Suriye: Yağmalanacak Miras Listesi

Şam Ulusal Müzesi kırmızı alarma geçti ve müze görevlileri birçok arkeolojik eseri sergilendikleri camekanlardan alıp daha güvenli yerlere -bunun adı bi’ depo olabilir bilinmiyor- taşıdılar. Yaklaşık 2-3 ay önce oldu bunlar. Erken davranıp önlem almaları yerinde olmuş ki, Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı Lubana Mushaweh geçtiğimiz günlerde ulusal basın kuruluşu Tishreen’ye mülakat verdi: ”Kuzey Suriye’de Odyssey temasına sahip 18 mozaik ve yine Hama Müzesi envanterine kayıtlı Arami stil gümüş kaplı heykel ve muhtelif küçük buluntular çalındı (Aslında çalmak, hırsızlık yapmak daha masumane geliyor burası için, zira buradaki durum içerisinde sırf bu iş için organize olmuş irili-ufaklı gruplar, bu envanterin -ülke coğrafyasını izleyerek- farklı sınırlardan geçirilmesi, bu zorlu trafik vb aşamalar var. İşte bu yüzden bunun adı kültürel hırsızlık değil kültürel yağma. Tam da komşu Suriye’de dönen kirli savaşa ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin karşısında yer alan karanlık tiplere uygun olanı bu!).” Mozaikler çatışma bölgelerinde yürütülen kaçak kazılardan elde edilmiş ve bakanın iddiasına göre bu mozaiklerin hemen hepsi şu an Lübnan-Suriye sınırında yeni alıcılarını beklemekte. Bu yağma trafiğinin tek güzergahı burası da değil. Unesco’nun Amman ofisi Suriye’deki kültürel miras ve işbu mirasın güvenliği için endişe etmiş olacak ki -daha taze- geçtiğimiz hafta toplandı. Ürdün Kraliyet Ailesi’ne mensup bilim aşığı?! ve hamisi kişilerin de katılımıyla. Daha fazla önlem alınması istenirken yağma trafiğinin Suriye’nin dört bir tarafından/sınırından ilerletildiğini eklediler.

Interpol kayıtlarına da geçmiş olan yağmalanmış mozaik, Hama

Eserleri yağmalayan kim? Bu motivasyon için sadece para hırsı yetmez. Suriye topraklarına olan düşmanlık daha baskın bana kalırsa. Bi’ coğrafyanın tümden kurulu sanayi, askeri, bürokratik vb alanlarıyla birlikte tarihini, kültürel ve arkeolojik miras listesini kevgire çevirmek; arkaik bi’ kin ve bundan alınan esinlerle yapılıyor. Bunun adı vandalizm. Diğer adı da Selefilik. Bu şey ”mezhep” olarak da anılan bi’ çeşit İslam fırkası. Kelimenin kökenindeki selef’ten, ilk olmak sıfatından anlam kazanıyor. Onlara göre, onların metin analizlerine göre, Selefiler İslam’ın ilk ve en saf halini korumakta halen. Her şey İslam’ın en erken kuruluş yıllarındaki gibi yaşanmalı ve bu periyot harici, bu periyodu unutturan, deforme eden tüm görüş, okuma, maddi ve manevi yapılar yok edilmeli. Yanlış anlaşılmasın sakın. İşbu yıkım sadece İslam dışı inanç hareketlerine dönük değil, bizzat İslam tarihi içinde gelişim gösteren her türlü sosyal-dini harekete karşı da bi’ tehdittir.

Bir zamanlar Bamyan Vadisi'nde yükselen Buda heykelleri, saldırı öncesi-sonrası

Bu saldırganlığın dünya çapındaki en popüler örneği Afganistan’ın Bamyan Vadisi’nde -bir zamanlar- yükselen Buda heykelleri. Heykeller 2001 mart ayında start alacak şekilde yıkılmaya-yok edilmeye başlanıyor. Burada öylesine bi’ gözü dönmüşlük var ki hiç hesap etmeksizin-düşünmeden, o bahsettiğimiz arkaik öfkeyle, saldırının ilk evrelerinde uçaksavar mermileri kullanılıyor Taliban milislerince (daha sonra durup düşünmüş olmalılar ki dinamit kullanıyorlar). Hatırlatmak isterim, bu heykeller ve vadi Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası’na çok önceden alınmış ve saldırılar haftalarca sürüyor. Ve dalga geçer gibi ”yani birçok şeyi deniyoruz olmuyor ama olacak, heykeller dağa sıkı sıkıya bağlanmış adeta ataçlanmış”  tadında açıklamalar geliyordu Taliban sözcülerinden. Hiç kimsenin Unesco’dan supermanlik beklediği yok ama..

Bu vandalizmin yakın zamanlardaki örnekleri arasında Libya coğrafyası gösterilebilir. Nato destekli muhalif gruplar ve yarattıkları kargaşa neticesinde, işbu muhalifler arasında yer alan Selefi çoğunluk, El-kaide bağlantılı silahlı birlikler Sufi cami ve türbelere zarar verdiler. Birçoğu yıkıldı bu saldırılar sonunda. Yine bi’ başka örnek, aynı kıtanın diğer bi’ ülkesi olan ve şu anda Fransa öncülüğündeki batılı güçlerce askeri müdahale yaşayan Mali. Ülkenin kuzeyinde ve doğusunda hakim olan cihatçı El-kaide bağlantılı Ensar/Ansar Dine  tüm türbelere savaş açmış durumda. Liderleri olan Abou Dardar’ın bu durumun savunusu için basit bi’ izahı var: ”Mali’de tek bi’ türbe dahi kalmayacak. Allah onlardan hoşlanmıyor.”

