Decoding Neanderthals

NOVA, Birleşik Devletler merkezli, Amerika ve yüzün üzerinde ülkede televizyon üzerinden yayınlanan popüler bir bilim serisi. (Kâr amacı gütmeyen PBS üzerinden yayınlanıyor/örgütleniyor demek daha doğru olur). Decoding Neanderthals adlı tv-belgesel de bu yılın ocak ayında farklı ama birbirleriyle ilişkili disiplinlerde çalışan uzmanların birlikteliğiyle yayınlandı. Bugün artık bundan bilmem kaç yıl önceki Neanderthal algısı varolmasa da -hem akademide hem de kısıtlı toplumsal yapılarda- Kambriyan Patlaması’na ve bu sürecin açıklamalarına denk düşen, bu tip anlamlarla doldurulan, sanki olan-oluşan her şeyin bir anda, önceki dönemle olan ilişkilerini bıçakla kesermişcesine, ve buna benzer şekillerle varlığı açıklanan -en azından kimi yerlerde ima edilen- bilişsel/sembolik bir ”patlama” düşüncesi mevcut. Buna göre modern insanın sanat temalı tüm sembolik dünyası, yine bizzat kendisi tarafından bundan 30 bin yıl önce oluşturuldu. Geçmiş/tarihi anlamda hiç bir şeyden beslenilmeden, yani aniden, sembollerle düşünme ve sonsuz soyut dünya yaratıldı deniliyor bir anlamıyla.

Marcellin Boule'ın açıklamalarına dayanılarak yapılmış Neanderthal illüstrasyonu.

Duruma neden olan şeyler, birtakım yanlış/eksikli açıklamalar ve bunların kalıntıları. Bu sadece birinci neden aslında. La Chapelle-aux-Saints’de bin 908 yılında bulunan Neanderthal fosili her nedense barındırdığı fiziksel özelliklerden ötürü beğenilmemiş, kısıtlı da olsa günümüz modern insanı ile bağlarının olduğu kabul edilmiş lakin, -bu beğenmemezlikten ötürü sanırım-  çok fazla açıklama yapmaksızın döl vermeyerek soyunun tükendiği söylenmiştir hakkında. Buna benzer diğer örneklerle kötü bir şöhret kazanan Neanderthal işbu açıklamalardan ötürü kaba, zeka açısından noksan yani aptal olarak kurgulanmış ve düşünsel ürünler yaratamayacağına karar kılınmış. Bu tarihi neden dışında sanki gökten zembille inmiş gibi, ”sadece arkaik Sapiens’in vakıf olduğu ve pratik ettiği sanat-bilişsel patlama” düşüncesine neden olan bir ikinci örnek: Şimdiye değin şifreyi çözmeye yardım edebilecek bulunmamış/bulunamamış yeter sayıdaki  keşifler.

Belgeselde ise sözkonusu boşlukları dolduran/doldurabilen taze sayılabilecek keşifleri izliyoruz. Barcelona Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Joao Zilhao’nun Cueva de los Aviones’de yapmış olduğu çalışmalar bunlardan biri. Mağara ilk kez bin 980’lerde kazılmış. Zilhao yapılan çalışmaları check edip tekrarlıyor, farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Örneğin dip kısımlarından özenle delinmiş deniz kabukluları mağaranın en gözde buluntuları. Bedensel dekor ögesi denilerek rafa kaldırılmış. Zilhao bunlarla birlikte diğer tüm buluntuları tekrar indirip izlediğinde bazılarının üzerlerinde kırmızımsı farklı lekelere rastlıyor. Tipik Akdeniz kabuklusunda rastlanmaması gereken lekeler bunlar. Mikroskop altında incelediğinde pigment yapımında kullanılan doğal mineraller olabileceğini düşünüyor ve kimyasal analizlerin bitiminde ise artık bu lekelerin kesinlikle sözkonusu mineraller ile oluştuğunu biliyor. (Bu tipte eski ve raflara kaldırılmış malzemeler üstüne yapılan yeni laboratuvar çalışmalarından biri de Çin paleolitiğine ait. Avrupa kronolojisine göre üst paleolitiğe tarihlenen kuzey Çin’deki Shuidonggou yerleşmesi şu sıralar tekrar kazılıyor. 20. yy başlarında kazılmaya başlanan yerleşmede o tarihlerde çizili bir taş bulunuyor. Hatta işbu buluntu Henry Breuil tarafından da inceleniyor. Lakin Breuil de buluntunun üstündeki izlerden emin olamayanlardan. Şimdiki analizler ise bu izlerin insan elinden çıktığını gösteriyor. Bunun gibi eksik bırakılmış olmasını dilediğim bir başka şey de, lisans öğrencisiyken bulduğum taş topluluğu. Sevgili Mehmet [Özdoğan] hocam tarafından incelemiş velakin, ”bir şeyler söylemem için daha çok şey görmeliyim” şeklinde yorumlanmıştı.)

Pigmentlere sadece kabukluların üstünde rastlanmıyor. Kalem amacıyla kullanılmış olabileceğini düşündüğü birtakım hayvan kemiklerinin uç kısımlarında da bulunuyorlar.

Cueva de los Aviones'de bulunan Spondylus gaederopus türüne ait kırık deniz kabuğu. İç kısmında pigment izi/tortusu görülmekte.

Kısa, fakat çubuğumsu ve pigment tortulu kemikler de işin içine katıldığında Zilhao için boyama kiti tamamlanmış oluyor. Böylesi bir anlam çıkarmanın hem görebilmek/fark edebilmek hem de yorum için çok zor olduğunun bilincinde olan Zilhao, işbu kriminal incelemeyi ve esasta buluntuları, ilk kez Sherlock Holmes hikayelerinde geçen ve cinayet tipi suçların çözümünde anahtar role sahip smoking gun adındaki zorlu  ipuçlarına benzetiyor. Tüm bu şeyler ise Neanderthal’in sembolik dünyasına birer kanıt Zilhao için (ve makul bulanlar için). Nasıl ki -belki şimdi modası geçti ama- iki rakip futbol takımının -bilhassa ulusal- taraftarları yüzlerini bayrağa-bayraklara, yani ait oldukları toprağa-anlama göre boyuyorlar, işte 40 ila 50 bin yıl öncesinin Neanderthal insanı da yüz ve vücutlarının çeşitli yerlerini bu nedenden ötürü boyuyordu.

