Gezi Parkı vs Müze

Son iki haftadır Taksim civarında, artık ender bulunan kamu alanlarından olma yeşil bir alanda, bu alanın her yeni gün bir başka farklı misyon için dönüştürülme arzusu ile parkın şu anki şekli ile (ve ilaveten doğal afet gibi durumlarda acil toplanma alanı) kalma zorunluluğu arasında inanılmaz bir mücadele verildi. Halen de veriliyor. Toplumun her tabaka ve meslek grubundan birçokları duruma taraf oldu. Olayın ilk günlerinde yapılan müdahale önce yol genişletme çabası olmuş alana dokunmayacağız denmiş, daha sonra yok aslında dokunacağız ama yıkmayacağız avm yapacağız denmiş, çok sonrasında fresh bir açıklamada ise İstanbul’un kent müzeleri noktasında sıkı bir ihtiyacının bulunduğu vurgulanmış ve buraya kent müzesi ilave edileceği söylenmiştir. Peki bunu yapmanın yöntemi ne olacak? Bizlerin farklı arkeolojik sit alanlarından bildiği taşıma yöntemi ile, yanisi, x kadar ağaç yerlerinden sökülüp y mesafedeki z alanına tekrar dikilecek ve bu sayede o çok arzulanan kent müzesi için alan açılmış olacak.

Nasıl ki kültürel mirasımızın parçaları olan taşınmazlar yerinde güzelse, ağaçlar da yerinde güzel.

”Oraya ciddi anlamda müze dikme arzumuz var”ı ekleyerek ağaçlar taşınacak, bunu daha önce de yaptık bak biz çevreciyiz gelin bize teşekkür edin gibisinden müze savunusu yapmaya başladı kimi yöneticiler. Ağaçlar, bizim en sık kullandığımız, her gün gelip geçmek  zorunda kaldığımız yerde kalmalı. O koca ağaçları alıp bir başka parka ya da şehrin dışına gözümüzün görmeyeceği bir başka koruya, ormana dikmenin bizim açımızdan ne kadar anlamsız olduğunu kimseler hatırlatmayacak mı? Biz hatırlatalım; parkın amacı, Neolitik Devrim’den beri doğayla arasına farklı objeler koymuş, bugüne değin artarak doğadan kopmuş insanın tekrar bu hayata -yeterli olmasa da- merhaba demesi, onla buluşmasıdır, insan hayatı için çok önemlidir. Bunlar varken, Taksim gibi bir merkezden, hemen her gün milyonların aktığı yerden, ağaçları söküp başka bir yere taşıyacağız demek ise çözüm değildir. Biz oraya müze yapacağız diyenler müzelerin anlamını bilmeli, sadece hafriyat, inşaat, bina dikmek değildir müzeler. Müzeler birer hafıza mekanı, geçmişte öyleydi şimdi de böyle. Gezi parkı zaten doğa ile insan arasındaki ilişkide, birtakım şeylerin zihinde tekrar canlandırılmasında ve bunların muhafaza edilmesinde başlı başına müzedir. Ve buna ek olarak, son 2 haftadır  polis terörüne (ilk günlerde yapılan şafak operasyonunda direnişçi çadırlarının yakılmasından, bu adaletsiz, hiç bir hak kalıbına sığmayan davranıştan tutun, bugüne kadar gelin) karşı -ufak tahriklerin dışında-  sorumlu bir şekilde direnen halk tarafından bu park aynı zamanda direniş müzesi olmaya aday. O parkın her köşesi toplumumuzun zihninde yer etti. Tekrar ediyorum sayın yöneticilerimiz, müze demek yeni binalar dikmek değildir. Müze demek halkın-toplumun zihninde yer eden  önemli olayları koruma altına almak demektir. Sizin bunları es geçip şunu yapacağız bu olsun, şu olayları hatırlasınlar-hatırlamasınlar şeklindeki müze yapacağız ısrarınız ise birinin-birilerinin politik görüşleri, tahayyülleri ve isteklerinden başka bir şey değil. Ol nedenle lütfen müze yapacağız şeklinde olaya masumane bir hal katmaya çalışmasın hiç kimse.

Gezi Parkı, sosyolojik bunalımın, toplumsal bir patlamanın merkezi oldu. Bu merkezden tüm memlekete farklı kollar uzandı. Taşıdığı anlam x yöneticinin kısa süre önce yapmış olduğu açıklamada, parkın kapladığı alana dair verdiği y metrekareye sığamaz. Ama zaten park, kapladığı alana -bu haklı ve sorumlu mücadele ile- z metrekare katarak nnn ölçüsüne ulaşmıştır. Bu sayede, savunulan haklı gerekçelerle birlikte, kültürel mirasa giriş yaptı. O parkı anlamlı kılan bir başka şey de bu olmuştur. Olayın üstüne gidilmesinde, kıyasın yapılış aşamasında bunların gözden ırak edilmemesi elzem.  Gezi Müze Parkı sonucu çok şık durur. Hiç bir çıkar gözetmeksizin, işbu çıkar merkezlerine tabi olmayan, işinin uzmanı kişilerce planlanan.

Eserlere Ne Oldu ?