Alma Arra Müzesi'ni ele geçiren isyancılar mozaikleri inceliyor, Maarat al-Numan

Suriye’de şimdiye kadar olan işleyiş -Selefi grubun tam anlamıyla ağırlığını koyamamasından ötürü olacak- ”yoğun” katliama benzer olmadı. Lakin Irak merkezli ve diğer örneklerde olduğu üzre El-kaide – Taliban – Selefi bağlantılı El-nusra cephesi adlı örgüt kuzey Suriye’de her geçen gün etkinliğini arttırmakta. Bu örgütün Irak’ta, Irak merkezi hükümetine, birçok tarihi taşınmazın önüne bi’ alay asker diktirtmişliği vardır taşınmazların herhangi bi’ saldırıya karşı savunulması için. Suriye’de ise Şii toplumuna ait türbeler, kutsal mekanlar saldırıya tabi tutulmuş ve tutuluyor, Halep’teki Umayyad Cami’nin minareleri keskin nişancıları tarafından pozisyon olarak kullanılıyor, kaybedildiğinde camiye ve caminin kimi kısımlarına saldırı düzenlemekten çekinilmiyor vs.  Ama buradaki işleyiş, hiç bi’ tarihi esere, arkeolojik envantere hayır duası okumadığını tahmin etmekte güçlük çekmediğimiz, hatta bildiğimiz isyancı yapı sayesinde, ”zaten yakıp yıkacaktık satalım paraya çevirelim” mantığı gütmekte şu sıra. Büyük yıkımları sona saklıyor olabilirler. Gerçi Halep’in eski şehri tanınmaz halde. Buna verdikleri yanıtlar pardon istemeden oldu ile ama bunu Esad güçleri yaptı arasında gidip geliyor. Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı her ne kadar kontrolümüz altındaki yerleşim yerleri ve buralardaki tarihi taşınmazlar ve müzeler koruma altında dese de Suriye’deki dünya kültür mirası ciddi tehdit altında. Bu tehdit arkeolojik kayıtlar nazarında tüm insanlığa ve ne tesadüftür yine aynı insanlığın tarihine duyulan kin ve nefretten ileri geliyor. Bu çok bariz önceki örneklerle birlikte. Bunu anlamak için arif olmaya da gerek yok hani (Zaten kontrolleri dışında kalan yerleri hiç düşünmeyelim bile?! Kaybolan birçok mozaik ve heykel kuzey Suriye’den, isyancıların hakim olduğu bölgelerden).

Suriye tıpkı Anadolu örneğinde olduğu üzre insanlığın doğuşundan beri birçok konar-göçer ve yerleşik kültüre ev sahipliği yapmıştır. Afrika’dan çıkış yapan insan topluluklarının dünyaya yayılım trafiğinde önemli bir nokta olan Suriye, bu prehistorik topluluklara birçok istasyon sunarken, günümüzden yaklaşık 15 bin yıl önce iklimsel nedenlerden ötürü oluşan ve Neolitik Devrim öncesi çok önemli bi’ aşama-coğrafya olan Bereketli Hilal’in büyük kısmını sınırları içinde barındırmakta aynı zamanda. Yine bu döneme ait (Neolitik) önemli periyotların yaşandığı Fırat çevresi Djade, Jerf el-Ahmar ve Mureybet gibi önemli höyükleri içermekte.

Dünya Kültür Miras Listesi’nde altı adet yerleşim-citadel-kale bulunmakta Suriye sınırlarında. Bunlar; Palmyra, Eski Halep, Eski Şam, Krak des ChevaliersBosra ve kuzeydeki Ölü/Unutulan Şehirler. Farklı dönem ve kültürlere aitler. Hepsinin ortak özelliği ise büyük bir tehdit altında oluşları.

yorum.

Tevrat Arkeolojisi ya da Siyonizmin Yeni Silahı

Arkeoloji her türlü ideolojinin, devletin vb yapılanmanın aracı oldu geçmişte. Gustaf Kossinna tarafından örgütlenen Nazi eğitim müfredatı lise ve ilkokul seviyesindeki okullarda uygulanmış, Nazi ideolojisine uygun prehistorya dersleri işlenmiş, yine işbu ideolojiyle uyumlu kültüre dönük tanımlamalar yapılmıştır. Kapitalizm eleştirisine girişen birçok sistem karşıtı, sayılı Marksist arkeolog ve antropolog üzerinden yanlı tarihi göndermeler yapıp tüm prehistorik avcı-toplayıcı kabileleri püripak egaliter ilan etmiştir. Bunlar en uç örnekleriydi. 19. ve 20. yy bunun gibi nice denemelerle dolu.

Kubbetü's Sahra, 19. yy.

Kudüs, İbrahimi kökenli üç din için en kutsal şehirlerden biri. Hatta şöyle demeli; bu üç dinin kesiştiği en önemli nokta, ortak küme: Kudüs. Şehir -birçok çağda olduğu gibi- Orta Çağ’da, Haçlı Seferleri’yle birlikte, sürekli el değiştiriyor. Bu el değiştirmeler neticesinde herhangi bi’ yapı x döneminde kilise iken y döneminde cami, z döneminde ise sinagog olmuş. Birçok yapı insan toplumun kolektif ürünü ve işin özü şu ki birini bi’ diğerinden ayırmak ya da rafine etmek imkansız. Hal böyleyken, şu an için konuşuyorum, verili tüm ikili, üçlü ve hatta daha daha çoklu antlaşmadan, devletlerarası sözleşmelerden ve bunların sınandığı arenadan bağımsız  herkesçe kabul edilebilecek arkeolojik uygulamalar ve korumalar işletilmeli günümüz Kudüs’ünde.

Kudüs’ün statüsü belirsizliğini koruyor. Ortadoğu’da dönen kirli savaşın en gaddar tarafı ve işbu gaddara karşı temiz kalmaya çalışan diğer taraf, belirsizliğe dönük karşılıklı tartışmalara, resmi olmayan ama kendi tabanlarını motive etmeye dönük açıklamalar yapmaya devam ediyor. Siyonist devletin başkenti resmi kaynaklarda Tel Aviv olarak geçmekte. Ama her türlü uluslararası arenada ”Benim başkentim Kudüs’tür!” şeklinde bağırmakta ve kabul ettirebildiği yerlerde başkent olarak Kudüs’ü yazdırmakta. Bi’ nevi de facto hali. Filistin tarafındaki iddia ise ulusalcılık ve politik İslam üzerinden şekillenmekte. Kimi noktalarda birbirinden uzaklaşıp iki adım ötede birleşebiliyor bu iddia. Buna göre zaten tüm İslam dünyasında, Mescid-i Aksa’yı barındıran, en kutsal şehirlerden biri kabul edilen Kudüs Filistin halkının başkenti diğer tüm etnik ve dini gruplarla. Politik güç olarak üstünlüğü bariz olan siyonist devlet tüm aygıtları ile kendi iddiasını kanıtlamaya çalışıyor, bu iddia için her türlü aygıtı devreye soktu, buna devam edeceği de kesin.

