Türk Klasik Bilimlerinde Kaynak Kitaplar Sorunu

Arkeoloji Gazetesi’ndeki yazılarımı okuyanlar memlekette Klasik bilimlerin bir gerileme içinde olduğundan, temelsiz bina inşa etmeye kalktığımızdan, buna bağlı olarak üniversitelerdeki Klasik bilimler eğitiminin yetersizliğinden zaman zaman dem vurduğumu bilirler. Bana göre bu sıkıntıların yansımalarından biri arkeoloji, eskiçağ tarihi –ve filoloji- konusundaki giriş eserlerine ya da temel eserlere dair yaşanan belirgin sıkıntılar. Bunlar  önemli, çünkü bu türden eserler yazarın/akademinin bu disiplinleri nasıl algıladığını ya da algılayamadığını, bakış açılarını, alan bilgilerini, eğitim-öğretim konusundaki sınırlarını netleştiren turnusol kağıtları gibi görülebilir zannımca. Kısacası akademik camianın notunu bunlara bakarak iyi kötü vermeniz mümkün.

Temel kitapları küçümsenecek türden eserler değildir. Yazacağınız uygarlık hakkında genel ve kapsayıcı bilgiye sahip olmalı, eksik kaldığınız yerlerde nerelere başvurabileceğinizi bilmelisiniz. Geniş bir perspektiften bakabilmeye, bir uygarlığın dinamiklerini ve uzun vadeli süreçlerini kavramaya yakın olmanız gerekir. Spesifik bir konu üzerine yazmaya benzemez; damıtılmış bilgi ister. Salt bilgi de yeterli değil, aynı zamanda o bilgiyi doğru şekilde vermek özellikle böyle bir kitap için önemli. Peki Avrupa ve ABD kaynaklı temel kitapları çok mu iyi? Elbette hepsi için böyle bir şey söyleyemeyiz, ama oralarda her yıl çıkan böyle kitapların sayısı oldukça fazla. Yani bizim gibi bir-iki kitaba mahkûm olmak gibi bir sorunu yok insanların. Alternatifler mevcut ve bunlar da belirli bir düzeye gelmiş akademisyenler tarafından yazılıyor, ciddi yayınevleri tarafından da basılıyor.

Türkiye’de temel alan kitapları konusunda yaşanan fakirlik hocaların elini kolunu bağlıyor maalesef. Bu türden kitapların azlığı eski kitapları kullanmaya zorluyor bizi. Fakat ne kadar zorlarsa zorlasın bence bu eserler asla kaynak olarak gösterilmemeli, zira çok eskiler. Mesela ilk akla gelen örneklerden biri kaçınılmaz olarak Arif Müfit Mansel’in ilk kez 1947’de basılmış Ege ve Yunan Tarihi adlı eseri. Ben öğrenciyken almamız gerektiği söylenen kitapların başında geliyordu ve eminim şimdi de çoğu öğrencinin kitaplığında vardır. Ege ve Yunan Tarihi gibi, Oktay Akşit’in Roma İmparatorluk Tarihi ve Halil Demircioğlu’nun Roma Cumhuriyet Tarihi kitapları da oldukça eski. İlki 1985, ikincisi ise 1953’te basılmış. Yazıya genel olarak bu üç kitap üzerinden devam etmeyi düşünüyorum. Bu kitapların yazarları alanlarının önde gelen bilim adamları olarak saygı görmüş insanlar. Ancak bilimsel ve tarafsız olarak baktığımızda sorunlu eserler yazdıklarını itiraf etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca diğer disiplinler gibi Klasik bilimlerin de aradan geçen zaman içinde gelişiyor ve eski yaklaşımların da buna bağlı olarak geliştirilmesi ve yenilenmesi gerekiyor. Bu gerçeği bile bile bu kitaplar çaresizlikten de olsa tavsiye etmek çok mantıklı gelmiyor bana.

Söz konusu üç kitabın ortak özelliği belirttiğim gibi çok eski ve bence kötü anahat planlarına sahip olmaları. Yapmamız gereken ilk şey bu kitapların bir kaynak olarak gösterilmesine son verme ve okuma listelerinden çıkarma üzerine düşünmek. Bu acımasız bir karar gibi gelebilir, ancak eğer bunlar yapılmayacaksa, en azından kitapların eksik kısımlarına dikkat çekilmeli, yanlış veya artık geçerliliğini yitirmiş bilgiler konusunda açıklamalarda bulunulmalı ki, bu da bize fazladan bir yük getirecektir: kitaplar okuyup demode ve yanlış bilgileri ayıklamak, bunların yerine yeni bulguları, yaklaşımları vb. koymak için araştırma yapmak, topladıklarımızı yazıp entegre etmek vs. Yani yeni bir kitap yazmak daha kolay olabilir. Diğer bir seçenek kitapların gözden geçirilerek yeni bir edisyon olarak piyasaya sürülmesi ki, kaynak kitaplar yazmaktan pek hazzetmeyen akademi belki bu şekilde daha kolay yoldan prestijini kurtarır, tabii yazımın başındaki tespitlere uyarak… Kısacası ya kitapları hiç tavsiye etmeyeceğiz –veya uyarılarımızı yapıp tamamlayıcı güncel kaynaklarla destekleyeceğiz- ya da editörlüklerine soyunacağız. Her halükarda üç eserin de yeni baştan iyice okunup eksiklerinin tespit edilmesi ve bunların tamamlamak için rastgele okuma önerileri yapılmaması lazım. Burada üç eseri bölüm bölüm eleştirmek niyetinde değilim; sadece genel olarak eksikliklerini belirtmek istiyorum.

Mansel’in kitabı kapsam açısından etkileyici ve Türk Klasik bilimlerinde benzeri yok gibi bir şey. Kitabın şekilsel olarak en önemli eksiği antik kelimelerin yazılışı sanırım. O dönem için normal bir durum bu, ancak günümüzde hem imla kılavuzları hem de akademi  bunların orijinal yazımını tercih ediyor. En meşhur örnek herhalde Sparta’nın “Isparta” olarak yazılması. Bunun gibi birçok demode yazım var. Bunların düzeltilmesi gerekiyor. Ancak o kadar çoklar ki birinci sınıf öğrencilerini bu yazılışlarla baş başa bırakmak tehlikeli.  Kitabın Arkaik ve Klasik dönemlerle ilgili kısımları Atina merkezli bir anlatıma sahip. Bu durum tarih ve arkeoloji açısından kısmen Atina’yla ilgili yazılı kaynakların bolluğundan kaynaklanmakla birlikte, Yunan dünyasını sadece Atina’dan ibaret görmek ve aynı Atina gibi diğer şehirlerin de demokrasiyle yönetildiğini, ona paralel şekilde geliştikleri yanılgısını da beraberinde getiriyor ne yazık ki. Bu açıdan söz konusu bölümlerin “yanlı” bilgiler verdiğini söylemek yanlış olmayacak. Felsefe, mimari, sanat gibi alanların ayrı bölümlerde ele alınması normal, ancak kitap söz konusu alanlar arasındaki sıkı bağları ve bunların tarihsel gelişimle olan ilişkilerini göz ardı ederek alt bölümleri kendi içlerinde kapalı işlemiş. Yani diğer bir deyişle bölümler arasında organik bir bağ nerdeyse hiç yok. Hellenistik Dönem ana başlığı da az çok önceki bölümleri izlemekte ve benzer sorunlarda mustarip. Bu arada Minos ve Miken arkeolojisi hakkında öyle önemli gelişmeler oldu ki, kitaptaki bilgilerin çok demode kaldığını söylemek lazım. Kitabın bölümleri bazı dönemlerin kendine özgü niteliklerinden ileri gelen özel alt bölümleri saymazsak genel olarak aynı çizgide ilerliyor: Önce tarih, arkasından sırayla edebiyat, din, felsefe, tıp, sahne sanatları, mimarlık, heykeltıraşlık vb. ele alınıyor. Ancak günümüzün benzer eserlerinde bölümlemeler bu kadar basit değil. Örneğin Robin Osborne’un Greece in the Making 1200-479 BC adlı eserini ele alalım. Buradaki başlıklar Mansel’den sonra Klasik bilimlerin nasıl değiştiğini göstermeye yeter: Reforming Communities: The Seventh Century, Inter-Relating Cities, Competing in a Pan-Hellenic World, Monumentalising the City gibi… Burada Klasik öncesi dönemin dönüşüm, değişim, gelişme ve süreçler üzerinden ele alındığını söyleyebiliriz.

