Feminist Arkeoloji Ne İşe Yarar?

 Arkeoloji kurumsallaşıp bir bilim haline dönüştüğü tarihten bu yana birçok farklı amaç altında görev aldı. Farklı dünya görüşlerince yürütülen kimin daha meşru olduğu tartışmalarının dışında, meraklısı için, ülkeler arası/ülke arkeoloji kürsüleri arasında yaşanan çatışmalar da oldukça ilgi çekici.

 Prehistorya, özellikle Paleolitik, alanında otoriteye dönüşen Fransız arkeolojisi bugün kullandığımız literatürü büyük ölçüde tek başına oluşturmuş, ardın sıra ülke sınırlarının dışında gerçekleşen keşifleri keyfi nedenlerle reddetmeye başlamıştır. Aralarında en sansasyoneli Altamira Mağarası’nın keşfi; Üst Paleolitik duvar resim sanatının en nadide örneklerini içeren mağara 1879 yılında İspanyol arkeologlar tarafından keşfedilmiş, yaklaşık bir yıl sonra da bilim dünyasına tanıtılmıştır. Ancak, Fransız arkeolojisi mağaranın ve mağaradaki çizimlerin prehistorik olup olmadığı konusunda uzun süre sessiz kalmış, üyelerinden bazıları ise -kesin bir dille- keşfin prehistorik olduğunu reddetmiştir, ta ki Fransa topraklarında da mağaralar ve Paleolitik duvar resimleri bulunana kadar.

 Manipülasyon: Seçme, Ekleme ve Çıkarma Yoluyla Bilgi Değiştirme

 Küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse; uluslaşma sancısı çeken devletlerin köken arayışlarına ideolojiler arasında cereyan eden savaşın eşlik ettiğini ve 19. yy’ın sonu ile 20. yy’ın başlarından aynı yüzyılın ortalarına dek yoğun bir şekilde devam eden savaşta, Marksist ideolojinin arkeoloji ile daha içli dışlı olduğunu/olmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

 Tıpkı diğer -izm’ler gibi Marksizm de, tahayyül ettiği ya da doğru bulduğu gelecek ve hukuk için arkeolojik çalışmalardan yararlandı. Amerikalı antropolog Lewis H. Morgan’ın sosyal yapı ve evrim teorisi bu noktada önemlidir. Düz bir tarihsel gelişim çizgisinden bahseden Marksist yazın, depolanabilir artı değer öncesinde, yani kimler tarafından ne şekilde paylaşılacağı sorun olan ürünler öncesinde, -ki daha çok besin ve onun özelinde tarımsal ürünler refere edilir- ilkel komünal toplumların var olduğundan, ve, işbu toplumların eşitlikçi bir yapı sergilediği, yine aynı şekilde yöneten ile yönetilen gibi ayrımların olmadığı, herhangi bir toplumsal çatışmada agresif bir tavır göstermedikleri ve barışçıl yaşamı/uzlaşıyı seçtiklerinden bahseder.

 Kısaca, Paleolitik dönem sınıfsız toplumların savaş ve çatışma olmaksızın yaşadığı bir periyottu, Neolitik ile birlikte eşitsizlikler başladı ve insan kendi doğasından uzaklaştı, iddia edilen buydu. Ancak, Paleolitik istasyonlarda bulunan ve toplumun her üyesine yetecek sayıda olmayan bir takım objeler (süs eşyası olarak yorumlananlar), toplumda statü sahibi kimselerin olduğunu gösterdi, öte yandan duvar resimlerinde birbirini tekrarlayan çizim ve betimlemeler toplumu yöneten bir ideolojinin-hiyerarşinin varlığını ciddi şekilde kanıtladı ve toplamında bu iki gözlem, aynı hiyerarşide bir grup ayrıcalıklının var olduğunu işaret etmekte. El Sidron gibi istasyonlarda bulunan yamyamlık belirtileri ise grupların (ve tabi bireylerin) yaşadığı problemleri barışçıl yöntemlerle çözmediğini gösteriyor.

 Bu yazdıklarım bilcümle Marksist tezi çürütüyor mu? Tabi ki hayır. Çürüyen şey eşitlikçi ve barışçıl yaşam şeklinin insana içkin olduğu tezidir. Problem, Marksist düşüncenin tasarladığı gelecek için, daha doğrusu bu geleceğin meşru kabul edilmesi için, “insan doğası barışçıldır ve evrimin ana dinamiği yetersiz doğal kaynaklar ve çatışma değil dayanışmadır” tezlerini masaya koyarsa oluşur.

Feminist Arkeoloji: Böyle bir şey olabilir mi?

 Feminist arkeoloji olarak anılan şeyin kendisi bir disiplin değil bir çeşit bakış açısı. Kendini tanımlama şeklinden anlaşılan şey; bakış açısı kategorisinden çıkıp oluşturmak istediği pratik sayesinde bir çeşit arkeolojik yöntem olmayı arzuluyor. Tartışma ve çıkış noktası üzerinden bir hayli zaman geçmiş. Aslında, fen bilimlerinin arkeolojik araştırmalarda kullanılmaya başladığı tarihle eş zamanlı olarak, geçmişin nasıl yorumlanması gerektiği sorusu üzerinden 1970/80’li yıllarda bakış açıları-yaklaşımlar gelişmeye başlıyor. Feminist arkeolojinin temel tezi ise, günümüzdekine benzer şekilde, geçmişte iş bölümleri cinsiyetler ve cinsiyet farklılıkları esas alınarak oluşturulmamıştır.