Eski şehirdeki tapınak tepesinin hava fotoğrafı, merkezde Kubbetü's Sahra, harfler siyonist gruplarca yerleştirilmiş, Süleyman Tapınağı'nın olası yerlerini göstermekte

Siyonist bilim-arkeoloji kurumları tam anlamıyla ya da, keskin bi’ şekilde bu motifi işlemiyor şimdilik. Hatta zaman zaman eski şehirde varolan İslami taşınmazın yeterince korunmadığını söyleyip, ”şimdiye kadarki periyotta tarihi anlamaktan çok doğal yıkım süreçlerine, yeni inşaalara, ideolojik göndermelere yer verildi” tadında ek itiraflarda bulunabiliyorlar. Yahudi çeyreğinin dışında kalan çeyrekleri de ilgilendiren arkeolojik kazı-yeni inşaat vb konularda başına buyruk bi’ şekilde hareket ediyor Kudüs Belediyesi. En son tapınak tepesinin güney batı ucuna bakan kısmında, Ağlama Duvarı olarak bilinen yapıyı da içine alan platformda (ki burası aynı zamanda Idf’ye ait güçlerin bekleme yeri bi’ çeşit kontrol noktası) çalışma başlatıldı. Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s Sahra’yı görüş alanının ortasına alarak yapılması planan merkez için Ağlama Duvarı’na bitişik yapıların kimi kısımları yıkıldı. Tarihi ya da arkeolojik envantere, taşınmaza gireceği şüpheli yapı alanlarının yıkılması başka bi’ şey, Yahudi çeyreğinde kalıyor velakin buraya yapmaya amaçladıkları, içinde polis merkezi, sinagog ve alış-veriş dükkanları olacak yapının inşaatı sırasında tapınak tepesine vereceği zarar, bunun ihtimali konuşulmamış. Mescid-i Aksa Vakfı bizi doğruluyor.

Yapılması planlanan merkez için yer açma çalışmaları, bu kısımda daha önce bi' duvar dizisi bulunmaktaydı

Bin 996 yılında  kararlaştırılıyor ilk önce. Buna göre tapınak tepesinin batı surları boyunca arkeolojik bi’ tünel inşa edilecekti. Aslında Batı Duvarı boyunca uzanan antik tüneller tekrar gün yüzüne çıkarılacaktı. Çalışmalar büyük ölçüde tamamlandı. Siyonist devletin buradaki zorbalığı ise Müslüman çeyreğinde yer alan Via Dolorosa’a tünel girişi açmak oldu. Mescid-i Aksa Vakfı’ndan yetkililer, yeniden açılan bu tünelin -bilhassa Müslüman çeyreğinin altında kalan kısmının- buradaki yapıları tehdit ettiğini, tünel altında işletilen sağlamlaştırma tekniklerinin bi’ işe yaramayacağını, yukarıdaki yapıların doğal dayanma gücünün yok edildiğini söylemekte. Ve en önemli iddia ise; bu tünelin asıl amacı  Süleyman Tapınağı’nın kalıntılarını bulmak ve aşırı politik grupları bu yönde teşvik etmek.

2007 yılında yapımı tamamlanan bi’ başka tehdit: Mughrabi Köprüsü. Köprü, Batı (Ağlama) Duvarı meydanını tapınak tepesi ile birleştirmek için inşa ediliyor. Meydana göre yüksek bi’ kotada kalan Mughrabi kapısına daha önce eski toprak bi’ rampadan ulaşılıyordu. Aslında ulaşıma kapalıydı güvenli olmadığı gerekçesiyle. Şu anki köprü çok mu güvenli? O dönem Kudüs belediye başkanlığı yapmış Uri Lupolianski ve dahi ilk arap bakan olarak ün yapmış Ghaleb Majadele de köprünün tehlikeli olduğunu ve yapılan arkeolojik kazıların illegal olduğunu kabul ediyordu. Bunun dışında şehir mühendislerinden Shlomo Eshkol, Western Wall Heritage Foundation’a yazdığı mektupta köprünün halk güvenliğini tehdit ettiğini ve çevresinde yer alan diğer yapıları (bilhassa tapınak tepesinde yer alan Mescid-i Aksa’yı) olumsuz anlamda etkilediğini söyledi ve yetkilileri uyardı.

Helenistik, Roma, Abbasi, Osmanlı vb dönemleri içeren arkeolojik tabakaların kazılması ve burada saklanan bilginin gün yüzüne çıkarılması en başta biz arkeologları sevindirir-sevindirmeli. Ama işin içinde kendinden başka kimseye söz hakkı tanımayan iktidarın Kudüs gibi birçok dini grubun ortak-kolektif ürünü olan bi’ şehirde dediğim dedik çaldığım düdük atmosferi yaratması ve baskı ile sözünü geçirmesi, bununla birlikte kimi taşınmazlara pozitif ayrımcılık yapması varsa o başta söylediğim şey yani mutlu olma hali yok oluyor. Bunların dışında kendi içindeki aşırı sağcı grupların tapınak tepesine dönük zikrettiği ve ördüğü hak ve haklara, Mescid-i Aksa’nın ilk tapınağın üstüne inşa edildiği gerçeğinden yola çıkarak buranın yıkılıp eski tapınağın yeniden inşa edilmesi taleplerine çanak tutar vaziyette ”arkeolojik” çalışmalar yürütmesi sıkı bi’ yuh! dedirtiyor insana. Bu kafaya göre İstanbul gibi birçok dünya şehrinde yer alan tarihi taşınmazlar, selef yapılar nedeniyle onlarda hak iddia eden gruplarca yıkılabilir, öncekini yeniden ortaya çıkarmak-inşa etmek kaydıyla?! İşte biz burdaki çıkarcı mantıksızlığa siyonizm diyoruz.

yorum.