Roma Cumhuriyet Tarihi ise çok daha kötü bir örnek. O kadar fazla alt başlık var ki, insan daha içindekiler kısmında ümitsizliğe kapılıyor. Üstelik kültür, sanat, ekonomi ve din gibi unsurlara ayrılmış sayfalar tarihi anlatının yanında çok güdük kalıyor. Daha da kötüsü kitabın sonundaki beş-on resim dışında hiçbir görsel malzeme koyulmamış. Yani daha baştan ben sıkıcıyım diye bağırıyor kitap. Bu da Mansel’inki gibi herhangi bir güncelleme yapılmadan günümüze kadar varlığını sürdürmüş bir eser. Öyle ki kullanılan Türkçe günümüz öğrencileri için çok yabancı gelecektir mutlaka. Tek başlarına kitap olabilecek alt bölüm başlıkları hikaye anlatır gibi cümleler hâlinde verilmiş ve bu da metin içinde okumayı zorlaştıran kesintiler meydana getiriyor. Ege ve Yunan Tarihi’ndekilerden daha ayrıntılı bu bölümleme kitabı iyice çorbaya çeviriyor. Eksiklikler bununla da bitmiyor tabii: Ne yazık ki imparatorluk öncesi Roma tarihi nerdeyse tamamen savaşlardan, Roma’nın var olma mücadelesinden ve genişlemesinden, antlaşmalardan ibaret kitapta. Roma’nın kültürel, sanatsal, toplumsal vb. gelişimi çok kısa geçiliyor; bütün bu hengâme içinde kaybolup gidiyor. Bu yüzden çok yönlü bir çalışma olmadığı gibi, anlatılan olayların okuyucuya nefes bile aldırmadan artarda sıralanması, sabırları zorluyor. Kitabı bitirdiğinizde o kadar çok yer ve kişi ismi, tarih vb. maruz kalıyorsunuz ki sonuçta hiçbiri aklınızda kalmıyor.

Oktay Akşit’in Roma İmparatorluk Tarihi öncekinin eksikliklerini sürmekte ısrarlı. Aslında 1985 gibi nispeten daha yakın bir tarihte basılmış olmasına karşın, aynı onun gibi olayların eleştirel süzgeçten geçirilmeden sıralandığı, detayların içinde kaybolduğunuz demode bir tarihçilikle karşı karşıyayız. En büyük sorun Roma İmparatorluğu’nun imparatorlar üzerinden, onların yaptıkları işlere göre anlatılması. Bu çok hatalı bir yaklaşım, zira imparatorluğu böyle okursak uzun vadeli değişimler, dinamikler tek tek imparatorların hayatları arasında kayboluyor; bütüncül bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Burada yapılan ise imparatorları mensubu oldukları sülaleler içinde başlık açıp doğumlarından ölümlerine kadar Allah ne verdiyse sıralamaktan ibaret. Yaklaşık 250 sayfalık kitapta “MS I ve II. Asırda Gelişmeler” başlığı sadece üç sayfadan ibaret! Augustus Döneminde eyaletler, sınıflar, senato, ordu, halk gibi başlıklar ise topu topu 15 sayfa! Yani tamamen kişilere, o kişilerin antik kaynaklardan hiç süzülmeden alınmış ayrıntılı biyografilerine, yaptıkları savaşlara ve fetihlere eğilen çok eksik ve kötü planlanmış bir eserle karşı karşıyayız.

Tek tek örnekler vermeme gerek yok; kitapları elinize alıp şöyle bir göz gezdirseniz zaten ne demek istediğimi anlarsınız. Demircioğlu ve Akşit’e göre Roma savaşlardan ve imparatorlardan ibaret, gerisi hikaye. Bu affedilmez yaklaşımın cezasını öğrenciler çekmek zorunda değil kanımca. Burada Türk klasik bilimleri için önemli iki bilim adamına dil uzattığım için beni kınayabilirsiniz, ama şunu da düşünmenizi öneririm: Demircioğlu ve Akşit nasıl olur da çağdaşları ya da öncelleri olan Rostovtzeff, Magie, Brunt, Millar, MacMullen gibi devlerden hiçbir şey öğrenmezler? İkilinin, bu bilim adamlarının nasıl tarihçilik yaptıklarını, değindikleri konuları, kaynakları nasıl ele aldıklarını, üsluplarını görmezden gelmeleri nasıl açıklanabilir? Yabancı dildeki kitaplara erişimleri, yurt dışında ilişkileri olan hem Demircioğlu hem de Akşit, maalesef dışarıda yapılan çalışmalara gözlerini kapayıp bize yavan eserler verdikleri için bence eleştirilmeyi hak ediyorlar. Kimse “o dönemin tarihçiliği buydu” demesin; bahsettiğim yabancı bilim adamları da “o dönemlerin” insanları zira. Mansel’in, Demircioğlu ve Akşit’ten birkaç gömlek üstün olduğunu söyleyebilirim. Diğerlerini kurtarmak imkansız, ama Mansel zamanında yeniden gözden geçirilmesi mümkündü. Bununla birlikte her üç kitabın da günümüzde Klasik bilimlerin eğilimlerine çok uzak kaldıklarını, zamanı geçmiş bir tarihçilik anlayışıyla kaleme alındıklarını kabul edip artık öğrencilere tavsiye ederken iki kez düşünmemiz gerektiğini kabullenelim.

Mansel ve Demircioğlu’nun kitapları aslında TTK’nın dünya tarihi serisinin birer parçası. Bu kitaplar bence planları itibarıyla Cambridge Ancient History’den (CAH) esinlenmiş olabilirler. CAH da sıkıcı elbet; okunması değil, bir başvuru eseri olarak kullanılması gerekir bence. Bu benzerliğe dayanarak üç kitabın da amaçlarına göre yazıldıklarını ve CAH’ta da benzer bölümlemeler olduğunu iddia edebilirsiniz. Yani bu kitaplar genel okuyucudan ziyade Klasik bilimler öğrencilerine, araştırmacılarına ve bu konular aşina kişilere hitap ettiği öne sürülebilir. Fakat öyle bile olsa bahsettiğim eksiklikler her kesimden okuyucu için affedilmez derecede. Ayrıca CAH’taki bölümlerin alanındaki önde gelen uzmanlar tarafından, dipnotlar, haritalar, görseller ile verildiğini ve güncellediğini unutmayalım. TTK benzer bir çalışmayla takdire şayan bir girişimde bulunmuş, fakat Mansel ve Demircioğlu’nun daha alçakgönüllü eserlerini doktora tezlerinde ya da kitaplarda kullanmak ayıplanırken CAH başvurulacak ilk eser olarak görülüyor. Yaklaşık 60 yıllık Magie ve Rostovtzeff’in hâlâ temel kaynak olduklarını saymıyorum bile. Diğer bir deyişle Mansel, Demircioğlu ve Akşit’in eserleri iler görüşlü, çığır açıcı, eleştirel, oyunun kurallarını koyan çalışmalar değiller. Yükseklisans tezlerinde bile kullanılmasına izin vermediğimiz bu eserleri lisans öğrencilerine okutmak doğru mu diye kendimize sormalıyız.

