Film Sektörü ve Arkeolojik Tahribat

Berkay Dinçer*, Yiğit Ozar**, Yasin Gökhan Çakan***, Mihriban Özbaşaran***

İstanbul’da, Küçük Çekmece gölünün kuzeyinde yer alan Yarımburgaz Mağarası, Türkiye’nin en eski arkeolojik buluntu yerlerinden biri, kıtalar arasındaki coğrafi konumu ve arkeolojik bulgularının eskiliği nedeniyle tüm dünya için önemli arkeolojik buluntu yerlerinden bir tanesidir. Mağarada 1960’lı yıllarda Şevket Aziz Kansu tarafından arkeolojik kazılar yapıldı; 1977 yılında birinci derece arkeolojik sit alanı olarak tescil edildi. Fakat bu tescil de mağaranın yok oluşunu engellemedi. 1980’lerde tahribatın boyutlarının iyice artması yüzünden 1986’da Mehmet Özdoğan, 1988-1990 yıllarında Güven Arsebük yönetimindeki ekipler tarafından kazı çalışmaları gerçekleştirildi.

1988-1990 Yarımburgaz Mağarası kazılarında Paleolitik dönem tabakaları çok hassas bir şekilde kazılmış ve ayrıntılı olarak belgelenmişti.

Bu kazıların ayrıntılı sonuçları çok sayıda bilimsel çalışmayla yayımlandı. 2010 yılında ise, Paleolitik Çağ arkeolojisiyle ilgili sonuçlar bir kitap olarak yayımlandı[i]. Günümüzde Yarımburgaz Mağarası, Paleolitik Çağ kapsamında dünya çapında Türkiye’den bilinen çok az sayıdaki nitelikli araştırılmış buluntu yerinden bir tanesidir. Araştırmalar, mağaranın 400 bin yıl öncesinden başlayarak iskan edildiğini göstermiştir ki, bugüne kadar tüm Türkiye’de bu döneme ait sadece birkaç kazı yeri mevcuttur.

Yarımburgaz’ın önemi sadece ilk insanlarla ilgili de değildir. M. Özdoğan’ın çalışmaları mağaranın insanların ilk kez yerleşik yaşama geçtiği Neolitik dönemle ilgili önemini de açığa çıkarmıştır. Arkeolojide kültürler isimlerini ilk kez keşfedildikleri buluntu yerlerinden alır. Yarımburgaz, adını Neolitik bir kültüre vermiştir. Yarımburgaz kültürü, Neolitik yaşam biçiminin Avrupa’ya aktarımının anlaşılması açısından önemli bir keşif olmuştur.

Muhteşem Yüzyıl'ın Pirlere Niyaz Ederiz deyişinin söylendiği sahnesi için arkeolojik dolguların bulunduğu eski bir kazı alanı içinde ateş yakıldı (küçük resim).

Yarımburgaz Mağarası’nın arkeolojik önemi, adı geçen araştırmacıların çalışmalarında ayrıntılı olarak görülebilir. Ancak ne yazık ki bu yazıda, 2012 yılında gerçekleşen yeni tahribattan dolayı, tüm insanlığın ortak değeri olan ve yüzbinlerce yıllık tarih açısından önemi tartışılmaz olan Yarımburgaz’ın arkeolojik öneminden çok, böylesine önemli bir kültür varlığının elbirliğiyle katledilişinden söz edilmesi zorunluluğu doğmuştur. Zira, Yarımburgaz’da bilimsel araştırmaların yapıldığı beş yıllık bir süre haricinde tahribat günümüze dek artarak devam etmiştir.

1986 yılında başlayan kazılara kadar gerçekleştirilmiş tahribat, Yarımburgaz ve çevresindeki arkeolojik buluntuların büyük kısmının yok edilmesine neden oldu. Mağaranın yer aldığı ve 1980’lerin başında yerleşime açılan Altınşehir’in nüfusu günümüzde 120 bin kişidir. Bu yerleşim, mağara çevresindeki Geç Antik Çağ ve Bizans yerleşimlerinin tahrip olmasına yol açtı. Yine 1980’li yıllarda kamu kurumlarının mağaranın yakınına yaptığı tesisler, Yarımburgaz çevresindeki Bizans su yapılarının taşları kullanılarak inşa edildiği için bunları yok etti.