Arkeoloji Üzerine Düşününce!

Arkeolojiyi sevmek ya da sevmemek. Bu şekilde bir ayrım var mı sizce? Yoksa olay sadece ilgilenmek veya ilgilenmemek mi? Arkeoloji ile ilgilenen bir çok defineciyi hangi kategoriye koymalı peki! Değer vermek ya da bir kenara atmak mı yoksa değer biçip satmak mı? Üzerine kapatarak korumak mı yoksa üzerine baraj yapıp yok etmek mi? Yol geçirmek, bina yapmak veya otel inşa etmek mi? Açgözlülük, yetinmemezlik, doyumsuzluk. Vazgeçeceklerini de sanmıyorum. Sürekli devam edecekler zarar vermeye ve yok etmeye! Belki bir gün, bunun gibi davrananları bir şekilde durdurabildik diyelim; belki üzerine gidip yendik ya da onları doyurabilmek için bir şeylerden vazgeçtik, bazı şeyleri feda ettik! Peki hoşgörüsüzleri ne yapacağız? Karşısındaki kişinin görüşlerine saygısı olmayan, düşüncelerini küçümseyen adeta onlara kin güder hale gelmiş olanlar ile nasıl baş edeceğiz. Karşısındakine saygısı kalmamış insanlar topluluğunda bilgi üretmek ya da tam olarak bilgiyi aramak ne kadar mümkün olabilir ki? Peki senin karşı tarafa saygın olmuş muydu? Hiç sanmıyorum. Bir bölünmüşlükten söz etmiyorum, bu çok farklı bir şey. Belli kavramlar içerisinde kendini mutlu hissedebilenlerin yeni şeyler ortaya çıkarmak isteyenleri hoş görmemesi dersem belki doğru bir tanımlama olabilir. Şu anki gelişmişlikle en fazla 100 küsur yıl yaşayabildiğimiz bu dünyada nedendir bu hoşnutsuzluk. 4.5 milyar yaşında olan bir dünya için, üzerinde yaşadığın 100 yıl nedir ki? Düşünmek veya bulmak için bile çok kısa bir süre olan 100 yılını neden nefret etmekle geçirirsin ki? Bu böyle iken bir de engellenmek sevilmemek daha da kötüsü görülmemek! Çoğunluğun beklentisinin olmadığı bir toplumda bu mesleği yapabilmek, hem de bu şartlarda, ne mümkün! Sonra da arkana dönüp içtenlikle pişman olmadan iyi ki olmuşum diyebilmek…

Temel Yılmaz
Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisi

yorum.

Amerika: Başından Beri Avrupalı?

İnsanoğlu maddeyi yorumlayıp benlik kazandığından beri belki onlarca belki de yüzlerce kez keşfetti kıta amerikasını tıpkı diğer coğrafyalar gibi. Elimizdeki somut veriler ve onların tartışma aşamasında yarattığı inanılmaz çekim alanı ve dahi geçmişi şimdinin koşulları ile düşünme hastalığı bazı şeyleri perdelemeye devam ediyor. Kaybolan yap-boz parçalarının hepsini bulmayı amaçlıyorsak eğer, şimdi ve geçmiş arasındaki ilişkinin sonsuza dek çözülemeyeceği anlamına gelen vilayete doğru süratle ilerliyoruz demektir.

Bin 900’lerin başında Amerika’nın yaklaşık 5000 yıl önce iskân edilmeye başlandığı düşünülüyordu. Bu düşünce -yeniden eskiye doğru olacak şekilde- kıtanın ilk kez İskandinav halklarınca Orta Çağ’da keşfedildiği ve kıtanın ilk kez Yeni Çağ’ın Avrupalı seyyahları tarafından keşfedilip bugünkü halini aldığı tezlerinden-düşüncelerinden sonra hâkim olmaya başlamış. Bu tarihten birkaç yıl sonra yapılan keşifler ise geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar sarsılmaz bi’ şekilde güçlü olacak, Amerika’nın ilk yerlilerini New Mexico yakınlarında alet çantasının büyük kısmını bırakmış olan Clovis Kültürü ilan edecektir. Günümüz bizon türünün soyu tükenmiş ve yine mastodon vb hayvanların geçmiş üyelerinin avcılığı ile geçinen bu kültür sapa-takılır, iki yüzeyli ve uca doğru incelen uç ve geniş dilgi üretimi (1) ile karakterize olmakta. Yapımında egzotik hammadde kullanımı baskın olan geometrik uç üretimi dışında kemik tipi malzemelerden üretilmiş olan bız, nadir de olsa aynı organik-inorganik hammaddelerden yapılma burin ve borer tipi aletler de Clovis uzmanlarının çantasında bulunmaktaydı. Tüm bu buluntular günümüzden 13.500 yıl öncesine tarihleniyor. İşte sorun tam da burada başlıyor.