Levolloisen alet kültürünün öncesinde kalan aletler-taş topluluğu için de sorulur, örneğin: acheuléen sapa takılıp kullanıldı mı? Bilinmiyor. Ama önceki araştırmalar neticesinde orta paleolitikte mızrak tipi bileşik aletler yapıldığı biliniyor. Mızrak yapımı için uygun sağlamlıkta ve uzunluktaki ahşap çubuğun bir ağzı seçilerek işleniyor-aşındırılıyor ve yonga-alet buraya yerleştiriliyordu. Peki ya daha sonra? Tahmin edilen şey; deri ve ağaç kabuğu gibi organik maddeler ile -belki kimi denemelerde ağaç kabuklarından alınma doğal yapışkanımsı maddeler de ilave edilerek-  ucun mızrağın gövdesine ataçlandığı. Maastricht-Belvédère’da bulunan ve 250 bin yıl öncesine tarihlenen flint mızrak ucu işin rengini biraz daha değiştirdi. Leiden Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Wil Roebroeks ve çalışma arkadaşı ucun dip kısmında tortulaşıp kalan farklı maddeye odaklanıyordu. İlk gözlemleri bunun bir çeşit çam ağacından alınma ve yapıştırıcı özelliği bulunan bitki özü olduğuna dönük. Kimyasal analizler ise tahmin ettiklerinin çok ötesinde. Bu tortu, evet, ağaçtan alınma bir bitki özü. Lakin öncesinde belli bir sıcaklıkta ısıtılmış. Öyle ki; Neanderthal klanı bitki özüne ısı vererek çözülmesini sağlıyor, sonrasında ise birbirine kenetlemek istediği iki farklı objenin arasına bunu yediriyordu. Isı ile birlikte yayılan ve yapışkan özelliği artan bitki özü ise belli bir süre sonra kuruyarak iki objeyi birbirine daha sıkı bağlıyordu. Roebroeks bunu dünyanın en eski bileşik aleti olarak tanımlıyor ve ekliyorlar: Bunu biz yapmadık, Neanderthaller yaptı.

Deniz kabuğuna yerleştirdiği doğal boyayla diğer klan üyesinin yüzünü boyayan Neanderthal birey, temsil, Decoding Neanderthals.

Diğer arkeolojik kayıtlarla birlikte Metin Eren’in yaklaşık 6 yılını harcayarak uzmanlaştığı Levallois tekniği ve neticesinde Neanderthal insanın yakaladığı eşsiz ”mühendislik” yeteneğinin ve birikiminin daha açık anlaşılması, Svante Paabo ve ekibinin 30 bin yıllık örneklerden parça alarak gen bilim çalışması, ve neticesinde bilhassa FOXP2 olarak adlandırılan ve dil ile ilişkilendirilen genin bulunması ve Afrika hariç kalacak şekilde Asyalı ve Avrupalı (bu kıta kökenli) insanlarla olan gen uyumunun öğrenilmesi, Sapiens’e sabitlenen ve 30 bin yıl öncesinin sanatsal-bilişsel patlaması olarak sunulan -kimi yerlerde ima edilen- şeyin kendisini yalanlıyor tamamiyle.

Birçok farklı video paylaşım sitesinde bulunan (PBS’in kendi web sayfası da ziyaret edilebilir) belgesele rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İzlemekte fayda var pişman etmez.

***

Zilhao, J., et al, 2010: Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neanderthals, PNAS.

Mehmet Özdoğan ne demek istedi?

Neolitik dönem arkeolojisinde bırak Anadolu’da olmayı tüm dünyada söz sahibi olan en önemli birkaç arkeologtan biri Mehmet hocamız.  Çalışma yapmış olduğu alana ait teorilere hakimiyetinin dışında yine aynı alana getirmiş olduğu teorik yorumlarla, her teorinin kendi içinde taşıdığı tutarlılığa yapmış olduğu vurguyla bütünlüklü bakabilmiş birçok şeye. Aslında onu tanıtmak bile büyük güç ister. Memleket arkeolojisinin taşıdığı politik sorunlara dair birkaç kelam okursanız bi’ yerlerde bilin ki bu laflar ya Mehmet hocaya aittir yahut da ondan esin alınarak neşredilmiştir. O bi’ duayen anlayacağınız.

Tam adı Actual Archaeology Magazine Anatolia ve yayın dili de ingilizce olan bi’ dergiye sahibiz. Şu an elimde derginin 4. ve son sayısı var. Mehmet Bezdan isimli editöre sahip derginin bu son sayısı İnsanlığın İlk Adımları adını taşıyor. Bu sayının ana ekseni çekirdek merkezlerden biri Anadolu ve burdaki ”uygarlık” paketinin batıya olan göçü. Güzel bi’ sayı aslında, alanına hakim araştırmacılar, -bizim için- ünlü isimler göze çarpıyor. Mehmet hocanın yazısı da Neolitizasyonu Anlama üst başlığına sahip, neolitik teriminin tarihinden ve yine neolitik dönemin kendi içindeki bölümlendirilmesinden başlayıp neolitik pakete ordan da çekirdek merkez Anadolu’ya geliyor. Yazının son pasajları Neolitik Kültürler ve Deniz ile isimlendirilmiş. Hoca burda, önceki kazılarda edindiğimiz bilgilerden, topladığımız buluntulardan çok farklı sonuçlar veren sualtı kazılarına, geçmiş-şimdi arasında değişen coğrafik sınırlarla atıf yapıyor ve şuna benzer şeyler ekliyor; ”sualtı arkeolojisi batıkları inceleyen, bu alanda uzmanlaşan dal ile yerleşim arkeolojisi olarak ikiye ayrılıyor, değişen kıyı çizgileri hasebiyle.”  Konu ilerliyor, nehirlerle taşınan dolguların koruyucu özelliğine, ordan da işbu nehirler üstüne kurulan barajların dolgulara dolaylı yoldan yaptığı menfi etkilere geçiliyor ve şu ifadeler kullanılıyor:

”Now, dams cut the flow of water of almost all the streams and the deltas on land lose ground and the fill covering and preserving the underwater Neolithic settlements are being eroded by flow and waves. In this way, the preserving fills are not being renewed. Neolithic settlements in Israel which were preserved by fills carried by the Nile River are the first examples for this case and because the settlements began to cease to exist rapidly, rescue excavations were started.”