 İş bölümleri için cinsiyetler arasında kesin, sınırları belirgin paylaşımlar/paylaştırmalar yapılmadığını iddia edip ardın sıra biyolojik farklılık/dayanıklılık üzerinden av gibi organizasyonların erkekler tarafından yürütüldüğü hipotezine itiraz edecek ve finalde kadınlar yüz binlerce yıldır toprağı taradı, nerde ne tür bitki hangi tarihte yetişir ezberini yaptı ki bundan ötürü tarımı kadınlar bulmuş olmalıydı denilecek?! Neyse ki bu anlayış akademide yer kaplamıyor (çok fazla yer kaplamıyor). Postmodern anlayışların ortak noktası olan otorite karşıtlığı ve 18. yy Alman filozoflarından yapılma alıntılar bilimsel anlamda kanıtlanabilirliği sorunlu olan iddialar -ya da en masum hali ile çıkarımlar- ile birleşiyor ve sonuç: Feminist arkeoloji.

 Marksist arkeoloji (Marksizmin arkeolojiye dayandırdığı tezler) ile taşıdığı benzerlik; geçmişe dair yapılan okuma ve işbu okumada insan doğasına yöneltilen aşırı pozitif bakış. Agresif davranışlar, çatışma, topluluk birimleri (yaş, sınıf-grup, cinsiyet ve birey) arasındaki şiddete dayalı erk dengesi vb insana içkin değildi, toplumsal yaşantıda kadın-erkek eşitliği tam anlamıyla işletildi ancak nerde, ne zaman ve nasıl olduğu belli olmayan bir değişim ile ataerkil anlayış iktidarı ele geçirdi. Akademik kimliği bulunmayan kesim bunları daha kolay dillendirebiliyor, cüretkar olabiliyorlar.

 Kültür tarihçisi şeklinde anabileceğimiz Riane Eisler, ki kendisine ait daha birçok uzmanlık ve ünvan bulunmakta, önerdiği cinsiyet eşitliğine dayanan toplum modeli için, daha doğrusu uygulanabilirliğini bir kez daha kanıtlamak için, yukarıda andığım geçmiş okumasını yaptı (aslında bunu yapanlar arasında en popüleri). Ünlü kitabı The Chalice and The Blade (1987), Erken Tunç Çağı’na değin Avrupa ve Akdeniz çevresinde zaten cinsiyet-eşitlikçi barışçıl bir toplum modelinin varlığını sürdürdüğünü, ancak kısa bir süre sonra yaşanan kaotik ortamın işbu modeli yok ettiğini iddia etmekteydi. Özellikle Minos gibi Ege uygarlıklarını refere eden Eisler, dönem itibarıyla, üstünde durulması-tartışılması gereken arkeolojik verileri kullanmıştı. Kitabın uzmanlar tarafından eleştirilmesi fazla zaman almadı ve içerdiği zayıf veriler iddia edilen geçmiş cinsiyet-eşitlikçi toplumu taşıyamadı.

 Yakın zamanda kitabı ve yarattığı etkiyi kontrol ettim. Eğer doğruysa orjinal ve farklı dillerdeki baskılarıyla birlikte yarım milyona yakın satmış. Türkçe’ye kazandırılmasının üstünden çok geçmemiş ve, daha kötüsü, basılmaya devam ediliyor. Kısacası; büyük felaket.

Bilimi Savunmak 

 Bilim ve kullandığı yöntemler muazzam bir geleneğe sahip. İbrahimi dinleri/mezhepleri ve temel ibadet kurallarını sıralamaya dahil etmezsek eğer, dünya üstünde fikir birliğine varılmış en kapsamlı mesele bilimsel yöntemlerdir. Temel aldığı işleyiş son derece basit; gözlem yapmak/araştırmak, hipotez sunmak ve bunu test etmek ya da doğrulamak. Öznellik içermemek, nesnel olmak diğer olmazsa olmazı. Herhangi bir bilim dalında, ortaya konulan hipotez öznellik/ön yargı barındırıyorsa orda zaten bilim yapılmıyordur, konuşulan ya da yazılan şeyin kendisi de hipotez olamaz.

 Feminist arkeolojinin çıkış noktasından hareketle, geçmişin yorumlanmasında günümüze ait birtakım öznelliklerin-ön yargıların var olduğu düşünülüyorsa, bilimsel eleştiri kullanılması lazım gelen tek silah. Bu tip etiketler göze hoş geliyor olabilir, kimi çevreler bu sayede bilime devrimci bir aşı yaptıklarını düşünüyor olabilir. Ancak, öznellik içerdiği düşünülen bilimsel meselede yeterli gözlem olmaksızın yapılan kontra yanıtlar (öznellikler), dalgalar, akımlar zaten karmaşık olan problemi daha da karmaşık bir hale getirmekte.

 Bilim ve bilimsel yöntemler kapsamında üretilen bilginin kendisi -doğası gereği- iddialıdır. İddiasından ötürü de politiktir. Bilimi hiçbir etiket olmaksızın savunmak, bilimi otoriterliği ağır basan toplumsal kurumlara karşı savunmak sizi zaten politik yapar hiç merak etmeyin. Geri kalanı gösteriştir.

Not: Türkiye’nin yetiştirdiği saygın bilim insanlarından biri olan Güven Arsebük hocamı saygı ve sevgiyle anıyorum. Derslerine katılmış olmak benim için büyük bir şans ve onurdur. Işıklar içinde uyu hocam.