Arkeolojinin Uzak Geleceği

Spielberg’ün Artificial Intelligence filmini seyrettikten sonra, filmin son 15-20 dakikasında anlatılanların arkeoloji biliminin uzak geleceğine dair merak ettiğim bir konuya gönderme yaptığını fark ettim. Mesele şu: Uzak gelecekte arkeoloji diye bir bilim olacak mı? Burada 50 ya da 100 yıldan değil, mesela günümüzle antik Yunan ya da Roma arasındaki binyıllar ölçeğinde bir zaman diliminden bahsediyorum.

Önce filmin ilgili kısmına biraz değineyim: Çoğunuz konuyu biliyorsunuz. David adlı android çocuk onu “evlat edinen” ailenin sevgisini kazanabilmek için kendisini gerçek bir insana dönüştüreceğini umduğu Mavi Peri’yi bulmaya karar verir. Periyi denizin altında “bulur” ve ona gerçek bir çocuk olmak için yalvararak deniz tabanında bekler. David anlaşılan binyıllarca, belki de çok daha fazla bir süre deniz altında kalır. Aradan geçen süre içinde denizlerin donduğunu ve bir buzul çağının yaşandığını görürüz. Dünyamızdaki “yabancı varlıklar” David’i içinde bulunduğu buzuldan çıkarırlar ve yeniden aktif hale getirirler. Onun insanlar hakkında bildiklerini öğrenmek isterler, çünkü görünüşe göre insanların soyu tükenmiştir. Çoğu izleyici bu yabancıların uzaylı olduğunu düşünmüş ve tipik bir Spielberg vizyonu (yabancılar Close Encounters of the Third Kind’dakilere çok benzer) olarak burun kıvırmışlardır bu yaratıklara. Ama aslında, bunlar binyıllar boyunca “evrim geçirmiş” ve film sırasında insanların hor gördüğü robotlar. Bu durum insanların soyunun tükenmesi dışında (ben insan türünü toptan yeryüzünden silen başka bir film hatırlamıyorum şahsen) filmin en dramatik yanlarından biri.

Şimdi, kendinizi bu robot toplumunda bir arkeolog olarak düşünün: Dünya el değmemiş bir hazine gibi değil mi? Ama sandığınız gibi değil. Nedeni de 20. yüzyıldan beri her şeyin kasetler, CD’ler, filmler, hard diskler vb. ile kayıt altına alınmış; kitapların dijital ortamlara aktarılmış olması. Dahası filmde David’in kendisi zaten böyle bir dijital kayıt ortamı aslında. Diyeceğim o ki, her şey kayıt edilmiş olacağına göre arkeolojiyi neden yapacağız? İnsanlığın bilişsel yönleri, tarih, psikoloji, sosyoloji alanında yazılmış eserler, yapıların planları (ne de olsa belediyelerde planlar mevcut) vb. bir şekilde saklanmış olacak. İnsanların günlük yaşamlarını en ince ayrıntısına kadar yeniden kurgulayacak kadar veri bulunacak. Sadece filmler kalsa o bile yeter. Mesela ABD’de her sene korunma altına alınmasına karar verilen (dolayısıyla geleceğe kuşaklara bırakılacak ve sürekli genişleyecek) filmlerin listesi National Film Registry tarafından yayımlanır. Sırf bunlara bakarak insanoğlu hakkında bir fikre sahip olabilirsiniz. Dolayısıyla neyi araştıracağız? Elbette doğal felaketler, savaş gibi çeşitli faktörler gelecekte bir arkeoloğun kullanacağı bilgilerin niceliğini ve niteliğini etkileyebilir, ama ne kadar? Bu arada saklama teknolojilerinin geliştiğini ve çok daha dayanıklı ortamlara kayıt yapacağımızı (eski kayıtların da bunlara kopyalanacağını) düşünün. Uzak gelecekte arkeolog, çok büyük ihtimalle bizim hakkımızda, bizim Yunan veya Roma hakkında bildiklerimizden çok daha fazlasını bilecek; kazı ya da yorum yapması gerekecek mi? Arkeoloji ve tarih kuramlarına gerek kalmayacak, çünkü kuşaktan kuşağa aktarılacağını, korunacağını, üzerlerine daha ciltler dolusu yazı yazılacağından emin olduğumuz Marx, Adam Smith, Keynes, Hobbes, Gibbon gibi Klasik bilimlere etki etmiş eskiler ve büyük ihtimalle modern klasikler (Finley, Rostovtzeff, Renfrew vb.) zaten elde olacak. Gelişimini, nasılını, nedenini bildiğimiz olaylar; teknolojisini bildiğimiz aletler ve yapılar vb. gelecek kuşaklara aktarılacak. Üstelik Internet ve belki de daha başka ağlar sayesinde arkeoloji spesifik bir bilim olmaktan çıkabilir; her türlü kaynağı Alman arkeolojiye falan gitmeden bulabilirsiniz belki de. Kısacası uzak gelecekte dünyada arkeoloji yapmak anlamsızlaşacak gibi görünüyor. Kulağa fantastik gelecek ama arkeolojinin belki de tek varlık sebebi (“kazı” bilimi anlamında) başka gezegenlerdeki ilkel uygarlıkları incelemek olabilir (absürd bir örnek, ama bu bağlamda mantıklı). Dünyada ise belki Asimov’un “Vakıf” romanlarında bahsettiği türden bir “psiko-tarih” bilimi gelişir; yani geçmişte olan olayları değil de gelecekte olabilecekleri bilimsel bulgulara göre tahmin eden bir branş. Tarihin kurtulma şansı var; nihayetinde yakın tarih sürekli tartışılıyor. Ama arkeoloji için hayatta kalmak daha zor gibi, çünkü arkeolojinin hareket noktası olan maddi kültürün kendisi kalmasa bile kayıtları bize bir şekilde eşlik edecek.