Aslında özetin özeti, alıntının alıntısı şudur: Neolithic settlements in Israel which were preserved by fills carried by the Nile River are the first examples for this case and because the settlements began to cease to exist rapidly, rescue excavations were started.

Elimizde bi’ adet Nil nehri, Nil nehrinin taşıdığı dolgular, neolitik yerleşmeler ve tüm bunların yaşandığı İsrail var?! Nil nehri doğu Afrika’da bilmem kaç km boyunca uzanan ve Akdeniz’e dökülen güzide bi’ nehrimiz. Tarih içinde ve tabi tarih öncesinde birçok uygarlığı besliyor, yaşam kaynağı oluyor. Bildiğim kadarıyla da denize döküldüğü alanda oluşturduğu deltanın tamamı Mısır Arap Cumhuriyeti’nin sınırları içinde. Resmi olanı bu. Bi’ de tabi, kutsal metinlerde geçtiği söylenen, politik siyonistlerce şiar edinilen ve günümüz İsrail devletinin bayrağında iki kalın mavi çizgi ile simgelenen coğrafya mevcut. Buna göre yaradan Nil ve Fırat arasında kalan toprakları İbraniler’e tahsis etmiştir. Bi’ başka şey ise, -bence sakat yanı bariz görülebilen- günümüzden önce işbu topluluğunun sınırları çizilen alanda yaşamalarından ötürü coğrafik olarak bu terimin kullanılması, buna binaen oluşturulan ve resmi olmayan coğrafik terimlere bi’ örnek olması?!

Derginin künyesine baktığımda iki adet çevirmen gözüme çarptı. Yazı yayınlama politikası, şekli ve de şemali nedir bilmiyorum ama göze çarpan iki çevirmen, yazarların metni kendi anadillerinde yolladıklarını daha sonra da tezgahta bu kişilerce ingilizceye çevrildiğini düşündürüyor?! Pek sanmıyorum. Mehmet Özdoğan ne demek istedi? Onu da bilmiyorum?!

Değerlinin biri diyordu büyük yangınlar büyük kalabalıklarca görülür, mumun çıkardığı alev ise sessizdir, saklanır, dikkatli bakmayan göz-gözler onu göremez. E tabi benim şimdi bu söz ve işbu yukarıdaki durumdan beslenip birtakım politik çıkarsamalar yapmam bana kalırsa da sakıncalı. Sadece: Bilmiyorum. Belki de daha başka bi’ şey?! Benimkisi iyi niyetli anlama çabası o kadar.

Ee tabi, Nil’in taşıdığı alüvyonlar o kadar çok ve akıntısı da o kadar yüksek ve hızlı ki, İsrail’in Akdeniz açıklarında su altında kalmış Neolitik yerleşmelerin üstüne kadar taşıyor alüvyonları da olabilir?!

Türkiye’de Arkeoloji Yayınları ve Çeviri Problemleri

Yabancı kaynaklar; her alanda olduğu gibi Arkeoloji için de hayati önem taşıyor. Tez, makale, ders notu gibi zorunlu okumalara ya da öğrenme hevesli okuma yapmaya tek dil yetmiyor. Arkeoloji okumaya başladığımızda genelde ilk tez döneminden itibaren kaynaklarla içli dışlı olmaya başlıyoruz ve o zaman bu konuda ne kadar zayıf olduğumuzun farkına varıyoruz. Zaten tek bir dilde yazılmış binlerce kaynak olsa ve bize yeterli olsa bile başka bir kültürün düşünce sistemini, mantığını bize aktarabilecek tek anahtar yine o kültürün dili oluyor.

Daha anlaşılabilir olabilmek için örnek vermek gerekirse: Şüphesiz gücü ve geçerliliği tartışmasız “devasa” dil İngilizce için konuşacak olursak; İngiliz bir araştırmacı herhalde kaynak konusunda dolup taşan ve kendi dilinde yazılmış olan kütüphane dolusu kitapla çalışabilecektir. Ancak; ikinci bir dilin kaynağına bulaşmaması muhakkak salt bilgi eksikliğine neden olmayacak, ancak daha da önemlisi, sorunlara farklı bakış getirebilmesi için sahip olması gereken alternatifi gözden kaçırmasına sebebiyet verecektir.

Türkçe için konuşacak olursak da, ne bizlerin kendi dilimizde salt bilgiyle dolup taşan kütüphane dolusu kaynağımız var, ne de böyle bir kaynağa sahip olsak bile yukarıda verilen örnek bizim içinde geçerli olduğundan, evrensel bilgiye sırt çevirme lüksümüz var.

Arkeoloji yayıncılığı Türkiye’de ne durumda diye bakacak olursak doğrudan Arkeoloji yayınları ile ilgili çok az yayınevinin olduğunu görürüz. Ancak; sadece arkeoloji yayını yapmasa bile umutlu sayıda yayınevi kültür, sanat, tarih, araştırma ve bilimsel yayın kapsamında ihtiyaç duyduğumuz yayınları “Türkçe” olarak bizlere sunuyor. Ama yetmiyor!

Arkeoloji yayıncılığı için bugün en önde gelen yayınevi Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın her dönem için başlıca 3, 4 yayını bulunmakta. Kültürel kronolojide binlerce döneme yayılan, yüzlerce yerleşimde tespit edilmiş, kültürel yayılımda Türkiye sınırları içerisinde çok geniş alanlara sahip bir kültürün, Osman Hamdi Bey’den beridir arkeoloji yapan bir ülke olduğumuzu varsayarak yalnızca 3, 4 kaynağa sığdırılmış olması eleştirilmeye mahkum olmalı!