Peki, günümüzde durum nasıl? İki kitap öne çıkıyor: Bülent İplikçioğlu’unun Hellen ve Roma Tarihinin Anahatları (HRTA) ve Oğuz Tekin’in Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş (EYRTG) başlıklı eserleri. HRTA bildiniz gibi İplikçioğlu’nun Marmara Üniversitesi’nden çıkmış önceki iki çalışmasının birleştirilmesinden meydana geliyor. Bir temel kaynak olmaktan ziyade kısa anlatımlardan ve maddelerden meydana gelmiş bir çalışma. Bu hâliyle bir temel kaynak olmaktan uzak; fazlasıyla genel ansiklopedik bilgi veren bir kitap. Böyle bir çalışmadan CAH düzeyinde bilgi beklenemez elbet, fakat dilim giriş kitabı demeye de varmıyor; aslında ders notlarının derlenmesi sadece. 115 sayfada iki büyük uygarlığın dinamiklerini, niteliklerini, süreçlerini anlatılamayacağı için sadece olgular var. Aslında bu yazı için doğru bir örnek olduğundan bile emin değilim. Tekin’in kitabı daha iyi bir aday, ancak ne yazık ki yine tarihi olaylar ön planda; sosyokültürel, dini, idari konular ise gerilerden geliyor. Arkeoloji ve epigrafi gibi alanların tarihe desteği ise çok kısıtlı. Burada da imparatorların tek tek yaşamları bütüncül ve Roma’yı bütün yönleriyle ele alan bir çalışmanın ortaya çıkmasını engelliyor. Mesela antik çağda kadın olmak, Yunan heykeltıraşlığı ve mimarisinin gelişimi, üslupları, gömü gelenekleri, şehir planlamacılığı, felsefe, antikçağ ekonomisi, Roma ordusunun yapısı, Roma mimarisi gibi konular eksik; olaylarla kişilere dayalı tarihin hegemonyası devam ediyor. Öte yandan “Koloni Nasıl Kurulur?”, “Mitolojik Kahramanlar”, “Tragedya ve Komedya”, “Köle Ayaklanmaları ve Spartacus”; “Anadolu’da Roma İmparator Kültü”; “Roma Takvimi” vb. konuları kutular içinde veren kitap böylece bizi kuru ve didaktik bir temel kaynak olmaktan bir nebze olsun kurtuluyor. Sonuç olarak umut verici bir başlangıç ve çok daha iyilerinin de yapılması gerekiyor.

Fakat korkum o ki, Tekin’in kitabı aynı Mansel’inki gibi, kendisinden sonra hiçbir şekilde düzeltilmeden ya da daha iyisi yazılmadan kaderine terk edilecek. Ve gün gelecek benim gibi birisi bu sefer Tekin’in kitabına eleştirilerde bulunacak. 30 yıldan beri Akşit’e, 60 yıldan beri Demircioğlu ve Mansel’e rakip, onların üzerine çıkacak temel kitaplarının yazılamamış olması nasıl açıklanabilir? Türkiye Klasik bilimlere yönelik giriş/temel kitapları konusunda resmen yerlerde sürünürken, bu alanda yetişen öğrencilerin belli bir standarda erişmesi beklenebilir mi? Önce böyle kitaplar yazacak standartlarda bilim insanlarına sahip olmalıyız. Ben memlekette böyle eserler verecek kapasitede bilim adamlarının olmadığına –varsa ve yazarsa huzurunda tükürdüğümü yalamaktan büyük memnuniyet duyarım- inanıyorum. Bu durumda zaten Türk Klasik bilimleri için söylenecek fazla bir şey yok; dükkanı kapatıp dağılalım.

Üst Paleolitik Kadın Formları: Yeni Yorumlar, Olasılıklar

Kıta Avrupası’nın üst paleolitik dönem sembolik dünyasında ikincil av hayvalarından sonra gelen en önemli obje kadın. Fildişi/mamut dişi gibi materyallerden yapılma ender bulunan oymalar olduğu kadar taş ve kilden yapılma taşınabilir örnekleri de sıklıkla bulunmuş-bulunuyor. Taşınabilir üç boyutlu formların dışında bir de, mağara ve kaya altı sığınağı tipli mekan içlerine çizilmiş-kazınmış iki boyutlu görseller de mevcut. Bunların birçoğu belli bi’ kompozisyon oluşturur vaziyette hem de. Şimdiye değin birçok kez yorumlandılar, olası senaryolara pay edildiler. Asia Minor’da daha sonra Kyble’ye evrildiği düşünülen ve kadınlığı-doğurganlığı yanisi basit bi’ üretim ekonomisine vurduğumuzda bereketi simgelediği düşünülen venüsler gibi bu formların da aynı amaç ile yapıldığı, içinin bu anlamlarla doldurulduğu söylendi sıkça. Bi’ başka yorumda, birebir dönem ihtiyaçlarına uygun ideal kadın formlarının, her figürinde beliren ve o figüre özgü kişisel özelliklerle sağlandığı, adeta bi’ portre çalışması yapıldığı söylendi. Oysa şimdilerde kadınlık ve doğurganlığın bu ikonografide (mid-upper paleolithic era) ana tema olmadığı düşünülüyor (1). Farklı ve yoğun olacak şekilde, formlardaki bireyselliğin toplumsal düşünceyi ilettiği iddia ediliyor ama nüans farklarıyla birlikte.

Geçtiğimiz ay, 21 ile 23 şubat tarihlerinde European Paleolithic Conference toplandı The British Museum’da. Konuşulan-tartışılan konulardan biri de kadın formları üstüne iddia olunan yeni görüşlerdi. Monperos Archaeological Research Center and Museum for Human Behavioural Evolution üyesi Sabine Gaudzinski-Windheuser ve çalışma arkadaşı Olaf Jöris, esasta kadınlık-doğurganlık misyonlu, üst yapıda buna tekabül eden bi’ motivasyonla değil de daha çok iletişim amaçlı toplumsal kimlik için kadın formlarının oluşturulduğu, daha doğrusu Late Magdalenian’da tamamlanan standartlaşmaya doğru ilerleyip bu amaca büründüklerini iddia ettiler. Konferans sırasında itirazlar olduğu kadar -hatta daha fazla olacak şekilde- kabul edişler, onaylayan tepkiler de geldi meslektaşları tarafından.

Formlar:

Kadın formları zaman içinde çokca değişiklik geçiriyor. Ünlü Willendorf Venüsü ile isimlendirilen stil, bireysel özelliklerin her figürinde değişik tonlara büründüğü, yapımı için uzun zaman harcandığı ve büyük dikkat istendiği açık formlarla biliniyor. Abartılı bireyselliğin dağılım alanında  ortak bağlamlara-anlamlara kapı kapattığı düşünülse de, aynı şekilde abartılı natural duruş, geniş kalçalar, büyük göğüsler, genital bölgeye yapılan vurgu, bi’ çeşit statünün göstergesi olan (olasılık) özenle hazırlanmış saçların ve kemer, takı gibi objelerin figürün üstünde belirtilmesi vb bu formlardaki ortak özellikler. Kimilerince doğurganlık üzerinden dinsel üstyapının önemli unsuru olduğu iddia olunan formlar, Çek Cumhuriyeti’ndeki Dolní Věstonice yerleşmesi hariç olacak şekilde, gömülerle doğrudan bi’ ilişki taşımıyor.

