Homo Naledi’nin Etrafında Verilen Kavga: Güney Afrika vs Doğu Afrika

Bilimsel düşünce ve pratiğin gelişimini takip eden ilk arkeolojik keşifler, geçmişte yaşamış birden fazla insan türünün tür içi ve farklı insan türleriyle yaşanan ilişkiler aracılığıyla modern insanı yarattığını ve bu yaratım sürecinin bir ayağı biyolojik olmak üzre kültürel başlıkları da içeren evrimsel bir işleyiş olduğunu kanıtladı. Özellikle İbrahimi dinlerin yaratılış inançlarını reddederek yerine bilimsel yöntemler ile kanıtlanabilen açıklamalar sunan ve startını Rönesans’ta verebileceğimiz sözkonusu farkındalık -amaçlanan şeyin bilgi üretme uğraşı olmasına rağmen- farklı aşamalardan geçti ve çoğu kez insanlık onurunu zedeledi, kullandığı yöntemler ve belki biraz da öncü olmanın verdiği bilgi noksanlığından ötürü ileri sürdüğü savlar ile “bilimsel” anlamda ırkçılık yaptı.

Bunlar arasında en acıklısı, daha çok Hotanto Venüsü adıyla tanınan, Saartjie Baartman’ın başına gelenlerdir. Yaşadığı Güney Afrika’dan bir aldatmaca ile (İskoç doktora satılma hikayesi için Baartman’ın iyiliği ve bizzat kendi iradesi olduğu da iddia edilmektedir) Avrupa’ya getirilen bu Khoe-San kadını dikkat çekici büyüklüğe sahip geniş kalçaları nedeniyle ilk önce Avrasya halklarından olmayan insanların sergilendiği insan/insanat bahçesine (Human zoo için Türkçe isim önerisi kabul edebilirim) yerleştirildi ve sonra, ekstra para ödeyenlerin elle ya da bir nesne yardımıyla kalçalarına ve cinsel organına dokunabileceği -hatta cinsel ilişkiye dahi girebileceği- sirklere satıldı. Yaşadığı acılar ölümünden sonra da peşini bırakmadı ve hayattayken izin vermediği bedeni üzerinde denenmek istenenler ölü bedeni üzerinde gerçekleşti. Nihayetinde, sözkonusu etik olmayan izinsiz kadavra incelemeleri eşliğinde, “insan ile maymun özellikleri taşıyan insansılar arasında kalma bir geçiş türü” iddiasına sahip ırkçı teorilere malzeme yapıldı.

19. yy’ın sonlarına doğru Antik Yunan ve Mezopotamya uygarlıklarının kutsal metinler ve diğer yazılı/sözlü efsaneler ile biliniyor oluşuna ek olarak insanlık tarihinin çok daha eskiye dayandığı düşüncesi artık yerini sağlamlaştırmış ve biyoloji gibi fen bilimlerinde yaşanan devrimler ile yakın ilişki içine girmişti bile; yüzyıl başında Avrupa’da Cro-Magnon da dahil olmak üzre birkaç antik insan türüne ait fosil keşfedildi, yüzyıl ortasında Alman bilimci Johann Carl Fuhlrott keşfedilen Neanderthal fosillerini inceledi ve modern insandan kolaylıkla ayırt edilebilir anatomik özelliklerinin de yardımı ile bilinmeyen eski bir insan türü olduğunu iddia etti ve türün isim babası oldu (1823’te Britanya’da keşfedilen ve Red Lady of Paviland ismi verilen Cro-Magnon fosili modern insan ile taşıdığı yakın anatomik özellikleri nedeniyle uzunca bir süre Roma dönemine tarihlendirildi, ayrıca günün şartlarından ötürü erkek özellikleri dahi kaşifince fark edilemedi). Avrupa’daki keşiflere Asya ve Endonezya’nın Java adasındaki Homo erectus buluntuları eşlik etti. öz (1)Java’daki buluntu kaşifi Eugène Dubois tarafından insan ve maymun/orangutan arasındaki kayıp halka olarak tanıtıldı. Birkaç kez ismi değiştirildi, Dubois’un iddiasına karşı onlarca makale yayınlandı, işbu makale sahiplerinin fosili birlikte inceleme teklifleri Dubois ve ekibince geri çevrildi… Ancak 1921 yılında Pekin’de keşfedilen diğer bir Homo erectus fosili sayesinde türün kayıp halka değil doğrudan modern insan öncüllerinden biri olduğu kanıtlanmış oldu.

Aslına bakılırsa Afrika’dan önce Asya’ya yoğunlaşılmasına, Charles Darwin ile çağdaşı bir başka doğa bilimci Alfred Russel Wallace arasındaki evrim tartışması/iddiaları ve başlangıçta Wallace’a ait “evrimsel bağlamda insanlar ile orangutanlar arasında yakın ilişkiler vardı” şeklinde özetlenebilecek teorinin bilimciler arasında nispeten yaygın oluşu neden oluyor. İleriki yıllarda gerçekleşen arkeolojik keşifler ve genetik çalışmalar ise, evrimsel bağlamda hominid-pongid ayrımının Afrika’da yaşandığını, hominid-pongid makasının birbirine en yakın olduğu noktada -günümüzde pongid ailesinin üyesi olduğu bilinen- orangutanlardan değil goril ve şempanze gibi büyük maymunlardan bahsedilebileceğini ve tüm bunların toplamında, modern insanın orangutan ile değil de goril ve şempanze gibi büyük maymunlar ile ortak bir ataya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Afrika: İnsanlığın Şafağı

Raymond Dart’ın 1925’te Nature’da yayınlanan Australopithecus africanus: The Man-Ape of South Africa” adlı makalesi bütün ilginin Afrika’ya kaymasına neden oldu. Dart’ın bilim dünyasına kabul ettirdiği iki ayağı üstünde  yürüyebilen bu keşfe/türe ait diğer fosil keşifler 1940’lı yıllarda Robert Broom tarafından gerçekleştirildi. Nihayet modern insan, yani Homo sapiens sapiens’in de dahil olduğu homo cinsi ile modern apelerin paylaşılabileceği ortak ata Güney Afrika’da bulunmuş gibiydi. Yalnız, modern insanın günümüze kadar olan serüveninde ona eşlik eden en önemli öge halen bulunamamıştı: Alet.

