Homo Naledi’nin Etrafında Verilen Kavga: Güney Afrika vs Doğu Afrika

Bilimsel düşünce ve pratiğin gelişimini takip eden ilk arkeolojik keşifler, geçmişte yaşamış birden fazla insan türünün tür içi ve farklı insan türleriyle yaşanan ilişkiler aracılığıyla modern insanı yarattığını ve bu yaratım sürecinin bir ayağı biyolojik olmak üzre kültürel başlıkları da içeren evrimsel bir işleyiş olduğunu kanıtladı. Özellikle İbrahimi dinlerin yaratılış inançlarını reddederek yerine bilimsel yöntemler ile kanıtlanabilen açıklamalar sunan ve startını Rönesans’ta verebileceğimiz sözkonusu farkındalık -amaçlanan şeyin bilgi üretme uğraşı olmasına rağmen- farklı aşamalardan geçti ve çoğu kez insanlık onurunu zedeledi, kullandığı yöntemler ve belki biraz da öncü olmanın verdiği bilgi noksanlığından ötürü ileri sürdüğü savlar ile “bilimsel” anlamda ırkçılık yaptı.

Bunlar arasında en acıklısı, daha çok Hotanto Venüsü adıyla tanınan, Saartjie Baartman’ın başına gelenlerdir. Yaşadığı Güney Afrika’dan bir aldatmaca ile (İskoç doktora satılma hikayesi için Baartman’ın iyiliği ve bizzat kendi iradesi olduğu da iddia edilmektedir) Avrupa’ya getirilen bu Khoe-San kadını dikkat çekici büyüklüğe sahip geniş kalçaları nedeniyle ilk önce Avrasya halklarından olmayan insanların sergilendiği insan/insanat bahçesine (Human zoo için Türkçe isim önerisi kabul edebilirim) yerleştirildi ve sonra, ekstra para ödeyenlerin elle ya da bir nesne yardımıyla kalçalarına ve cinsel organına dokunabileceği -hatta cinsel ilişkiye dahi girebileceği- sirklere satıldı. Yaşadığı acılar ölümünden sonra da peşini bırakmadı ve hayattayken izin vermediği bedeni üzerinde denenmek istenenler ölü bedeni üzerinde gerçekleşti. Nihayetinde, sözkonusu etik olmayan izinsiz kadavra incelemeleri eşliğinde, “insan ile maymun özellikleri taşıyan insansılar arasında kalma bir geçiş türü” iddiasına sahip ırkçı teorilere malzeme yapıldı.

19. yy’ın sonlarına doğru Antik Yunan ve Mezopotamya uygarlıklarının kutsal metinler ve diğer yazılı/sözlü efsaneler ile biliniyor oluşuna ek olarak insanlık tarihinin çok daha eskiye dayandığı düşüncesi artık yerini sağlamlaştırmış ve biyoloji gibi fen bilimlerinde yaşanan devrimler ile yakın ilişki içine girmişti bile; yüzyıl başında Avrupa’da Cro-Magnon da dahil olmak üzre birkaç antik insan türüne ait fosil keşfedildi, yüzyıl ortasında Alman bilimci Johann Carl Fuhlrott keşfedilen Neanderthal fosillerini inceledi ve modern insandan kolaylıkla ayırt edilebilir anatomik özelliklerinin de yardımı ile bilinmeyen eski bir insan türü olduğunu iddia etti ve türün isim babası oldu (1823’te Britanya’da keşfedilen ve Red Lady of Paviland ismi verilen Cro-Magnon fosili modern insan ile taşıdığı yakın anatomik özellikleri nedeniyle uzunca bir süre Roma dönemine tarihlendirildi, ayrıca günün şartlarından ötürü erkek özellikleri dahi kaşifince fark edilemedi). Avrupa’daki keşiflere Asya ve Endonezya’nın Java adasındaki Homo erectus buluntuları eşlik etti. öz (1)Java’daki buluntu kaşifi Eugène Dubois tarafından insan ve maymun/orangutan arasındaki kayıp halka olarak tanıtıldı. Birkaç kez ismi değiştirildi, Dubois’un iddiasına karşı onlarca makale yayınlandı, işbu makale sahiplerinin fosili birlikte inceleme teklifleri Dubois ve ekibince geri çevrildi… Ancak 1921 yılında Pekin’de keşfedilen diğer bir Homo erectus fosili sayesinde türün kayıp halka değil doğrudan modern insan öncüllerinden biri olduğu kanıtlanmış oldu.