Aynı yıllarda mantar yetiştirmeye karar veren kişiler tarafından mağaranın içine iş makinaları sokuldu ve arkeolojik dolgular tesviye edildi. Bu etkinlik sonucunda mağaranın içindeki arkeolojik dolguların büyük kısmı yok edildi[ii]. Ayrıca iş makinalarının girişinin sağlanması amacıyla mağaranın ağzı da önemli ölçüde yıkıldı.

Define arayan kişiler de Yarımburgaz’da büyük tahribata neden oldu. İnsan türünün daha dünya üzerinde dâhi olmadığı bir dönem olan Eosen’de oluşmuş mağaranın anakayasında hazine aramak ancak cehaletin göstergesidir. Değerli madenlerin kullanılmadığı tarihöncesi dönemlere ait arkeolojik dolgular da, bu kısa yoldan zengin olma zihniyetinin kurbanı oldu. Yarımburgaz’da definecilerin tamamıyla cahillikten kaynaklanan etkinliği günümüzde de artarak devam ediyor.

Yarımburgaz’ın yok edilmesini engelleyebilmek amacıyla 1988-1990 yıllarındaki kazılar sırasında mağaranın girişlerine demir parmaklıklar yapıldı. Ancak bu parmaklıklar da kısa süre içinde işlevini yitirdi, yakın zamana kadar mağara, uyuşturucu kullanımı gibi işlerin yapıldığı bir “merkez”e dönüştü.

FİLMLERLE BELGELENEN TAHRİBAT

Can çekişen bir kültür varlığı olarak Yarımburgaz Mağarası’nın bugün neredeyse tamamen tahrip olmuş olmasındaki nedenler, ne yazık ki, sadece yukarıda sayılanlarla da sınırlı değildir. Yarımburgaz’ın yok edilmesinde sinema sektörü de elinden geleni ardına koymamıştır. Sektör, Yarımburgaz’ın katledilmesine iştirak etmekle kalmayıp ayrıca bu cinayeti takip edilebilir bir şekilde belgelemeyi de “başarmıştır”.

1971 yılında çekilen “Ali Baba ve Kırk Haramiler” filminde Yarımburgaz Mağarası haramilerin “açıl susam, açıl” diyerek girdikleri mağaradır. Bu film için mağaranın ağzına bir kapı yapılmıştır. Görüntülerde Yarımburgaz’ın çevresi henüz bakirdir, önünden sadece toprak bir yol geçer. Mağaranın içi de bugün görülenden farklıdır; tahribat henüz tam olarak başlamamıştır. “Küçük Ağa” filminin çekimleri içinse mağaranın duvarlarındaki freskler kazınarak yok edilmiştir.

Bir uzaylının mağarada yaşayan bir kadına olan aşkını anlatan “Yorr’un Öyküsü” filminde ise mağaranın içine büyük bir havuz yapılır. Film senaryosu gereği bu havuz dinamitle patlatılır. Bu patlamayla birlikte arkeoloji açısından son derece önemli olan dolgular mağaranın ağzından suyla birlikte akıp gider. Böylelikle bir arkeolojik sit alanı ilk kez “uzaylılar” tarafından tahrip edilmiş olur. Bu açıdan Yarımburgaz’ın dünyada bir başka benzeri yoktur.

MUHTEŞEM YÜZYIL’IN MAĞARASI

Pargalı İbrahim'in iyileşmek için girdiği su birikintisini oluşturmak için mağarada kazı yapıldı. Bu çukur çekimlerden sonra dolduruldu (küçük resim).

