Türkiye’de Arkeoloji Yayınları ve Çeviri Problemleri

Yabancı kaynaklar; her alanda olduğu gibi Arkeoloji için de hayati önem taşıyor. Tez, makale, ders notu gibi zorunlu okumalara ya da öğrenme hevesli okuma yapmaya tek dil yetmiyor. Arkeoloji okumaya başladığımızda genelde ilk tez döneminden itibaren kaynaklarla içli dışlı olmaya başlıyoruz ve o zaman bu konuda ne kadar zayıf olduğumuzun farkına varıyoruz. Zaten tek bir dilde yazılmış binlerce kaynak olsa ve bize yeterli olsa bile başka bir kültürün düşünce sistemini, mantığını bize aktarabilecek tek anahtar yine o kültürün dili oluyor.

Daha anlaşılabilir olabilmek için örnek vermek gerekirse: Şüphesiz gücü ve geçerliliği tartışmasız “devasa” dil İngilizce için konuşacak olursak; İngiliz bir araştırmacı herhalde kaynak konusunda dolup taşan ve kendi dilinde yazılmış olan kütüphane dolusu kitapla çalışabilecektir. Ancak; ikinci bir dilin kaynağına bulaşmaması muhakkak salt bilgi eksikliğine neden olmayacak, ancak daha da önemlisi, sorunlara farklı bakış getirebilmesi için sahip olması gereken alternatifi gözden kaçırmasına sebebiyet verecektir.

Türkçe için konuşacak olursak da, ne bizlerin kendi dilimizde salt bilgiyle dolup taşan kütüphane dolusu kaynağımız var, ne de böyle bir kaynağa sahip olsak bile yukarıda verilen örnek bizim içinde geçerli olduğundan, evrensel bilgiye sırt çevirme lüksümüz var.

Arkeoloji yayıncılığı Türkiye’de ne durumda diye bakacak olursak doğrudan Arkeoloji yayınları ile ilgili çok az yayınevinin olduğunu görürüz. Ancak; sadece arkeoloji yayını yapmasa bile umutlu sayıda yayınevi kültür, sanat, tarih, araştırma ve bilimsel yayın kapsamında ihtiyaç duyduğumuz yayınları “Türkçe” olarak bizlere sunuyor. Ama yetmiyor!

Arkeoloji yayıncılığı için bugün en önde gelen yayınevi Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın her dönem için başlıca 3, 4 yayını bulunmakta. Kültürel kronolojide binlerce döneme yayılan, yüzlerce yerleşimde tespit edilmiş, kültürel yayılımda Türkiye sınırları içerisinde çok geniş alanlara sahip bir kültürün, Osman Hamdi Bey’den beridir arkeoloji yapan bir ülke olduğumuzu varsayarak yalnızca 3, 4 kaynağa sığdırılmış olması eleştirilmeye mahkum olmalı!

Bunların arasında örnek olabilecek çalışmalar zaten kütüphanelerdeki yerini alarak hakkını yedirmeyecektir. Neolitik Dönem araştırmaları ile önemli bir prehistoryen ve Türkiye Arkeolojisi için aslında bir fırsat, şans olan Mehmet Özdoğan’ın öncesinde yabancı dilde yaptığı, sonrasında Türkçe olarak yayınladığı Türkiye’de Neolitik Dönem (Neolithic in Turkey) yayını aslında bir kilometre taşıdır. Mellaart’ın Çatalhöyük ve Hacılar kazılarından beridir Türkiye’de Neolitik Dönem araştırması yapılmakta, onlarca Neolitik Höyük Güneydoğu’dan Batı Anadolu’ya kadar kazılmaktaydı. Ancak bütün bu değerli ama dağınık bilgi, onlarca araştırmacının katkısı ile Özdoğan tarafından evrenselliğe hizmet ederek yabancı dilde, üyesi olduğu Türkiye Arkeolojisi’ne hizmet ederek de kendi dilimizde basılarak, aslında tecrübesiz olduğumuz yayın yapmanın önemi ve nasıl olması gerektiği konusunda ders verici niteliktedir.