Bunların arasında örnek olabilecek çalışmalar zaten kütüphanelerdeki yerini alarak hakkını yedirmeyecektir. Neolitik Dönem araştırmaları ile önemli bir prehistoryen ve Türkiye Arkeolojisi için aslında bir fırsat, şans olan Mehmet Özdoğan’ın öncesinde yabancı dilde yaptığı, sonrasında Türkçe olarak yayınladığı Türkiye’de Neolitik Dönem (Neolithic in Turkey) yayını aslında bir kilometre taşıdır. Mellaart’ın Çatalhöyük ve Hacılar kazılarından beridir Türkiye’de Neolitik Dönem araştırması yapılmakta, onlarca Neolitik Höyük Güneydoğu’dan Batı Anadolu’ya kadar kazılmaktaydı. Ancak bütün bu değerli ama dağınık bilgi, onlarca araştırmacının katkısı ile Özdoğan tarafından evrenselliğe hizmet ederek yabancı dilde, üyesi olduğu Türkiye Arkeolojisi’ne hizmet ederek de kendi dilimizde basılarak, aslında tecrübesiz olduğumuz yayın yapmanın önemi ve nasıl olması gerektiği konusunda ders verici niteliktedir.

Türkiye için Neolitik; M.Ö. 10500 ( Türkiye yerleşik yaşam merkezi olarak en erken ama az güvenilir bir karbon örneği olarak) Hallan Çemi yerleşimi ile başlayan ve Ege ve Balkan Neolitik döneminin monokrom evresini temsil eden Fikirtepe yerleşimine kadar 3500 yıldan daha fazla Anadolu’nun konuğu olmuştur. Bu uzun sürecin eksikleri, yanlışları mutlaka olacaktır ancak; tek bir yayında toplamak tek kelimeyle başarıdır.

Beklentimiz şudur ki; Türkiye’de Kalkolitik Dönem, Türkiye’de Bronz Çağlar gibi yayınlarla bu dönemlerin uzmanları duayen hocalar tarafından yayınlar yapılsın ve Türkiye kronolojisi için bu çok uzun süre yer teşkil eden kültürlerin Anadolu’da kazılmış tüm yerleşimleri (mutlaka eksikleri ile) tek bir yayında toplansın.

Türkiye’de Kalkolitik Dönemleri anlatan bir yayın Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak erken evresini temsil eden Halaf kültürü bulunan yerleşimler (sonrasında Ubaid ve Uruk merkezleri ile Orta Anadolu ve Batı Anadolu’da Kalkolitik karakterde farklı yapıya sahip (Anadolu’ya özgü, yerel, boyalı çanak-çömlek kültürü) Can Hasan, Hacılar yerleşimlerini ve en batıda Aşağı Pınar yerleşimine kadar anlatan bir yayın eminim ki büyük bir açığı kapatacaktır. Bu her dönem için geçerlidir.

Çeviri sorunu ise; ayrıca can sıkan bir durumdur. Zaten sınırlı sayıda sahip olduğumuz kaynakları bir hevesle alıp okurken terminolojinin hatalı çevirisi ya da yıllarca arazi-kütüphane arasında kendine has gelişmiş Arkeoloji dilini bilmeyenlerce yapılmış olan mantık hataları yayınların kalitesini düşürmektedir.

Ancak bu sorun tabi ki çevirmenlerden kaynaklanmıyor. Çevirmenler yalnızca yayının orjinal dilini bilebilirler. Örneğin mudbrick terimi birçok çeviri eserde kilden yapılmış bina, güneşte kurutulmuş kil tuğla, pişmiş toprak tuğla gibi çevrilir. Ancak arkeoloji dilini bilen biri mudbrick kelimesi için bu kadar kıvranmaz ve basitçe kerpiç diye çevirir ve anlatmak istenen daha net anlatılmış, anlaşılmış olur. Bu sorunu çözmek için iki yol var: Ya çevirmenlere arkeoloji öğreteceğiz -ki bu mizahi cümle aslında çözümün tek yolu olduğuna kanıttır- ya da yine bu çeviriler arkeoloji camiasınca yapılmalıdır. Bu görev ise; akademisyenlere düşmektedir. Birçok kıymetli emekli hoca, maddi-manevi teşvikle kendileri için okudukları yayınların çevirilerini yapmaya teşvik edilmelidir. Sonrasında özellikle yurtdışında yetişmiş akademisyenler yayın çevirmeye yönlendirilmelidir. Yine bir örnek vermek gerekirse Göbeklitepe (Klaus Schmidt, Arkeoloji ve Sanat Yayınları) çok iyi Almanca bilen bir çevirmene verilseydi, arkeoloji dilini bilen bir akademisyenin çevirisi olarak bugün dilimize kazandırılmış bu yayın bu kadar anlaşılabilir olur muydu? Bu yayını şanslı kılan yıllardır arkeoloji yapan bir akademisyence (Rüstem Aslan) çevrilmiş olmasıdır. Yine örneğin; Ana Hatlarıyla Mezopotamya (Hans. J. Nissen, 2004) yayını, Göbeklitepe gibi aynı şansa sahip olamamış ve daha konu başlıkları, dönem adları bile arkeolojide kullanılmayan terimlerle verilmiş, Türkçe olsa da bu yayın okuyana boğuk bir ses gibi gelmektedir. Sonuç olarak çevirmenler çeviriye başladıklarında ne kadar araştırma yapsalar da yalnızca arkeoloji eğitimi almış birinin haznesine sahip değiller.

“Kuramsal arkeolojinin peygamberi” (Mehmet Özdoğan’ın deyimi ile) olarak nitelendirilen ve çalışmalarını da Türkiye’de yürüten (Çatalhöyük Projesi) Ian Hodder’ın Readig The Past (Geçmişi Okumak), post-süreçsel (post-processual) arkeoloji felsefesini yakından tanıyan bir akademisyen ya da araştırmacı, en azından arkeolog, antropolog tarafından çevrilseydi kitabın tadı bizce çok daha lezzetli olurdu. Olmaz mıydı?