Şöyle bir itiraz mümkün: Halihazırda dünyada endüstriyel arkeoloji, I. ve II. Dünya Savaşları arkeolojisi vb. yapılıyor. ABD’de1800’lere ait genelevler, köle barınakları, büyük çiftlikler kazılıyor. Aynı şekilde “uzak geleceğin yakın geçmişi” arkeolojik olarak incelenebilir ve bu da tarihin çeşitli yönlerden yeniden yazılmasına imkan verebilir. Bu türden bir arkeolojik destekli tarih araştırmasına sekte vuracak en önemli şey, bence yine bilgi teknolojisinin gelecekteki (hatta şimdiki) muhtemel durumudur. Kölelik örneğini ele alalım: Köle toplumuna dair tarihi ve arkeolojik araştırmalarda başlıca sorun, eldeki yazılı kaynaklarım taraflılığıdır; yani örneğin Roma’da köleleri sahiplerinden okuruz, kendilerinden değil. Köle literatürü diye bir şey en azından antik dünya için yok. Yakın geçmiş için durumun daha iyi olduğu söylenebilir. Anlatmak istediğim en iyi şekilde James C. Scott’ın açık ve kapalı kayıtlar kavramlarıyla açıklanır zannımca: Açık kayıtlar (public transcripts) bağımlılarla egemen olanlara arasındaki açık etkileşimdir; egemenlerin beklentilerini tatmin edecek şekilde meydana getirilirler ve baskın söylemin hegemonyası için kanıt sağlarlar. Bunlarda egemenler gururlu ve azametli, bağımlılar aciz ve basittir. Öte yandan saklı kayıtlar (hidden transcripts) “sahne arkasında” ve doğrudan gözlemin dışındadır; direniş burada halk hikâyeleri, törenler, söz sanatları, şakalar ve söylentiler, hırsızlık vb. şeklini alır. Bunlar egemenlere karşı doğrudan açık yüzleşme yerine geçmezler, hatta aradaki gerilimi düşürme gibi bir amaçları yoktur; daha ziyade açık direnişlerin sessiz ortaklarıdır. Toplum içindeki bağımlı gruplar mevcut ideolojilerin ve kurumların kendilerini nasıl baskı altında tutmaya çalıştığını bir dereceye kadar anlarlar ve buna karşı usta direniş taktikleri geliştirebilirler. “Saklı kayıtlar” bu zorunlu itaatin kaynaklarımızda görünmeyen sahne arkasına aittir. Şimdi, blogların, akıllı cep telefonlarının, internetin, e-kitapların yaygın olduğu bir zamanda (ki gelecekte iletişim araçları daha yaygınlaşacak ve yeni araçlar ortaya çıkacak), “saklı kayıt” olabilir mi? Demek istediğim, gelecekte bir köle toplumu ya da başka marjinal bir grubun tarihini egemenlerden okumak zorunda kalmayacağız. Bu türden iletişim araçları sayesinde, böyle toplulukların düşündüklerini, yaptıklarını bileceğiz. Onlar kendilerini ifade etmenin yollarını bu bilgi çağında çok rahat bulacaklarından, incelenmeleri kolaylaşacak; artık doğrudan gözlem yapabileceğiz. Teoriler üretmek zorunda kalmayacağız. Diğer bir deyişle, tarihçilerin üzerinde kafa patlattığı, kuramlar üretip açıklamalar getirdikleri bir alan teknolojinin gelişmesiyle ellerinden alınacak; çünkü her şey açık şekilde kaydedilmiş olacak.