Pre-Clovis:

Öncül çalışmaları bin 950’lere (+15 -15 yıl) tekabül eden çeşitli kazılar yüzyıl sonunda sistemli ve bilimsel bi’ omurgada tutturuluyor ve atölye çalışmalarıyla ortaya çıkan tarihlendirmeler Amerika’nın ilk kolonicileri olarak sunulan Clovis Kültürü’nün pabucunu dama atıyordu. İçlerinde en önemlisi Oregon eyaletinde yer alan Paisley Mağaraları. Aslında bu keşif sadece olumsuz anlamda Clovis’in fiyakasını bozmuş gibi gözükse de Clovis’le inşa edilen Bering Land Bridge Hipotezi’nin elini ciddi şekilde güçlendirdi. Soyu tükenmiş at, deve ve çeşitli memeli kemiklerinin ortaya çıkarıldığı mağaralar günümüzden 14.500 yıl öncesine tarihlendi. Bu, buzul-buzularası geçiş dönemlerinde dünya su sistemindeki kütlesel çekilişlerle açığa çıkan kara köprülerinin ve buradaki önemli isim olan Bering Land Bridge’den kıta içlerine kuzey-güney doğrultusunda uzanan kolonici trafiğinin kanıtlanmasında, buna dönük tezlerin güçlendirilmesinde kullanıldı-kullanılıyor. Ve bi’ başka önemli şey olan DNA analizleri: Analizler günümüz ‘’modern’’ Asyalı’nın genomuyla sıkı ilişkiler taşıyor. Bi’ diğer önemli başlık ise hayvan göçleri. Aynı hipoteze göre kara köprüsünden yıllık olağan geçişlerini yapan hayvan sürüleri peşine Asyalı avcı-toplayıcı kabileleri taktı (Zira, insanoğlunun doğduğu yer değil doyduğu yer mekanı olmuştur! Toprağa yerleşiklik, epik anlatımlarla başı göğü delen ulus-devlet tek ve çok ama çok basit bi’ şeyden inşa edilmişti işin aslında).

Bin 970’lerin sonlarında Emanuel Manis isimli çiftçi tarafından bulunuyor. Amerikan Mastodon cinsi bireyin  kaburga kemiği olan arkeolojik buluntu Birleşik Devletler-Kanada sınırında (buluntunun gün yüzüne çıktığı Olympic adlı yarımada Birleşik Devletler sınırlarındayken yarımadayı ayıran suyun karşı kıyısı Kanada’ya ait). Arkeolojik buluntu; zira kemiğe insan elinden çıkma mızrak(?) ucuna ait bi’ parça saplanmıştır. University of Copenhagen ve University of Texas A&M’in işbu buluntu üstüne birlikte yapmış olduğu çalışma geçtiğimiz yıllarda sonuç verdi ve uluslararası bilim dergisi Science’da yayınlandı (2). Çalışmaya göre kaburga parçası, günümüzden -aşağı yukarı- 14.000 yıl önceki av sezonundan arta kalma birkaç parçadan biri.

Tarihlendirme çalışmaları 2011 yılında Science'da yayınlanan uç saplı mastodon kemiği

Kuzey-güney doğrultusunda uzanan göç rotasına uygun, kıtanın ilk iskâncılarının  Asyalı olduğunu iddia eden hipotezle uyumlu bi’ diğer bölge Paisley Mağaraları ve uydularından yaklaşık 1000 km güneyde yer alan California açıklarındaki Channel Islands. Buradaki tarihlendirme ise Paisley’e göre daha yeni. Yaklaşık olarak günümüzden 11.500 ila 13.000 yıl öncesine dayanıyor. Hızlı kıyı yerleşimleri şeklinde servis edilen bu hipoteze göre iskân hareketleri günümüzden 15.000 ila 16.000 yıl önce başlıyor. Avustronezya gen-dil grubuna dahil edilen insan topluluklarınca yapılan bu iskân rota olarak; Endonezya adalarını, oradan daha kuzeye geçip Japon adalarını kullanıyor ve son olarak da Bering Boğazı’nın 1500 km güneyinden, belirtilen tarihlerdeki kıyı çizgilerini-sığ okyanus bölgelerini izleyerek Amerika kıtasının batı kıyılarına ulaşmakta. Devamında ise önce kıtanın merkezine daha sonra doğuya doğru genişledi işbu iskân. Hülasa ana hatları bunlar.

Velakin, tüm bu hipotezleri -bilhassa Bering Land Bridge- kanıtlayacak arkeolojik kanıtlar tam olarak bulunamadı. Unutmamalıyız ki Amerika kıtasının kökenine dair bu düşünce spekülasyonla temellendirilmiş olup arkeolojik kanıtlarla desteklenemiyor (1). Tahmin edilen transfer zamanlarında Bering Boğazı hiç bi’ canlı yaşamına uygun değil. Canlı yaşamından kasıt, uzun mesafeli geçişler için kullanılmaya müsait olmaması. Bering ile Amerika’nın en kuzeyinde kalan en eski -şimdilik- paleolitik istasyon arasında yaklaşık 3500 km uzunluğunda bi’ buzul kütlesi uzanmakta verilen tarihlerde. Bu hipotezi-hipotezleri spekülasyon kalıbına sıkıştıran diğer önemli unsur ise sözkonusu buluntu yerlerine tam tersi istikamette, 4000 km doğuda, Virginia eyaletinde yer alan Cactus Hill adlı paleolitik istasyonun keşfi. Sadece Cactus Hill de değil, güneyde Florida sınırlarında yer alan bi’ başka istasyon, Aucilla River. 14.500 yıl önceye dayanan radyokarbon tarihleri sunmakta Aucilla River buluntuları. Kuzeydeki Cactus Hill radyokarbon tarihleri ise 15.000 yıldan daha fazla öncesine yerleştiriliyor. Bu istasyonlar kıtanın batı ucundaki yerleşim yerlerinden en az 1000 yıl daha eski bi’ tarih/zaman sunuyor.

Başka Bir Yol?

Bin 970’lerde İspanya’nın kuzeyindeki Vasco-Cantabria bölgesinde ortaya çıkarılmış buluntular üzerinden Solutrean Kültürü tanımlayan Jelinek, Solutrean ile Clovis tipi taş teknolojisindeki büyük benzerliği gözden ırak etmiyor; yalnız Solutrean’in Clovis’den yaklaşık 6000 yıl daha eskiye tarihlenip bu iki kültür arasındaki zamansal boşluğu dolduracak buluntu yerlerinin olmaması ve dahi bu iki endüstri merkezi arasında aşılması güç gözüken Atlas Okyanusu’nun bulunması benzerliği ve Amerika’nın iskânı üzerine bi’ başka hipotezin inşasını sonlandıramıyor.