Çevirilerden ziyade bir diğer parmak basılması gereken konu; tezlerdir. Yılların emeği master, doktora programı tezleri bittikten sonra tez jürisince onaylanması ile kütüphanelere girip, orada da kalmaktadır. YÖK’ün “Ulusal Tez Merkezi” zaman zaman web hizmeti bazen de tezi yazan kişinin izin sorunu nedeniyle yetersiz kalmaktadır. Çeviri eksiği ve yayın tecrübesizlikleri sorunlarına da yayın sayısını ciddi anlamda artırabilecek tezlerin oluşturulacak bir komisyonca yayın halinde bastırılması o kadar çok olumlu gelişmeye neden olacaktır ki, maddelemeden yazabileceğimizi zannetmiyorum:

  • Öncelikle tezlerin kütüphanelerde unutulması, değersizleştirilmesi engellenecektir,
  • Daha kaliteli çalışmaların basılacak olması kriter haline geldiği takdirde tez yapan araştırmacıların bilimsel rekabet ortamına sokularak, tezlerin bilimsel kalitesinin artırılması sağlanacaktır,
  • Az sayıda olduğu için bu yazıda da olduğu gibi öğretim üyesinden lisans öğrencisine kadar yakındığımız arkeoloji yayınlarının sayısının artırılması sağlanacaktır,
  • Araştırmacıya maddi-manevi destek ve tecrübe sağlayacaktır,
  • Başarılı master ve doktora tezleri yayınlaştırılmış araştırmacıların akademik hayatlarında yayının yeri ve önemi daha sağlam temelli olacaktır.

Bizce Türkiye Arkeolojisi için önemli bir katkı olacak “Tezlerin Yayınlaştırılması Projesi” yukarıda farkında olamadığımız için sayamadığımız pek çok olumlu gelişmeyi de beraberinde getirecektir. Değerli hocalarımızdan oluşan bir heyet, en asgari sayılarda bile olsa, her ay bir ciddi tezin yayınlaştırılması için kriter ve koşulları ortaya koyduğu takdirde, gerekli maddi çalışmaların da yürütülmesi sonrasında, bizlere düşen daha başarılı tezler ortaya çıkarmak olacaktır.

Mehmet Özdoğan: Devlet İstediğini Seçerse TÜBA Akademi Olmaz

Mehmet ÖzdoğanBu sefer Türkiye ve Türkiye’nin dünya gündemindeki sütunlarından bir konuyu ele alalım istedim. Son dönemde çoğunlukla sistematik muhalefeti engellemek için hükümetin sıkça kullandığı KHK’lar, Türkiye Bilimler Akademisi’ni (TÜBA) de hedef aldı. Kararnamenin öne çıkan buyruğu, üye seçim yetkisinin hükümet ve YÖK’e verilmesidir. Bu öyle bir konu ki ülkemiz gazetelerinde belki de ilk defa bu kadar yer edinmesini sağladı bilim özgürlüğünün, bilim ve politika bağlantısının. Bir akademinin devlet dairesine dönüşmesine vesile olacak düzenlemeler içeren bu KHK’yı ve kuruluşundan itibaren TÜBA’yı akademinin istifa eden üyelerinden hocamız Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’a sorduk. Berkay Dinçer’in katkıları ile 17 Kasım 2011 tarihinde yaptığımız röportajı burada sizlerle paylaşıyoruz.

TÜBA hakkında yayımlanan haber, köşe yazısı ve özellikle okuyucu yorumlarına baktığımızda TÜBA’nın ne olduğunun ve işlevinin anlaşılmadığı açık. Bu nedenle öncelikle bilim akademileri nedir, TÜBA nedir ve ne iş yapar bize anlatır mısınız?

Çok doğru. Bilim akademisi ile bilimsel kurumlar arasındaki fark anlaşılmış değil. Gazete yayınlarından anlaşıldığı kadar TÜBA nedir, ne işe yapar hiç anlaşılmamış, devletin de bunu anladığını zannetmiyorum. Zaten yeni yeni gündeme geldi ve Türkiye’nin bir bilim akademisine sahip olması da çok yeni bir kavram.

Vaktiyle böyle bir gereksinim duyduğu için Atatürk, TTK gibi akademik kurumları Türkiye’ye yerleştirmek istiyor fakat sonra bu yürümüyor. Bilim akademilerine Eski Yunan toplumundan itibaren baktığımız zaman bunun temel kuruluş güdüsü her türlü politikadan inanç sisteminden, baskıdan ve ekonomik kaygılardan bağımsız düşünürlerin bir araya gelmesidir. Bunun nedeni ise farklı görüşlerin baskısı altında kalmayan fakat düşünce tabanı yüksek seviyedeki insanların bir araya getireceği sinerjidir. Fiilen bir iş yapmaları değil, bir ortamı sağlayabilmeleri… Eski Yunan’daki Akademia’nın da kuruluşu buydu, daha sonra en eski en güçlü akademilerden İngiliz Akademisi’ne baktığımızda, İngiltere’nin en çekişmeli döneminde kralcılarla, kralcı olmayanların; birbirleriyle savaşan iki grubun bir araya gelmesinden oluşuyor.

TÜBİTAK gibi uygulayıcı kurumlardan farklı. Uygulayıcı kurumlar doğrudan doğruya ekonomiyle, hükümetlerin politikasıyla bağlantılıdır. Her hükümetin politikaları vardır doğal olarak ama seçimle gelen hükümetlerin müdahale edemeyeceği kurumlar da vardır. Bunlar mesela eğitimdir, bilimdir, sanattır. En azından öyle olması gerekir. Akademilerin de işlevi budur. Ancak lehte ve aleyhte çıkan yazılardan anlaşıldığı kadarıyla bu Türkiye’de anlaşılmamış.

Berkay Dinçer: Akademiler ekonomik olarak bağımsız mıdır yoksa devlet tarafından mı finanse edilir?