Erken Australopithecus'larin Dağılımı
Erken Australopithecusların Dağılımı (*)

Alet, en azından standartlaşarak günümüze kadar ulaşabilen örnekleri bunu gösteriyor, Australopithecuslar tarafından kullanılmadı. Buna karşın bilinen en eski standart alet olan Oldowan endüstrisinin kabul gören yaşını (2.5 milyon) geriye çeken tartışmalı örnekler mevcut ve bahsi geçen tartışmalı olanlarının yanı sıra diğer kimi örneklerin Australopithecus -fosil- yayılım alanlarında yer alıyor oluşu (Özellikle Etiyopya’dakiler) geç Australopithecusların da alet kullanmış olabileceğini düşündürüyor. Günümüz insan teknolojisinin ulaştığı noktadan bakıldığında -her ne kadar dönemin şartları gözönünde bulundurulsa dahi- detay içermeyen yapısından ötürü fazlaca “ilkel” bulunabilen Oldowan türü aletlerin de öncüsü sayılabilecek tecrübeler olmalı. Sadece insanın değil doğanın evrim macerasında da, öncekine keskin bir balta darbesi indirerek varolan geçişler -bu tip bir değişim/dönüşüm tasavvuru- evrimsel ilerleyiş ile çelişir. Kendi içinde birikerek ilerleyen milyon ve milyar yıllık bu iki “farklı” evrimsel işleyişin hızlı ve keskin geçişlerle ilerlediğini iddia etmek yahut bu anlama gelebilecek işler ortaya koymak yerine, hem geçmişte hem de şimdi yavaş ve yumuşak geçişler ile işleyişin yaşandığını ve devam ettiğini iddia etmek akla daha yatkın diyebiliriz.

Coğrafya

İnsanı diğer primatlardan ayırarak günümüzdeki modern şekline kavuşturan etmenler arasında yer alan ve -belki de- iki ayak üstünde yürüyebilme, geniş beyin hacmi ve dil/iletişim kabiliyeti şeklinde çizgisel sıralanan bu etmenlerin sonuncusu ve de en önemlisi sayılabilecek alet yapabilme becerisini (Birbirinden bağımsız maddeleri birleştirme ya da birini bir diğerinin işleve dönük şekillendirilmesinde kullanma performansı ve bunun sonucunda elde edilen kültürel madde) kanıtlayan ilk keşifler 1960’larda Leakey ailesince Doğu Afrika’da gerçekleştirildi. Arkasından Donald Johanson’un 1974 yılında gerçekleştirdiği ve günümüzde birkaç farklı veri ile desteklenerek güçlü bir şekilde homo cinsinin doğrudan -ya da bilinmeyen bir başka homo aracılığıyla dolaylı yoldan- atası olduğu savunulan Australopithecus afarensis’in (3,9-2,9 milyon) Etiyopya’nın Afar bölgesindeki keşfi Afrika’nın insan evrimindeki yerini sağlamlaştırdı ve devamında, Doğu Afrika’nın güneye oranla daha fazla önem kazanmasını sağladı.

Coğrafik anlamda kuzey-güney yönlü bağlantıya sahip sözkonusu her iki bölge, evrimsel işleyiş için gerekli baskıyı ve dinamiği yaratabilecek potansiyele sahipti. 20-25 milyon yıl önce harekete geçen ve günümüzde de hareket halinde olan Rift çatlağı, Afrika kıtasını doğu-batı yönlü ikiye ayıran yükseltileri inşa ederken yükseltiler ise yağışlı iklim şartlarının doğuya geçişini engelledi. Kurak iklim koşullarıyla beraber yok olan ormanlık alan yerini savanalara bıraktı, su gibi yaşamın devamında birincil öneme sahip kaynaklar daraldı ve insan türleri ile diğer canlılar arasında rekabete neden oldu. Benzer şartların Afrika Boynuzu’ndan güneye, Swartkrans’a kadar olan bölgede de yaşandığı tahmin ediliyor. Ancak, 2000’lerin başında Afar’da keşfedilen 2.5 milyonluk yaşa sahip bilinen en eski Oldowan tipi taş alet ve Oldowan’ın Doğu Afrika’da sık yayılım göstermesi çekirdek bölgenin Doğu Afrika olduğuna dair güçlü bir kanıt olabilir.

Modern toplum ve ilgili sosyal bilimlerce ruhsal bozukluk, sendrom ve fobi şeklinde tanımlanarak anormal bulunan sosyal ve bireysel davranışların kökenine inildiğinde insanın doğal bir parçası oldukları anlaşılacaktır. Zenofobi bunlardan birisi. Elimizdeki güncel arkeolojik veriler anksiyete bozukluğu olarak da tanımlanan sözkonusu “anormal” davranışın evrimsel işleyişin itici gücü olduğunu kanıtlıyor; El Sidrón mağarası ve Atapuerca istasyonu aynı insan türleri arasında yaşanan yamyamlığı gösteriyor. Bu şeyin temelinde sadece günübirlik bir besin ihtiyacı ve ihtiyacın karşılanması yok, tüm kaynakları ile beraber bir bölgenin mutlak hakimiyeti için gelişiyor. Bugün evrimsel işleyişin bir sonucu olarak farklı bulduğumuz kişilere karşı genellikle korku hissine kapılmamız şaşılacak bir şey değil (1). 

Modern insan öncüllerinin Afrika dışına doğru -olası- yayılım rotaları ile beraber düşünüldüğünde, sahip olduğu stratejik konum insanlığın beşiği adlı kavgada Doğu Afrika’yı bir kez daha öne geçiriyor. Asya ve Levant vasıtasıyla Kafkasya, ordan da Avrupa içlerine doğru yapılan başarılı ve -çoğunluğu- başarısız birçok göç deneyimi -başta Afar olmak üzere- Doğu Afrika’nın istasyonlarında mola verdi ve tabi, yine büyük bir olasılıkla bu göç deneyimlerinin tamamı aynı bölgede (ve çevre-çeperinde) devasa bir biyolojik ve kültürel birikime neden oldu.