Kıta iskânına dönük hipotezler

Merkezde bulunan Clovis yerleşmesinin batısında kalan istasyonlara oranla daha eski tarihler-zamanlar veren yerleşmelerin yanı sıra, hızlı kıyı yerleşimleri ve kara köprüsü fikrini destekleyecek sağlıklı, dişe dokunur kanıtların olmaması, tahmin edilen göç rotası üstünde ara-konaklama istasyonlarının bulunamaması bin 990’ların sonlarında formüle edilen Solutrean Hipotezini daha çok düşünmemiz gerektiğini işaret ediyor. Bruce Bradley ve Dennis Stanford bu hipotezin öncülü ve en ateşli savunucuları. Doğuda (Clovis’e göre) kalan Atlantik kıyı koridorundaki keşifler daha eskiye dayanıyor ama, buluntuyu ilk inceleyen uzmanlar niteliksiz-zayıf, çört tipi malzemelerin kullanımından ötürü tanımlama yapmaktan ve ‘’iddialı’’ sayılacak şeyler söylemekten kaçınıyordu. İlerleyen zamanlarda yapılan tarihlendirme çalışmalarındaki kesinlik ise Bradley ve Stanford’un öncülüğünü yapmış olduğu hipotezin artık daha güçlü ve çekinmeden söylenebilir olmasını sağlıyor.

20.000 yıl önce Avrupa’dan kaybolan Solutrean Kültürü, çıkarılmak istenen yonganın çekirdek üstünde belirlenip-tahayyül edilip taş harici daha yumuşak bi’ başka organik malzeme vasıtasıyla daha kontrollü (önceki teknolojilere oranla) yongalama yapan bi’ endüstriye sahipti. Defne yaprağı biçimine sahip-bu isimle anılan ve sapa takılan uç, aynı şekilde geniş dilgi üretimi Clovis tipi teknoloji ve yerleşimlerinin Solutrean ile taşıdığı ortak özelliklerden biri.

Solutrean Hipotezi:

20.000 ile 13.500 yıl öncesindeki zaman aralığını dolduran ve olası göç yolunda konumlanmış istasyonlar kesinlik kazansa da paleocoğrafya atlasında buzullarla birbirine bağlanan ya da dolaylı yollarla bütün gözüken kıtalar (Amerika-Avrupa) ve kuzeyi buzullarla kaplı Atlas Okyanusu bu geçiş-transfer için aşılması güç olarak değerlendirilmekte kimileri tarafından. Coğrafyanın sertliği, olanakların kısıtlı oluşu ve azalışı ve yine diğer çevresel-iklimsel etkenler ‘’normal’’ durumlarda ‘’imkansız’’ gözüken şeyleri ‘’güç’’ olarak değiştiriyor. Bu ahvâl geçmişte olduğu kadar, şimdiden geçmişe kanca atan, ahvâlin fotoğrafını çekmeye çalışan bizler için de geçerli. Bi’ kere işin içinde her şeyi göze almış prehistorik koloniciler ve o’nların davranış şekilleri var. Bu süreklileşen davranışlar gensel varlıktan, gensel varlık da süreklileşen davranış şekillerinden beslenmekte kuşkusuz, ve yine kuşkusuz maddenin değişmezlerinden,  ’’niteliğin niceliğe niceliğin niteliğe geçişi’’ ilkesinden kaynaklanmakta tüm bu ahvâl.

Sebep zorunluluk-zorlayıcı çevresel etkenler de olmayabilir. Prehistorik kolonicilerde de -bence- bulunan/bulunabilecek olan işbu diğer etken-davranış çeşidi, yanisi ‘’merak’’, DRD4 adlı gene borçlu birçok şeyi. Araştırmacılar DRD4-7R adı verilen ve insanların yaklaşık yüzde 20’sinde bulunan bu çeşidi, merak ve yerinde duramamaya bağlıyor. İnsanların üzerinde yapılan onlarca araştırma, 7R’nin insanları çok daha fazla risk almaya; yeni yerler, fikirler, yiyecekler, ilişkiler, uyuşturucu ve seks olasılıkları keşfetmeye ve genel olarak harekete, değişikliğe ve maceraya kucak açmaya ittiğini ortaya koyuyor (3). Bağımlılık, merak ve cesareti olumsuz yönde etkileyen şeylerin tamamı toprağa bağımlı üretim ilişkilerinden, bu ilişkilerin günümüze kadar gelen çeşitli sosyo-ekonomik modellerinden, onların üretmiş olduğu ideolojik sınırdan oluşma. Zaten yukarıdaki çalışmanın bi’ diğer sonucu, işbu genin kentli ve artı değer sömürüsüne dayanan sosyo-ekonomik sisteme tabi insanlara oranla günümüz avcı-toplayıcılarında daha fazla barındığıdır.

İspanya'nın kuzeyindeki El Pindal Mağarası'nda bulunan balık çizimi

Bradley ve Stanford’un buradaki hipotezi ise, merak ve ilgili diğer gensel dürtüler yahut da belli bi’ tür zorunluluktan ötürü harekete geçen Solutrean kolonicilerinin kano benzeri deniz taşıtları ile önce Britanya daha sonra İzlanda açıklarındaki eski kıyı çizgilerini takip eden, Grönland üzerinden  Newfoundland’ta sonlanan rotayı kullandığını zikretmekte. Kara köprüsü fikrinde olduğu üzre burda da karşımıza çıkan uzun yolculukta konaklama, bu yolculuğu sağlayacak besin kaynağı meselesine son buzul çağındaki iklimsel-çevresel değişimler ile çözüm bulmaya çalışıyorlar. Buna göre, rüzgar ve akıntı yönlerindeki büyük değişimler okyanus zeminindeki oksijen yoğunluğu fazla olan alanların zengin besin kaynaklarını okyanus yüzeyine çıkardı. Kano ve iklimsel değişikliklerle ortaya çıkmış ve dahi yüzen dev bi’ platformu andıran geniş buz kütleleri ile hareket eden kolonicilerin en önemli yaşam kaynağı fok balıkları olmuş. Gelişigüzel bakıldığında sadece protein kaynağı görülen ve bunun yanında kürkü ile insan topluluğunu ısıtan bu av hayvanları, vücutlarındaki yağ ile buzun eritilip içme suyu elde edilmesinde ve yemek yapımında kolonicilere avantaj sağlamış. Bunun dışında Bradley ekliyor; kemikleri ile balıkçılıkta kullanılan iğne tipi aletler yaptılar. Solutrean üzerine çalışan birçok araştırmacı deniz kıyısı ve yüksek geniş düzlükler arasındaki küçük çatışmada, alternatiflerde, seçimini yüksek geniş düzlüklerden yani karasal besin kaynaklarından yana yapmış. Bu seçime ve seçimi destekleyen kimi kanıtlara rağmen birçok Solutrean yerleşiminde denizi-okyanusu hatırlatan kanıtlara-buluntulara da rastlanmış. İşbu buluntuların arasında ilk olma özelliğini koruyan olta iğneleri olmakla beraber, sığ sularda bulunmayan deniz kabuklularından yapılma kolyeler ve okyanusa dair duvar çizimleri de bulunmakta.