Onun farklı modelleri var. Gelişmekte olan her ülke akademiyi gereksinim olarak görüyor. Gereksinim olarak görüldüğü yerde köklü vakıflarla besleniyor olması ve tamamen devletten bağımsız olması esastır. Ama bu heryerde böyle olamayacağından birçok ülkede devlet tarafından kuruluyor, finansmanını devlet sağlıyor ki bu da akademinin başkalarına göbek bağıyla bağlanmaması için. Bir anlamda bağımsızlığını koruması için devlet sahipleniyor.

Biraz önce sizin de belirttiğiniz gibi Avrupa’da oldukça köklü bir gelenek olmasına rağmen Türkiye’de ancak 1993 yılında bir bilim akademisi kuruluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de Cumhuriyet kurulduğu zaman batılılaşma süreci ile bazı batı kurumları Osmanlı İmparatorluğu’na girmiş. Ama kaç kişiyle, ne kadar potansiyelle kurulmuş bu kurumlar. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de sanıyorum hepi topu beş mühendis var. Zaten üniversitede ders verecek doğru düzgün bilim insanı yok bunları ayıklayıp akademi kurmak mümkün değil. Üniversite reformunda bile eğitimli öğretim üyesi bulunamadığı için doktorasızlardan kaliteli olduğu görünenler dahi profesör ünvanıyla ders veriyor, kürsü açıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman hocaların gelişiyle bir kalite yükselişi var ama sistemde oturmuşluk yok. 60’lar da kurulabilirdi mesela. TÜBİTAK gibi uygulayıcı kurumları kuruyorlar ama o sırada yönetim erki halen uygalayıcı kurumlar ile düşünsel temeli olan bilimsel yapılanmanın arasındaki farkı anlamamıştı. Tabii bunu bilen kim var?Erdal İnönü … İyi bir bilim insanı, tanınmış bir fizikçi olan Erdal İnönü bu farkı bildiği, dünyada ki sistemi bildiği için bunun gereğini yerine getiriyor.

Bugüne kadar TÜBA ile hükümetler arasındaki ilişki nasıldı? Devlet TÜBA’dan nasıl faydalandı ?

Bu hemen hemen olmadı. Kuruluş yasasında TÜBA’nın devlete danışmanlık da yapacağı var. Belli konularda fikir vermeli. Devletin öneri ve açılımları TÜBA’dan beklemesi, böyle bir taleple gelmesi lazım, bu hemen hemen hiç gelmedi. TÜBA gelmeyen talebi karşılamaya çalıştı. Her yıl hazırladığı raporlar, yayınladığı seriler ile sistemi yönlendirmeye çalıştı ama sistem bunu algılamadı. Birçok hükümet, Tüba’nın ne olduğunu bile anlamadan “vardır, kurulmuştur, bir kenarda dursun” diyerekten zararsız bir kurum olarak gördüler. Devlet, TÜBA’yı ne olduğunu anlamadığı bir kurum olarak bir kenarda tutu. TÜBA da inatla devlete yol göstermeye çalıştı. Böyle bir soyut ilişki vardı bence.

Berkay Dinçer: Yani sadece para gönderilen bir kurum olarak mı gördüler?

Evet. Halbuki TÜBA’nın kamoyunda söylenenin aksine bütçesi komiktir ve hatta mali yasası olmadığından da personeli dahi TÜBİTAK’tan ödünçtür.

Akademi üyeliğinde liyakat sistemi esastı. Bu sistem nasıl çalışırdı?

Her akademinin, en köklüleri de dahil, üye seçimi sancılıdır. Ama kötü bir adayın seçilme şansı sıfırdır, iyi bir adayın seçilememe şansı vardır. Çünkü her akademi kendine göre bir filtre koyar. Bunların düzeyi çok yukarıdadır. Aşağı indiğinde akademi akademilikten çıkar. Sovyet akademileri öyleydi, onların akademi kavramı liyakata göre değildi. TÜBİTAK gibi araştırmacıların toplandığı uygulama kurumlarıydılar. Bizim üzerinde konuştuğumuz batı sistemi akademide, gerçek akademide çıta yüksekte olduğu için o çıtayı aşabilmek hemen hemen mümkün değildi. Adaylar birkaç tane filtreden geçer. TÜBA’da da öyledir. Önce komisyondan geçecek, dokuz tane hakemden geçecek, belli kriterleri tutacak, konseyde görüşülecek, akademi genel kurulunda görüşülecek. Bu bazen iki üç yıla yayılan bir süreçtir ve niteliksiz birinin girme şansı hemen hemen yok gibidir, nitelikli birinin bu filtrelerde takılma şansı ise vardır.

Kanun Hükmünde Kararname ile TÜBA’ya üye ataması, başkan seçimi, üye sayısı ve şeref üyeliği yaşının aşağı çekilmesi konusunda değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikleri nasıl değerlendiryorsunuz?

Devletin bir danışma kurumu olarak düşünülürse TÜBA, devlet istediğini seçer ama o zaman TÜBA akademi olmaz. Getirilen sistemde TÜBİTAK Bilim Kurulu seçer diyor, şimdi TÜBİTAK Bilim Kurulu’nu zaten hükümet seçiyor, Bilim Kurulu’nun neye göre seçeceğinin tanımı yok. Yani “benim neyim eksik” diyenlerin veyahut belli bir görüşte olanların alınma şansının çok kuvvetli olduğu bir sistem, öyle olmasa bile akademi tanımına uymaz. YÖK bir bilim filtresi değil ki, üniversitenin yönetim sistemi ile uğraşan bir kurumdur. YÖK üyelerinin atanması zaten belli bir sistemin içinden gelir. Bilimsel liyakat bunun işi değil ki! Akademiye güvenilmemesi demek zaten “akademi değilsiniz, akademi istemiyorum” demektir. Bir devlet kurumu olur, danışma kurumu olur. Devletin politikasına uygun kararlar üretecek bir sistem olur ama akademi olmaz.

Şerif Mardin’in üyeliğe kabul edilmemesinin KHK’ların gerekçesi olduğu söyleniyor sizce etkisi var mıdır, düzenlemelerin nedeni ne olabilir?