Aslına bakılırsa Afrika’dan önce Asya’ya yoğunlaşılmasına, Charles Darwin ile çağdaşı bir başka doğa bilimci Alfred Russel Wallace arasındaki evrim tartışması/iddiaları ve başlangıçta Wallace’a ait “evrimsel bağlamda insanlar ile orangutanlar arasında yakın ilişkiler vardı” şeklinde özetlenebilecek teorinin bilimciler arasında nispeten yaygın oluşu neden oluyor. İleriki yıllarda gerçekleşen arkeolojik keşifler ve genetik çalışmalar ise, evrimsel bağlamda hominid-pongid ayrımının Afrika’da yaşandığını, hominid-pongid makasının birbirine en yakın olduğu noktada -günümüzde pongid ailesinin üyesi olduğu bilinen- orangutanlardan değil goril ve şempanze gibi büyük maymunlardan bahsedilebileceğini ve tüm bunların toplamında, modern insanın orangutan ile değil de goril ve şempanze gibi büyük maymunlar ile ortak bir ataya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Afrika: İnsanlığın Şafağı

Raymond Dart’ın 1925’te Nature’da yayınlanan Australopithecus africanus: The Man-Ape of South Africa” adlı makalesi bütün ilginin Afrika’ya kaymasına neden oldu. Dart’ın bilim dünyasına kabul ettirdiği iki ayağı üstünde  yürüyebilen bu keşfe/türe ait diğer fosil keşifler 1940’lı yıllarda Robert Broom tarafından gerçekleştirildi. Nihayet modern insan, yani Homo sapiens sapiens’in de dahil olduğu homo cinsi ile modern apelerin paylaşılabileceği ortak ata Güney Afrika’da bulunmuş gibiydi. Yalnız, modern insanın günümüze kadar olan serüveninde ona eşlik eden en önemli öge halen bulunamamıştı: Alet.

Erken Australopithecus'larin Dağılımı
Erken Australopithecusların Dağılımı (*)

Alet, en azından standartlaşarak günümüze kadar ulaşabilen örnekleri bunu gösteriyor, Australopithecuslar tarafından kullanılmadı. Buna karşın bilinen en eski standart alet olan Oldowan endüstrisinin kabul gören yaşını (2.5 milyon) geriye çeken tartışmalı örnekler mevcut ve bahsi geçen tartışmalı olanlarının yanı sıra diğer kimi örneklerin Australopithecus -fosil- yayılım alanlarında yer alıyor oluşu (Özellikle Etiyopya’dakiler) geç Australopithecusların da alet kullanmış olabileceğini düşündürüyor. Günümüz insan teknolojisinin ulaştığı noktadan bakıldığında -her ne kadar dönemin şartları gözönünde bulundurulsa dahi- detay içermeyen yapısından ötürü fazlaca “ilkel” bulunabilen Oldowan türü aletlerin de öncüsü sayılabilecek tecrübeler olmalı. Sadece insanın değil doğanın evrim macerasında da, öncekine keskin bir balta darbesi indirerek varolan geçişler -bu tip bir değişim/dönüşüm tasavvuru- evrimsel ilerleyiş ile çelişir. Kendi içinde birikerek ilerleyen milyon ve milyar yıllık bu iki “farklı” evrimsel işleyişin hızlı ve keskin geçişlerle ilerlediğini iddia etmek yahut bu anlama gelebilecek işler ortaya koymak yerine, hem geçmişte hem de şimdi yavaş ve yumuşak geçişler ile işleyişin yaşandığını ve devam ettiğini iddia etmek akla daha yatkın diyebiliriz.