Türkiye için Neolitik; M.Ö. 10500 ( Türkiye yerleşik yaşam merkezi olarak en erken ama az güvenilir bir karbon örneği olarak) Hallan Çemi yerleşimi ile başlayan ve Ege ve Balkan Neolitik döneminin monokrom evresini temsil eden Fikirtepe yerleşimine kadar 3500 yıldan daha fazla Anadolu’nun konuğu olmuştur. Bu uzun sürecin eksikleri, yanlışları mutlaka olacaktır ancak; tek bir yayında toplamak tek kelimeyle başarıdır.

Beklentimiz şudur ki; Türkiye’de Kalkolitik Dönem, Türkiye’de Bronz Çağlar gibi yayınlarla bu dönemlerin uzmanları duayen hocalar tarafından yayınlar yapılsın ve Türkiye kronolojisi için bu çok uzun süre yer teşkil eden kültürlerin Anadolu’da kazılmış tüm yerleşimleri (mutlaka eksikleri ile) tek bir yayında toplansın.

Türkiye’de Kalkolitik Dönemleri anlatan bir yayın Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak erken evresini temsil eden Halaf kültürü bulunan yerleşimler (sonrasında Ubaid ve Uruk merkezleri ile Orta Anadolu ve Batı Anadolu’da Kalkolitik karakterde farklı yapıya sahip (Anadolu’ya özgü, yerel, boyalı çanak-çömlek kültürü) Can Hasan, Hacılar yerleşimlerini ve en batıda Aşağı Pınar yerleşimine kadar anlatan bir yayın eminim ki büyük bir açığı kapatacaktır. Bu her dönem için geçerlidir.

Çeviri sorunu ise; ayrıca can sıkan bir durumdur. Zaten sınırlı sayıda sahip olduğumuz kaynakları bir hevesle alıp okurken terminolojinin hatalı çevirisi ya da yıllarca arazi-kütüphane arasında kendine has gelişmiş Arkeoloji dilini bilmeyenlerce yapılmış olan mantık hataları yayınların kalitesini düşürmektedir.

Ancak bu sorun tabi ki çevirmenlerden kaynaklanmıyor. Çevirmenler yalnızca yayının orjinal dilini bilebilirler. Örneğin mudbrick terimi birçok çeviri eserde kilden yapılmış bina, güneşte kurutulmuş kil tuğla, pişmiş toprak tuğla gibi çevrilir. Ancak arkeoloji dilini bilen biri mudbrick kelimesi için bu kadar kıvranmaz ve basitçe kerpiç diye çevirir ve anlatmak istenen daha net anlatılmış, anlaşılmış olur. Bu sorunu çözmek için iki yol var: Ya çevirmenlere arkeoloji öğreteceğiz -ki bu mizahi cümle aslında çözümün tek yolu olduğuna kanıttır- ya da yine bu çeviriler arkeoloji camiasınca yapılmalıdır. Bu görev ise; akademisyenlere düşmektedir. Birçok kıymetli emekli hoca, maddi-manevi teşvikle kendileri için okudukları yayınların çevirilerini yapmaya teşvik edilmelidir. Sonrasında özellikle yurtdışında yetişmiş akademisyenler yayın çevirmeye yönlendirilmelidir. Yine bir örnek vermek gerekirse Göbeklitepe (Klaus Schmidt, Arkeoloji ve Sanat Yayınları) çok iyi Almanca bilen bir çevirmene verilseydi, arkeoloji dilini bilen bir akademisyenin çevirisi olarak bugün dilimize kazandırılmış bu yayın bu kadar anlaşılabilir olur muydu? Bu yayını şanslı kılan yıllardır arkeoloji yapan bir akademisyence (Rüstem Aslan) çevrilmiş olmasıdır. Yine örneğin; Ana Hatlarıyla Mezopotamya (Hans. J. Nissen, 2004) yayını, Göbeklitepe gibi aynı şansa sahip olamamış ve daha konu başlıkları, dönem adları bile arkeolojide kullanılmayan terimlerle verilmiş, Türkçe olsa da bu yayın okuyana boğuk bir ses gibi gelmektedir. Sonuç olarak çevirmenler çeviriye başladıklarında ne kadar araştırma yapsalar da yalnızca arkeoloji eğitimi almış birinin haznesine sahip değiller.