Bin 968'de Gönnersdorf'daki kazılardan elde edilme formlar, kemik, boynuz ve mamut dişinden yapılma formlardan 13 numaralı olanı tamamlanmamış

Adı geçen yerleşmede, kadın bireye ait olduğu öğrenilen gömüden çok da uzak olmayacak şekilde, suratı deforme edilmiş olarak betimlenen figürin başı bulunmuştur (1). Middle Magdalenian’dan başlayacak şekilde de, bilhassa Merkez ve Doğu Avrupa’daki yerleşimlerde, günlük aktivitelerin yapıldığı domestik alanlarda bulunuyorlar. Formlar ise bu tarihte (15 ila 13 bin yıl önce) her figürine farklı şekillerle işlenmiş abartılı bireysel özellikler bi’ kenara bırakılarak, farklı birçok coğrafyada ortak bağlamları-anlamları yakalayacak şekilde standartlaşıyor. İlk önce Almanya’nın arkeolojik Gönnersdorf yerleşiminden öğrenilip bu isimle anılan tip, şematize edilmiş formlarla karakterize oluyor. Buna göre, abartılı doğallık kaldırılıyor şematize edilmiş vücut baskın oluyor. Formlarda Willendorf Stili’nde bulunan birincil cinsiyet unsur-organlar, yanisi genital bölge kaybediliyor, bunun yerine ikincil cinsiyet unsur-organlar, kadınlara özgü göğüs ve kalçalar kullanılıyor. Ama bunlar da önceki stilde olduğu üzre vurgulanmak için aşırı şişirilmemiş. Her ne kadar genital bölgenin üzerine toprak atılsa da fallus ve vulvar oymacılığına-çizimlerine ayrı bi’ şekilde-yerde devam ediliyor.

Willendorf-stil: naturalistik, Gönnersdorf-tip: şematik; Willendorf-stil:detaylandırılmış, Gönnersdorf-tip: şematize edilmiş; Willendorf-stil: bireysel, Gönnersdorf-tip: standart; Willendorf-stil: zaman tüketen yavaş üretim, Gönnersdorf-tip: hızlı seri üretim

 (Üst Paleolitik mağara sanatındaki bu çalışmalar-betimlemeler daha eskilere tarihleniyor aslında.  Aurignacien’e  tarihlenen Fransa’daki Abri Castanet mağarasında, mağara duvarlarından kopma kaya bloklarının üstünde bulunan çizim 2005-2010 kazı sezonlarında tekrar yorumlanıyor ve bu çizimin bi’ çeşit vulvar olduğu iddia olunuyor ekibin çoğunluğunca. Araştırma ekibinin bi’ diğer üyesi Amy Clark ise bu çizimi vulvardan çok kiraza benzetiyor-sözlü/yazılı görüşme) Detay ne kadar düşürülüp kişisel özellikler kısılıyor ve şematize bi’ hâl alıyorsa, formun içine gömülen bağlam-anlam da o derece derinlere gizleniyor, kapalı bi’ hâl alıyor Gönnersdorf Tipi formlarda. Ama ayrı ayrı coğrafyalarda benzer anlamlara gelebilecek, bu tipte ortak mesajlar verebilecek standartlaşmayı yakalaması, işbu formların ortak-toplumsal özelliğini kesinleştiriyor. Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris tam da burada devreye giriyor.

Toplumsal Kimlik-İletişim Sistemi:

Formların şematize hale bürünmesi ve standartlaşması Late Magdalenian’da tamamlanıyor. Bu zaman dilimi Avrupa kıtasında iklimsel etkenlerin tetiklediği büyük çevresel değişikliklerin bi’ öncesine (bu değişimden bir önceki istasyona) tekabül ediyor. Isının artması, buzulların erimeye başlaması vb, bitki ve hayvan dağılımını etkiliyor. Daralan kaynaklar da, etrafı kendisini tecrit eden dev alanlarla çevrili küçük-ekonomik nişleri oluşturuyordu. Bu ufalma farklı üst paleolitik toplulukları arasında belli bi’ rekabet ve yine toplulukların farklı farklı diğer topluluklarla ilişkilerinde menfaatlerine uygun düşecek şekillerle müttefiklik ve düşmanca ilişkiler yaratmış olabilir. Tüm bu ilişkiler de -gerçekleşmiş olduğunu farz edersek- Avrupa’ya yayılmış ekonomik nişlerin ve etraflarına konumlanmış farklı toplulukların, uydu istasyonların (bunları uzak karakol olarak kabul edelim) ve kurulu sistemin diğer öğeleri arasında uzun mesafeli iletişimi zorunlu  kılmış olmalı.

Sabine Gaudzinski-Windheuser ve Olaf Jöris kadın formlarının bu tipte bi’ iletişimde, tek tek bireylerin toplumsal kimliklerini belli etmede kullandıklarını düşünüyor. X yabani havuç kökünün eskiye oranla daha az ve belirli yerlerde yetişmesi (ki bu havuç kökünün, bizim şimdi kuracağımız hayali diş hastalığının tedavisinde kullanılan en önemli ilaç olduğunu varsayalım lütfen) bazı klanların bunlardan faydalanamayacağı anlamına geliyordu. Yalnızca ”ohlaklö” (Ren Nehri’ne dönem içinde verildiği farz edilen hayali isim olsun bu da) ötesinden gelen dost topluluk buna sahip olabilirdi mesela. Dost topluluk üyesi toplayıcı bu bağışlayışı tavrı, ihsan edilen bu ayrıcalığı da çantasında taşıdığı kimlik ile elde ediyordu. Benim yaptığım kurmaca şöyle dursun onlar; uzun mesafeli iletişim sisteminde kullanılan toplumsal kimlik olarak kurguluyor (mid-upper paleolithic) tüm bu kadın formlarını. Yeni bi’ yorum ve olasılık olarak hatrı sayılır bi’ yere kaldırmak durumunda kalıyoruz biz de.

1. Gaudzinski-Windheuser, S., Jöris, O., 2012: Centextualising the Female Image – Symbols for Common Ideas and Communal Identity in Upper Palaeolithic Societies: F. Wenban-Smith / F. Coward / R. Hosfield / M. Pope (Eds.), Settlement, Society, and Cognition in Human Evolution. Matt Pope. Cambridge University Press.

Arkeologlar Konuşuyor: Yakın Gelecek için Umut Yok

Geçtiğimiz günlerde Beyazıt’ta yaşanan tahribat üzerine toplanan arkeologların kısa sohbetleri bunlar. Erken Cumhuriyet’in ilk yılları, ilk belediye başkanları ile tarihi yapısı bozulduğu düşünülen İstanbul’un, işbu yıkım sürecinin çok daha eskiye dayandığını ve bu yıkımın-yıkımların tarihsel bi’ yan taşıdığını biliyorlar. Konuşmanın kimi kısımlarında, her ne kadar kimi tarihi yapılara pozitif ayrımcılık yapılıp diğerlerinin görmezden gelindiği ve buna istinaden tarihsel ayrımcılık yapıldığı ileri sürülse de kültürel miras yönetimindeki algı yanlışlığının mevcut iktidarlara kendilerine yakın gördükleri yapıları korumada dahi yanlış işler yaptırdığı aşikar. Ferhan Şensoy bin 980’lerde yazıyor İstanbul’u Satıyorum oyununu. Oyuna konu olan talana tarihsel gönderme yapma amaçlı Münir Özkul tarafından Mimar Sinan canlandırılıyor Koca Sinan ismi ile. Nerde benim güzel İstanbul’um diye dövünürken laf dönüp dolaşıp Fatih’e geliyor. O’nun dönemindeki güzel İstanbul diye atıflar yapılırken Koca Sinan gibi onun da günümüz İstanbul’una dönmesi isteniyor-ima ediliyor aslında (İstanbul’u o eski güzel-görkemli günlerine geri dönmesi Fatih’in tekrar iktidar olması ile sağlanır ancak, düşüncesi). Ve kafalarda çınlayan dank sesine sebep şuna benzer replik giriliyor: Fatih şimdi tekrar dönse gelse Fatih adındaki ilçeye muhtar bile olamaz.

