90’lar Pop, Arkeoloji ve Bizim Oğlan

Popüler kültür buralara hiç de ait olmayan fantezi dünyasının birinden ithal bir çeşit gözlük benim için. Çok ucuz ve kalitesiz bir gözlük olduğundan ve de gözleri bozmasından sebep çoğu zaman optik yanılgılara neden olabiliyor. Büyük olanı değersizleştirirken küçük olanı alıp tepemize yerleştirebiliyor. Bir medya aygıt geleneği olarak baskın olan büyük biraderin atmosfere bıraktığı koku bu. Burnuna gelen pis kokuyu alabiliyorsun ama işte orantısız şekli, deforme edileni, ya da tamamen değiştirilmiş olanı fark edemiyorsun. Güneşli bir pazar günü dışarı çıkıyor ve yolun Haliç kıyılarına düşüyor mesela. Etrafta güzel vakit geçireyim derken, üçerli-beşerli gruplar halinde gezen, kentli acemi seyyahların Haliç’e bakarak kendi aralarında yaptıkları konuşmaları, ”Bizans’ın içi altın dolu batıklarını çıkarırken nasıl bir teknik kullanmamız gerekiyor acaba” temalı istişarelerini duyabiliyorsunuz. Oysa Haliç’in üstünü örten gözlüğü kaldırabilse, gözlüğü-suyu aralayıp bakabilseler durum bir hayli değişecek. Aslında bakılmasına bakılıyor da, tatlı olanı bu gözlükle bakmak sanırım? Envai çeşit plastik atık, yosun tutmuş klozet kapakları, içinde çürümüş, artık unufak olup başka başka hallere bürünmüş, eskinin gıdası şimdinin ise parazit üreme hanesi kokuşmuş artıkları taşıyan çuvallar ve daha bunun gibi muhtelif şeyleri görmek insanda güzel duygular uyandırmaz nihayetinde.

90’lar pop benim kuşağımda ve bir önceki kuşakta güzel şeyler bıraktı. Yani, işte, sanki, öyle gibi… Şimdi burada 90’lar pop’un o kendine has yapısını ve şükela örneklerin tamamını konuşmayacağız, ama arkeoloji ve arkeoloji algısı için vurucu hareketleri gösterebilir,  popüler müziğin arkeolojiyle olan yakınlığını numuneler eşliğinde az da olsa konuşabiliriz sanırım:

İlk örnek Hakan Peker‘den Ateşini Yolla Bana adlı şarkı. Daha doğrusu bu şarkı için çekilen klip, buyursunlar:

Dediğim gibi şarkının sözleriyle pek işimiz yok. Hani belki ”şu zaman, bu zaman, çok zaman, evvel ve x zaman” gibi sıfat tamlamalarıyla paslaşılabilir (?) ardın sıra, ”ona buna çok zaman inandım” sözleri ve hemen akabinde bahsedilen -olumsuz anlamdaki- tamamına eremedim durumuyla inanç tarihine uzun ve de anlamlı bir orta açabilirsiniz ama yemez (Yemezler yani). Aslolan klip.

Mekanımız Ephesos. Klip, Celsus Kütüphanesi önünde yanarlı-dönerli hareketler yapan -sanırım bu bir çeşit dans ritüeli- ve bu sayede birtakım mesajlar veren gizemli ve mitolojik bir hatun kişisi ile başlar. Ara sekanslarda ise daktilo başında artık çalışmaktan gına gelmiş, yuvarlak ve kocaman camları olan gözlüklere sahip, belli ki bir derdi, geçmişe dair bir sorusu olan ve dahi araştırma yapan bir er kişisi vardır. Evet evet, tabii ki de bu er kişisi arkeologtur. İlerleyen bir ya da iki sahne sonrasında ise, antik tiyatronun orta yerinde o bizim bildiğimiz Hakan Peker olur bir anda. Bu arada klip işlemeye devam ediyor bittabi. Güzel yazlık mavi bir ceket, Hakan Pekervari figürler vs. Ve bu esnada, yani Hakan Peker tiyatroda bunlarla meşgulken, mistik güzel boş durmayıp arkeologumuzun peşine düştüğü  gizemi aydınlatmada kullanılabilecek çok önemli bir ipucunu odasındaki masasına, hemen daktilonun yanına bırakır. Tiyatroda Hakan Peker‘ken oteldeki odasına geldiğinde hemencecik arkeolog olan şahıs ise (Şizofren sanırım, kendini Hakan Peker zanneden kafası kırık, ya da alt benlik-üst benlik çatışması yaşayan bir meslektaşımız da olabilir bilmiyorum) bu sevindirici olayı yüzünde hafif bir tebessümle karşılar ve atlar 4×4’e dere-tepe keşfe çıkar, sonunda Mermerli Cadde‘ye ulaşır (Yani bunu nasıl yapar kimseler bilmez, açıklayamaz, buraya ulaşmak için tiyatrodan çıkıp elini kolunu sallaya sallaya iki-üç adım atması kafiyken boşuna benzin israfı, hiç). Klibin sonlarına geldiğimizde gizemli/mistik hatun kişisi bir o yanda bir bu yanda görünüp kaybolurken ve bu yolla meslektaşımızı peşine takıp bilimsel yayın için ayırdığı-ayıracağı vakti yerken, işte tam da o an, ta-ta-ta taaa! Kız hayâl-meyal ya da gerçekdışı mistik bir şey değilmiş aslında. Yöredeki turistik işletmelerin ev sahipliğini yaptığı antik temaya sahip animasyonlarda görev alan ve bu sayede harçlığını çıkaran bir üniversite öğrencisidir ve İstanbul Üniversitesi İşletme 3. sınıftadır.