Tüm bunlar tek merkezci yayılım ve yine bu tekçiliği-zamansal artı-eksiliği şart koşan günümüz hakim düşünce yapısının etkisinden sıyrılmak için de önemli. ‘’Uygarlık’’ denilen şeyler bütünü, ve bunlara dair geçmiş içinde türettiğimiz şeyler farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda kesintilerle yaşandı ve sönümlendi. Aralarında halef-selef ilişkisi yoktu birçoğunun. Burada, bilhassa diğer iki hipotezde, Out of Africa modelinin ağırlığı hissedilmekte. Ama yeni keşifler, tarihlendirmeler vb gösteriyor ki çoklu ortam daha akılcı ve meşru kanıtları var, sıralı değil. Amerika başından beri Avrupalı mıydı? Zararı olmayan miniminnacık asude bi’ soru sadece.

  1. Bradley B., Stanford D., 2004, The North Atlantic ice-edge corridor: a possible Palaeolithic route to the New World. World Archaeology 36: 459-478
  2. Waters R. Michael, et al, 2011, Pre-Clovis Mastodon Hunting 13,800 Years Ago at the Manis Site, Washington. Science 334: 351-353
  3. Dobbs D., 2013, Yerinde Duramayan Genler. National  Geographic/Türkiye Ocak: 52-65
  4. Berenguer M., 1994, Prehistoric  Cave Art in Northern Spain Asturias: 92

Harita: 5W Infographics’den alınarak hazırlanmıştır.

yorum.

Gelişmekte Olan Sosyal Ağların Bilime / Arkeolojiye Katkıları

Günümüzde internet giderek gelişmekte, bu gelişen sanal dünyaya ise bireyler sosyal ağlar aracılığı ile daha fazla tutunmakta. Daha önce sadece takipçisi olduğumuz internette sosyal ağlar sayesinde söz sahibi olma, bir yer (profil) edinebilmiş durumdayız. Zararları var mı yok mu ayrı bir tartışma konusudur ancak bu yazının amacı sosyal ağların bilime, bizim ve gazetenin de ortak alanı olan Arkeolojiye katkılarıdır.

Söz konusu sosyal ağlar; Academia.edu vb. gibi ağlar. Academia.edu, Facebook, Twitter gibi her standart internet kullanıcısının ve internet erişimi olan her bilgisayarın kolaylıkla kullanıcısı olabileceği, ücretsiz bir yapım. Academia.edu’yu diğer sosyal ağlardan uzantısındaki “edu” kısmı ayırmakta. Çünkü bu ağda kişiler/kullanıcılar akademik çalışmalarını yayınlamaktalar.

Kolaylıkla üye olunup, ücretsiz olarak faydalanılabilen Academia.edu ağının kabaca en büyük faydası giderek gelişen dijital bir kütüphaneye dönüşmesidir. Bu ağda kullanıcılar bir hesap açmakta, edindikleri profilde yayınlarını künyeleriyle beraber pdf. formatında ücretsiz indirilebilir olmak üzere siteye yüklemektedir. Bu yüklemeleri yapan araştırmacıların/kullanıcıların diğer sosyal ağlardaki gibi takipçisi olduğumuzda, bu yüklemelere “bir tıkla” ulaşabilmekteyiz.

Ülkemizde (hatta dünyada) zaten en sıkıntılı olduğumuz kütüphane/kaynak arayışı için bence en ideal çözüm bu tür sosyal ağlar olacak. Çok büyük kentlerimizde bile zaten kütüphane eksikliği çekiyoruz. Ayrıca her kütüphanenin her bilim dalından yayınları kusursuz olarak barındırmadığını da biliyoruz. Ancak bizi ilgilendirdiği için örneğimiz olan Arkeolojide tüm dünyadan kullanıcılar bu sosyal ağ veya ağlar sayesinde istediği kişinin, istediği yayınına doğrudan o kişinin profil takipçisi olarak erişebilmektedir. Ayrıca kendi çalışmalarını yayınladığı takdirde kendi faaliyetlerini de daha geniş bir çevreye duyurabilmektedir. Bir yayın çalışması herhangi bir süreli yayında yayınlandığında ne kadar geniş bir çevreye ulaşabilir? Ancak çalışmanız o süreli yayında yayınlandıktan sonra bir pdf. formatlı kopyasını da bu gibi bir sosyal ağda kendi profiliniz de paylaştığınızda müthiş bir hıza ulaşmış olursunuz. İtalya’daki bir kurumda çalışan önemli bir akademisyenin henüz dün yayınlanmış ve o ülkenin bir kurumuna (üniversite, enstitü, vb.) bağlı çalışan bir süreli yayına verilmiş olan makale, bildiri gibi bir araştırmasına, o araştırmayı bulmaya-okumaya istekli diğer bir araştırmacı ne kadar sürede ulaşabilir? Bu sosyal ağlar sayesinde yazar tarafından yüklendiği takdirde, yüklendiği andan itibaren ulaşılması birkaç saniyeyi geçmeyecektir. Tüm bilim disiplinleri giderek Academia.edu’ya yüklemelerini her geçen gün yapmakta ve Arkeoloji için de hatrı sayılır bir veri kaynağı giderek oluşmaktadır.