Bölgede süren küresel ve yerel-mezhepsel çatışma koşulları uzunca bir süre Arabistan yarımadasında yapılması planlanan arkeolojik çalışmaları engelledi. Ayrıca bölgeyi kontrol eden rejimlerin evrimsel işleyişi anlamaya çalışan araştırmalara pek sıcak bakmıyor oluşu (Herhangi bir somut delil içermiyor, birtakım politik çıkarsamalara dayanan kişisel bir düşünce) süreyi uzattı. Anlaşılan İngilizler mazisi oldukça eskiye dayanan politik ilişkilerini kullanarak müttefikleri Suudi Arabistan’ı ikna etmiş, 2011’de başlamasına karşın son 1-2 yılda düzenli ve sistemli bir araştırmaya dönüşen Oxford merkezli The Palaeodeserts Project yakın zamanda önemli bilgiler üretmeye başladı (2). İki yüzeylilerin de bulunduğu çeşitli Orta Paleolitik alet çantalarına Suudi Arabistan sınırlarında yer alan istasyonlarda rastlandı. Buluntular ve yarımadanın kuzeyinde kalan Manot mağarası gibi (işgal altındaki Filistin) yerleşimler arasındaki zamanlama ve güncel genetik çalışmalar Out of Africa’nın günümüzden 100 ila 50 bin yıl önce gerçekleştiğini kanıtlamaktadır.

Homo Naledi: Teamülleri Sarsıyor

2013’te, Güney Afrika’nın Gauteng eyaletinde yer alan Rising Star mağara sistemini gezi amaçlı ziyaret eden SEC adlı doğa sporları üyesi iki mağaracı yüzeyinde fosil kalıntılara rastlanan Dinaledi Chamber’ı keşfetti. Fosillerin varlığını bu iki mağaracıdan öğrenen University of the Witwatersrand üyesi Dr Lee Berger aynı yılın sonlarına doğru 21 gün süren bir kazı gerçekleştirdi (Takip eden yılda 4 haftalık bir başka kazı daha yaptı) ve kazılardan tam iki yıl sonra (National Geographic fonu ile birlikte) kendi takımı haricinde herhangi bir uzmana ait eleştiri-gözden geçirme olmaksızın online yayınlanan bir dergide -ve tabi NG & NOVA gibi popüler yayınlarda- homo cinsine ait yeni bir insan öncülü bulduğunu ilan etti (3). öz (1)Science yahut Nature gibi hakemli dergilerde tanıtılmalarına alışık olduğumuz fosiller farklı yöntemler ile (Lee Berger’ın kişisel sosyal medya hesapları da dahil olacak şekilde) bilim dünyasına tanıtılmış oldular.

Tanıtılma şeklinin garipsenmesine ek olarak, henüz tarihlendirme/yaş çalışmaları tamamlanmamış 1550 parçalık sözkonusu fosil koleksiyon aynı bilim ekibince kazıldı, tanımlama/taksonomi çalışmaları yapıldı ve yayınlandı. Paleoantropoloji bu tip keşiflerde farklı akademilerden farklı uzmanlıklara sahip araştırmacıların (Fosili kazan ekibin dışında) ortaklaşa çalışma yürütmelerini bir tür gereklilik gördü, çalışmalar ise araştırmacıların uzun yıllarını aldı (Şimdiye dek). Örneğin, Homo naledi ile yakın bir lokasyonda keşfedilen bir başka fosil kayıt Little Foot, Ronald Clarke ve ekibince yürütülen on küsur yıllık çalışmalarının sonunda tanıtılmıştır. Yayın ve öncesindeki tüm çalışmaları üstlenen Berger ve genç ekibi, bu işleri iki yıl gibi kısa bir sürede tamamladı.

Homo naledi'nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu.
Homo naledi’nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu (**)

Kompleks sosyal davranışlara sahip bir öncü mü soyu tükenmiş farklı bir kol mu?

Dinaledi Chamber’daki fosil koleksiyon dışında şimdiye kadar -iddia olunan yeni- türe ait bir başka fosile ya da fosil koleksiyon ile sabık fosil keşiflerin eşleştirilmesi sonucunda tespit edilen örneklere rastlanmadı. Australopithecus ve homo özelliklerini bir arada barındıran fosil koleksiyon yapılan incelemeler eşliğinde -ortalama- boy ve kilo bilgisi ile bir takım anatomik tahminler sundu, buna karşın tek bir lokasyonda biliniyor ve türe ait herhangi bir kültürel obje bulunamadı. Bu gibi eksikliklere ve uzmanlar arasında görüş birliği sağlanamamasına rağmen Berger -özellikle- el yapısının tutma ve kavramaya elverişli oluşunu işaret ederek naledi‘yi homo cinsine dahil ediyor, iskelet yapısında bulunan Australopithecus özelliklerin soya dayalı olduğu iddiası ile birlikte onu homo cinsinin en erken üyesi konumuna yükseltiyor.

Berger’a göre, Dinaledi Chamber fosil koleksiyonu morfolojik yapısının yanında sergilemiş olduğu kompleks sosyal davranış ve organizasyonlar ile homo cinsinin yeni bir üyesi kabul edilmeli. Temelde Berger ve fosil koleksiyona karşı itirazlar da bu noktada ikiye ayrılıyor.

William Jungers’ın da dahil olduğu grup fosil koleksiyonu -yeni bir tür olup olmadığından emin olmasalar bile- homo cinsi kabul ediyor ancak ölü gömmeyi ispat edecek yeterli kanıtın varlığından şüpheliler. Dinaledi Chamber yüzeyin 30 m altında, mağara girişine olan uzaklığı ise 80 m. Salona ulaşılabilmek için 2 farklı dar geçit aşılmalı. Dragon’s Back 15 m’ye yakın serbest bir tırmanıştan sonra 10 m boyunca sadece sürünerek ilerlenebilen yapısı ile parkurun en zorlu kısımlarından biri (Tabi öncesinde skinny bedenlerin aşabileceği Superman’s Crawl var). Berger, fosillerin bir takım doğa olayları yerine bilinçli bir şekilde buraya taşındığını düşünüyor. Salonun zor ulaşılabilir yapısı geçmişte -özellikle- büyük etçillerden korunmaya (Leş ile beslenenler de dahil) olanak sağlıyor olabilir. Berger’ın bu hipotez üzerine kanıt olarak sunabileceği tek şey fosil koleksiyon üstünde herhangi bir etçile ait diş izine rastlanmaması. Bulunamayan iz ile var olduğuna inanılan geçmiş bir sosyal organizasyonu tahmin etmek, bunu kurgulamak ve iddia haline getirmekse sağlıklı bir yönteme hiç benzemiyor.

Eleştirilere karşı fazla duyarlı sayılmaz; tartışma ve anlaşmazlıkları bilim adına olağan kabul ederken, genelin aksine bu tip keşifler için kullanılan belki vb kelimeleri uygun olmayan kirli kelimeler şeklinde nitelendiriyor (?!). Berger için belki bilimin sınırlarını geliştirmez onu var olan sınır içinde hapseder, statükocudur.