Onun arkasına sığındılar. Şerif Mardin gibi benim de önerdiğim birçok üyenin seçilemediği oldu. Bana göre çok nitelikliler de vardı bu seçilemeyenlerin arasında ki bunu normal kabul etmek gerekiyor. Şerif Mardin de kendi beyanatında bunun normal olduğunu kabul etti. Geçemezdi büyük bir olasılıkla çünkü çıtası ondan çok daha yukarıda olanlar geçemedi. Şu anda sanıyorum Şerif Mardin’i üye olarak atasalar, bunu kabul etmeyecek kadar kendine güveni olan bir insandır. Genellikle “benim neyim eksik”, “benim de kitaplarım var”, “ben bu sistemin adamıyım”, “şunları tanıyorum” deyip ortaya çıkan ama bilimin ne olduğunu anlamayan insanların ortaya çıkarttığı bir baskı vardı, bunlar sistemi zorladılar bu bir. İkincisi TÜBA’nın çıkarttığı bazı raporlar sanıyorum sistemin hoşuna gitmedi, sanıyorum ki evrim ve bilim politikaları ile ilgili raporlar. Ama bunlar politize raporlar değildi. Tamamen bilimsel temele dayalı olan çalışmalardı. Türkiye’nin bir analiziydi. Bunlardan rahatsız olan ve başka türlü olmasını isteyenlerin de baskısı devreye girdi. Ama Şerif Mardin bahane gibi kullanıldı, kullanıldığı şurdan da belli ilk beyanatlarda Halil İnalcık da söyleniyor, “Şerif Mardin ve Halil İnalcık’ı nasıl almazsınız” gibi, halbuki Halil İnalcık seçilmişti. Seçilmemiş biri değildi ki, zaten yürütmenin asli üyesi İnalcık.

Bundan sonra TÜBA’nın ilgi alanı temel bilimler, TÜBİTAK’ın ki teknoloji olacak deniyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

TÜBİTAK, sonuç olarak bir uygulama kurumudur. O kurumun da temel bilim üretme amacı vardır uygulama kadar, fakat o şu an tamamen geri gitti. Zaten TÜBİTAK’ın eski yapmak istediği şeyi TÜBA’ya yüklemeye çalışıyorlar. TÜBİTAK’ın temel bilimlerle ilgilenen yönünü baltaladılar. Bu bağlamda en son TÜBİTAK’ın Feza Gürsoy Araştırma Enstitüsü kapatıldı. Oradaki eksikliği TÜBA’yla tamamlamaya çalışıyorlar. Bu mümkün değil.

Gerçekten her devletin TÜBİTAK, CNRS, Avrupa Bilim Fonu gibi uygulayıcı kurumlara ihtiyacı var. Sanayinin, gelişmenin gereği teknik donanımı sağlayacak kuruma ihtiyacı var, bu doğrudur. Eksik kalan temel bilimler ki içine sosyal bilimler de girer. Yani fikir üreten bilim üretilmesi… Bunu TÜBİTAK yapıyordu. Bunu öldürdüler. Buna bu kadar gerek duyuluyorsa neden TÜBİTAK’ta öldürdüler? Şimdi TÜBA’ya yüklüyorlar. Burada bir mantıksızlık var. Demek ki ne olduğu anlaşılmadan yapılan şeyler. Bunu başka bir kurum kurarak da yapabilirlerdi, TÜBA akademi olarak kalabilirdi. Başka kurumlar kurmak devletin hakkıdır ama akademiyi ortadan kaldırmak her ikisinin birden olmayacağı anlamına gelir.

Kimi üyeler içerden mücadele edeceklerini açıkladı, oysa siz istifa eden üyelerdensiniz. Neden ?

İstifa bireysel bir karardır ve TÜBA’nın bütün üyeleri belli bir düzeyin üstündedir, hepsinin kendine özgün bir dünya görüşü vardır. Ben kendi adıma içerde kalıp mücadele etmenin mümkün olmayacağını düşünüyorum. Üçte bir olarak, diğer üçte ikisi bir yerde olan bir toplulukla mücadele edilemeyeceğini düşünüyorum, ama bu da önemli değil, yani bağırırsın çağırırsın… Artık akademi niteliğini kaybetmiş bir kurumda neyin mücadelesini vereceksin, kurum akademi olarak kalsaydı kötü bir üye de girseydi ona karşı mücadele verilirdi elbette. Kurum, benim akademi olarak gördüğüm kurum olmadıkça neyin mücadelesini vereceğim. Bir üyenin şöyle bir görüşü oldu; akademi üyeliği bir akademisyene verilecek en büyük payedir, bundan istifa edilemez. Doğru, ama kurum o değil, kurum akademi değil artık… Yani biz üst düzey bilim insanlığından istifa etmiyoruz.

Peki önümüzdeki günlerde atanacak üyeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şimdi ilk başta tepkiyi yükseltmemek için alabilecekleri en yüksek seviyede insanları alacaklardır. Bunlardan bazıları belki de liyakatla da girebilecek seviyede olanlar olacaktır. Çünkü bu demek değildir ki şu ana kadar akademiye girmemiş olanlar üyeliğe uygun değildir. Ama giderekten çıta çok daha düşecek, “benim neyim eksik” diyenler girecek ve bir süre sonra politize olacaktır. Hangi hükümet gelirse gelsin politize olmak zorunda, çünkü herkesin işine gelecektir. Bakın aynı şey YÖK’te yaşandı. YÖK iyidir diyen kimse çıkmadı. Her muhalefet, sağ, sol, liberal, ne olursa olsun hepsi YÖK kötüdür dedi ve hükümete gelince hepsi YÖK’ü destekledi. Çünkü işine geliyor. TÜBA için de öyle birşey olacaktır.

Bazı yazılarda ayrılmayanların bu tercihlerinin fonlarla ilgili olduğu iddia ediliyor siz ne düşünüyorsunuz?