Çıkan Sonuç: Arkeolog cepli yelek giyer bunu biliyorsunuz anlatmaya gerek yok. Bir ikinci mesaj, -bu bizim için- boşuna oraya buraya bakmayın, engebeli uzun yollar, dere-tepe gitmeler falan bunlara hiç gerek yok. Aradığınız her şey burnunuzun dibinde (Üstüme gelmeyin en iyimser şey buydu).

İkinci sıraya Harun Kolçak‘ı ve Vermem Seni adlı şarkısını yerleştiriyorum. Önceki örnekte olduğu üzre bunda da şarkının sözleriyle ilinti kurmakta zorluk çekiliyor. Klip:

Bir adet İstanbul Arkeoloji Müzeleri binası, bir adet müzeye eskiz çalışmaya gelmiş güzel sanatlar öğrencisi ya da sanatkar (Abla oluyor bu) ve son olarak öğrenciyi rahatsız eden sempatik-metafizik bir varlık (Abi oluyor bu).  Abla müzeye muhtelif zamanlarda eskiz çalışmaya gelmekte, ama her defasında korkmasına sebep metafizik olaylar yaşamakta. Üstüne leylimleylim uçarak gelen renkli çiçek demeti mi dersiniz, katalog karıştırdığı esnada sayfaların birindeki fotoğraftan üstüne doğru ilerleyen ve ne/kim olduğu anlaşılamayan -tövbe bismillah- belirsiz şey mi dersiniz hepsi var. Bahçedeki lahitlerin yanında karşısına Eski Şark Eserleri Müzesi‘ne ait binayı alıp eskiz çalıştığında (Sanırım heykel çalışmaktan sıkılmış binayı çalışıyordu o esnada), bildiğin halis-muhlis tacize uğrar.

Bir önceki kliple olan kuvvetli bağ gözden kaçmamalı. Her iki klipte de işini, araştırmasını, alıştırmasını vb yapmak isteyen genç dimağlar -ilk evvel bakıldığında- birtakım gizil güçlerce engellenmeye çalışılıyor ya da bu tip şeylerle oyalanmak zorunda kalıyorlar. Yalnız yine aynı şekilde, bu son klipte de, aslında metafizik olanın/zannedilenin maddeler dünyasında bir karşılığının bulunduğu görülüyor. Final sahnesinde, klibin başından beri gözle görülmeyen Sevimli Hayalet Harun Abi görünür olmuş ve ablamızla karşılıklı gülüşmüştür (Seni hınzır senii). Yalnız bu bağlam çok kısa tutulduğundan dikkati dağınık seyircinin güçlü bir şekilde bunu anladığını zannetmiyorum. Eksik bırakılmış.

Çıkan Sonuç: Bu tip müzelere gitmeden evvel bir kez daha düşünün. Gösterdiklerimiz hava-cıva. Daha bunun karanlık dehlizlere açılan tünelleri var, antik dönemlerden kalma bubi uzakları var, içinde dev timsahların bulunduğu havuzlar falan… Fiyuuu, neler neler. Bu hanım kızımız şanslıydı, Sevimli Hayalet Harun Abi‘ye denk geldi.

Şimdi ise, İzel ve Hasretim adlı şarkının klibi:

İzel ablamız belki kıta Hellas‘taki herhangi bir şehirden kral kızı, belki de Olympos‘un gazabına uğramış bahtı kara bir güzel. Bilmiyoruz. Ama vahşi Amazonlarca yakalanıp bir adada (Şile Kalesi, Ocaklı Ada) esir edildiği, zincire vurulduğu, yani böylesi bir mitolojik tema sabit. Gerçi bu tema, İzel ablamızın imdat istediği Şileli balıkçı, işbu abimizin yardım çağrısı için harekete geçip Şile balıkçı korunağını arşınlaması ve balıkçılardan istihbarat toplamaya çalışmasıyla anakronik bir hâl alıyor. Ama olsundur. Balıkçı korunağı ile İzel‘in esir edildiği mekan arasındaki uzunluğun iki kürek çekme mesafesinde olduğu anlaşılır.

Çıkan Sonuç: İnsanı Şile’de bile rahat bırakmıyorlar. Adam büyükşehrin trafiğinden, yoğun ve bunaltıcı iş temposundan, iş kulelerinden, fast food’tan ve dahi kadınlardan bıkmış-usanmış da buralara yerleşmiş balıkçılık yapıyor. Durduk yere neden bu adamı dert sahibi yapıyorsunuz zorunuz nedir. Hani yarın-bir gün biz de sıkılıp buralardan uzaklaşmayı istesek bunları mı yaşayacağız: Klibe göre evet.

Bunlar 90’lar pop’tu. Bomba olanı sona sakladım o biraz daha farklı. Bizim Oğlan:

Memleketin en sağlam erkek seslerinden biri olan (Bu iddia için tilyon tane alıntı da yapmak isterdim ama gerek yok şimdi, bilen biliyor) Levent Yüksel abimiz Beni Bırakın şarkısı ile dönem içinde sağlıklı bir tarih algısı yaratmayı hedeflemiş ve ardın sıra kültürel mirasa ve kültürel mirasın korunmasına dikkatleri çekmiştir. Ayrıca şarkı, Türk-Pop klasikleri arasına girmeyi başarmıştır. Şöyle ki:

Yüreğim sokaklarda, eskiyen taşlar gibi duruyorum, duruyorum                                            

* * *

İniyor perde perde gecenin koyu rengi korkuyorum, korkuyorum

***

Sustu haykıran şehir son kuşlar havalandı

***

Oysa ben seni seni seni bekliyorum

***

Eksildi ömrümüzden kim bilir kaçıncı gün

***

Oysa ben seni seni seni hala seviyorum, seviyorum

***

Beni bırakın beni bırakın beni bırakın bu caddelerde

***

Beni bırakın beni bırakın yıkılan eski meyhanelerde 

Sinemalarımız, meyhanelerimiz, parklarımız, tiyatrolarımız, meydanlarımız. Yıkılıyor, değiştiriliyor, içeriği anlamsızlaştırılıyor. Oysa bunların hepsi bize ait, İstanbul bizim. Farkında olun, farkındalık yaratın.