Homo naledi’ye dönük diğer ana eleştiri, düşünce ve şüphe, coğrafyanın dayattığı izole koşulların yaşam ve beslenme şeklini kötü yönde etkilediğine dayanıyor. Besin kaynakları çeşitlilik açısından tekdüze giden benzer canlı grubu ötekine oranla daha düşük bir profil çizebilmektedir. Bu biyolojik gerçekliğe istinaden Homo erectus ile ilişkilendirilen naledi türün primitif bir üyesi şeklinde yorumlanmakta. Yine de, alanında uzman bir çok saygın araştırmacı kesin bir şey söylemek için tarihlendirme/yaş çalışmalarının tamamlanmasını bekliyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor?

Elimizde tarihlendirme/yaş calışmaları tamamlanmamış ama göreli tarihlendirme ile 2 milyon yıl öncesine yerleştirilen ve zayıf kanıt(lar) eşliğinde kompleks sosyal davranışlara sahip olduğu iddia edilen yeni bir homo türü var. Üstelik, soyutlamaya dayalı ve hayatta kalma adına önceliği olmayan ikincil ihtiyaçların neden olduğu davranış şekillerini (Ölü gömme, tin vb ritüeller) günümüz maymunlarına yaklaşabilen beyin hacmi ile oluşturuyor (Elbette beyin boşluğunun büyüklüğü tek başına beynin kapasite-yaratım kabiliyetini belirlemiyor, ama bununla beraber önemli bir etken olduğu unutulmamalı).

İlk evvel aklıma gelen şey yabancısı olmadığımız insani bir güdü; popüler olma isteği, sağlayacağı prestij ve buna duyulan açlık. Keşfin yeni bir tür olduğunu gösteren seçeneği tamamen devre dışı bırakmıyorum. Belki de ilerleyen yıllarda elde edilecek veriler ve yapılacak çalışmalar ile keşfe dair tüm savlar somutlaştırılacak, şüphe duymak için bir neden kalmayacak, Güney Afrika bir adım daha öne geçebilecek… Bunlar olabilir çünkü paleoantropoloji uzun ve titiz bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Şu anki hali ile yalnızca popüler yayın sektöründe kullanılan bir meta.

1. Spikins P. The Stone Age Origins of Autism. Recent Advances in Autism Spectrum Disorders – Volume II 2013: 3-23

2. First Arabians: Revealing the Stone Age Prehistory of Saudi Arabia. Current World Archaeology – Issue 75 2016: 26-30 Source: Dr Huw Groucutt

3. Berger L.; et al. Homo Naledi, a new species of the genus Homo from the Dinaledi Chamber, South Africa. eLife http://elifesciences.org/content/4/e09560v1

(*) Wikipedia’dan alınmıştır.

(**) National Geographic’ten alınmıştır (John Gurche & Mark Thiessen).

Steven Kuhn: Kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem

Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları - 2008
Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları – 2008

Hominid teknolojisindeki evrimsel değişimlerin ekolojik ve sosyal bağlamları, taş teknolojisi, statü ve prehistorik ”bilgi teknolojisi” gibi alanlarla ilgilenen Prof. Steven Kuhn, Türkiye’deki arkeoloji çevresinin tanıdığı bir isim. Uzun yıllar Üçağızlı Mağarası (Antakya) ve Kaletepe Deresi 3 (Niğde) adlı Paleolitik istasyonlarda çalıştı. Arazi çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerleşmelerden alınma Paleolitik malzemenin atölye çalışmasına katılmış ve analizlerde bulunmuştur.

S. Kuhn, hâlen The University of Arizona – The School of Anthropology‘deki görevine devam etmekte ve  şu sıralar araştırma yaptığı coğrafyalardan biri olan Güney Asya’da bulunmakta. Genel olarak problemler (bürokratik işleyiş – arkeolojik işleyiş) üzerinde dönen sorularımızla küçük de olsa kendisiyle mülakat yapabildik. Bizi kırmayıp vakit ayırdığı için kendisine  bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Türk Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmeliğe göre kazı evi, alanı ve kazı deposunun güvenliği kazı başkanınca sağlanmalı. Yerli araştırmacıların çalışmadıkları sezonlarda saydığımız alanların korunmasında müze ve bakanlık yardımcı olabilir şeklinde bir ifade var ama yabancı araştırmacıların çalışmaları için bu konuda bir ifade konulmamış. Sen Türkiye dışında da çalıştın. Çalıştığın ülkelerdeki ilgili bakanlıkların bu konudaki tutumu nasıldı? Sence bu tip şeyler kazı başkanının işi midir?

Birçok yerde kazıdan çıkan malzemenin depolanması işleminde kazı başkanının sorumluluk sahibi olduğuna dair bir şeyler biliyorum. Kazıların çıkan malzemenin depolanmasından sorumlu tutulması mantıklı, önce buluntular kazı alanına yakın bir yerde güvenlice ‘’saklanır’’ ve sonra müzeler ya da depolama tesisleri için para ödenmemiş olur.  Birleşik Devletler’deki arkeologlar müzelere ya da diğer depolama tesislerine ücret ödemek zorundadır malzemelerinin saklanmasını istiyorlarsa. Sitelerin korunması da para karşılığında yapılıyor ama bu çoğu zaman merkezi hükümetin işi olarak görülür. Neticede, önce siteyi korursunuz ve çok sonra kazarsınız. Çalıştığım diğer ülkelerde kazı alanının güvenliği için bekçi kiralamak tipik bir şey değildi.

Aynı yönetmelikte yerli-yabancı ayırt etmeksizin, ”Kazı Başkanı tarafından Türk bilim insanları arasından bir Kazı Başkan Yardımcısı belirlenir ve yıllık başvuru sırasında bu kişinin adı Genel Müdürlüğe bildirilir.” deniyor. Bu da yabancı kazılar için ekipte Türk bilim insanı barındırmayı zorunlu kılıyor. Öyle ki bu insan bakanlıkça birtakım yetkilere sahip oluyor. Türkiye’de yapmış olduğun geçmiş kazı deneyimlerinde bu durumu nasıl aştın? Bu henüz gerçekleşmedi ise olası bir durumda ne yapmayı düşünürsün?