2007 yılında Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gelen 2 adet altın eserin incelenmesi sonucunda orijinal ya da sahte olup olmadığına karar verilemediğinden, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü konuyu, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bildirmiştir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü bu konuyla ilgili Tekirdağ Müze Müdürü Mehmet Akif IŞIN, Çanakkale Müze Müdürü Ömer ÖZDEN, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden altın eserler seksiyonu sorumlusu Gülbahar BARAN ÇELİK’den oluşan bir üst komisyon kurmuştur. Üst komisyon Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne giderek eserleri incelemiş ve eserlerin orijinal olduğuna karar vererek, raporlarını ilgili müdürlüğe vermişlerdir.

Bundan sonra yapılması gereken Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce, eserleri fiyat tespitleri yapılarak satın alma yoluna gidilmesiydi.

Fakat her ne olduysa Anadolu Medeniyetleri Müzesi daha önce eserlerin orijinal olup olmadığına karar verememesine rağmen, üst komisyon raporu olmasını da göz ardı ederek, eserleri sahibine iade etmiştir.

Eserlerle ilgili üst komisyon oluşturmuş olan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün de eserlerin iadesine nasıl göz yumduğu anlaşılır gibi değildir. Ya bilmeden göz ardı ettiler, ya da kanun ve yönetmeliklere aykırı olarak bilerek iade işlemini gerçekleştirdiler.

Eserlerin iade işleminden sonra, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü bütün müzelere yazı yazarak eserlerin sahte olması nedeniyle müzelere alınmaması konusunda yazılar gönderdi. Bu yazı Tekirdağ Müzesi’ne gelince, adı geçen eserlerin, benim de bulunduğum üst komisyonda orijinal eserler olarak değerlendirdiğimiz eserler olduğunu görünce çok şaşırmıştım.

Genel Müdürlüğe bu eserleri üst komisyonda orijinal olarak belirttiğimiz halde nasıl olur da sahibine iade edildiği konusunda bir yazı yazdım. Genel Müdürlükten gelen cevapta, eserlerin tekrar geri isteneceği, yeniden bir komisyon kurularak değerlendirileceği bildirilmişti. Ancak, bu bile Genel Müdürlüğün yasaları çiğneyerek, eserlerin iade edildiğinin bir kanıtıydı.

Bugüne kadar ne eserler aranmış, ne de eserler geri alınmıştı. Ankara’ya bir ziyaretim sonunda yaptığım araştırmada, eserlerin geri gelmediği ve şimdiye kadar hiçbir işlem yapılmadığını öğrendim.

Sonuç olarak; Genel Müdürlükçe oluşturulan üst komisyon raporları kesinlikle belirleyicidir. Üst komisyon raporu olmasına rağmen hiçbir müze müdürlüğü yeni bir rapor hazırlayarak, eserlerin iadesini isteyemez. Bu nedenle, bu olay oldukça düşündürücü olup, acaba birilerinden emir alarak mı eserler iade edilmiştir sorusunu gündeme getirmektedir.

Çünkü Genel Müdürlük oluşturduğu komisyonun raporuna rağmen, müdürlükçe kurulan bir komisyonun raporuna itibar etmemesi gerekirken, eserleri iade etme kararını onaylamıştır.

Mehmet Akif IŞIN
Arkeolog
Emekli Müze Müdürü

Bozcaada Şarap Müzesi

Sıcak bir yaz gününde Bozcaada’da, Şarap Müzesi’ndeyim. Taş duvarları sayesinde az da olsa serinleyebildiğim bu mekanda geçmişten günümüze Bozcaada’daki bağcılık ve şarap serüvenini anlatan heyecan verici bir yolculuğun içine dalıyorum. Müzede şarap yapımı ile ilgili akla gelebilecek neredeyse her şey var: Üzüm presleri, pres altlıkları, küpler, büyük fıçılar, amphoralar, maya hazırlama kapları, şarap kapları… Müzeyi süsleyen bu zengin malzemeye, adadaki bağcılık ve şarap yapma geleneğini anlatan bilgi panoları eşlik ediyor.

Okumaya devam et “Bozcaada Şarap Müzesi”

Bir Pazar Günü Emirgan’da Çay, Kahve… ve Beş Bin Yıl Öncesine Kısa Bir Yolculuk

Geçtiğimiz günlerde Sakıp Sabancı Müzesi’nde Karşıdan Karşıya: M.Ö. 3. Bin’de Kiklad Adaları ve Batı Anadolu adlı bir sergi açıldı. Sergide, Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi ve N.P. Goulandris Vakfı, Kiklad Sanatı Müzesi ile Türkiye’den başta Anadolu Medeniyetleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve İzmir Arkeoloji Müzesi olmak üzere daha birçok müzeden ödünç alınan eserler bir araya getirilmiş. Serginin konusu M.Ö. 3. binde Kiklad Adaları ve Batı Anadolu. Dolayısıyla M.Ö. 3. binyıldan itibaren hem Kiklad Adaları, hem de Batı Anadolu’daki yerleşmelerde ortaya çıkarılan pek çok eseri sergide görmek mümkün: İdoller, figürinler; mızrak, hançer, balta gibi silahlar; küpe, bilezik, kolye gibi ziynet eşyaları, gaga ağızlı testiler, iğneler, cımbızlar ve daha birçokları… Okumaya devam et “Bir Pazar Günü Emirgan’da Çay, Kahve… ve Beş Bin Yıl Öncesine Kısa Bir Yolculuk”