Okan Sezer: Bu adam (Ömer Erbil) ilk defa doğru yazmış; ‘’Bizans Zafer Takı’nın parçaları kırılıp kenara atıldı. Altından çıkan tuğla yapılı mimari yapının da üzerine beton döküldü. Tüm bunlar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin tam karşısında oldu. Yani onlarca arkeoloji hocasının ve yüzlerce arkeoloji bölümü öğrencisinin gözü önünde… Bu durumu ne şikâyet ettiler ne de merak edip baktılar.’’

Bartu Dinç: Fakülteden her çıktığımda gözüme çarpar ve her seferinde de merak eder dururdum bu eserlerin neden üvey evlat muamelesi gördüğünü.

İBB’nin ordan saraçhane istikametine (Fatih Camii) doğru giderken solda kalan parktaki kalıntılar da aynı şekilde. Hatta önceden de o park kötü durumdaydı. Belediye parkı ‘’adam’’ edince oradaki sütun kaidelerini de dizdi sıraladı kaldırım taşı muamelesi yaptı.

Alper Gölbaş: 1996’dan bu yana Sur İçi’ndeki bütün inşaat kazılarında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne haber verilerek inşaatlar müze arkeologunun gözetiminde yapılmakta. Belediye ne demiş “müzeye haber verdik bize cevap vermediler”. Müzeden cevap gelene kadar bekleselermiş bir zahmet. Bu belediyelerin genel taktiği aynı gün talepte bulunup kepçeyi sokuyorlar. Şehir içi kazılara müze hevesle atlamıyor. Zaten kazıları yapmakla yükümlü…

O S: Yükümlülükler, mevzuat vb tırıbırılardan ziyade zoraki sorumluluğa, beni ırgalamaz tavrına tav oluyorum ben daha çok. Bu durumu fakültenin ilgili üyeleriyle konuşsak ya görmedik-göremedik derler (düşük ihtimal) ya da senin söylediğin şeyleri zikrederler. Üstüne bi’ de, bu benim uzmanlık alanım değil deyip konuyu sanat tarihine paslayabilirler. Sanat tarihi de Bizans Enstitüsü’ne paslar eğer böyle bi’ enstitü olsaydı. Amatör bi’ ruh ve heyecan yok ben hiç görmedim, belki de iyi bakamadım.

A G: Zoraki sorumluluk ve beni ırgalamaz tavrına ben de tavım. Amatör ruh mevzuuna gelince, etrafımıza ne kadar dikkatli bakıyoruz ve ilgiliyiz diye biraz düşünmek lazım. Bugüne kadar müzenin çalışmalarını ne kadar takip etti? Fatih’te belediyenin karşısında solda kalan park olarak tanımlanan yer Hagios Polyeuktos Kilisesi’nin kalıntıları mesela. 1960’ların başında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından kazısı yapıldı. Müzenin klasik bölümünde ikinci kata çıkıp İstanbul bölümüne bakarsanız buluntuları ve kazı tarihçesini de görebilirsiniz. Vezneciler’de, Yenikapı’da, Sirkeci’de, Üsküdar’da yıllarca kazılar yapıldı. Bilmiyorum ziyaret ettiniz mi? Hatta şu anda Pendik Höyük yeniden kazılıyor. Hepsini bırakın Vezneciler’de Fen Fakültesi’nin bitişiğinde kaç senedir kazı yapılıyor. Bir ziyaret edip meslektaşlarımıza kolay gelsin dedik mi?

O S: Senin bu söylediğini ”her şeyi devletten beklemeyin” vecizesine benzetiyorum. Ya da bu tam oturmadı. Belki şu olabilir, eleştiri için eleştirdiğin şeyin olumlu halini muhteva etmen, bundan menkul olmalısın. Kendimize özeleştiri getirelim getirmesine ya, benim altını çizdiğim şeyle bizi mukayese etmek pek akılcı değil (İşime gelmiyor da olabilir). Bunu meslek haline getirmiş, tüm bu organizasyonun faal parçası olan yapı ve üyeleriyle benim-bizim gibi geçimi için farklı işlerde ter akıtanlar bir değil. Hakeza ben Mars’a gitmedim ama Mars’ın nerde olduğunu biliyorum.

A G: Benim söylediklerim “eleştirinin altı dolmalı” olarak çevrilebilir. Kıyas olarak organizasyonın parçası olanlar ve olmayanlar kısmına da tam katılmıyorum. Demek istediklerimin özü şudur. Eleştirelim, yanlışların görülmesi ve düzelmesi için. Eleştiriden ötesi de elimizden geliyorsa yapalım. Başkasının yanlışlarını ve ihmallerini görüp söyleyelim ama önce bunların yanlış ve ihmal olduğundan emin olalım. Bir şehirde kazıların kimin tarafından yapılacağı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın atadığı kurullar tarafından belirlenir ve İstanbul’da 7 adet kurul bulunmaktadır. İstanbul’da Arkeoloji Müzeleri ve İslam Eserleri Müzesi’nin dışında kazı yapan bir müze yoktur. Müzede 20-25 uzman çalışmasına rağmen gerçekten çoook yüksek oranlarda inşaat kazıları üzerlerine havale olmaktadır. Müze bu kadar kazıya kendi heves ve isteği ile karar vermemektedir. Bu işler bakanlığın havalesi ve kurulun onayı ile olmaktadır. Müzede çalışan arkeologlar uzun yıllardır uzun süreli kazılar yapmaya alışmış ve İstanbul malzemesine hepimizden aşina kişilerdir (Ben de Yenikapı’da 2,5 yıl serbest arkeolog olarak çalıştığımdan biliyorum). Ayrıca Yenikapı kazılarında jeolog, arkeobotanikçi, zooarkeolog, dendrokronoloji uzmanları, antropologlar, İstanbul Ünv. ve Texas Ünv.’den batık ekipleri çalışmıştır ve hala çalışmaktadır.

B D: Serbest arkeolog olarak çalışanlar hep geri planda kaldı. Müzelerin görevlerini ve kültür bakanlığının onlara verdiği görev tanımlarını biliyorum. Hatta Anadolu’da bir müzede gün içinde ne kadar saçma ve asılsız ihbarların geldiğini ve bunlara gitmek zorunda kaldıklarına da şahit oldum. Eleştirdiğim konu yönetimsel. Daha tepede olan olaylar. Koruma kurullarını ve çalışma sahalarını da biliyorum. Hatta tabiat kurulları ile ayrıldıklarında ne denli sorunlar çıktığını da gazetelerden okudum. Ancak yineliyorum benim eleştirim tepeye. Sur İçinde belediye ve arsa sahiplerinin ne denli numaralar ile koruma kurullarına başvurduklarını da biliyorum. Ancak bunlar ile ilgili eleştirileri adı geçen kurumların görev tanımları ile ilgili tartışmalar yaparak yapıcı yazılar ile insanlara anlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