Coğrafya

İnsanı diğer primatlardan ayırarak günümüzdeki modern şekline kavuşturan etmenler arasında yer alan ve -belki de- iki ayak üstünde yürüyebilme, geniş beyin hacmi ve dil/iletişim kabiliyeti şeklinde çizgisel sıralanan bu etmenlerin sonuncusu ve de en önemlisi sayılabilecek alet yapabilme becerisini (Birbirinden bağımsız maddeleri birleştirme ya da birini bir diğerinin işleve dönük şekillendirilmesinde kullanma performansı ve bunun sonucunda elde edilen kültürel madde) kanıtlayan ilk keşifler 1960’larda Leakey ailesince Doğu Afrika’da gerçekleştirildi. Arkasından Donald Johanson’un 1974 yılında gerçekleştirdiği ve günümüzde birkaç farklı veri ile desteklenerek güçlü bir şekilde homo cinsinin doğrudan -ya da bilinmeyen bir başka homo aracılığıyla dolaylı yoldan- atası olduğu savunulan Australopithecus afarensis’in (3,9-2,9 milyon) Etiyopya’nın Afar bölgesindeki keşfi Afrika’nın insan evrimindeki yerini sağlamlaştırdı ve devamında, Doğu Afrika’nın güneye oranla daha fazla önem kazanmasını sağladı.

Coğrafik anlamda kuzey-güney yönlü bağlantıya sahip sözkonusu her iki bölge, evrimsel işleyiş için gerekli baskıyı ve dinamiği yaratabilecek potansiyele sahipti. 20-25 milyon yıl önce harekete geçen ve günümüzde de hareket halinde olan Rift çatlağı, Afrika kıtasını doğu-batı yönlü ikiye ayıran yükseltileri inşa ederken yükseltiler ise yağışlı iklim şartlarının doğuya geçişini engelledi. Kurak iklim koşullarıyla beraber yok olan ormanlık alan yerini savanalara bıraktı, su gibi yaşamın devamında birincil öneme sahip kaynaklar daraldı ve insan türleri ile diğer canlılar arasında rekabete neden oldu. Benzer şartların Afrika Boynuzu’ndan güneye, Swartkrans’a kadar olan bölgede de yaşandığı tahmin ediliyor. Ancak, 2000’lerin başında Afar’da keşfedilen 2.5 milyonluk yaşa sahip bilinen en eski Oldowan tipi taş alet ve Oldowan’ın Doğu Afrika’da sık yayılım göstermesi çekirdek bölgenin Doğu Afrika olduğuna dair güçlü bir kanıt olabilir.

Modern toplum ve ilgili sosyal bilimlerce ruhsal bozukluk, sendrom ve fobi şeklinde tanımlanarak anormal bulunan sosyal ve bireysel davranışların kökenine inildiğinde insanın doğal bir parçası oldukları anlaşılacaktır. Zenofobi bunlardan birisi. Elimizdeki güncel arkeolojik veriler anksiyete bozukluğu olarak da tanımlanan sözkonusu “anormal” davranışın evrimsel işleyişin itici gücü olduğunu kanıtlıyor; El Sidrón mağarası ve Atapuerca istasyonu aynı insan türleri arasında yaşanan yamyamlığı gösteriyor. Bu şeyin temelinde sadece günübirlik bir besin ihtiyacı ve ihtiyacın karşılanması yok, tüm kaynakları ile beraber bir bölgenin mutlak hakimiyeti için gelişiyor. Bugün evrimsel işleyişin bir sonucu olarak farklı bulduğumuz kişilere karşı genellikle korku hissine kapılmamız şaşılacak bir şey değil (1). 

Modern insan öncüllerinin Afrika dışına doğru -olası- yayılım rotaları ile beraber düşünüldüğünde, sahip olduğu stratejik konum insanlığın beşiği adlı kavgada Doğu Afrika’yı bir kez daha öne geçiriyor. Asya ve Levant vasıtasıyla Kafkasya, ordan da Avrupa içlerine doğru yapılan başarılı ve -çoğunluğu- başarısız birçok göç deneyimi -başta Afar olmak üzere- Doğu Afrika’nın istasyonlarında mola verdi ve tabi, yine büyük bir olasılıkla bu göç deneyimlerinin tamamı aynı bölgede (ve çevre-çeperinde) devasa bir biyolojik ve kültürel birikime neden oldu.