Şimdiye kadar çalışmalarım yönetmelikten etkilenmedi. Ancak bana kalırsa, geçmişte Türk kazı takımlarıyla yakın işbirliği halinde çalışmamdan ve de kazı başkanının neredeyse her zaman bir Türk bilim insanı  olmasından ötürü olağan dışı bir örneğim ben. Bu durumu birkaç nedenden dolayı ben seçtim. Öncelikle, kimin kazı başkanı olarak yazılacağı benim için önemli değil, önemli olan işin sürmesi ve iyi yapılıyor olması. İkincisi, şartlar elverdiğince yerel araştırmacılarla yapılacak her türlü işbirliği etik olarak doğru görünüyor. Üç, Türk öğrencilerin eğitimleri ve araştırma için birçok ihtimal doğabiliyor. Dört, bunu anlamak çok zor olmasa gerek, Türk araştırmacılar politik durumu ve kazı izni alma sürecini benden daha iyi anlıyorlar.

Ben ayrıca kazı başkan yardımcısı ve belirlenmesi konusunda çalışma yaptığın diğer ülkelerin tutumunu da öğrenmek istiyorum.

Evrensel, ortak bir kural bu. Birçok ülke (yerel) kazı başkan yardımcısını zorunlu kılıyor uluslararası projelere. Uygulamanın potansiyel problemi, uluslararası projelerin sayısını ülkede bulunan nitelikli yani bu tip işler için ehliyeti olan (yerel) yardımcı başkan sayısıyla sınırlamak. Uygulama kısıtlayıcı olursa yardımcı başkanlar için yoğun rekabet anlamına gelebilir bu ve birçok önemli proje durabilir yönetmeliğe uygun yardımcı başkan bulunamamasından dolayı.

İçinde bulunduğumuz kazı sezonunda Türkiye’deki yerli ve yabancı meslektaşların bir hayli zorluk çekti (Bu bir klasik). Örneğin, kazılar bakanlık tarafından fiili olarak durduruldu bir süreliğine. Türkiye’de çalıştığın kazı sezonlarında seni en çok ne zorladı?

Uluslararası araştırmacılara özel araştırma vizesi veren sistem çok karmaşık ve bazen oldukça yavaş. Vize işlemleri sırasında yaşanan gecikmelerden dolayı normal şartlarda yapacağımız masraftan daha fazlasını yapmak zorunda kaldık birçok kez. Bu para arazide daha iyi kullanılabilirdi. Bunların dışında çok daha büyük zorluklar yaşayan Türk ve yabancı araştırmacılar tanıyorum.

Kaletepe Deresi 3 - Aşağı açma 2008
Kaletepe Deresi 3 kazıları – Aşağı açma 2008

Yurt dışında arkeoloji kulisi var mıdır bilmiyorum ama ülkende ya da farklı ülkelerde, katıldığın konferanslarda meslektaşlarınla Türkiye ve Türk arkeolojisi hakkında yapmış olduğun en sık sohbet nedir? Meslektaşlarının Türk arkeolojisi hakkında yakındığı ya da övdüğü şeyler neler bunu bizle paylaşabilir misin?

Arkeoloji kulisi ile tam olarak ne demek istediğini anlamadım. Ama uluslararası toplulukta Türkiye’deki yönetmeliğin oldukça karmaşık ve anlaşılmasının zor olduğuna dair genel bir izlenim var. Araştırma izinlerinin çok zor alındığı da bunları takip ediyor. Öte yandan uluslararası alanda Türkiye Arkeolojisi’ne büyük bir ilgi ve Türk bilim insanlarına da büyük bir saygı var.

2002 yılında yayınladığın Paleolithic Archaeology in Turkey adlı makalende Türkiye’de bulunan Paleolitik istasyon alanlarındaki seyrekliği doğal nedenlerin haricinde araştırma noksanlığına da bağlıyordun. Aradan geçen on yılı aşkın sürede neler değişti? Haritaya baktığımızda bize birtakım soruların yanıtlanmasında yardımcı olabilecek yeni şeyler görebiliyor muyuz?

Bu makalenin yayınlandığı tarihten bu yana bazı gelişmeler yaşandı, ancak bunlar görmek istediklerimden çok daha az. Kaletepe Deresi 3’deki kazıları bitirdik, Karain ve Üçağızlı Mağaraları ile yeni projeler olan Direkli ve Sulu Mağaralarındaki kazılar devam ediyor. Doğu ve Batı Anadolu ile Trakya ve tabi ki Göllü Dağı’nın bulunduğu alanda ilginç yüzey buluntuları mevcut. Ancak ülkenin büyük çoğunluğu ya eksik biliniyor ya da neredeyse hiç keşfedilmemiş.

Kısmen araştırma eksikliği yansıyor, (şimdiye kadar) İstanbul ve Ankara olmak üzre Türkiye’de iki ana prehistorya departmanı vardı her zaman. İki kurum ya da takımın bu işi ne kadar yapabilecekleri sınırlı. Ben, hem hükümet tarafından ülkenin birçok küçük şehrine kurulan üniversiteleri hem de büyüyen özel üniversiteleri destekliyorum. Bu durum genç doktora öğrencilerine birçok fırsatla birlikte kendi takımlarını kurmalarını ve ülkenin farklı alanlarında çalışma yapmalarını sağlayacak.

Kaletepe Hominid göç rotasının çizilmesinde önemli, Anadolu’da bilinen nadir Paleolitik istasyonlardan biri. Tabaka vermesi önemini daha da arttırıyor. Yakın dönemde bilhassa Doğu Avrupa’da (Dealul Guran gibi) gerçekleştirilen Paleolitik keşiflerle tekrar eğildiğimizde son durumu, göç rotasını nasıl değerlendirmeliyiz kısaca bahsedebilir misin?

Hominidlerin Anadolu’ya yayılmalarındaki ekolojik ve zamansal bağlam göç rotasının çizilmesinde kullanılabilecek en önemli şeylerden biri bence ve bunu Türkiye’deki Paleolitik araştırmalarla elde edebiliriz. Büyük uluslararası araştırmalar, hominidlerin ne zaman ve nasıl yayıldıklarına ve onları çekirdek alanlara yayılmalarında neyin teşvik ettğini ya da geciktirdiğini anlamaya odaklanıyor. Orta Anadolu’nun Avrupa ile Afrika arasında bir rota olması çok bariz, ancak bu rota ekolojik anlamda zorlu bir alandan geçiyordu. Hominid nüfusunun Orta Anadolu’ya ne zaman ve nasıl yayıldığını öğrenmek Hominidlerin teknik ve bilişsel evrimleri hakkında bize çok önemli şeyler söyleyecek.

Bu bağlamda Kaletepe malzemesini raflardan indirip tekrar incelemeyi ya da Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı düşünüyor musun?