Not: Ben bunları karalarken Taksim Gezi Parkı’na dair havadisler dönüyordu sosyal medyada. Parkın yıkımı için iş makinelerinin harekete geçtiği iddia olunuyor.

Arkeolojinin Her Alanında Erkin, Otoritenin Temellendirilmesi ve Bu Durumun Kazı Sisteminde Uygulanması Üzerine

Akademinin yöntembilimsel değerlendirmesini yapmak geniş kapsamlı bir çalışma konusu. Fakat yine de akademinin içerisinde bulunmamızdan ötürü sosyal, siyasal ve ekonomik koşulları değerlendirmek ve kritiğini yapmak akademiye ilişkin sorunlara veya bizzat sorunun kendisi olan akademiye dair çözüm üretmede son derece önemli bir faktör.

Hiçbir disiplin; hiçbir bilim veya sanat toplumda egemen olanın; devletin ve neoliberal politikaların dayattığı tüketim, özelleşme, özelleştirme, yabancılaşma, yalnızlaşma (burjuva bireyciliği), yoksullaşma, yozlaşma gibi olgulardan bağımsız işlemiyor. İşleyiş ise gücü ve rekabeti dayatıyor. Üstelik bilimde veya sanatta ekol yaratma gayretindeki akademisyenlerin, bilim veya sanat insanlarının farkına varmadan kapitalist-devletçi işleyişin içinde düştükleri durum bu. Akademik hiyerarşinin, bürokrasinin soktuğu kriz bu. Hal böyleyken dünya ve ülke koşullarında kendini siyasal anlamda konumlandıramayanın hali egemene benzemek olduğu için 80 sonrası apolitik öğrenci tipolojisinin 90 sonrası akademisyen tipolojisine evrilmesi koca bir gerçek. Hiyerarşide üstüne ses çıkarmayan, altındakini ezen ve haksızlığa ses çıkarmayan güvensiz bir orta sınıf.

Öte yandan bütün bu yapılan sosyo-politik, sınıfsal karakter çözümlemesi hiçbir radikal değişikliğe yol açması anlamında gerçekleşmiyor. Fakat bu sistemde nerde durduğumu, benim gibi düşünenlerin nerede durduğunu ve duracağımızı düzeni çözümleyip karşıtını belirlemeden göremeyiz. Anti-kapitalist, anti-otoriter ve erk karşıtı, özgürlükçü bir söylem; “bir yaşam biçimi” yaratmadan ve politika üretmeden oluşmaz.

Post-modern kültüre karşı kendi kültürünü (insanın kendi kültürünü) evrensel değerleri olan, karşılıklı yardımlaşma ve paylaşma, dayanışma kültürünü koymazsan tüm söylemler popülist ve tutarsız olur.

Bu eleştirilere dayanarak bir akademisyenin düzenin içinde düzen-dışı bir dönüşüm gerçekleştirmesi söz konusu olamaz. Fakat akademinin dışında anti-otoriter, özgürlükçü bir okul yaratmak bizler varken hiç de imkansız değil.

Lokal bir alan arkeolojinin yöntemini ve koşullarını bu bağlamda değerlendirmek ve yeni bir bakış açısı yaratmak lazım…

→ Arkeolojinin,

Tarihi algılamanın yorumlamanın tarihsel olguları saptırmakla (rüyalarımızı bir başka kişiye anlatmaya başladığımızda nasıl ki olayları tamamiyle gerçek aktaramayız ve üstüne eklemeler yaparız ve böylece bu rüyayı saptırmak olursa işte tarihi de anlatıp yorumlarken rüyalarımızı anlatıp yorumlamış gibi saptırmalar yaparız, çünkü gerçeği yaşamamışızdır, tıpkı rüyadaki gibi.), “tahribat”la başladığını söylemek gerek.

Modern dünyanın ulusal söyleminde kendine yer arayan, kök arayan, gücünü temellendirme gereksinimi duyan ve bunun için arkeolojiyi kullanan ulus-kimlik; ulus devlet… Kendi kimliğini “güçlü olan taraf” olarak vareden ve kendinden olmayanı öteki kılan ulusal söylem arkeolojiye ve arkeolojinin yöntemine kendini yansıtmaktadır.Yani devletin temelini “devleti temellendirerek” atmak… Modern devlet kendini zorunluluk olarak dayatırken neo-liberal dünya pazarı mülkiyeti temelendirerek gücün bireyde (gerçek birey değil, tüketen birey,egoist birey; yani burjuva birey), tekelde olduğu yargısını dayatıyor. Her iki işleyiş bugün bilimi, bilimde birbirini varederek tamamlıyor.

Arkeolojinin yeni yaklaşımlarından ziyade ekol olarak ilkin nasıl ayrıştığını anlamak geçmişle bugüne dair eleştiriye gerekli olacak.