Bölgede süren küresel ve yerel-mezhepsel çatışma koşulları uzunca bir süre Arabistan yarımadasında yapılması planlanan arkeolojik çalışmaları engelledi. Ayrıca bölgeyi kontrol eden rejimlerin evrimsel işleyişi anlamaya çalışan araştırmalara pek sıcak bakmıyor oluşu (Herhangi bir somut delil içermiyor, birtakım politik çıkarsamalara dayanan kişisel bir düşünce) süreyi uzattı. Anlaşılan İngilizler mazisi oldukça eskiye dayanan politik ilişkilerini kullanarak müttefikleri Suudi Arabistan’ı ikna etmiş, 2011’de başlamasına karşın son 1-2 yılda düzenli ve sistemli bir araştırmaya dönüşen Oxford merkezli The Palaeodeserts Project yakın zamanda önemli bilgiler üretmeye başladı (2). İki yüzeylilerin de bulunduğu çeşitli Orta Paleolitik alet çantalarına Suudi Arabistan sınırlarında yer alan istasyonlarda rastlandı. Buluntular ve yarımadanın kuzeyinde kalan Manot mağarası gibi (işgal altındaki Filistin) yerleşimler arasındaki zamanlama ve güncel genetik çalışmalar Out of Africa’nın günümüzden 100 ila 50 bin yıl önce gerçekleştiğini kanıtlamaktadır.

Homo Naledi: Teamülleri Sarsıyor

2013’te, Güney Afrika’nın Gauteng eyaletinde yer alan Rising Star mağara sistemini gezi amaçlı ziyaret eden SEC adlı doğa sporları üyesi iki mağaracı yüzeyinde fosil kalıntılara rastlanan Dinaledi Chamber’ı keşfetti. Fosillerin varlığını bu iki mağaracıdan öğrenen University of the Witwatersrand üyesi Dr Lee Berger aynı yılın sonlarına doğru 21 gün süren bir kazı gerçekleştirdi (Takip eden yılda 4 haftalık bir başka kazı daha yaptı) ve kazılardan tam iki yıl sonra (National Geographic fonu ile birlikte) kendi takımı haricinde herhangi bir uzmana ait eleştiri-gözden geçirme olmaksızın online yayınlanan bir dergide -ve tabi NG & NOVA gibi popüler yayınlarda- homo cinsine ait yeni bir insan öncülü bulduğunu ilan etti (3). öz (1)Science yahut Nature gibi hakemli dergilerde tanıtılmalarına alışık olduğumuz fosiller farklı yöntemler ile (Lee Berger’ın kişisel sosyal medya hesapları da dahil olacak şekilde) bilim dünyasına tanıtılmış oldular.

Tanıtılma şeklinin garipsenmesine ek olarak, henüz tarihlendirme/yaş çalışmaları tamamlanmamış 1550 parçalık sözkonusu fosil koleksiyon aynı bilim ekibince kazıldı, tanımlama/taksonomi çalışmaları yapıldı ve yayınlandı. Paleoantropoloji bu tip keşiflerde farklı akademilerden farklı uzmanlıklara sahip araştırmacıların (Fosili kazan ekibin dışında) ortaklaşa çalışma yürütmelerini bir tür gereklilik gördü, çalışmalar ise araştırmacıların uzun yıllarını aldı (Şimdiye dek). Örneğin, Homo naledi ile yakın bir lokasyonda keşfedilen bir başka fosil kayıt Little Foot, Ronald Clarke ve ekibince yürütülen on küsur yıllık çalışmalarının sonunda tanıtılmıştır. Yayın ve öncesindeki tüm çalışmaları üstlenen Berger ve genç ekibi, bu işleri iki yıl gibi kısa bir sürede tamamladı.