Bu çok komik. Çünkü TÜBA’nn bundan iki sene öncesine kadar bir araştırmacıya seyahat gideri, araştırma desteği vb. için verebileceği maksimum destek yılda 6.800 TL idi. İki yıl evvel 18.000’e çıktı. Şimdi TÜBA’daki araştırmacıların gereksinimlerine baktığımız zaman bir aletlerinin yıllık giderinin yanında o rakam komikten de öte kalır. Yani normal bir TÜBİTAK projesinden alabileceği rakam çok daha büyüktür. Buna gerçekten ihtiyacı olanlar arkeologlardır. Yani başka yerden fon bulmakta zorlananların eline geçen bir fırsattı. Fonlamanın kolay olduğu alanlar için komik bir paradır, çok daha yüksek destekleri bulabilirler. O ciddi olmayan birşey, bir karalama. Şimdi basında birşey çıktı istifa edenleri karalamak, istifa etmeyenleri karalamak. İkisi de hoş değil, oradaki herkes bilim insanı ve onu düşünerek iş yapacak olsak hepimiz başka yerlere üye olurduk. Danışman olaraktan “hı” desek üzerini alabileceğimiz pekçok yer var.

İstifa eden üyeler yeni bir oluşum meydana getirecek mi?

Şimdi böyle ciddi bir oluşum var. Daha önceden söylediğimiz gibi Türkiye’nin akademi kurabilecek potonsiyeli yoktu. Ama şimdi Türkiye’nin de bilimsel anlamda dünyada ağırlığı oluştu. Pekçok alanda nitelikli araştırmacılarımız var. Bunların bir kısmı uygulamacı, bir kısmı fikir üretenler. Bir yerde bir araya gelinmesi lazım. Eskiden TÜBA’da bir araya gelinmeye çalışılıyordu. TÜBA yoksa başka bir yerde. Şu anda yasal olaraktan dernek statüsünde görülür ama dünyanın her yerinde şu an istifa edenlerin isimleriyle kabul edilir. TÜBA’nın GEBİT(Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanlarını Ödüllendirme Programı) gibi pekçok fonksiyonunu yapamaz.

Arkeoloji bağlamında TÜBA’ya baktığımızda indekslerde taranan hakemli bir dergi TÜBA-AR, bir kültür envanteri TÜKSEK ve kimi konferansları hatırlıyoruz. Yeni oluşumda benzer projeler olabilir mi?

TÜBA-AR, TÜBA-KET, TÜBA’ya patentli devam ettirmek artık bu kurumun kararıdır. Devam ederse nasıl devam eder, o yeni geleceklerin kararı. Yeni kurulacak oluşumun öyle bir dergiyi çıkaracak gücü yok. TÜBA-AR’ın editörlüğünü biz gönüllü yaptık, ama bunun baskı ve dağıtım maliyetleri de var. Yeni dernek bunun posta parasını bile karşılayamaz. Konferanslar olur, ama bu konferanslar TÜBA’daki gibi kitaplaşamaz.

Berkay Dinçer: Bir ülkede çift akademi nasıl olacak, bir ihtisaslaşma mı olacak ?

İhtisaslaşma olmayacaktır. Bir ülkede birden fazla akademi olabilir. Almanya’da böyle ama ben ötekinin akademi niteliğini kaybedeceğine eminim. Zaten dünyada dışlanacaktır. Şimdi bakın dünya akademilerinin belli birlikleri vardır. Asya Akademiler Birliği, Avrupa Akademiler Birliği gibi. Bunlar akademiler arasındaki bilimsel aktiviteleri denetler ve UNESCO gibi belli organlar üzerinde etkileri vardır. Türkiye bu ağırlığın farkında değil, TÜBA altı yıldır Asya Akademiler Birliği’nin yönetimindedir. Bu birliklerin hepsinin ortak kriteri, üyesini kendisinin, bağımsız olarak seçebilmesidir. Seçemeyen bir kurum tüm üyeleri Nobel’li olsa dahi ihraç edilir.

Bir dernek olarak kurulacak yeni oluşum eskisi gibi akademi birliklerinde görev alabilecek mi?

Evet. Eğer bizim korktuğumuz gibi gelişecekse TÜBA ihraç edilecek. Zaten bir çok akademi devletten tamamen bağımsız, dernek statüsünde.

O halde yeni kurulacak oluşumun tamamen bağımsız olması bir avantaj mı olacak ?

Eskiden de konuşuluyordu biz paramızı devletten alıyoruz, bu bizi bağımlı hale getiriyor, bağımsız olalım devletten para almayalım istemi vardı ama bütün mesele maliyet. Mesela uluslararası akademiler birliğinin bir üyelik ücreti var, zaten TÜBA’nın genel bütçesi bunlara ve GEBİT’e gidiyordu. Bunların bir kısmını bazı akademiler hoşgörü ile karşılayabilirler ama taşıma suyla değirmen nereye kadar döner. Ama en azından Türkiye’de belli düzeydeki insanların birlikteliğini sağlayabilir bir süre, ondan sonrasını zaman gösterecek.

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan
Doğum: 1943, İstanbul
Üniversite: 1963-1969, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistorya Kürsüsü
Araştırma Alanları:
Neolitik Dönem: Besin Üretimine Dayalı Köy Yaşamının Başlangıcı ve Yayılımı, Tarihöncesi Dönemlerde Güneydoğu Avrupa-Ege-Anadolu.
Kültür İlişkileri, Jeoarkeoloji, Arkeoloji Politikaları ve Arkeoloji Tarihi, Kültür Varlıkları Yönetimi.
Uluslararası Akademiler ve Meslek Kuruluşlarına Üyelikleri:
Türkiye Bilimler Akademisi(Asil Üye: 2002-2011 KHK üzerine istifa)
U.S. National Academy of Sciences
Alman Arkeoloji Enstitüleri Muhabir Üyeliği
European Association of Archaeologists
Conseil International d’Etudes Indo-Europeennes et Thrace
International Union of Prehistoric and Protohistoric Sciences (UISPP, Daimi Kurul Üyesi)
ICOMOS asil üye
Center for Black Sea Archaeology (ZAKS) Halle, Muhabir Üye
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, TAÇDAM Danışma Kurulu Üyesi
Türk Eski Çağ Bilimleri Enstitüsü Derneği