Prehistorya devlet, seri üretim, mülkiyet öncesi yaşamı anlamada etkin. Tabii ki ideolojik bir bakış açısı üretiyorsa tam tersini de söyleyebilir; yani devletin, seri üretimin,mülkiyetin temellendirilmesi…

Protohistorya birikimi, hiyerarşik sosyal, siyasal ve ekonomik örgütlenmeyi ve erken devletleri anlamada etkin, diyebiliriz. Uygarlığı sorgulayan protohistorya/ arkeoloji de mümkün. Öte yandan prehistorya ve protohistorya yerleşikleşmeyle, bitki ve hayvan evcilleştirmeyle  insanın kötü tarihinin başladığını bile söylüyor olabilir.

-ve insan merkezli tarih başlamıştır.

Klasik arkeoloji Hıristiyan toplumunun gücünü kendinden öncekinde temellendirmede etkin. Tüm o devasa mimari eserler, seramik,mücevher, mühür, sikke ve heykel örnekleri ne kadar ihtişamlı bir geçmişin olduğunun kanıtı gibi. Ama sadece bunun kanıtı… Anıtsallığın, ihtişamın, görkemin, mülkiyetin, denetimin vs. yani erkin kanıtı… Mitoloji ile mitleri inceliyor ve araştırıyoruz ama arkeolojide bir bakıyoruz ki bilincimiz antik dünyanın mitsel bilinç biçimine dönüşüyor, aynı zamanda geçmişi ve tarihi de mitleştiriyor ve aslında fetişleştiriyoruz…

Yine olan olmuş ve arkeoloji ile otoriteyi, erki temellendirmişiz… Sonuçta arkeoloji ile güçlü ve güçsüzün ayrımını yapmışız ve kazıda ele geçen materyallerden yola çıkarak ne kadar güçlü, ne kadar uygar ve hiyerarşik bir toplulukmuş, sanat eserleri ne kadar özenli, ne kadar mükemmel ve ne kadar anıtsalmış, onu sorgulamışız… Sonucumuz ise ortada işte… Baştan sona devleti, devletli olanı anlamlandırmak ve fetişleştirmek… Arkeoloji bunun dışında bir şeye yaramıyor bugün.

 Ve artık arkeolojinin pratiğine dair güncel ve gündelik sorunlarımızı dillendirmek gerek.

Kazının işlevselliğini anlatmanın dışında bir şey yapmak istiyorum. Kazıdaki gündelik yaşama dair yazmak istiyorum. En başta sosyo-politik ve ekonomi-politik boyutunun anlaşılması yaşamsal. Öte yandan en başta belirttiğim neo-liberal politikaların akademiye yansımasını en çok kazı sürecinde bilince çıkartabiliyoruz. Çünkü rekabetin ve gücün birebir işlendiği ve aktarıldığı alan orası. Hiyerarşinin bariz olması gerekmiyor. Belki adı bile yok, ama gizli bir hiyerarşi var. Emeğin ortaklaştırılması yerine bireycileştirilmesi, metalaştırılması ve otoriterleşme var. Yani yabancılaşma, yalnızlaşma var (Öte yandan insan yine de ona en yakın olan insanı bulmak istiyor.). Yani kazı topluluğu makro toplumun yansıması olan mikro toplumun kendisidir.

Ötekileştirme ise ayrıca açmak istediğim bir konu. Sana benzemeyeni, senin gibi olmayanı öteki kılmak. Kürt olduğu için, doğulu olduğu için, taşralı olduğu için, kadın olduğu için, eşcinsel olduğu için, yoksul olduğu için – ve daha bir çok öteki tanımı ile birlikte – dıştalananlar… Çoğunlukla öğrenciler… Birbirlerini öteki kılmanın yanında kazı sisteminin içerisinde pozisyon alabilmek için direkt sistemin dayattığı bir durum bu. Post-modern kültürün içerisinde kendine kendi olarak yer edinemeyenlerin başkası olarak çıktığı alanlar: iş hayatı…

Kazıda emeğin sömürülmesi üzerine çok şey söylenebilir. Zaten hiyerarşik bir sosyal ve ekonomik örgütlenme mevcutsa mutlaka orada sömürü vardır. Emeğin sömürülmesi üzerine söylenebilecek en açık gerçek şudur ki: 16 saate yakın ve iş güvenliğinden yoksun bir şekilde çalışıyor olmak, insanda 21. y.y’da halen aristokrasi ile yönetilen bir kazı sisteminin olduğu algısını uyandırıyor – yani kendi içinde kapitalizme geçiş yapamamış(!) -. Bilginin üretiminde öğrencilerin emeğinin rolünü tartışmak gerekiyor ve gerçekten akademisyenlerin bu rol üzerine düşünmesi ve kendilerini sorgulamaları gerekiyor.

Bütün bu sorunlarını konu başlıkları ile verecek olursak;

  • Ekonomik sıkıntılar (Ücret ödenip ödenmemesinin kazı başkanı inisiyatifinde olması),
  • Çalışma koşulları,
  • Mesleki hastalıkların oluşması,
  • İş güvenliği,
  • İletişim araçlarından yoksun bırakılmamız,
  • Ahbap çavuş ilişkisinde görev dağılımı,
  • Cinsiyetçilik, Homofobi ve Ötekileştirme,
  • Lisans öğrencisinin bilimsel üretime katılamaması.

Buradan bakacak olursak kapitalist toplumun yansıması, oradan bakacak olursak “başka türlü kazı işlemez!”

Ama yine de biz buradan bakacağız. Bir insan bile üzülüyorsa, kendinden ödün veriyorsa o kazı işlemesin, ne çıkar! Tüm güçlüklerin ve zorlukların üstesinden karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla, kimsenin kimseyi yönetmediği,bilgisi ve deneyimini otorite uygulamayarak aktarabileceği ve herkesin bilimsel üretime katılabileceği özgür bir alan gerekiyor. İnsanın “kendi olması” için başka çare yok.

Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğrencisi
Pelin Laçin

Lucy Ait Olduğu Topraklara Geri Dönüyor: Şampiyon Atlete Selam Durun

Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey‘sinde, bu yapımın The Dawn of Man bölümünde, Lucy ve çağdaşı olan erken Hominidler etraftaki objeler ile bırak sadece tensel temas sağlamayı zihinsel anlamda da temas sağlar, sözkonusu objeler ile ilişki kurarlar. Herhangi bi’ otçula ait humerus ile, belki bir belki de üç-dört-beş (?) gün önceki diğer etçil türlerin avlarından kalma iskelet parçaları darma duman edilir. Elindeki humerus kemiği ile iskelet parçalarına güç uygulayan Hominid birey bu hali ile iktidarı temsil etmektedir aslında. Bu kurmaca bilimsel kulvarda alet-alet kullanımı gibi süreklileşmiş yapım-hareket-ilerleme süreçlerine denk gelmese de, objenin değişkenliği ve onunla kurulabilecek ilişkilerin kavranması ve bunların olası pratikleri açısından erken Hominidler’e yol göstermiş olmalı. Yakın dönemdeki keşifler ise, standart alet öncesi işgörürlere dönük yeni bulguları ortaya koyuyor (Örneğin Lucy’nin yayılım alanlarından olan Afar’da keskin kenarlı objeler ile deforme edilmiş kemik parçaları çıkarıldı. Bunlar standart alet öncesi işgörürlerden, onlara ait izlerden birkaçı). Tüm bunlar da, henüz elimizde kesin kanıtlar olmasa da alet yapımı ve standart alet öncesi işgörür kulanımının daha eskilere dayandığını ortaya koyuyor (İlk standart alet adına şu an için geçerli tarihlendirmenin keşiflerle değişebilmesi gibi olasılıklar haricinde, yakın zamanda taksonomik olarak sınıflandırılan/tanımlanan Pierolapithecus catalaunicus Hominid-Pongid çatallanmasını bir hayli geriye çekebilir).

İnsan evrimi için tüm bu gerçekçi kurmacaların yapılmasına imkan sağlayan türe, yani Australopithecus afarensis‘e ait en önemli fosil takımı Lucy, yaklaşık altı yıldır Birleşik Devletler’deki çeşitli müzelerde Etiyopya hükümeti ve Houston Museum of Natural Science işbirliği ve dahi The Hidden Treasures of Ethiopia başlığı altında sergilendi. Çok yakın bir zamanda ise tekrar Etiyopya’ya döneceği açıklandı. Basın açıklamasına Donald C. Johanson’un yanısıra Etiyopyalı bilim insanları da katıldı. Bonus olarak Etiyopya Kültür ve Turizm Bakanı Amin Abdulkadir salonda hazır bulundu. İsmi lazım olmayan Etiyopyalı bilim insanları, ”Lucy burdan ayrıldığında içimizde derin boşluklar oluşmuştu ama sağolsun Johanson Lucy’le birlikte Etiyopya’nın reklamını bayaa bi’ baya yaptılar hiç değilse böyle rahatladık”a tekabül eden açıklamalar yaptılar. Bonus oluşu kendinden menkul bakan ise durumu olumlayarak, ”İnsanlığın kökeni/öncülü olduğumuzu kanıtlayan ve güncel araştırmaların dışında kalan daha fazla avantajı-ispatı elimizde tutmalıyız.” şeklinde görüş bildirdi.

Beyaz insanı zorlayan (?!) Lucy

Arkeolojik kazılar eşliğinde gün yüzüne çıkarılan her çeşit buluntu, devletin, bölgenin, akademinin yahut da en küçük hali ile araştırmacının çıkarı doğrultusunda meta haline getiriliyor buna uzun süredir aşinayız. Bu tip ilişkiler kimi zaman ”faydalı” bile olabiliyor. Kabul etmek gerekir. Fakat işin ucunda Lucy gibi insan evrimi için çok ama çok önemli bir buluntu olunca, üstüne üstlük eli-kolu bağlı, ülkedeki refah düzeyi büyük devletlerin insafına kalmış Etiyopya’nın işbu buluntuya -başta Avrupa olacak şekilde- tüm dünyaya ihraç ettiği ülke atletleri gibi muamele çekmesi ve dahi bir devlet adamının Lucy üzerinden, -ulusalcı (?) bir bakış ile- ”İnsanlığın kökeni-öncüsü oluşumuz tüm cihana kanıtlanıyor” şeklini alabilecek fantastik açıklamalar yapması işin rengini değiştiriyor, tadı kaçıyor her şeyin. Lucy satılık ya da kiralık bir atlet değil, ülkedeki dehşetengiz açlık ve yoksulluk üzerinden ona bu şekilde davranılamaz. Pek tabi ülkeye geri döndüğüne sevindiklerini belirtenler samimi olmayabilir bu konuda. Birazcık niyet okuması yapabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorsak Lucy’in US amblemi ile biraz daha o müze senin bu sergi salonu benim koşmasını istiyor olabilirler bal gibi. Beyaz insanın çöplüğü haline gelmiş, halen güçlü bir beyaz hakimiyeti olan Afrika, Batılı devletlerin uydusu durumundaki ülkeleri ile üçüncü dünyadan bize sesleniyor: O kadar gerim gerim geriliyorsunuz, orayı-burayı eskiden açıkca şimdi ise gizliden gizliye sömürge yapıyorsunuz ama Lucy (Köken) bizde n’aber?

– Şampiyon atlet ait olduğu topraklara geri dönüyor, şampiyona selam durun dostlar!