Homo naledi'nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu.
Homo naledi’nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu (**)

Kompleks sosyal davranışlara sahip bir öncü mü soyu tükenmiş farklı bir kol mu?

Dinaledi Chamber’daki fosil koleksiyon dışında şimdiye kadar -iddia olunan yeni- türe ait bir başka fosile ya da fosil koleksiyon ile sabık fosil keşiflerin eşleştirilmesi sonucunda tespit edilen örneklere rastlanmadı. Australopithecus ve homo özelliklerini bir arada barındıran fosil koleksiyon yapılan incelemeler eşliğinde -ortalama- boy ve kilo bilgisi ile bir takım anatomik tahminler sundu, buna karşın tek bir lokasyonda biliniyor ve türe ait herhangi bir kültürel obje bulunamadı. Bu gibi eksikliklere ve uzmanlar arasında görüş birliği sağlanamamasına rağmen Berger -özellikle- el yapısının tutma ve kavramaya elverişli oluşunu işaret ederek naledi‘yi homo cinsine dahil ediyor, iskelet yapısında bulunan Australopithecus özelliklerin soya dayalı olduğu iddiası ile birlikte onu homo cinsinin en erken üyesi konumuna yükseltiyor.

Berger’a göre, Dinaledi Chamber fosil koleksiyonu morfolojik yapısının yanında sergilemiş olduğu kompleks sosyal davranış ve organizasyonlar ile homo cinsinin yeni bir üyesi kabul edilmeli. Temelde Berger ve fosil koleksiyona karşı itirazlar da bu noktada ikiye ayrılıyor.

William Jungers’ın da dahil olduğu grup fosil koleksiyonu -yeni bir tür olup olmadığından emin olmasalar bile- homo cinsi kabul ediyor ancak ölü gömmeyi ispat edecek yeterli kanıtın varlığından şüpheliler. Dinaledi Chamber yüzeyin 30 m altında, mağara girişine olan uzaklığı ise 80 m. Salona ulaşılabilmek için 2 farklı dar geçit aşılmalı. Dragon’s Back 15 m’ye yakın serbest bir tırmanıştan sonra 10 m boyunca sadece sürünerek ilerlenebilen yapısı ile parkurun en zorlu kısımlarından biri (Tabi öncesinde skinny bedenlerin aşabileceği Superman’s Crawl var). Berger, fosillerin bir takım doğa olayları yerine bilinçli bir şekilde buraya taşındığını düşünüyor. Salonun zor ulaşılabilir yapısı geçmişte -özellikle- büyük etçillerden korunmaya (Leş ile beslenenler de dahil) olanak sağlıyor olabilir. Berger’ın bu hipotez üzerine kanıt olarak sunabileceği tek şey fosil koleksiyon üstünde herhangi bir etçile ait diş izine rastlanmaması. Bulunamayan iz ile var olduğuna inanılan geçmiş bir sosyal organizasyonu tahmin etmek, bunu kurgulamak ve iddia haline getirmekse sağlıklı bir yönteme hiç benzemiyor.

Eleştirilere karşı fazla duyarlı sayılmaz; tartışma ve anlaşmazlıkları bilim adına olağan kabul ederken, genelin aksine bu tip keşifler için kullanılan belki vb kelimeleri uygun olmayan kirli kelimeler şeklinde nitelendiriyor (?!). Berger için belki bilimin sınırlarını geliştirmez onu var olan sınır içinde hapseder, statükocudur.

Homo naledi’ye dönük diğer ana eleştiri, düşünce ve şüphe, coğrafyanın dayattığı izole koşulların yaşam ve beslenme şeklini kötü yönde etkilediğine dayanıyor. Besin kaynakları çeşitlilik açısından tekdüze giden benzer canlı grubu ötekine oranla daha düşük bir profil çizebilmektedir. Bu biyolojik gerçekliğe istinaden Homo erectus ile ilişkilendirilen naledi türün primitif bir üyesi şeklinde yorumlanmakta. Yine de, alanında uzman bir çok saygın araştırmacı kesin bir şey söylemek için tarihlendirme/yaş çalışmalarının tamamlanmasını bekliyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor?