Yarımburgaz Mağarası’nda film sektörünün yarattığı tahribat, 1986’dan 2011 yılına kadar olan 25 yıllık süreçte oldukça azalmıştı. Bunda gerçekleştirilmiş bilimsel çalışmaların büyük bir etkisi olduğu açıktır. Yarımburgaz Mağarası 2011 yılıyla birlikte yeniden bir sahne haline getirildi. Bunda kurgularını platoların yapaylığından kurtarmak isteyen yapımcıların tarihi-kültürel değeri bulunan mekânların etkileyiciliğinden yararlanmak istemeleri rol almış olabilir. Ancak bu çabalar muazzam bir tahribatın altına imza atılmasına vesile olmuştur.

Örneğin, dizinin 30. bölümündeki deyiş sahnesi için bir mağaraya ihtiyacı olan “Muhteşem Yüzyıl”, sektörünün 1980’lerdeki geleneğini bozmamış ve birinci dereceden arkeolojik sit alanı olan Yarımburgaz Mağarası’nı seçmiştir. Bu bölümde Pirlere Niyaz Ederiz deyişinin söylendiği sahne Yarımburgaz’da geçmektedir.

Arkeolojik varlıklar hassas ve kırılgandır. Bunların içinde adım atmak bile büyük dikkat gösterilmesini gerektirir. Ancak “Muhteşem Yüzyıl”ın bu sahnesinin çekimi için onlarca kişi mağaranın içine doluşmuştur. Üstelik sözü geçen sahne için mağaradaki arkeolojik bir kazı alanının içinde ateş yakılmıştır.

Mağaranın etkileyici görsel ortam sunmasından olacak, “Muhteşem Yüzyıl” dizisi bu kadarla da kalmayıp 43 ve 44. bölümlerde de mağarayı kullanmaya devam etmiştir. Yaralanan İbrahim Paşa’nın iyileşmesi için “Deva Mağarası”na, yani Yarımburgaz’a gitmesi ve orada tedavi olması gerekmiştir. Tedavi olması için mağaranın içindeki bir suda bir süre yatırılmıştır. Bu su birikintisinin yapılabilmesi için bu sefer eski kazı alanları kullanılmamıştır. Ancak ne yazık ki, bu durum sevindirici değildir. Çünkü bu su birikintisinin yapılabilmesi için birinci derece arkeolojik sit alanı olan Yarımburgaz Mağarası’nda yeni bir kazı yapılarak bir çukur oluşturulmuştur.

Yarımburgaz’ın Paleolitik tabakaları bilim insanları tarafından kazılırken insanlığın ortak tarihinin hiçbir kısmının zarar görmemesi amacıyla fırça, dişçi âletleri gibi çok hassas âletler kullanılmıştır; çıkarılan her taş ya da kemik parçası üç boyutlu olarak belgelenmiş, ölçekli olarak çizilmiştir. Ancak Muhteşem Yüzyıl, İbrahim Paşa iyileşecek diye mağarada bir kazı gerçekleştirmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’deki herhangi bir arkeolojik alanda kazı yapan ekiplere, başında konunun uzmanı bir profesör olsa bile bir temsilci gönderir ve yapılan çalışmayı denetler. “Muhteşem Yüzyıl”ın Yarımburgaz kazısında böyle bir temsilci de bulunmamıştır. Zira bulunsaydı, bu şekilde bir kazının gerçekleştirilmesi hiçbir gerekçeyle mümkün olamazdı.

Pargalı İbrahim Paşa’nın tedavisi sonrasında çukur, dizi ekibi tarafından tekrar toprakla doldurulmuş, ayrıca havuzun biraz ilerisindeki bir tümsek de kazılarak tesviye edilmiştir. Dizi ekibinin kazı yaptığı bu alan, 1990’larda mağarada en hassas yöntemlerle çalışan arkeologların, gelecekte ileri teknolojiler ve yeni analiz yöntemleri ile yeni kuşakların araştırması için özellikle dokunmadan, kazmadan bıraktıkları alandır. Yarımburgaz’da yapılan bu tahribat, “Muhteşem Yüzyıl”ın, buna izin veren ve/veya göz yuman merciilerin en az bir defineci kadar suçlu olduğunu ortaya koymaktadır.