Decoding Neanderthals

NOVA, Birleşik Devletler merkezli, Amerika ve yüzün üzerinde ülkede televizyon üzerinden yayınlanan popüler bir bilim serisi. (Kâr amacı gütmeyen PBS üzerinden yayınlanıyor/örgütleniyor demek daha doğru olur). Decoding Neanderthals adlı tv-belgesel de bu yılın ocak ayında farklı ama birbirleriyle ilişkili disiplinlerde çalışan uzmanların birlikteliğiyle yayınlandı. Bugün artık bundan bilmem kaç yıl önceki Neanderthal algısı varolmasa da -hem akademide hem de kısıtlı toplumsal yapılarda- Kambriyan Patlaması’na ve bu sürecin açıklamalarına denk düşen, bu tip anlamlarla doldurulan, sanki olan-oluşan her şeyin bir anda, önceki dönemle olan ilişkilerini bıçakla kesermişcesine, ve buna benzer şekillerle varlığı açıklanan -en azından kimi yerlerde ima edilen- bilişsel/sembolik bir ”patlama” düşüncesi mevcut. Buna göre modern insanın sanat temalı tüm sembolik dünyası, yine bizzat kendisi tarafından bundan 30 bin yıl önce oluşturuldu. Geçmiş/tarihi anlamda hiç bir şeyden beslenilmeden, yani aniden, sembollerle düşünme ve sonsuz soyut dünya yaratıldı deniliyor bir anlamıyla.

Marcellin Boule'ın açıklamalarına dayanılarak yapılmış Neanderthal illüstrasyonu.

Duruma neden olan şeyler, birtakım yanlış/eksikli açıklamalar ve bunların kalıntıları. Bu sadece birinci neden aslında. La Chapelle-aux-Saints’de bin 908 yılında bulunan Neanderthal fosili her nedense barındırdığı fiziksel özelliklerden ötürü beğenilmemiş, kısıtlı da olsa günümüz modern insanı ile bağlarının olduğu kabul edilmiş lakin, -bu beğenmemezlikten ötürü sanırım-  çok fazla açıklama yapmaksızın döl vermeyerek soyunun tükendiği söylenmiştir hakkında. Buna benzer diğer örneklerle kötü bir şöhret kazanan Neanderthal işbu açıklamalardan ötürü kaba, zeka açısından noksan yani aptal olarak kurgulanmış ve düşünsel ürünler yaratamayacağına karar kılınmış. Bu tarihi neden dışında sanki gökten zembille inmiş gibi, ”sadece arkaik Sapiens’in vakıf olduğu ve pratik ettiği sanat-bilişsel patlama” düşüncesine neden olan bir ikinci örnek: Şimdiye değin şifreyi çözmeye yardım edebilecek bulunmamış/bulunamamış yeter sayıdaki  keşifler.

Belgeselde ise sözkonusu boşlukları dolduran/doldurabilen taze sayılabilecek keşifleri izliyoruz. Barcelona Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Joao Zilhao’nun Cueva de los Aviones’de yapmış olduğu çalışmalar bunlardan biri. Mağara ilk kez bin 980’lerde kazılmış. Zilhao yapılan çalışmaları check edip tekrarlıyor, farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Örneğin dip kısımlarından özenle delinmiş deniz kabukluları mağaranın en gözde buluntuları. Bedensel dekor ögesi denilerek rafa kaldırılmış. Zilhao bunlarla birlikte diğer tüm buluntuları tekrar indirip izlediğinde bazılarının üzerlerinde kırmızımsı farklı lekelere rastlıyor. Tipik Akdeniz kabuklusunda rastlanmaması gereken lekeler bunlar. Mikroskop altında incelediğinde pigment yapımında kullanılan doğal mineraller olabileceğini düşünüyor ve kimyasal analizlerin bitiminde ise artık bu lekelerin kesinlikle sözkonusu mineraller ile oluştuğunu biliyor. (Bu tipte eski ve raflara kaldırılmış malzemeler üstüne yapılan yeni laboratuvar çalışmalarından biri de Çin paleolitiğine ait. Avrupa kronolojisine göre üst paleolitiğe tarihlenen kuzey Çin’deki Shuidonggou yerleşmesi şu sıralar tekrar kazılıyor. 20. yy başlarında kazılmaya başlanan yerleşmede o tarihlerde çizili bir taş bulunuyor. Hatta işbu buluntu Henry Breuil tarafından da inceleniyor. Lakin Breuil de buluntunun üstündeki izlerden emin olamayanlardan. Şimdiki analizler ise bu izlerin insan elinden çıktığını gösteriyor. Bunun gibi eksik bırakılmış olmasını dilediğim bir başka şey de, lisans öğrencisiyken bulduğum taş topluluğu. Sevgili Mehmet [Özdoğan] hocam tarafından incelemiş velakin, ”bir şeyler söylemem için daha çok şey görmeliyim” şeklinde yorumlanmıştı.)

Pigmentlere sadece kabukluların üstünde rastlanmıyor. Kalem amacıyla kullanılmış olabileceğini düşündüğü birtakım hayvan kemiklerinin uç kısımlarında da bulunuyorlar.

Cueva de los Aviones'de bulunan Spondylus gaederopus türüne ait kırık deniz kabuğu. İç kısmında pigment izi/tortusu görülmekte.