Elimizde tarihlendirme/yaş calışmaları tamamlanmamış ama göreli tarihlendirme ile 2 milyon yıl öncesine yerleştirilen ve zayıf kanıt(lar) eşliğinde kompleks sosyal davranışlara sahip olduğu iddia edilen yeni bir homo türü var. Üstelik, soyutlamaya dayalı ve hayatta kalma adına önceliği olmayan ikincil ihtiyaçların neden olduğu davranış şekillerini (Ölü gömme, tin vb ritüeller) günümüz maymunlarına yaklaşabilen beyin hacmi ile oluşturuyor (Elbette beyin boşluğunun büyüklüğü tek başına beynin kapasite-yaratım kabiliyetini belirlemiyor, ama bununla beraber önemli bir etken olduğu unutulmamalı).

İlk evvel aklıma gelen şey yabancısı olmadığımız insani bir güdü; popüler olma isteği, sağlayacağı prestij ve buna duyulan açlık. Keşfin yeni bir tür olduğunu gösteren seçeneği tamamen devre dışı bırakmıyorum. Belki de ilerleyen yıllarda elde edilecek veriler ve yapılacak çalışmalar ile keşfe dair tüm savlar somutlaştırılacak, şüphe duymak için bir neden kalmayacak, Güney Afrika bir adım daha öne geçebilecek… Bunlar olabilir çünkü paleoantropoloji uzun ve titiz bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Şu anki hali ile yalnızca popüler yayın sektöründe kullanılan bir meta.

1. Spikins P. The Stone Age Origins of Autism. Recent Advances in Autism Spectrum Disorders – Volume II 2013: 3-23

2. First Arabians: Revealing the Stone Age Prehistory of Saudi Arabia. Current World Archaeology – Issue 75 2016: 26-30 Source: Dr Huw Groucutt

3. Berger L.; et al. Homo Naledi, a new species of the genus Homo from the Dinaledi Chamber, South Africa. eLife http://elifesciences.org/content/4/e09560v1

(*) Wikipedia’dan alınmıştır.

(**) National Geographic’ten alınmıştır (John Gurche & Mark Thiessen).

Decoding Neanderthals

NOVA, Birleşik Devletler merkezli, Amerika ve yüzün üzerinde ülkede televizyon üzerinden yayınlanan popüler bir bilim serisi. (Kâr amacı gütmeyen PBS üzerinden yayınlanıyor/örgütleniyor demek daha doğru olur). Decoding Neanderthals adlı tv-belgesel de bu yılın ocak ayında farklı ama birbirleriyle ilişkili disiplinlerde çalışan uzmanların birlikteliğiyle yayınlandı. Bugün artık bundan bilmem kaç yıl önceki Neanderthal algısı varolmasa da -hem akademide hem de kısıtlı toplumsal yapılarda- Kambriyan Patlaması’na ve bu sürecin açıklamalarına denk düşen, bu tip anlamlarla doldurulan, sanki olan-oluşan her şeyin bir anda, önceki dönemle olan ilişkilerini bıçakla kesermişcesine, ve buna benzer şekillerle varlığı açıklanan -en azından kimi yerlerde ima edilen- bilişsel/sembolik bir ”patlama” düşüncesi mevcut. Buna göre modern insanın sanat temalı tüm sembolik dünyası, yine bizzat kendisi tarafından bundan 30 bin yıl önce oluşturuldu. Geçmiş/tarihi anlamda hiç bir şeyden beslenilmeden, yani aniden, sembollerle düşünme ve sonsuz soyut dünya yaratıldı deniliyor bir anlamıyla.

Marcellin Boule'ın açıklamalarına dayanılarak yapılmış Neanderthal illüstrasyonu.