Uzun yıllar boyunca Türkiye ve Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı umut ediyorum. Özellikle, phd seviyesinde güncel çalışmaları olan ya da ülkenin keşfedilmemiş alanlarında erken prehistorya üzerine yeni araştırma projelerine başlayacak olan  genç bilim insanlarıyla çalışmak için sabırsızlanıyorum.

Şimdi soracağım soru diğerlerinden biraz daha farklı olacak. Bildiğin üzre Orta Doğu çalkantılı günler geçirmeye devam ediyor. Özellikle komşumuz Suriye ve Mısır yönetimleri otorite tesis etmekte zorlanıyor. Bu ülkelerdeki rejimlere karşı silahlı ve silahsız gösteriler düzenleyen İslamcı militanlar aynı zamanda kültürel mirası tehdit ediyor. Kimi antik eserler onların kontrolünde yağmalandı. Unesco haricinde kendi ülkelerinde ve diğer ülkelerde bu tip durumların kınanması ve daha etkili politikalar üretilmesi için çabalayacak uluslararası bir meslek yapılanması var mı?

Sadece Orta Doğu’da değil kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem. Bildiğim kadarıyla, Society for American Archaeology ve American Instiute of Archaeology gibi ulusal arkeoloji organizasyonları kendi ülkelerinde ürettikleri dar politik uğraşlara yoğunlaşıyorlar. Çeşitli ulusal organizasyonlar dünyanın hemen her yerinde bulunan kültürel mirasın korunması konusunda birleşebilseydi  bu harika olurdu. Beri yandan iyimser de değilim yeteneklerinin ya da varlıklarının etki yapıp yapmayacağı sorusunda. Kültürel varlıkları tahrip edenler hakkında gerçek cezalar olmadığı müddetçe savaşın farklı taraflarında bulunan ülkeler bir grup arkeologun ‘’ayıplamasını’’ dinlemeyecektir.

Amerika: Başından Beri Avrupalı?

İnsanoğlu maddeyi yorumlayıp benlik kazandığından beri belki onlarca belki de yüzlerce kez keşfetti kıta amerikasını tıpkı diğer coğrafyalar gibi. Elimizdeki somut veriler ve onların tartışma aşamasında yarattığı inanılmaz çekim alanı ve dahi geçmişi şimdinin koşulları ile düşünme hastalığı bazı şeyleri perdelemeye devam ediyor. Kaybolan yap-boz parçalarının hepsini bulmayı amaçlıyorsak eğer, şimdi ve geçmiş arasındaki ilişkinin sonsuza dek çözülemeyeceği anlamına gelen vilayete doğru süratle ilerliyoruz demektir.

Bin 900’lerin başında Amerika’nın yaklaşık 5000 yıl önce iskân edilmeye başlandığı düşünülüyordu. Bu düşünce -yeniden eskiye doğru olacak şekilde- kıtanın ilk kez İskandinav halklarınca Orta Çağ’da keşfedildiği ve kıtanın ilk kez Yeni Çağ’ın Avrupalı seyyahları tarafından keşfedilip bugünkü halini aldığı tezlerinden-düşüncelerinden sonra hâkim olmaya başlamış. Bu tarihten birkaç yıl sonra yapılan keşifler ise geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar sarsılmaz bi’ şekilde güçlü olacak, Amerika’nın ilk yerlilerini New Mexico yakınlarında alet çantasının büyük kısmını bırakmış olan Clovis Kültürü ilan edecektir. Günümüz bizon türünün soyu tükenmiş ve yine mastodon vb hayvanların geçmiş üyelerinin avcılığı ile geçinen bu kültür sapa-takılır, iki yüzeyli ve uca doğru incelen uç ve geniş dilgi üretimi (1) ile karakterize olmakta. Yapımında egzotik hammadde kullanımı baskın olan geometrik uç üretimi dışında kemik tipi malzemelerden üretilmiş olan bız, nadir de olsa aynı organik-inorganik hammaddelerden yapılma burin ve borer tipi aletler de Clovis uzmanlarının çantasında bulunmaktaydı. Tüm bu buluntular günümüzden 13.500 yıl öncesine tarihleniyor. İşte sorun tam da burada başlıyor.

Pre-Clovis:

Öncül çalışmaları bin 950’lere (+15 -15 yıl) tekabül eden çeşitli kazılar yüzyıl sonunda sistemli ve bilimsel bi’ omurgada tutturuluyor ve atölye çalışmalarıyla ortaya çıkan tarihlendirmeler Amerika’nın ilk kolonicileri olarak sunulan Clovis Kültürü’nün pabucunu dama atıyordu. İçlerinde en önemlisi Oregon eyaletinde yer alan Paisley Mağaraları. Aslında bu keşif sadece olumsuz anlamda Clovis’in fiyakasını bozmuş gibi gözükse de Clovis’le inşa edilen Bering Land Bridge Hipotezi’nin elini ciddi şekilde güçlendirdi. Soyu tükenmiş at, deve ve çeşitli memeli kemiklerinin ortaya çıkarıldığı mağaralar günümüzden 14.500 yıl öncesine tarihlendi. Bu, buzul-buzularası geçiş dönemlerinde dünya su sistemindeki kütlesel çekilişlerle açığa çıkan kara köprülerinin ve buradaki önemli isim olan Bering Land Bridge’den kıta içlerine kuzey-güney doğrultusunda uzanan kolonici trafiğinin kanıtlanmasında, buna dönük tezlerin güçlendirilmesinde kullanıldı-kullanılıyor. Ve bi’ başka önemli şey olan DNA analizleri: Analizler günümüz ‘’modern’’ Asyalı’nın genomuyla sıkı ilişkiler taşıyor. Bi’ diğer önemli başlık ise hayvan göçleri. Aynı hipoteze göre kara köprüsünden yıllık olağan geçişlerini yapan hayvan sürüleri peşine Asyalı avcı-toplayıcı kabileleri taktı (Zira, insanoğlunun doğduğu yer değil doyduğu yer mekanı olmuştur! Toprağa yerleşiklik, epik anlatımlarla başı göğü delen ulus-devlet tek ve çok ama çok basit bi’ şeyden inşa edilmişti işin aslında).