“Muhteşem Yüzyıl”ın söz konusu bölümlerinin çekimi sırasındaki tahribat sadece kaçak kazı ile sınırlı değildir. Mağarayı yeterince etkileyici bulmayan yapımcılar, mağaraya yapay sarkıtlar ekleme gereği duymuş ve bu eklentiler mağara tavanında kalıcı izler bırakmıştır. Dizide görülen meşalelerin kalıntıları da mağaranın çeşitli yerlerine terk edilmiştir.

Muhteşem Yüzyıl çekimleri için mağara tavanına çok sayıda yapay sarkıt yapıldı. Bunlar söküldükten sonra mağara tavanında çıkmayacak şekilde izleri kaldı (küçük resimler).

Mağaranın 1990’larda büyük ekonomik zorluklarla yaptırılan demir kapısının daha az dayanıklı malzemelerle yeniden kaynaklanarak kapatıldığı da tespit edilmiştir. Daha az dayanıklı malzeme ve özensiz işçilikle yapılan bu yamalar, çok kolay kırılabileceğinden, ilerideki olası tahribata  da ortam hazırlamıştır.

Leyla ile Mecnun dizisi de çekimleri için Yarımburgaz Mağarası'nda tahribat yaptı.

Mağarada tespit edilen bir diğer tahribat ise TRT’de yayınlanan “Leyla ile Mecnun” dizisinin yılbaşı özel bölümünün çekimleri sırasında oluşturulmuştur. Burada pek çok zebaninin olduğu bir cehennem sahnesi çekilmiş, bunun için mağaranın pek çok yerinde ateş yakılmıştır. Mağaranın duvarına Bizans Dönemi’nde oyulmuş apsislerin arasına boyayla bir “acil çıkış”ın yapıldığı ilk kez bu bölümde “belgelenmiştir”. “Leylâ ile Mecnun” dizisinin burada yaptığı çekimin neden olduğu tahribat da en az diğerleri kadar vahimdir.

Türkiye’de tarihi değeri olan alanların film sektörü tarafından hoyratça kullanımına tek örnek Yarımburgaz Mağarası da değildir. Muhteşem Yüzyıl Yarımburgaz’da çekimler yaparken, aynı günlerde bir başka tahribat daha gerçekleşti. Yeni yayınlanmaya başlayan “Hayat Devam Ediyor” dizisinin Kapadokya Sinasos’ta yaktığı/boyadığı Rum binaları da bir kültür ürünü olması gereken film ve dizilerin kültür varlıklarına verdiği zararın bir başka örneği oldu.

YARIMBURGAZ’I SADECE FİLMLER Mİ YOK ETTİ?

Werner Herzog’un “Cave of Forgotten Dreams” filmi Fransa’daki bir Paleolitik mağara olan Chauvet’yle ilgilidir. Bu filmde, çekimlerin ne şartlarda yapıldığı da anlatılmaktadır. Herzog, mağaraya zarar vermemek amacıyla ne profesyonel kamera, ne de ışık kaynakları kullanmıştır. Yapılan bütün çekimler, mağaranın hassas yapısı korunarak, uzmanların eşliğinde ve gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Yarımburgaz Mağarası’nın insanlığın bir kültür değeri olarak Chauvet’den hiçbir farkı yoktur. Ancak film yapımcılarının kültür varlıkları hakkındaki entellektüel düzeyi, bu alanlarda yapılan çekimlerin niteliğini de belirgin bir biçimde değiştirmektedir.

Jeolojik olarak İstanbul yakın çevresinde Yarımburgaz dışında başka bir doğal mağaranın olmaması, Yarımburgaz’ı lojistik olarak mecburi bir sahne haline getirmektedir. Bu lojistik mecburiyet şüphesiz ki yüzbinlerce yıldır bir mağaraya ihtiyaç duyan tarihöncesi insan toplulukları için de geçerliydi. Yarımburgaz’ın arkeolojik öneminin çok fazla olmasının nedenlerinden bir tanesi belki de budur. Bugün, 2012 yılında, yüzbinlerce liralık maddi kaynakları, âlet ve ekipmanı olan dizileri çekenlerin, tarihöncesi insandan farksız bir biçimde aynı mecburiyetlerin boyunduruğunda kalmış olduğunu görmek oldukça düşündürücüdür.