Duruma neden olan şeyler, birtakım yanlış/eksikli açıklamalar ve bunların kalıntıları. Bu sadece birinci neden aslında. La Chapelle-aux-Saints’de bin 908 yılında bulunan Neanderthal fosili her nedense barındırdığı fiziksel özelliklerden ötürü beğenilmemiş, kısıtlı da olsa günümüz modern insanı ile bağlarının olduğu kabul edilmiş lakin, -bu beğenmemezlikten ötürü sanırım-  çok fazla açıklama yapmaksızın döl vermeyerek soyunun tükendiği söylenmiştir hakkında. Buna benzer diğer örneklerle kötü bir şöhret kazanan Neanderthal işbu açıklamalardan ötürü kaba, zeka açısından noksan yani aptal olarak kurgulanmış ve düşünsel ürünler yaratamayacağına karar kılınmış. Bu tarihi neden dışında sanki gökten zembille inmiş gibi, ”sadece arkaik Sapiens’in vakıf olduğu ve pratik ettiği sanat-bilişsel patlama” düşüncesine neden olan bir ikinci örnek: Şimdiye değin şifreyi çözmeye yardım edebilecek bulunmamış/bulunamamış yeter sayıdaki  keşifler.

Belgeselde ise sözkonusu boşlukları dolduran/doldurabilen taze sayılabilecek keşifleri izliyoruz. Barcelona Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Joao Zilhao’nun Cueva de los Aviones’de yapmış olduğu çalışmalar bunlardan biri. Mağara ilk kez bin 980’lerde kazılmış. Zilhao yapılan çalışmaları check edip tekrarlıyor, farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Örneğin dip kısımlarından özenle delinmiş deniz kabukluları mağaranın en gözde buluntuları. Bedensel dekor ögesi denilerek rafa kaldırılmış. Zilhao bunlarla birlikte diğer tüm buluntuları tekrar indirip izlediğinde bazılarının üzerlerinde kırmızımsı farklı lekelere rastlıyor. Tipik Akdeniz kabuklusunda rastlanmaması gereken lekeler bunlar. Mikroskop altında incelediğinde pigment yapımında kullanılan doğal mineraller olabileceğini düşünüyor ve kimyasal analizlerin bitiminde ise artık bu lekelerin kesinlikle sözkonusu mineraller ile oluştuğunu biliyor. (Bu tipte eski ve raflara kaldırılmış malzemeler üstüne yapılan yeni laboratuvar çalışmalarından biri de Çin paleolitiğine ait. Avrupa kronolojisine göre üst paleolitiğe tarihlenen kuzey Çin’deki Shuidonggou yerleşmesi şu sıralar tekrar kazılıyor. 20. yy başlarında kazılmaya başlanan yerleşmede o tarihlerde çizili bir taş bulunuyor. Hatta işbu buluntu Henry Breuil tarafından da inceleniyor. Lakin Breuil de buluntunun üstündeki izlerden emin olamayanlardan. Şimdiki analizler ise bu izlerin insan elinden çıktığını gösteriyor. Bunun gibi eksik bırakılmış olmasını dilediğim bir başka şey de, lisans öğrencisiyken bulduğum taş topluluğu. Sevgili Mehmet [Özdoğan] hocam tarafından incelemiş velakin, ”bir şeyler söylemem için daha çok şey görmeliyim” şeklinde yorumlanmıştı.)

Pigmentlere sadece kabukluların üstünde rastlanmıyor. Kalem amacıyla kullanılmış olabileceğini düşündüğü birtakım hayvan kemiklerinin uç kısımlarında da bulunuyorlar.

Cueva de los Aviones'de bulunan Spondylus gaederopus türüne ait kırık deniz kabuğu. İç kısmında pigment izi/tortusu görülmekte.