Bin 970’lerin sonlarında Emanuel Manis isimli çiftçi tarafından bulunuyor. Amerikan Mastodon cinsi bireyin  kaburga kemiği olan arkeolojik buluntu Birleşik Devletler-Kanada sınırında (buluntunun gün yüzüne çıktığı Olympic adlı yarımada Birleşik Devletler sınırlarındayken yarımadayı ayıran suyun karşı kıyısı Kanada’ya ait). Arkeolojik buluntu; zira kemiğe insan elinden çıkma mızrak(?) ucuna ait bi’ parça saplanmıştır. University of Copenhagen ve University of Texas A&M’in işbu buluntu üstüne birlikte yapmış olduğu çalışma geçtiğimiz yıllarda sonuç verdi ve uluslararası bilim dergisi Science’da yayınlandı (2). Çalışmaya göre kaburga parçası, günümüzden -aşağı yukarı- 14.000 yıl önceki av sezonundan arta kalma birkaç parçadan biri.

Tarihlendirme çalışmaları 2011 yılında Science'da yayınlanan uç saplı mastodon kemiği

Kuzey-güney doğrultusunda uzanan göç rotasına uygun, kıtanın ilk iskâncılarının  Asyalı olduğunu iddia eden hipotezle uyumlu bi’ diğer bölge Paisley Mağaraları ve uydularından yaklaşık 1000 km güneyde yer alan California açıklarındaki Channel Islands. Buradaki tarihlendirme ise Paisley’e göre daha yeni. Yaklaşık olarak günümüzden 11.500 ila 13.000 yıl öncesine dayanıyor. Hızlı kıyı yerleşimleri şeklinde servis edilen bu hipoteze göre iskân hareketleri günümüzden 15.000 ila 16.000 yıl önce başlıyor. Avustronezya gen-dil grubuna dahil edilen insan topluluklarınca yapılan bu iskân rota olarak; Endonezya adalarını, oradan daha kuzeye geçip Japon adalarını kullanıyor ve son olarak da Bering Boğazı’nın 1500 km güneyinden, belirtilen tarihlerdeki kıyı çizgilerini-sığ okyanus bölgelerini izleyerek Amerika kıtasının batı kıyılarına ulaşmakta. Devamında ise önce kıtanın merkezine daha sonra doğuya doğru genişledi işbu iskân. Hülasa ana hatları bunlar.

Velakin, tüm bu hipotezleri -bilhassa Bering Land Bridge- kanıtlayacak arkeolojik kanıtlar tam olarak bulunamadı. Unutmamalıyız ki Amerika kıtasının kökenine dair bu düşünce spekülasyonla temellendirilmiş olup arkeolojik kanıtlarla desteklenemiyor (1). Tahmin edilen transfer zamanlarında Bering Boğazı hiç bi’ canlı yaşamına uygun değil. Canlı yaşamından kasıt, uzun mesafeli geçişler için kullanılmaya müsait olmaması. Bering ile Amerika’nın en kuzeyinde kalan en eski -şimdilik- paleolitik istasyon arasında yaklaşık 3500 km uzunluğunda bi’ buzul kütlesi uzanmakta verilen tarihlerde. Bu hipotezi-hipotezleri spekülasyon kalıbına sıkıştıran diğer önemli unsur ise sözkonusu buluntu yerlerine tam tersi istikamette, 4000 km doğuda, Virginia eyaletinde yer alan Cactus Hill adlı paleolitik istasyonun keşfi. Sadece Cactus Hill de değil, güneyde Florida sınırlarında yer alan bi’ başka istasyon, Aucilla River. 14.500 yıl önceye dayanan radyokarbon tarihleri sunmakta Aucilla River buluntuları. Kuzeydeki Cactus Hill radyokarbon tarihleri ise 15.000 yıldan daha fazla öncesine yerleştiriliyor. Bu istasyonlar kıtanın batı ucundaki yerleşim yerlerinden en az 1000 yıl daha eski bi’ tarih/zaman sunuyor.

Başka Bir Yol?

Bin 970’lerde İspanya’nın kuzeyindeki Vasco-Cantabria bölgesinde ortaya çıkarılmış buluntular üzerinden Solutrean Kültürü tanımlayan Jelinek, Solutrean ile Clovis tipi taş teknolojisindeki büyük benzerliği gözden ırak etmiyor; yalnız Solutrean’in Clovis’den yaklaşık 6000 yıl daha eskiye tarihlenip bu iki kültür arasındaki zamansal boşluğu dolduracak buluntu yerlerinin olmaması ve dahi bu iki endüstri merkezi arasında aşılması güç gözüken Atlas Okyanusu’nun bulunması benzerliği ve Amerika’nın iskânı üzerine bi’ başka hipotezin inşasını sonlandıramıyor.

Kıta iskânına dönük hipotezler

Merkezde bulunan Clovis yerleşmesinin batısında kalan istasyonlara oranla daha eski tarihler-zamanlar veren yerleşmelerin yanı sıra, hızlı kıyı yerleşimleri ve kara köprüsü fikrini destekleyecek sağlıklı, dişe dokunur kanıtların olmaması, tahmin edilen göç rotası üstünde ara-konaklama istasyonlarının bulunamaması bin 990’ların sonlarında formüle edilen Solutrean Hipotezini daha çok düşünmemiz gerektiğini işaret ediyor. Bruce Bradley ve Dennis Stanford bu hipotezin öncülü ve en ateşli savunucuları. Doğuda (Clovis’e göre) kalan Atlantik kıyı koridorundaki keşifler daha eskiye dayanıyor ama, buluntuyu ilk inceleyen uzmanlar niteliksiz-zayıf, çört tipi malzemelerin kullanımından ötürü tanımlama yapmaktan ve ‘’iddialı’’ sayılacak şeyler söylemekten kaçınıyordu. İlerleyen zamanlarda yapılan tarihlendirme çalışmalarındaki kesinlik ise Bradley ve Stanford’un öncülüğünü yapmış olduğu hipotezin artık daha güçlü ve çekinmeden söylenebilir olmasını sağlıyor.

20.000 yıl önce Avrupa’dan kaybolan Solutrean Kültürü, çıkarılmak istenen yonganın çekirdek üstünde belirlenip-tahayyül edilip taş harici daha yumuşak bi’ başka organik malzeme vasıtasıyla daha kontrollü (önceki teknolojilere oranla) yongalama yapan bi’ endüstriye sahipti. Defne yaprağı biçimine sahip-bu isimle anılan ve sapa takılan uç, aynı şekilde geniş dilgi üretimi Clovis tipi teknoloji ve yerleşimlerinin Solutrean ile taşıdığı ortak özelliklerden biri.