Tarihi ve kültürel değerlerin korunmasında demir parmaklıkların ya da bekçilerin bir etkisi olmadığı, toplum bunları sahiplenmedikçe önemi ne olursa olsun arkeolojik buluntu yerlerinin tahrip edildiği, Yarımburgaz örneğinde gayet açık olarak görülmektedir. Tarihi ve arkeolojik alanların film çekimi gibi etkinlikler amacıyla nasıl kullanılacağı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yönetmelikleriyle açık bir şekilde belirlenmiştir. Yarımburgaz’da görüldüğü gibi, bu yönetmeliklerin işlememesi bütün insanlığın ortak kültür varlıklarının geri dönüşsüz bir biçimde yok olmasına kolaylıkla neden olabilmektedir. Dolayısıyla, Yarımburgaz’ın yok edilmesindeki tek sorumlu, ne “Muhteşem Yüzyıl”, ne “Leylâ ile Mecnun”, ne de daha önceki filmleri çekenlerdir. Yasa ve yönetmelikleri uygulamayan, bunların uygulanmamasına göz yuman kamu yetkilileri ve kurumlarının da sorumluluğu en az söz konusu çekim ekipleri kadardır. Avrupa kültür başkentliği yapmış bir şehir olan İstanbul’un, şüphesiz en önemli ve en eski arkeolojik alanının, müze olacağı yerde yok ediliyor olması, bu tahribatın sistematik ve kurumsal oluşunu kanıtlamaktadır.

Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji  2 Mart 2012 sayı 1302′ de yayınlanmıştır.

* Ardahan Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı.

** İstanbul Üniversitesi, Klâsik Arkeoloji Anabilim Dalı.

*** İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı.

[i] F. C. Howell, G. Arsebük, S. L. Kuhn, M. Özbaşaran, M. C. Stiner, 2010, Culture and Biology at a Crossroads. The Middle Pleistocene Record of Yarımburgaz Cave (Thrace, Turkey), Ege Yayınları, İstanbul.

[ii] M. Özdoğan, 1990, “Yarımburgaz Mağarası”, X. Türk Tarih Kurumu Kongresi C.: 1, TTK Basımevi, Ankara: 373-388. M. Özdoğan, 2000, “Yarımburgaz Mağarası 1986 Kazıları”, Türkiye Arkeolojisi ve İstanbul Üniversitesi (Derleyen: O. Belli), İÜ Rektörlük Yayınları, Ankara: 9-13.

 