Kısa, fakat çubuğumsu ve pigment tortulu kemikler de işin içine katıldığında Zilhao için boyama kiti tamamlanmış oluyor. Böylesi bir anlam çıkarmanın hem görebilmek/fark edebilmek hem de yorum için çok zor olduğunun bilincinde olan Zilhao, işbu kriminal incelemeyi ve esasta buluntuları, ilk kez Sherlock Holmes hikayelerinde geçen ve cinayet tipi suçların çözümünde anahtar role sahip smoking gun adındaki zorlu  ipuçlarına benzetiyor. Tüm bu şeyler ise Neanderthal’in sembolik dünyasına birer kanıt Zilhao için (ve makul bulanlar için). Nasıl ki -belki şimdi modası geçti ama- iki rakip futbol takımının -bilhassa ulusal- taraftarları yüzlerini bayrağa-bayraklara, yani ait oldukları toprağa-anlama göre boyuyorlar, işte 40 ila 50 bin yıl öncesinin Neanderthal insanı da yüz ve vücutlarının çeşitli yerlerini bu nedenden ötürü boyuyordu.

Levolloisen alet kültürünün öncesinde kalan aletler-taş topluluğu için de sorulur, örneğin: acheuléen sapa takılıp kullanıldı mı? Bilinmiyor. Ama önceki araştırmalar neticesinde orta paleolitikte mızrak tipi bileşik aletler yapıldığı biliniyor. Mızrak yapımı için uygun sağlamlıkta ve uzunluktaki ahşap çubuğun bir ağzı seçilerek işleniyor-aşındırılıyor ve yonga-alet buraya yerleştiriliyordu. Peki ya daha sonra? Tahmin edilen şey; deri ve ağaç kabuğu gibi organik maddeler ile -belki kimi denemelerde ağaç kabuklarından alınma doğal yapışkanımsı maddeler de ilave edilerek-  ucun mızrağın gövdesine ataçlandığı. Maastricht-Belvédère’da bulunan ve 250 bin yıl öncesine tarihlenen flint mızrak ucu işin rengini biraz daha değiştirdi. Leiden Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Wil Roebroeks ve çalışma arkadaşı ucun dip kısmında tortulaşıp kalan farklı maddeye odaklanıyordu. İlk gözlemleri bunun bir çeşit çam ağacından alınma ve yapıştırıcı özelliği bulunan bitki özü olduğuna dönük. Kimyasal analizler ise tahmin ettiklerinin çok ötesinde. Bu tortu, evet, ağaçtan alınma bir bitki özü. Lakin öncesinde belli bir sıcaklıkta ısıtılmış. Öyle ki; Neanderthal klanı bitki özüne ısı vererek çözülmesini sağlıyor, sonrasında ise birbirine kenetlemek istediği iki farklı objenin arasına bunu yediriyordu. Isı ile birlikte yayılan ve yapışkan özelliği artan bitki özü ise belli bir süre sonra kuruyarak iki objeyi birbirine daha sıkı bağlıyordu. Roebroeks bunu dünyanın en eski bileşik aleti olarak tanımlıyor ve ekliyorlar: Bunu biz yapmadık, Neanderthaller yaptı.

Deniz kabuğuna yerleştirdiği doğal boyayla diğer klan üyesinin yüzünü boyayan Neanderthal birey, temsil, Decoding Neanderthals.

Diğer arkeolojik kayıtlarla birlikte Metin Eren’in yaklaşık 6 yılını harcayarak uzmanlaştığı Levallois tekniği ve neticesinde Neanderthal insanın yakaladığı eşsiz ”mühendislik” yeteneğinin ve birikiminin daha açık anlaşılması, Svante Paabo ve ekibinin 30 bin yıllık örneklerden parça alarak gen bilim çalışması, ve neticesinde bilhassa FOXP2 olarak adlandırılan ve dil ile ilişkilendirilen genin bulunması ve Afrika hariç kalacak şekilde Asyalı ve Avrupalı (bu kıta kökenli) insanlarla olan gen uyumunun öğrenilmesi, Sapiens’e sabitlenen ve 30 bin yıl öncesinin sanatsal-bilişsel patlaması olarak sunulan -kimi yerlerde ima edilen- şeyin kendisini yalanlıyor tamamiyle.

Birçok farklı video paylaşım sitesinde bulunan (PBS’in kendi web sayfası da ziyaret edilebilir) belgesele rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İzlemekte fayda var pişman etmez.

***

Zilhao, J., et al, 2010: Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neanderthals, PNAS.

Deneysel Arkeoloji

Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji bölümü öğrencileri olarak oluşturduğumuz deneysel arkeoloji grubuyla birlikte 30 mart 2013 tarihinde, ilkini Buca Kaynaklar mevkinde yapmayı uygun gördüğümüz deneysel arkeoloji kampında çeşitli çalışmalar yaptık. Başlıca amaç elimizdeki çakmak taşı aletlerin yararlığını, kesiciliğini, sertliğini denemek, elimize geçen kütlece iri bir obsidyen parçasını kırarak yine kesici aletler yaratmak ve ilkel yöntemlerle ateş yakmaktı.

Kaynaklar kamp alanımızın genel fotoğrafı.