Solutrean Hipotezi:

20.000 ile 13.500 yıl öncesindeki zaman aralığını dolduran ve olası göç yolunda konumlanmış istasyonlar kesinlik kazansa da paleocoğrafya atlasında buzullarla birbirine bağlanan ya da dolaylı yollarla bütün gözüken kıtalar (Amerika-Avrupa) ve kuzeyi buzullarla kaplı Atlas Okyanusu bu geçiş-transfer için aşılması güç olarak değerlendirilmekte kimileri tarafından. Coğrafyanın sertliği, olanakların kısıtlı oluşu ve azalışı ve yine diğer çevresel-iklimsel etkenler ‘’normal’’ durumlarda ‘’imkansız’’ gözüken şeyleri ‘’güç’’ olarak değiştiriyor. Bu ahvâl geçmişte olduğu kadar, şimdiden geçmişe kanca atan, ahvâlin fotoğrafını çekmeye çalışan bizler için de geçerli. Bi’ kere işin içinde her şeyi göze almış prehistorik koloniciler ve o’nların davranış şekilleri var. Bu süreklileşen davranışlar gensel varlıktan, gensel varlık da süreklileşen davranış şekillerinden beslenmekte kuşkusuz, ve yine kuşkusuz maddenin değişmezlerinden,  ’’niteliğin niceliğe niceliğin niteliğe geçişi’’ ilkesinden kaynaklanmakta tüm bu ahvâl.

Sebep zorunluluk-zorlayıcı çevresel etkenler de olmayabilir. Prehistorik kolonicilerde de -bence- bulunan/bulunabilecek olan işbu diğer etken-davranış çeşidi, yanisi ‘’merak’’, DRD4 adlı gene borçlu birçok şeyi. Araştırmacılar DRD4-7R adı verilen ve insanların yaklaşık yüzde 20’sinde bulunan bu çeşidi, merak ve yerinde duramamaya bağlıyor. İnsanların üzerinde yapılan onlarca araştırma, 7R’nin insanları çok daha fazla risk almaya; yeni yerler, fikirler, yiyecekler, ilişkiler, uyuşturucu ve seks olasılıkları keşfetmeye ve genel olarak harekete, değişikliğe ve maceraya kucak açmaya ittiğini ortaya koyuyor (3). Bağımlılık, merak ve cesareti olumsuz yönde etkileyen şeylerin tamamı toprağa bağımlı üretim ilişkilerinden, bu ilişkilerin günümüze kadar gelen çeşitli sosyo-ekonomik modellerinden, onların üretmiş olduğu ideolojik sınırdan oluşma. Zaten yukarıdaki çalışmanın bi’ diğer sonucu, işbu genin kentli ve artı değer sömürüsüne dayanan sosyo-ekonomik sisteme tabi insanlara oranla günümüz avcı-toplayıcılarında daha fazla barındığıdır.

İspanya'nın kuzeyindeki El Pindal Mağarası'nda bulunan balık çizimi

Bradley ve Stanford’un buradaki hipotezi ise, merak ve ilgili diğer gensel dürtüler yahut da belli bi’ tür zorunluluktan ötürü harekete geçen Solutrean kolonicilerinin kano benzeri deniz taşıtları ile önce Britanya daha sonra İzlanda açıklarındaki eski kıyı çizgilerini takip eden, Grönland üzerinden  Newfoundland’ta sonlanan rotayı kullandığını zikretmekte. Kara köprüsü fikrinde olduğu üzre burda da karşımıza çıkan uzun yolculukta konaklama, bu yolculuğu sağlayacak besin kaynağı meselesine son buzul çağındaki iklimsel-çevresel değişimler ile çözüm bulmaya çalışıyorlar. Buna göre, rüzgar ve akıntı yönlerindeki büyük değişimler okyanus zeminindeki oksijen yoğunluğu fazla olan alanların zengin besin kaynaklarını okyanus yüzeyine çıkardı. Kano ve iklimsel değişikliklerle ortaya çıkmış ve dahi yüzen dev bi’ platformu andıran geniş buz kütleleri ile hareket eden kolonicilerin en önemli yaşam kaynağı fok balıkları olmuş. Gelişigüzel bakıldığında sadece protein kaynağı görülen ve bunun yanında kürkü ile insan topluluğunu ısıtan bu av hayvanları, vücutlarındaki yağ ile buzun eritilip içme suyu elde edilmesinde ve yemek yapımında kolonicilere avantaj sağlamış. Bunun dışında Bradley ekliyor; kemikleri ile balıkçılıkta kullanılan iğne tipi aletler yaptılar. Solutrean üzerine çalışan birçok araştırmacı deniz kıyısı ve yüksek geniş düzlükler arasındaki küçük çatışmada, alternatiflerde, seçimini yüksek geniş düzlüklerden yani karasal besin kaynaklarından yana yapmış. Bu seçime ve seçimi destekleyen kimi kanıtlara rağmen birçok Solutrean yerleşiminde denizi-okyanusu hatırlatan kanıtlara-buluntulara da rastlanmış. İşbu buluntuların arasında ilk olma özelliğini koruyan olta iğneleri olmakla beraber, sığ sularda bulunmayan deniz kabuklularından yapılma kolyeler ve okyanusa dair duvar çizimleri de bulunmakta.

Tüm bunlar tek merkezci yayılım ve yine bu tekçiliği-zamansal artı-eksiliği şart koşan günümüz hakim düşünce yapısının etkisinden sıyrılmak için de önemli. ‘’Uygarlık’’ denilen şeyler bütünü, ve bunlara dair geçmiş içinde türettiğimiz şeyler farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda kesintilerle yaşandı ve sönümlendi. Aralarında halef-selef ilişkisi yoktu birçoğunun. Burada, bilhassa diğer iki hipotezde, Out of Africa modelinin ağırlığı hissedilmekte. Ama yeni keşifler, tarihlendirmeler vb gösteriyor ki çoklu ortam daha akılcı ve meşru kanıtları var, sıralı değil. Amerika başından beri Avrupalı mıydı? Zararı olmayan miniminnacık asude bi’ soru sadece.

  1. Bradley B., Stanford D., 2004, The North Atlantic ice-edge corridor: a possible Palaeolithic route to the New World. World Archaeology 36: 459-478
  2. Waters R. Michael, et al, 2011, Pre-Clovis Mastodon Hunting 13,800 Years Ago at the Manis Site, Washington. Science 334: 351-353
  3. Dobbs D., 2013, Yerinde Duramayan Genler. National  Geographic/Türkiye Ocak: 52-65
  4. Berenguer M., 1994, Prehistoric  Cave Art in Northern Spain Asturias: 92

Harita: 5W Infographics’den alınarak hazırlanmıştır.