İki Yapımdan İki Tahribat: Muhteşem Yüzyıl ve Hayat Devam Ediyor

Belki pek çoğumuz arkeolojiyi, tarihi; sinemada, televizyon ekranlarında, dizilerde sevdik ilk önce. Ama her halde yine çok geçmeden çoğumuz Indiana Jones’un aslında soğuk savaş kahramanı yağmacı  bir karakter olduğunu ya da Cüneyt Arkın’ın Kara Murat olmadığını anladık. Bu filmlerde bizi etkileyen unsurlar arasında en önemlileri yalan yanlış da olsa dekor, kostüm ve mekanın aktörlüğüydü belki de… Bu işlerin ehli için kulandıkları mekanlar, senaryoları ve ekipleri kadar önemli olmalı sanırım. Lakin bu mekanların herbirinin bu yapımların ötesinde ve üstünde kimlikleri vardır. Burada Topkapı Sarayı’nı, Rumelihisarı’nı vs. anlatmayayım ama vazgeçilmez mekanlardan birini anmalıyız ki o, Yarımburgaz Mağarası’dır. Bu mağarada çekim yapan sayısız yönetmen buranın Paleolitik döneme ilişkin çok önemli veriler içerdiğinin, Bizans devrinde ise yer yer düzleştirmelerle ibadet için kullanıldığının farkındalar mı ya da bunu önemsiyorlar mı? Mesela bu bağlamda güncel bir örnekten bir soru gelebilir aklımıza. Muhteşem Yüzyıl dizisinin 30. bölümünde Kalender Şah’lı Pirlere Niyaz Ederiz deyişi sahnesini Yarımburgaz mağarasında çekerken ateşin içinde yandığı derin çukur nasıl kazıldı, yoksa dizi ekibi o ateşli sahneyi çekebilmek için bu mağarada kazı mı yaptı ya da mağaradaki eski açmalardan birini mi kullandılar  acaba gibi. Umalım da izinsiz bir çekim yapmış olsunlar, yoksa böyle bir arkeolojik alanda yetkili makamların izni ile böyle bir çekim yapıldıysa durum çok daha trajik olacak. Gerçi üniversitede derslere konu olduğunda bu mağaranın, bilimsel kazılardan önce ve sonra çok defa film ekipleri ve defineciler tarafından tahrip edildiği hep söylenirdi. Demek ki defineciler, bazı yönetmen ve yapımcılar aynı kefede ve aynı kafadalar.

Gelelim her yapımında yüzde yüz yapay iyilik mesajları vermeyi kendine töre edinmiş Mahsun Kırmızıgül’e. Nasıl olduysa hassas terazisi şaştı ve Mustafa Kemalpaşa’da nam-ı diğer Sinassos’ta taş bir Rum evini yaktı yeni dizisi Hayat Devam Ediyor’un senaryosu gereği. Hem de şakacıktan değil gerçekten yaktı! Hem Kırmızgül hem de kendisi adına savunma yapan yapımcı Murat Tokat (Boyut Film) şöyle dedi:

“Olayın aslı şudur: Dizinin çekimleri için bahsedilen ev, mal sahibinden belli bir süre çekimlerde kullanılmak üzere kiralanmıştır. Bahsedilen yangın ise, sanat yönetmenlerinin kurgusu ve özel efekt destekleriyle gerçekleştirilmiştir. Her sinemacının da bileceği üzere, evin etrafında ‘fasat’ adı verilen malzemeler yanmış ve sanki ev yanıyormuş görüntüsü verilmiştir. Yani aslında ev hiçbir şekilde yanmamış ve zarar görmemiştir ve evin tarihi dokusuna hiçbir zarar verilmemiştir. Bu yangın görüntüsünün ekrana yansıyacak olan halinde ise bilgisayarda yeni efektler eklenerek büyük bir yangın görüntüsü verilecektir. Fotoğrafta yer alan cam ve çerçevelerdeki is görüntüleri de yanmış ev görüntüsü vermek için yine sanat yönetmenlerinin özel bir teknikle uyguladığı boyalardır. Şu anda bu boyalar yine ekip tarafından temizleniyor ve bu taş ev yine ilk hali gibi mal sahibine en kısa zamanda teslim edilecektir.”

Öte yandan Boyut Film kordinatörü Cem Çakır “Biz bu haberi gördüğümüzde çok şaşırdık. Biz belediye, evin sahibiyle ve diğer yetkililerle görüş alışverişi yaparak tarihi dokuya zarar vermeden bu sahneyi çektik. Filmde görülen yangın sahnesi, LPG’li bakır borular ile duvara temas ettirilmeden çekildi. Duvarlardaki is lekeleri danışılarak hazırlanmış özel kimyasallardır” dedi.