Ülkelerin bilim kuruluşlarından özellikle yönetimden sorumlu YÖK gibi kurumların da dikkatini vermesi gereken bir durumdur bu. Sosyal ağların ve bireysel internet kullanımının Medyayı, haberciliği bile ne kadar olumlu ve hızlı etkilediği su götürmez bir gerçek. Bugün en bilindik gazete, dergiler kendi web sayfalarında artık kişisel kullanım alanları oluşturmakta ve standart kullanıcıya söz sahibi olabilmesi için sanal kimlik sağlamaktalar. Bunun da yararları sıradan bir akşam haberlerini izlerken hemen fark edilebilmektedir. Hemen hiçbir haber artık görüntüsüz değil. İnandırıcılığı fazla olamayan, objektifliği tartışılır olan yazılı metinlerin birkaç fotoğrafla desteklendiği habercilik rafa kalkıyor.

Buna örnek birçok haber konusu var. En azından benim aklıma gelen ilk haber geçenlerde İstanbul’dan İzmir’e gitmekte olan tarifeli bir yolcu uçağının motoruna çarpan şimşek/yıldırım nedeniyle alev alması ve sonunda neyse ki bir can kaybı yaşanmadan havalimanına inişini gerçekleştirmesi. Bu haber daha önce belki birkaç fotoğraf ve spikerin sözlü sunumu ile verilebilirdi. Ancak bu haber anlık bir olayı içerir ve eğer bir tesadüf olmazsa(uçakta gazeteci, kameraman yoksa) görüntülenmesi bile imkansızken, uçağın içinden yolcular bir yandan görüntü almış, bir yandan uçak havada seyrederken dışarıdan bu yanan uçağı gören vatandaşlar görüntü almış ve hemen bu video dosyalarını haber ajanslarının sitelerindeki kendi hesaplarına yüklemişler, ajanslarda bu haberi anında vatandaşın yolladığı görüntülerle geçmişlerdir. Bu sayede akıllarda soru işareti bırakmayan haberciliğe doğru adımlar atılabilmekte.

Bizi bu habercilik örneğinde ilgilendiren konu ajansların bu standart kullanıcıyı destekleyen tavrıdır. Bilim kuruluşları da sosyal ağların bu gelişimini doğru kanalize edebilirse çok büyük dijital arşivlere sahip olmamız kaçınılmaz. Birçok rafta kalkmış yayın yönetici bilim kuruluşlarının teşvik ve zorunluluğu (art niyetli bir zorunluluktan bahsetmiyorum) ile bu tür dijital kaynaklara yerleştirilse amacına daha çok hizmet edebilecek, sadece o yayına ulaşabilenler değil doğrudan söz konusu okunmak, faydalanılmak istenen kaynak çok daha fazla insanın hizmetine sunulabilecektir.

Giderek gelişen bu tür sosyal ağlar içerisinde arkeolojide bizim de desteğimizle (kullanıcısı olmak ve faydalanırken güncel olarak kendi verilerimizi sunmamız sayesinde) kendi alanını kurabilir ve hatta sadece Arkeoloji camiasından insanlara hizmet eden bir sosyal ağ kurulabilir. Bu sayede hem artık tartışması bile sıkıcı gelen “kaynak yok, kütüphane yok” sorunu rafa kalkmış olur hem de yazar ve okuyucu arasında doğrudan bir bağ kurulabilir. Üniversite, Enstitü, YÖK vb. gibi yönetici kuruluşlarda bunu bir zorunluluk haline getirdiği takdirde ister istemez önemli bir dijital kaynak alanına sahip olabiliriz. (JSTOR gibi)

Zaten YÖK tarafından ülkede her akademisyenin her yıl faaliyetlerini yüklemekle zorunlu olduğu Yök-Sis adında bir dijital kaynak var ancak kullanımı, sitenin erişim hızı, ve paylaşıma kapalı bir yapılanma olması ile yine de istenilen düzeye en azıdan Academia.edu gibi bir düzeye ulaşamamaktadır.

Akademik paylaşım içerikli bir sosyal ağ sayesinde yazarlar içinde birçok fayda sağlanabilir. Bu arşiv aynı zamanda araştırmacının kendi akademik yayınlarının da bir arşivi olabilecek, istediği anda kendi yayın kronolojisi ve künyelerine ulaşabilecek, ne kadar takip edildiğini, paylaşımlarının kalitesini tartışıp/gözlemleyebileceği, yorumları dikkate alacağı bir ortam sunulabilecektir. Ayrıca bugün hepimiz üzerinde çalıştığımız tez, makale, bildiri vb. bilgisayar ortamında hazırladığımız her veriyi zaten yok olma kaygısı ile ister istemez 40 defa farklı yere kopyalıyoruz. Ancak cd, pc, usb bellek, harici belleklere güvenimiz hiçbir zaman, çalınma ihtimali, bozulma, çökme (virüs saldırısı), çalışmama, kullanıcı tarafından istemeyerek silinebilme gibi nedenler ile tam değildir.  Yine en güvenilir kopyalama alanı bir e-mail hesabı vb.dijital alanlardır. Bu alanlara kaydedilen çalışmalara defalarca kolay erişebiliyor, güvenli bir ortamda depolayabiliyoruz.

Yazının ana fikrine belki birçok muhalefet olacaktır. Ancak şimdiden belirtmek isterim ki; “öğrenci zaten kütüphaneye gitmiyor, şimdi hiç gitmesin” gibi bir gelenekçi eleştiriye baştan kapalıyım. Zaten mantık olarak amaç bir binanın içine fiziksel olarak girmek değil, amaç ister bir binada, ister bir sanal ortamda yazılı bir bilimsel kaynağa ulaşıp, okuyabilmek ve okuyanın da yazabilmesini daha fazla teşvik etmektir.

Saygılarımla.

Emrullah KALKAN

Dokuz Eylül Üniversitesi

Arkeoloji Bölümü

 

yorum.