Yakın geçmişin arkeolojisine gelirsek: Burada da sorun yine her türlü kaydın yapılmış olması ve kazıyla elde edilebilecek verilerin zaten “toprak üzerinde” elimizin altında bulunacağıdır. Günümüzde Avrupa’da kişisel tarihe (aile soy ağaçları, bireylerin ataları) ilgi artmıştır ve belki tarihin ya da arkeolojinin gidişatı bu yöne olabilir. Tabii arkeoloji derken, her bireyin salonunun ortasında kazı yapıp oturduğu evin eski planlarını ortaya çıkarmasından bahsetmiyorum. Bence arkeoloji fiziksel anlamda toprağı kazmak yerine, bilgi ve belgeleri deşmek ve eşelemek anlamına gelebilir ilerde. Belki de Foucault gibi “bilginin arkeolojisi” yapılmaya başlanır. Yani bir bilgi ve bu bilginin meydana getirdiği kuralların doğuşu, belli dönemlerde nasıl algılandığı neden bu kuralların getirdiği kısıtlamaların aşılamadığı, bu kurallar dahilinde kısıtlamaların nasıl anlamlı hâle geldiği gibi konular daha fazla ele alınır. Elbette Foucault arkeolojiyi bizim kullandığımız şeklinden farklı yorumluyor, ama sonuçta maddi kültür yerine yazınsal verilere dayalı bu ya da başka türden yeni bir arkeoloji bilimine doğru yol almak mümkün gelecekte. Arkeologlardan çok bilgi ve belge yönetimi, arşivcilik gibi alanların daha büyük gelişme göstermesini bekleyebiliriz.

Bu bağlamda, tarihlemenin anlamı şüphesiz değişecektir. Ege Geç Tunç Çağı kronolojisini çanak çömleğe göre; Klasik Yunan’da sanat ve mimariye göre belli bir düzene sokuyoruz. Peki ya 21. yüzyıl arkeolojisi için kriterler ne olacak uzak gelecekte? Günümüzün postmodern bir dünyasında uzak gelecek arkeoloğu için kronolojik nirengi noktalarının sanat, mimari ya da çanak çömlek olması beklenemez. Uzak gelecek arkeoloğunun bunlara bakarak kronolojik tahminlerde bulunması daha zor olabilir. Bu durumda Braudel’in bahsettiği türden kısa, orta ve uzun ölçekli tarihsel zaman dilimlerini kullanmak mantıklı gelecektir belki insanlara; yani arkeolojik yerine tarihi olaylara dayalı bir kronoloji baskın çıkabilir. Uzak geleceğin arkeoloğu için bir dönemin, bizim Yunan-Roma uygarlığına verdiğimiz Klasik sıfatıyla adlandırılması mümkün müdür? Elbette bu uygarlıklar insanlık tarihindeki önemleri dolayısıyla bu sıfatı aldılar, ancak uzak gelecekte birden fazla Klasik Dönem olacak ve her tarihçi/arkeolog bunu kendi alanına, çalıştığı zaman dilimine göre yorumlayacak. Genel geçer bir Klasik Dönem ya da Klasik Bilimler artık mümkün olmayabilir.