İlk kampın fazlasıyla amatör ve deneysel olduğu gerçeği sadece kendimizi deneyecek olmamızdan kaynaklı olsa da bir obsidyeni kırmak, kırılırken ortaya çıkan malzemeyi anlamlı nesneler halinde görmek, onları birer küçük eşya haline getirmek çok zor bir mesele olmadı. Neolitik dönemin en önemli araç yapım malzemesi, tarih öncesi çağların temel gereksinim eşyaları dışındaki ilk ve en önemli ihraç malzemelerinden olan bu taşın özelliği parçalanmaya başladığı andan itibaren doğal bir biçimde dairesel ve oval, kavkısal kırılmalar yaşayarak çeşitli büyüklükteki parçalara ayrılması. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla elimizdeki büyükçe obsidyen taşından ayrılan neredeyse her parça küçük birer kesici alet olarak elimize kendiliğinden geldi, tabi ki bu sırada etrafa yayılan ve fırlayan, parçalanan her parça küçük ama ciddi bazı yaralanmalara da sebep oldu diyebiliriz. Obsidyen taşı kristal yapıda olmadığından ana parçadan ayrılan her küçük parçanın kenarı mükemmel keskinlikte birer eşyaya dönüşüyor. Esasında uzmanlık gerektirecek fazlaca bir özelliğe sahip olmadan bu taşların şekillendirilebileceğini de bu şekilde görmüş olduk. Taşın damarlarından dik yönde ve gerekli sertlikte, neredeyse her vuruşumuzda bıçak, ok ucu, kesici görevi görebilecek birer parça elde ettik. Bu parçalardan bazılarını bir nevi neştere ya da jilete dönüştürebilir biçimde elimizde diğer taş aletlerle biçimlendirdiğimiz tahtalara geçirdiğimizde ciddi keskinliğe sahip traş bıçakları ya da neşter görevi görebilecek seviyede keskinliğe sahip eşyalar yaratabildik, ok ucu olabilecek seviyede keskin ve sivri parçaları ok ucu olabilecek şekilde ayırdık.

Yarattığımız obsidyenden malzemelerin biriyle vücüdumuzdaki tüylerin ve kılların bir kısmını traş edebildiğimiz gibi çeşitli kalınlıklarda tahta parçalarını kesebildik. Doğrama, kesme ve ayırma konusunda oldukça etkili olduğunu gördük, yanımızda getirdiğimiz bazı yiyecekleri, meyveleri ve çeşitli sertlikte eşyaları bu bıçaklar yardımıyla kesip, soyup, doğrayarak bir güzel baktık, inceledik, yedik. Deneysel arkeolojinin yararlarını en fazla gördüğümüz ve ufkumuzu genişletebildiğimiz en anlamlı anlar işte bunlardı.

Obsidyen kütlesi ve parçalar. Tahta parçasının üzerindeyse kesici görevi alabilecek bir obsidyen parçası görülebilir.
Çeşitli parçaların yakından görünümü.
Meyve soyarken.
Ok ucu denemeleri.

Obsidyen dışında elimizde az miktarda da olsa çakmak taşından aletler vardı, bu aletlerin kesiciliğini ve kullanırlığını denemek dışında başlıca amacımız bu taşları birbirine sürtmek ve çarpmak yöntemiyle bir ateş yakmaktı. Kampa yola çıkmadan önce hocalarımızdan aldığımız referanslar doğrultusunda bu işin hiçte kolay olmadığını ve ateş yakmanın zor bir iş olduğunu öğrenmiştik ki zaten uzun uğraşlar sonunda oluşturduğumuz yaklaşık 20 cmlik çaptaki bir ateş ocağının içerisindeki kuru dal parçalarını ve otları tutuşturabilmek, ateş yakabilmek mümkün olmadı. Ortaya çıkarabildiğimiz ufak kıvılcımlar yeterli seviyede bir tutuşma sıcaklığı yaratamadı, zaman zaman gözlemlediğimiz ufak tutuşma benzeri tütmeler heyecanımızı sıcak tutsa da ortam sıcaklığı ve nem, mevsim, rüzgarın durumu bu konudaki çalışmamıza ilişkin başarısızlığın nedeni olabilir diye düşündük, kuzeydoğu yönünden esen sert rüzgarın nemli ortama sert biçimde inmesi, yine mevsimin ve ortamın getirdiği nemlilik (bir su kenarında kamp yaptığımızı belirtmemiştim sanırım) ve yine belki de yeterli miktarda kuru dal parçaları bulamamamız etkili oldu diye düşündük, daha sonra ocağın içine saman kağıtları, yine ufak kağıt parçaları eklememize rağmen tutuşma gerçekleşmedi. Yaklaşık 3 saat süren çabaların nafile olması ateş yakmak konusunda ne zorlu bir işe giriştiğimizi ortaya koymak açısından en önemli kriterdi.

Çakmak taşının bir tahtayı rahatlıkla kesebilir seviyede sertliğe ve keskinliğe sahip olduğunu rahatlıkla denedik, taşın keskin tarafıyla daha yumuşakça bir taşa vurduğumuzda diğer parçanın şeklinde bozulmalar olduğunu yine rahatlıkla gözlemledik. Çeşitli sertliklerde bir çok nesne üzerinde çakmak taşının çok önemli etkiler bıraktığını gördük.

Şimdilerde ilk kampın yorgunluğu geçince heyecanımız hala sıcakkken bir sonraki kampımızı nerelere atacağımızı ve nelerle uğraşacağımızı tartışmaya başladık bile. Hedefler arasında seramik hamurundan kaplar yapmak ve deretaşlarından idoller şekillendirmek, uzun vadedeyse bir ev yapmayı denemek var. Belki sadece toplayıcılıkla beslendiğimiz bir gün geçirmeyi bile düşünebiliriz. Yaratıcı anlamda şunu da deneseydiniz dediğiniz çalışmalar konusundaki tavsiyelerinize de açık olduğumuzu belirtmek isterim, yazıya yorum olarak belirttiğiniz her türlü fikri denemek konusunda oldukça istekli olduğumuzu söylememe gerek var mıdır bilmiyorum.

Obsidyenini bizimle paylaşan değerli hocamız Ahmet Uhri ve her türlü sorumuz karşısında cevaplarını hiçbir zaman bizden esirgemeyen Heval Bozbay hocamıza teşekkürlerimizle.

Orkun Pınar
2.Nisan.2013
Fotoğraflar
Eda Erdoğan

Kerem Önsoy, Orkun Pınar, Ece Dinçerler, Nur Çanka, Eda Erdoğan, Doğancan Aksu, Robin Urtekin.