacağımız masraftan daha fazlasını yapmak zorunda kaldık birçok kez. Bu para arazide daha iyi kullanılabilirdi. Bunların dışında çok daha büyük zorluklar yaşayan Türk ve yabancı araştırmacılar tanıyorum.

Kaletepe Deresi 3 - Aşağı açma 2008
Kaletepe Deresi 3 kazıları – Aşağı açma 2008

Yurt dışında arkeoloji kulisi var mıdır bilmiyorum ama ülkende ya da farklı ülkelerde, katıldığın konferanslarda meslektaşlarınla Türkiye ve Türk arkeolojisi hakkında yapmış olduğun en sık sohbet nedir? Meslektaşlarının Türk arkeolojisi hakkında yakındığı ya da övdüğü şeyler neler bunu bizle paylaşabilir misin?

Arkeoloji kulisi ile tam olarak ne demek istediğini anlamadım. Ama uluslararası toplulukta Türkiye’deki yönetmeliğin oldukça karmaşık ve anlaşılmasının zor olduğuna dair genel bir izlenim var. Araştırma izinlerinin çok zor alındığı da bunları takip ediyor. Öte yandan uluslararası alanda Türkiye Arkeolojisi’ne büyük bir ilgi ve Türk bilim insanlarına da büyük bir saygı var.

2002 yılında yayınladığın Paleolithic Archaeology in Turkey adlı makalende Türkiye’de bulunan Paleolitik istasyon alanlarındaki seyrekliği doğal nedenlerin haricinde araştırma noksanlığına da bağlıyordun. Aradan geçen on yılı aşkın sürede neler değişti? Haritaya baktığımızda bize birtakım soruların yanıtlanmasında yardımcı olabilecek yeni şeyler görebiliyor muyuz?

Bu makalenin yayınlandığı tarihten bu yana bazı gelişmeler yaşandı, ancak bunlar görmek istediklerimden çok daha az. Kaletepe Deresi 3’deki kazıları bitirdik, Karain ve Üçağızlı Mağaraları ile yeni projeler olan Direkli ve Sulu Mağaralarındaki kazılar devam ediyor. Doğu ve Batı Anadolu ile Trakya ve tabi ki Göllü Dağı’nın bulunduğu alanda ilginç yüzey buluntuları mevcut. Ancak ülkenin büyük çoğunluğu ya eksik biliniyor ya da neredeyse hiç keşfedilmemiş.

Kısmen araştırma eksikliği yansıyor, (şimdiye kadar) İstanbul ve Ankara olmak üzre Türkiye’de iki ana prehistorya departmanı vardı her zaman. İki kurum ya da takımın bu işi ne kadar yapabilecekleri sınırlı. Ben, hem hükümet tarafından ülkenin birçok küçük şehrine kurulan üniversiteleri hem de büyüyen özel üniversiteleri destekliyorum. Bu durum genç doktora öğrencilerine birçok fırsatla birlikte kendi takımlarını kurmalarını ve ülkenin farklı alanlarında çalışma yapmalarını sağlayacak.

Kaletepe Hominid göç rotasının çizilmesinde önemli, Anadolu’da bilinen nadir Paleolitik istasyonlardan biri. Tabaka vermesi önemini daha da arttırıyor. Yakın dönemde bilhassa Doğu Avrupa’da (Dealul Guran gibi) gerçekleştirilen Paleolitik keşiflerle tekrar eğildiğimizde son durumu, göç rotasını nasıl değerlendirmeliyiz kısaca bahsedebilir misin?

Hominidlerin Anadolu’ya yayılmalarındaki ekolojik ve zamansal bağlam göç rotasının çizilmesinde kullanılabilecek en önemli şeylerden biri bence ve bunu Türkiye’deki Paleolitik araştırmalarla elde edebiliriz. Büyük uluslararası araştırmalar, hominidlerin ne zaman ve nasıl yayıldıklarına ve onları çekirdek alanlara yayılmalarında neyin teşvik ettğini ya da geciktirdiğini anlamaya odaklanıyor. Orta Anadolu’nun Avrupa ile Afrika arasında bir rota olması çok bariz, ancak bu rota ekolojik anlamda zorlu bir alandan geçiyordu. Hominid nüfusunun Orta Anadolu’ya ne zaman ve nasıl yayıldığını öğrenmek Hominidlerin teknik ve bilişsel evrimleri hakkında bize çok önemli şeyler söyleyecek.

Bu bağlamda Kaletepe malzemesini raflardan indirip tekrar incelemeyi ya da Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı düşünüyor musun?

Uzun yıllar boyunca Türkiye ve Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı umut ediyorum. Özellikle, phd seviyesinde güncel çalışmaları olan ya da ülkenin keşfedilmemiş alanlarında erken prehistorya üzerine yeni araştırma projelerine başlayacak olan  genç bilim insanlarıyla çalışmak için sabırsızlanıyorum.

Şimdi soracağım soru diğerlerinden biraz daha farklı olacak. Bildiğin üzre Orta Doğu çalkantılı günler geçirmeye devam ediyor. Özellikle komşumuz Suriye ve Mısır yönetimleri otorite tesis etmekte zorlanıyor. Bu ülkelerdeki rejimlere karşı silahlı ve silahsız gösteriler düzenleyen İslamcı militanlar aynı zamanda kültürel mirası tehdit ediyor. Kimi antik eserler onların kontrolünde yağmalandı. Unesco haricinde kendi ülkelerinde ve diğer ülkelerde bu tip durumların kınanması ve daha etkili politikalar üretilmesi için çabalayacak uluslararası bir meslek yapılanması var mı?

Sadece Orta Doğu’da değil kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem. Bildiğim kadarıyla, Society for American Archaeology ve American Instiute of Archaeology gibi ulusal arkeoloji organizasyonları kendi ülkelerinde ürettikleri dar politik uğraşlara yoğunlaşıyorlar. Çeşitli ulusal organizasyonlar dünyanın hemen her yerinde bulunan kültürel mirasın korunması konusunda birleşebilseydi  bu harika olurdu. Beri yandan iyimser de değilim yeteneklerinin ya da varlıklarının etki yapıp yapmayacağı sorusunda. Kültürel varlıkları tahrip edenler hakkında gerçek cezalar olmadığı müddetçe savaşın farklı taraflarında bulunan ülkeler bir grup arkeologun ‘’ayıplamasını’’ dinlemeyecektir.