“Kuramsal arkeolojinin peygamberi” (Mehmet Özdoğan’ın deyimi ile) olarak nitelendirilen ve çalışmalarını da Türkiye’de yürüten (Çatalhöyük Projesi) Ian Hodder’ın Readig The Past (Geçmişi Okumak), post-süreçsel (post-processual) arkeoloji felsefesini yakından tanıyan bir akademisyen ya da araştırmacı, en azından arkeolog, antropolog tarafından çevrilseydi kitabın tadı bizce çok daha lezzetli olurdu. Olmaz mıydı?

Çevirilerden ziyade bir diğer parmak basılması gereken konu; tezlerdir. Yılların emeği master, doktora programı tezleri bittikten sonra tez jürisince onaylanması ile kütüphanelere girip, orada da kalmaktadır. YÖK’ün “Ulusal Tez Merkezi” zaman zaman web hizmeti bazen de tezi yazan kişinin izin sorunu nedeniyle yetersiz kalmaktadır. Çeviri eksiği ve yayın tecrübesizlikleri sorunlarına da yayın sayısını ciddi anlamda artırabilecek tezlerin oluşturulacak bir komisyonca yayın halinde bastırılması o kadar çok olumlu gelişmeye neden olacaktır ki, maddelemeden yazabileceğimizi zannetmiyorum:

  • Öncelikle tezlerin kütüphanelerde unutulması, değersizleştirilmesi engellenecektir,
  • Daha kaliteli çalışmaların basılacak olması kriter haline geldiği takdirde tez yapan araştırmacıların bilimsel rekabet ortamına sokularak, tezlerin bilimsel kalitesinin artırılması sağlanacaktır,
  • Az sayıda olduğu için bu yazıda da olduğu gibi öğretim üyesinden lisans öğrencisine kadar yakındığımız arkeoloji yayınlarının sayısının artırılması sağlanacaktır,
  • Araştırmacıya maddi-manevi destek ve tecrübe sağlayacaktır,
  • Başarılı master ve doktora tezleri yayınlaştırılmış araştırmacıların akademik hayatlarında yayının yeri ve önemi daha sağlam temelli olacaktır.

Bizce Türkiye Arkeolojisi için önemli bir katkı olacak “Tezlerin Yayınlaştırılması Projesi” yukarıda farkında olamadığımız için sayamadığımız pek çok olumlu gelişmeyi de beraberinde getirecektir. Değerli hocalarımızdan oluşan bir heyet, en asgari sayılarda bile olsa, her ay bir ciddi tezin yayınlaştırılması için kriter ve koşulları ortaya koyduğu takdirde, gerekli maddi çalışmaların da yürütülmesi sonrasında, bizlere düşen daha başarılı tezler ortaya çıkarmak olacaktır.

Klasik Bilimler için Yeni Yıl Dilekleri

Yeni yılda camia için çeşitli dileklerim var. Bunlardan biri bile gerçekleşse, camiada bir kıpırdanma olur umudumu safça koruyacağım. Liste önem sırasına göre değil, ama maddeler ivedilik konusunda eşitler. Tamamen kişisel bir listedir ve bazı maddeler hakkında daha sonra uzun uzun yazmayı da düşünüyorum şahsen. Naçizane dileklerim şunlar:

Sevgili Noel Baba,

1) Allah rızası için birileri çıkıp Yunan ve Roma tarihine dair giriş kitapları yazsın. A. M. Mansel’inki çok eski. Bir babayiğit çıkıp güncellese ona da eyvallah (ama yemezzz). Oğuz Tekin hocamın kitabına sonsuz saygım var. Ama Roma ve Yunan tarihi için ayrı kitaplar gerekli; daha da iyisi dönemlerine göre ayrı kitaplar leziz olur. Kendim için istiyorsam namerdim; öğrenciler için.