Kısa, fakat çubuğumsu ve pigment tortulu kemikler de işin içine katıldığında Zilhao için boyama kiti tamamlanmış oluyor. Böylesi bir anlam çıkarmanın hem görebilmek/fark edebilmek hem de yorum için çok zor olduğunun bilincinde olan Zilhao, işbu kriminal incelemeyi ve esasta buluntuları, ilk kez Sherlock Holmes hikayelerinde geçen ve cinayet tipi suçların çözümünde anahtar role sahip smoking gun adındaki zorlu  ipuçlarına benzetiyor. Tüm bu şeyler ise Neanderthal’in sembolik dünyasına birer kanıt Zilhao için (ve makul bulanlar için). Nasıl ki -belki şimdi modası geçti ama- iki rakip futbol takımının -bilhassa ulusal- taraftarları yüzlerini bayrağa-bayraklara, yani ait oldukları toprağa-anlama göre boyuyorlar, işte 40 ila 50 bin yıl öncesinin Neanderthal insanı da yüz ve vücutlarının çeşitli yerlerini bu nedenden ötürü boyuyordu.

Levolloisen alet kültürünün öncesinde kalan aletler-taş topluluğu için de sorulur, örneğin: acheuléen sapa takılıp kullanıldı mı? Bilinmiyor. Ama önceki araştırmalar neticesinde orta paleolitikte mızrak tipi bileşik aletler yapıldığı biliniyor. Mızrak yapımı için uygun sağlamlıkta ve uzunluktaki ahşap çubuğun bir ağzı seçilerek işleniyor-aşındırılıyor ve yonga-alet buraya yerleştiriliyordu. Peki ya daha sonra? Tahmin edilen şey; deri ve ağaç kabuğu gibi organik maddeler ile -belki kimi denemelerde ağaç kabuklarından alınma doğal yapışkanımsı maddeler de ilave edilerek-  ucun mızrağın gövdesine ataçlandığı. Maastricht-Belvédère’da bulunan ve 250 bin yıl öncesine tarihlenen flint mızrak ucu işin rengini biraz daha değiştirdi. Leiden Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Wil Roebroeks ve çalışma arkadaşı ucun dip kısmında tortulaşıp kalan farklı maddeye odaklanıyordu. İlk gözlemleri bunun bir çeşit çam ağacından alınma ve yapıştırıcı özelliği bulunan bitki özü olduğuna dönük. Kimyasal analizler ise tahmin ettiklerinin çok ötesinde. Bu tortu, evet, ağaçtan alınma bir bitki özü. Lakin öncesinde belli bir sıcaklıkta ısıtılmış. Öyle ki; Neanderthal klanı bitki özüne ısı vererek çözülmesini sağlıyor, sonrasında ise birbirine kenetlemek istediği iki farklı objenin arasına bunu yediriyordu. Isı ile birlikte yayılan ve yapışkan özelliği artan bitki özü ise belli bir süre sonra kuruyarak iki objeyi birbirine daha sıkı bağlıyordu. Roebroeks bunu dünyanın en eski bileşik aleti olarak tanımlıyor ve ekliyorlar: Bunu biz yapmadık, Neanderthaller yaptı.

Deniz kabuğuna yerleştirdiği doğal boyayla diğer klan üyesinin yüzünü boyayan Neanderthal birey, temsil, Decoding Neanderthals.

Diğer arkeolojik kayıtlarla birlikte Metin Eren’in yaklaşık 6 yılını harcayarak uzmanlaştığı Levallois tekniği ve neticesinde Neanderthal insanın yakaladığı eşsiz ”mühendislik” yeteneğinin ve birikiminin daha açık anlaşılması, Svante Paabo ve ekibinin 30 bin yıllık örneklerden parça alarak gen bilim çalışması, ve neticesinde bilhassa FOXP2 olarak adlandırılan ve dil ile ilişkilendirilen genin bulunması ve Afrika hariç kalacak şekilde Asyalı ve Avrupalı (bu kıta kökenli) insanlarla olan gen uyumunun öğrenilmesi, Sapiens’e sabitlenen ve 30 bin yıl öncesinin sanatsal-bilişsel patlaması olarak sunulan -kimi yerlerde ima edilen- şeyin kendisini yalanlıyor tamamiyle.

Birçok farklı video paylaşım sitesinde bulunan (PBS’in kendi web sayfası da ziyaret edilebilir) belgesele rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İzlemekte fayda var pişman etmez.

***

Zilhao, J., et al, 2010: Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neanderthals, PNAS.