O S: Bartu bu biraz Alper’in söyledikleriyle de alakadar. İnanılmaz bi’ iş yoğunluğu olduğunu tee ben burdan iliklerime kadar hissediyorum. Yalnız burada farklı bi’ çelişki var. Mehmet hoca (Mehmet Özdoğan) bundan on yıl önce söylemişti sanırım, ”Bu memlekette Ortadoğu’ya on yıl (ya da buna yakın bi’ zaman dilimiydi şimdi hatırlayamadım) yetecek kadar arkeolog var.” diye. Sanırım bu sayı-istatistik aradan geçen on yıl boyunca ikiye, üçe, dörde falana filana katladı. Değil Ortadoğu’ya birçok farklı coğrafyaya arkeolog ithal edebilecek konuma geldik. Üstelik bu hede dünyada arkeoloji tarlası şeklinde nam salmış bi’ memleketin sırada bekleyen yüzlerce, binlerce arkeolojik çalışmasına rağmen hasıl oluyor. Haydi buyur çık işin içinden. Bi’ başka mesele, şu an için konuşuyorum, gerçekten çook ama çook anormal zamanlar yaşıyoruz. Bu sadece arkeolojide değil arkeolojiyle bağlantılı olacak şekilde üst yapıdaki tüm disiplin, alan ve kurumlarda kendini hissettiriyor. Dolayısıyla zaten ortada duran birikmiş işlerden başını kaldıramayan samimi bi’ toplam var, bi’ de ekstradan anormal durumların muhasebesine girişip çıkıp bi’ şeyler söylesem mi acaba şeklinde ikilem yaşıyorlar. Mevcut iktidarın bu konularda ne düşündüğü belli. Zahmet eden herkes Google amcadan rahatlıkla ulaşabilir bu izahlara. Ama işte takiyye büyük güç şu dünyada. Geçenlerde Marmaray Projesi’nin devamı olan hatta, İzmit’te birtakım olaylar yaşandı. Hızlı tren yolu için zemim açma genişletme çalışması yapan grup bi’ Roma mezarına rastlıyor kepçeyle. Bunu gören vatandaş müzeye haber veriyor ve x uzman arkeolog anında olay yerine bitiyor. Keşif sonrası kepçeleri durdururken rapor yazmak için müzeye uğraması gerekiyor ve tekrar döndüğünde mezarın yerinde yeller esiyor. Hesap sormaya kalkınca şantiye şefi ‘’ya biz bunlardan 20 tane bulduk, önemli bi’ şey değil bildiğin menfez’’ diyerek durumu küçümsüyor. Menfez dediği yapı ögesi de yasalara göre korunması gereken bi’ şey ama şaklabanlığın kendisi ortada bi’ uzman varken ilgisi olmadığı alana dair iddialı şeyler zikredilmesi şantiyenin x şefi tarafından. Yarın bi’ gün dava açılsa büyük ihtimalle ”aklanır”. ‘’Biz de demir ağlarla örmek istiyoruz anayurdu baştan başa ama bazı iç mihraklar iş yapmadıkları gibi bizim önümüze taş koymaya çalışıyorlar’’ diyebilirler ve o uzman kendini x davasında z adalet yerleşkesinde bulabilir. İşte bundandır her insan kişisi ve meslek erbabı gibi arkeolog da ama, lan?!, ya bi’ şey olursa, acaba diye düşünüyor, kimse koşmuyor-koşamıyor bu tip şeylere.

B D: Kurulması düşünülen ve arazideki işleri müzelerin elinden alacağı söylenen yeni kurum her ne olursa olsun oraya da KPSS ile adam alırlarsa müzeden bir farkı olmayacağı kesin. Nitelikli nice arkeologların birçoğu harcanıyor. Kızdığım nokta biraz da bu. Bu sene Afyon Müzesi’ni gezerken karşılaştıklarımı yazsam roman olur.

O S: Di mi ya. Bi’ de müzelerimizin o sorunları var. Benim aklımda da en sonki İstanbul Arkeoloji Müzesi ziyaretim, sergileyecek alan bulamıyoruz depolarımız malzemeden (envanterlik de dahil) taşıyor laflarına karşılık asma katta rastladığım geniş boşluklar, camekanların içine koloni kurmuş karıncalar, bunlarla savaşan-avlayan örümcekler, yetersiz künye bilgileri falan filan kalmış.

B D: Afyon Müzesi’ni gezdim. Arka bahçesinde açıkta birçok heykel ve parçaları mevcut. Kalın ama paslı zincirle yere kitliler. Müzelerin kaliteleri düşük. Ama istisnalar da mevcut. Ortalamasına baktığımızda vasat. Konuşulması gerekli bi’ konu bence. Müzeye arkeolog alımı arkeoloji içerikli bir sınav olsa keşke.

O S: Hakikaten durum kimi yerlerde bu kadar vahim. Çok oluyor bu söyleceklerime. Olay Van Müzesi’nde yaşanıyor. Müzenin camekanlarında Kaldırmalı-sergi alanında bi’ heykel sergileniyordu. Heykel 2006 yılında x heykeltraş tarafından bilmem ne sanat etkinliğinde yapılmış ama müze bunu alıyor, artık nasıl oluyorsa, nasıl bi’ karışıklık?! sergilemeye başlıyor 3200 yıllık heykel diye?! Üstü kapatıldı çok konuşulmadı bu konu.

B D: Afyon Müzesi’nde bu yaz geçiyor olay. Müze ücretsiz. İçeri girdiğiniz vakit 2000’li yılların öncesinden kalma DMO ürünü koltuklar ve çiçekler karşılıyor sizi. Sergi kısmına girdik. Aydınlatma o kadar kötü ki cama bakınca sadece kendinizi görüyorsunuz. Görevliye söylüyorum. Girişteki koltuklara kurulmuş oturduğu yerden cevap veriyor: “Fazla ışık eserlere zarar verir. Böyle olması gerekiyor” . Ben de cevaben beyefendi eserler görünmüyor dedim ancak cevap gelmedi.

O S: Burda insanların kafasında farklı şeyler uyanıyor. İstanbul muadili birçok dünya şehri var ve hepsi de çok kültürlü. Geçmişte ve şimdi. Bu tahribata karşılık yerel yönetimlerle muhakkak işbirliği yapılarak yürütülen çalışmalar da var. Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü Mimar Sinan Üniversitesi’nin Fındıklı yerleşkesinin karşısında kalan sırtta Süheyl Bey Camii restorasyon? projesini açti. Bu ne kadar nasıl bi’ restorasyon bilmiyorum. Zira bu tarihi cami günümüze kadar gelememiş ve tamamen yıkılmıştı. Şimdiyse temellerinden tekrar yükseltiliyor. Şimdi bunu aklınızın bi’ köşesinde tutarak hem son tahribatı düşünün hem de aynı belediyenin (Fatih) sınırları içinde kalan, Pierre Loti sırtlarındaki Karyağdı Baba Tekkesi’ni tanımaya çalışın. Bi’ Bektaşi tekkesi olan yapıdan şimdiye pek bi’ şey kalmamış. Sadece Karyağdı Baba’nın ve diğer tekke babalarının ve bacıların gömütlükleri-türbeleri kalmış. Bi’ dönem kazılmış ama şimdi kazı alanını otlar bağlamış. Hüseyin isminde yaşlı bi’ Bektaşi beklemekte ve Şahkulu Sultan Vakfı’na bağlı. Bu yapı için de, vakıfla koordinize olmuş vaziyette işler görmek istiyor insan. Tüm bunlar da her ne kadar yerel ve merkez yönetimlerin kabul etmeyecekleri şeyler olsa da kültürel-tarihsel ayrımcılık yapıldığını düşündürüyor. Bilmiyorum siz ne dersiniz?

Emrullah Kalkan: Bartu Dinç’in anlattığı türde belki 50 tane müzemiz var. Eserlerin altındaki açıklamaları karışmış müzeler var (şahsen gördüğüm). Yani üstte Kalkolitik gibi genel bir yazı yazıyor ancak bu etiketin altında Tunca ait buluntular sergileniyor. Zaten bu tarz olaylara binlerce kez maruz kalmışızdır hepimiz. Bence her müzemiz Zeugma Mozaik Müzesi (Antep) ayarında olmadıkça yüzlerce yerleşimi kazıp, buluntuları bu yerleşimlerden alıp, o müze? demeye dil varmayan binalara tekrar gömülmesi bizim de içinde bulunduğumuz yanlışımız olacaktır. Ancak bunlar parça parça birçok sorun ve birleştiğinde (Okan Sezer’in ki de dahil) ortaya KÜLTÜR MİRASI YÖNETİMİ’mizdeki köklü yanlışlar çıkıyor. Yani aslında temel birçok değişim olmazsa hiçbir adım köklü olmayacaktır. Bizim çabalarımız da bence daha çok “yeni bir anayasa” gibi içerisinde tahribat, yanlış restorasyon, definecilik, barajlar, ve birçok sorun ve dahi “yeni bir KÜLTÜR MİRASI” uygulaması gerektirir. Bunlar tabi dile kolay sözler. Uygulanması zor olan ancak; radikal bir değişim olduğunda bir anda büyük adımlar da atılabilir. Tek elden yönetilen, güçlü, koordineli, içerisinde akademisyenlerin büyük paya sahip olduğu bir programı baştan planlayıp taleplerimiz olarak sunmalı ve kabul ettirmek için çabalamalıyız. Bu yüzden önce hepimiz tek bir çatı altında birleşip bu programı üretmeliyiz.