2) Tacitus, Livius gibi önemli ana kaynaklar çevrilsin, ama n’olur Strabon, Plutarkhos ya da Historia Augusta’ya yapıldığı gibi içlerinden seçmece ve keyfi metinler alınmasın; eserin hepsi çevrilsin, efendi efendi okuyalım.

3) Yüksek lisans ve doktorada ödev verme alışkanlığı bitsin. Bitmiyorsa tatil kitabı verilsin, ödevler yaz tatilinde yapılsın.

4) Doktora tezi hakkında: a) “niye yeni malzeme çalışmıyorsun?”; b) “bunlar daha önce yapıldı”; c) “az yazmışsın”; d) “girişe araştırmaların tarihçesini koy”; e) “önce tezini bitir”; f) “sana bu konuyu verelim” türünden ifadeler terörle mücadele kapsamında düşünce suçu olarak değerlendirilsin.

5) Kazı monografileri gecikmeden yayınlansın, Kazı Sonuçları Toplantısı bildirilerini koleksiyon yapmaktan kurtulalım. Her kazı nedense bir türlü gerçekleştiremediği kültür parkı projesinin reklamlarını yapmasın; bunun yerine kazı alanında Disneyland, korku tüneli, aşk çeşmesi gibi daha gerçekçi projelere kaynak ayrılsın.

6) “… ışığında”, “xxxx yılı ….. çalışmaları/kazıları”, “… tarihi coğrafyası”, “Eskiçağda xxxx” başlıklı yazılar yazılmasın, yaratıcı olunsun. Kapaklara Elif Şafak’ın resmi koyulsun. Herkese armağan kitabı yapılmasın, yapılacaksa da armağan edilmesin; kapı önüne bırakılıp kaçılsın.

7) Arkeologlar da tatile çıksın. Çıkana tehditkâr bakışlar atılmasın. “Bize tatil yok. Dağlarda tepelerde gezdik” türünden ukalaca lafların sahiplerine kazı sezonunda Ibiza’dan kart yollansın; iflah olmazlarsa açma başında şezlongla oturulsun; tequila sunrise içilsin; açmalar suyla doldurulup deve güreşi yapılsın.

8) Dergi hakemleri makalelere spor yazısı muamelesi yapmasın; ayrıntılı olarak okusun. Okumayanların yerine Erman Toroğlu ve Ahmet Çakır getirilsin. Dergilerde pazar eki olarak çıksın.

9) Secda Saltuk’un Arkeoloji Sözlüğü’ndeki resim ve çizimler bir zahmet daha iyileriyle değiştirilsin, neye baktığımızı anlayalım. Yoksa noktaları birleştirip biz çizelim, suluboyayla boyayalım.

10) Roma İmparatorluğu’na karşı saygıda kusur edilmesin; emperyalist denip ayaklar altına alınmasın, insaflı olunsun. Roma demokratik ve laik sosyal bir hukuk devleti ilan edilsin.

Herkese mutlu yıllar.

Tik’in Mi Var Derdin Var…

Bugün 10 Haziran ve doktora tezimin üçüncü “TİK’ine” 10 gün kala raporumu hazırlamaktayım. Neler vaat etmiştim, neler yaptığımın hesabını vereceğim özetle.

Tik nedir?

Tik, malum Tez İzleme Komitesi’nin kısaltmasıdır (Bkz. Yönetmelik, Madde 33). Tez yazmak için sadece bir sorununuzun olması ve bu sorunu nasıl çözeceğinizle ilgili sayfalar dolusu şey yazmak yetmez. Bütün bu süreç içerisinde her altı ayda bir danışmanınız ve danışmanınız tarafından belirlenen diğer hocalardan oluşan bir heyete hesap vermeniz de gerekir. Faydalı bir şeydir tabii. İnsanı motive eder böyle şeyler. En azından altı ayda bir… Okumaya devam et “Tik’in Mi Var Derdin Var…”