Eğitim alanında eski uygarlıklarla (bu arada eski uygarlık biz oluyoruz) ilgili dersler lise ve üniversitelerde okutulacaktır elbette. Ancak bunlar arkeolojiden ziyade tarih ve sanat tarihi bölümlerine ait dersler olabilir. Bugün arkeolojide Roma ve Yunan sanatı, mimarisi, şehir planlamacılığı gibi dersler okutuluyor. Uzak gelecekte Yunan ve Roma yerine 20. ve 21. yüzyıl ya da post-modern çağ sanatı, mimarisi vb. okutulacak muhtemelen. Birçok şey zaten kayıt ve tasnif edildiği, dolayısıyla kazı ve belgeleme çalışmasının kolaylaşıp yoruma yer vermeyecek biçimde verileri ortaya açıkça koyduğu bir ortamda, 21. yüzyıl (ya da 22 veya 23. yüzyıl) arkeolojisi muhtemelen sadece genç nesillere geçmişi anlatmaktan öte bir işleve sahip olacak mı? İyimser olup şunun üzerine kafa yorabiliriz: Eğer sosyoloji, iktisat, ekonomi, antropoloji gibi bilim dalları uzak gelecekte var olacaksa, neden arkeoloji de olmasın? Sonuçta, merkezinde insan ve insan toplulukları bulunan beşeri bilim dallarından bahsediyoruz. Bunlar birbirinin alanlarına müdahale eden, birbirinden ilham alan bilimler. Bunlarda maddi kültür her zaman belirli bir öneme sahip olacaktır, ama arkeolojinin arazide bulduklarını belgeleme, tasnifleme, yorumlama; kronolojik çerçeve oluşturma işlevi büyük darbe yiyecek gibi görünüyor bana. Bu karamsar yoruma karşı çıkabilirsiniz tabii, sonuçta bin yıllarca biriken maddi ve yazınsal verilerin bir şekilde bizim bildiğimiz anlamda arkeolojiye öyle ya da böyle ihtiyaç duyacağını söyleyebilirsiniz. Arkeolojinin varlığını sınırlı bir alanda devam ettireceğini düşünüyorum, ama bu dönemi çalışacak bir uzak gelecek arkeoloğu için peşinde koşacağı büyük kuramlar, keşifler çağı, kronolojik revizyonlar, gizem dinleri (mesela Satanizm Mithras dini kadar gizemli değil; ne de olsa muhtemelen uzak gelecekte kayıt altına alınmış olacak sürüsüyle yazılmış eser var) gibi meydan okuyan sorunlar bulunmayacağından, arkeolojinin gizemine, heyecanına, yeni bir şeyler ortaya koyma motivasyonuna sekte vurulacak.

21. yüzyılda hâlen arkeologlara yapacak işler düştüğünü bilerek, ömrümüzün sonuna kadar huzur içinde yaşayabiliriz.

Dogmayı Eleştiren Dogmalar Aleminde Bilgi Arkeolojisi

Arkeoloji dalları arasında zorluk derecelerine göre bi’ liste yahut bi’ tür scala çıkarmaya çalışsak bilgi arkeolojisi tercih edilme niceliğine istinaden diplerde hatta kuytu karanlık bi’ köşede kalır. İllegal yapıya sahip bilgi arkeolojisi -ya da bilginin arkeolojisi- method olan yorumun arazi dışında kalan kısmına tekabül etmekte ve bilgiye ulaşmaktan ziyade mevcut bilginin yorumuna ve yorumlarına dayanmakta.

Okumaya devam et “Dogmayı Eleştiren Dogmalar Aleminde Bilgi Arkeolojisi”