Bu açıklamayı pek de samimi bulmadım, Mustafa Kemalpaşa’nın sakinlerinden duyumlarımız birazcık daha farklı, bununla birlikte bazı yerlerin is değil boya olduğunu da doğruluyorlar ki buna da birazdan geleceğiz. Şimdi duyumlarımız üzerinden konuşamayacağımızdan yukarıdaki açıklamaya odaklanalım. Açıklamayı tamamen doğru kabul ettiğimiz de dahi bazı problemler var. Birincisi “yakmadık” ve “fasat adı verilen malzemler” mevzusu ki konuyu önemsemedikleri burdan belli. Evi yakmadık etrafında ateş yaktık diyorlar, yani çevresinde ateş yakmakta bir sorun yok onlar için. Öyle ya bina yerinde duruyor, ayrıntılar ya da o ateşin kontrol altına alınamama riski kimin umrunda. Ayrıca LPG’li bakır borularla yangın sahnesi çekildi ne demek? Hangi uzmana danıştınız, hangi uzman böyle bir gösteriye müsade etti çok merak ediyoruz. Diğer yandan o evdeki isler/boyalar öyle pek de az değildi hani. Yani ikincisi savunmanızda itiraf ettiğiniz “boyadık” meselesi. İs değil de boyaysa onlar bu sizi aklamaz, yine bir tahribat sözkonusu. İsi temizlemek belki daha kolaydır ama taş yüzeylerden boya temizlemenin kolay olmadığı, hatta bazı taş cinslerinde bazı boyaları çıkarmanın nerdeyse imkansız olduğu “bizim mahallede” iyi bilinir. Anlayacağınız özürleri kabahatlerinden büyük.

Herşey bir yana böyle bir yapıyı keyiflerine göre tahrip edip sonra da restore ettiriyoruz, onarıyoruz, ya da Murat Tokat’ın dediği gibi “ilk hali gibi mal sahibine iade ediyoruz” deyip işin içinden çıkmalarına izin vermemeli. Çünkü bu söylem sermayenin kapıda bekleyen yeni sonbahar-kış kreasyonu. Hatta bu modanın haute couture versiyonu kapıda değil, İstiklal Caddesi’inde yerini aldı bile! Demirören AVM, inşaat sırasında ciddi zararlar verdiği Ağa Camii’ni restore ediyor. Üstelik etrafında “değerlerimiz için varız” gibi altını dolduramayacakları güya hassasiyet belirtisi sloganlarla. Yani aynı taktik, önce bozarız sonra da yaparız, parasıyla değil mi gibi satır arası kapitalizm. Londra sokaklarında sarı, İstiklal’de talan moda, anlayacağınız. Bu konuyu başka bir zaman açarız yine dönelim yapımcılarımıza.

Sevgili yapımcılar, cefakar yönetmenler, dizi kültünün kahraman iyilik melekleri, toplumumuzun ışıkları (hepsine birden: ? ve !); eğer biz sanat yapıyoruz, biz yaparız, onu yakmadık etrafında ateş yaktık vs. diyorsanız, Ece Ayhan’ın dediği gibi “sanat ayrıntıdır”. Bu ayrıntı sadece sizin tekniğinizde, kurgunuzda değil kulladığınız mekandadır da aynı zamanda. Mekanın kirasını ödemeniz, şirketinizin büyüklüğü, adınız, senaryonuz için orada herşeyi yapabileceğiniz anlamına gelmez. Size değen, sizin değdiğiniz her konuda ihtimam göstermelisiniz. Anlayacağınız “etrafında” bile ateş yakmamalısınız, “ilk haline” geri getirecek dahi olsanız boyamamalısınız. Tabii ilk paragrafımızın mağarada ateşi keşfeden dizi dizi sakinlerini de orda unutmayalım, onları da buyur ettik bu paragrafın sitemine. Mekan üzerinden sağladığınız etkiden vazgeçmek istemiyorsanız, bu özeni göstermek zorundasınız. Yok göstermeyecekseniz bu özeni, para kazanıyorsanız sadece, ateşle değil desturla bile yaklaşmayın bizim mekanlarımıza, platolarınız paklar sizi! Bu arada aman diyeyim “Bize de derler çakıcı/ yakarız konakları” gibi bir sahne çekmeyin.

NOT: Şimdi bu yazıda yapımcı ve yönetmen sözünü çok kullandım, elbette sözüm hepsine değil. Sözüm yukarıdaki yapımların ve sayısız benzerlerinin sorumlularına.

Fotoğraflar: Fatih Günalp