B D: Hepimiz? Yani bu akademisyenlerin işi mi? Yoksa müzeci, akademisyen, öğrenci, kültür alanında çalışan STK’lar herkesin ortak mutabakata vardığı bir çalışma mı gerek? Ben zor bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta bu işi beceren yüzlerce müze var dünyada. Sadece memur zihniyetli personelin anlayışının değişip politikalara destek verecek, arka çıkacak bürokratlar bulmak gerek.

E K: Yok abi Samimiyet? sadece bir kesimle olan iş ne kadar köklü olabili? Bu iş çok yönlü. Her türlü kesimi ilgilendiren birşey kesilikle. Zor olmamasına inanmak da ayrıca güzel. Evet bulmak gereken tespit de doğrudur ama önce talepleri ve nedenlerini tam olarak en azından bir çatı altında yeni bir program oluşturup sunmalıyız ki; belki de dışarıdan baktığımızda bir talebiniz yoktu ki biz ne yapalım dedirtmeyelim. Taleplerimiz bilimsel ve yazılı olmalı ve her an bakanlığın gözünün önünde olmalı diye düşünüyorum. Bartu.

O S: Şimdi bu memleketin kültür varlıklarını koruma-tanımlama yasaları Malta-Valetta Sözleşmesi’ni baz alarak yapılmış. Ve bence bu sözleşme ”ilerici” ama uygulanmıyor. Arkeolojik-tarihi eser tanımında kronoloji, tarih menzili koymuyor mesela, ”insanlık geçmişine dair” deniliyor çoğu yerde. Ama işte uygulanmıyor.

E K: Zaten her kanun, yasa vs… Bi’ yerlerden alınma doğrudan kopyalama, uygulama esas olan. Tabi ki, aslında, kanunda, hukukta vb’de sorun yok. Aslolan uygulama. Yani UYGULAYICI. Ama fark edilmek lazım. Uygulayıcıya hatırlatma lazım biraz. Tabi bu onu değiştirir mi? Sanmam.

Biz bunları konuşurken Beyazıt tahribata karşı bu eylemi örgütledi:

İstanbul Üniversitesi Öğrencileri Kültür Varlıklarına Sahip Çıkmak için Eylemde!

Binlerce yıldır iskan olunmuş, İstanbul coğrafyasında geçmişe dair önemli ipuçlarından biri olan Theodosius Takı kalıntıları Fatih Belediyesi’nin her zamanki umursamaz tavrıyla “park düzenlemesi” adı altında tahrip edilmiştir. Fatih Belediyesi’nin başta Sulukule ve Ayvansaray olmak üzere idari sınırları içerisinde her alanda defalarca tekrarladığı bu tutumunu derhal durdurmasını, arkeolojik dolgular ve kültür varlıkları içeren alanlarda yaptığı çalışmalarda evrensel koruma değerlerini gözetmesini istiyoruz. Unutulmamalıdır ki, hangi belediyenin hangi kurumun yetkisinde olursa olsun kamusal alan bizimdir ve bu nedenle bizler kültür varlıklarının tahribatı söz konusu olduğunda eğitim gördüğümüz bilim alanlarından edindiğimiz her türlü bilgiyi kullanarak konuya müdahil olmaktan kaçınmayacağız.”

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ KLASİK ARKEOLOJİ, PREHİSTORYA, PROTOHİSTORYA ve ÖNASYA ARKEOLOJİSİ, TAŞINABİLİR KÜLTÜR VARLIKLARINI KORUMA ve ONARIM, SANAT TARİHİ BÖLÜMLERİNDEN ÖĞRENCİLER

Ne İstiyoruz?

I

Tarihsel içerik taşıyan söylemler her zaman sosyal yaşamda aktif olarak kullanılmaktadır. Ömrünün sınırlı olduğunu bildiği halde geleceğe kök salan insanoğlu, bu köklerin geçmişteki uçlarını da aramaktadır. Belki de uygulayıcısı ve kullanıcısı olduğumuz tüm değişimlerin mihenk taşını oluşturan ‘Kıyas’, hem çağdaşlar arasında hem tarihsel süreçte uygulanmaktadır. Rekabetin temel unsuru olan bu yaklaşım geçmişe uygulanırken her toplum benzer biçimlerde hareket eder. Modernist bir yaklaşımla ekonomik gelişmeci bir gelecek kaygısı taşıyan toplumlar için öncelikli olan, yarının biçimlendirildiği bugündür. Geçmiş ele alınırken de bugün yapılan işler geçmiş üzerinden haklanmaktadır. Ağırlıklı olarak idarecilerin kullandığı bu yöntem toplumsal hayatta da etki göstermektedir.

Birçok anlamda toy olmayan Modernist görüş; imparatorlukların ya da hiç değilse devletlerin binlerce yıl verdiği biçimi de ihtiva etmektedir değişen dünya şartlarıyla birlikte. Güncel söylemler çoğunlukla en temel dayanak olarak tarihsel olayların yorumlarını kullanır. Haklılık ya da haksızlık bunların üzerinden tartışılır. Doğrudan tarihsel süreci çözümleme amacı taşımayan gruplar için bu yaklaşım anlaşılabilir bir durumdur. Fakat kendini tarihsel gerçekliğin her yönüyle çözümlenmesi üzerinden var eden kişiler için bu iş, güncel ve popüler değil objektif ve bilimsel bir değer taşımalıdır. Tıpkı diğer birçok bilim dalında olduğu gibi. Bilimin de kritiğe tabi olduğu postmodern yaklaşımlarda ise sorgulanan bilimsel verilerdir. İzlenen yol, kıstas ölçütü, kıyaslanan verilerin niteliği ve ele geçen sonuçlar ile bu sonuçların gündelik pratiğe bıraktığı iz düşümleri etraflıca sorgulansa dahi tüm bu sorgulamalar için ilkin bir sonuç, bir söylem gerekmektedir. Aksi halde ortaya konulan ürünler ancak öteleyen bir genel başlık altında toplanıp üzerinde durulmazken; yalnız bürokraside niteliksel geçerlilik kazanabilmektedir.

Yadsınamayacak gerçek ise, günlük hayat pratiğinde çok büyük yer tutmasa da, arkeolojinin, geçmişle ilgili yaklaşık canlandırmalarda büyük bir yer tuttuğudur. Temel gayesi de budur zaten arkeolojinin: Dünün yeniden inşası ve tarihsel sürecinin açıklanması. Bu genel amaç doğrultusunda çalışan arkeoloji, incelenen zaman diliminin genişliği nedeniyle alt dallara ayrılarak  fen bilimleri ve diğer sosyal bilimler ile etkileşime ihtiyaç duymuştur. Bu birliktelikler samimi olarak popüler kaygılar ve çıkar ilişkilerinden beslenmiyorsa, çoğunlukla meyve verir. Her yeni meyve yeni bir kazanımdır, bugüne öncülük eden geçmişi anlama haznesinde.

Bugün, tarafsızlığı ya da tarafı tartışmaya açık olan yazılı belgeleri kapsayan dönemler için, bu yazıtların geçerliliğinin kısmen(?) kabulü, bazı sorulara cevap sunmaktadır. Bazı çalışmalar verilerin geçerliliğini sorgular ya da test eder nitelikte olsa da, bir kısmı da arkeolojik yazıtları doğrudan kabullenmekte ya da doğrulamaya çalışma yoluna gitmektedir.

İkinci yolun seçiminde hızlı bir akademik ilerleme ya da şekillenmiş bir akademik algının tarafında yer alma akla gelen ilk nedenleri teşkil etmektedir. Fakat var olan bir gerçekliğin farklı yorumlarının, gerçeğin zuhur edişinde bir etken olmadığı aşikârdır. Kitleye veri sunacak kişinin görüşlerini aktarması ancak gelecek için etkin rol oynayabilir. Zaman zaman tutarsızlık sinyalleri veren bu mevcut aktarımlar, sohbet aralarında yüzeysel olarak eleştirilse de, belki de toplumsal davranış biçimlerinin arkeolojiye bir yansıması olarak nitelendirilebilecek şekilde; geniş boyutlu tartışmalar ve konunun kökten sorgulanması gibi bir yaklaşım çoğu zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşmemektedir.

Arkeolojik yazıtlar üzerinde gerçekleştiğinde dahi birçok soru işareti bırakan arkeolojik yorumlama, prehistorik yorumlamalar nezdinde daha da büyük sorunsallar ve fikir ayrılıklarına neden olmaktadır. Söylemde hep toplumsal ve insanlı olan prehistorik yorumlama ve savlar üzerinde yapılacak bir kritik; tıpkı bu görüşler öne sürülürken olduğu gibi, çok yönlü ve mümkün olduğu kadar neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde ele alınmalıdır.

Tam da kendinden sonraki kuşaklara bilinçli olarak, belirli bir kaygıyla yazıtlar bırakan bir toplum veya şahsa ait tarihsel yazılı belgelerinin doğruluğunun (nitel, nicel ve etik yönlerden) sorgulanması gerekliliği; belki de tarihöncesi verilerin büyük oranda sosyal hayat pratikleriyle ilintili olması ve taraf vermemesi yönünden bir avantaj olabilir. Henüz yorumlayıcısına yazıt yoluyla bir anlam sunmayan ve yalnız yaşanmışlık barındıran prehistorik içerik, doğru bir değerlendirme ile çarpık ya da taraf tutan yazınsal veriden daha sağlıklı olabilir.

Fakat bunun da belirleyicisi yorumlayacak ve yorumu yayınlayacak kişilerin kaygısıdır. Modernist bir yaklaşımla; evrensel bilimsel etik (sosyal bilim yapıldığına göre toplumsal etikle de ilintilidir) dâhilinde bir amaç taşıyan ve belirli sorularla yola çıkan bir çalışma, tasnifin ötesine geçerek tarihi sosyal yapılanmaya dair tutarlı veriler sunabilir. Kaygılar bireysel olduğunda ise; muhtemelen bir değerlendirme verilmez ya da ancak bireysel ve temelsiz söylemler ortaya atılır.

Günümüze gelene kadar Arkeoloji Bilimi’nde birçok sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bağlamlı görüş, belirli dayanaklarla ve birbiri ile içkin şekilde ortaya konularak görülmemiş geçmişi canlandırma yolunda önemli sonuçlar elde edilmiştir. Temel görüşlerde gözlenen indirgemeci ve kategorik betimlerin, özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren batıdan başlayarak içerik değişimine uğradığı görülür. Arkeolojik çalışmalarda kullanılan yöntemsel ve diğer bilimlerle senkronize kuramsal yaklaşımlar; verilerin çok yönlü olarak değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu tür yaklaşımlarla yeni bir boyut kazanan yorumlamalar hem yeni tartışmalara yol açmakta hem de gelişkin yeniden yapılanmalara izin vermektedir.

Arkeoloji bilimi süreçsel olarak ele alındığında, yeni teknik ve yaklaşımlarla sağlanan bu değişimlerin; arkeolojinin her uygulama aşamasına ne kadar uygulandığı tartışılabilir. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde gözlenen ve bir nevi diyalog temelinde (diğer disiplinlerle arkeoloji arasında) sonuç veren yaklaşım, arkeolojinin kendi içinde ne denli uygulanmaktadır?

Her üretim gibi, Arkeoloji de birbiriyle bağlantılı yürütülen bir çok faaliyet neticesinde sonuç vermektedir. Görev paylaşımına dayalı bir çalışma sistemiyle var olan ve kendini yenileyen ya da tekrarlayan Arkeoloji; arazi, yorumlama ve yayınlama süreçlerinde bir işbirliği alanına dönüşür. Bu sürecin ilk adımını oluşturan lisans süreci, hem bu bilimin kendisine hem de ortaya konulan arkeolojik üretimlere karşı olan bakış açısı ve yaklaşımın şekillendiği dönemdir. Belirli davranış ve tutumlar bu dönemde biçim almaktadır.

II

Bizler lisans ve yüksek lisans süresince hem arkeolojinin yorum almış hallerini derslerimizde almakta, hem de kazılara katılarak yeni üretilecek bilgilerin oluşturulması aşamasında bulunmaktayız. Bazılarımız için ömür boyu yapılacak olan bu bilime dair geleneksel ya da yenilikçi her türlü yaklaşımın temelleri büyük oranda bu dönemde atılmaktadır. Fakat çalışma teknikleri yönünden giderek değişen ve birbiriyle benzeşen çalışma ekiplerine rağmen; bazı durumlardaki değişimlerin oldukça kısıtlı kaldığı görülmektedir. Kuşaklar öncesinden gelen serzenişlerin, bugün de geçerli olması ortak bir gözlemdir. Bu tartışmaların yine kuşaklar boyunca sonuç vermeden devam etmesini istemiyoruz. Herkesin pratiğinde yer aldığı alanla ilişkili rahatsızlıkları var;

– Öğrencilerin derslere ilgisiz olması ve üniversite eğitiminin vermesi beklenen bilimsel hazzın karşılanamaması.

Genel olarak hayata karşı ilgisiz olduğu söylenen öğrencilerin; verilen derslere karşı da duyarsız ve ezberci olması genel bir söylem olduğu halde bundan gerçek anlamda rahatsız olan hocaların kimler olduğu öğrenciler tarafından hissedilebilmektedir. Bir anlık öfke gösterisi olarak değil, bu durumdan gerçek anlamda rahatsız olan ve çözüm için eyleme geçen hocaların sayısal azlığı, politikanın bir yansıması olarak geleceği umursanmadan derslikleri dolduran öğrencilerin sayısı karşısında etkisiz kalmaktadır. Bazı akademisyenler için halihazırda algı yoksunu ve geri dönüşümü olmayacak bilinçsiz emek sömürücüleri olarak görünen öğrenciler, bu yaklaşım karşısında tam da yerleştirildikleri konuma benzeşmeye başlar. Bir kısır döngü çıkar ortaya. Alabildiği kadarını yansıtabilen öğrenci karşısındakinin bir yansıması olmasına rağmen sürekli tek taraflı olarak suçlanmaya devam eder. Yine de çözümü karşılıklı adımlarla olabilecek bu durumun aşılması, öğrenciyle de ilgilidir. Herkes bu bölümle ilgili bir iş kolunda çalışmak durumunda değil fakat bir sosyal bilim öğrencisinin hiç değilse hayata karşı yaklaşımında lisans süresince(üniversiteden mezun olduğunda) bir farklılaşma beklemek, dayatmacı bir beklenti olmasa gerek. İstisnalar olsa da; düşünsel dönüşüm için en uygun ve faal alanlar olan üniversitelerin öğrencide bir tepki beklemesi, doğal olanın istenmesi olarak ta görülebilir. Ancak her birimiz farkındayız ki öğrencilerin kaygıları her zaman bu düzlemde gitmiyor. Kitlesel olarak değerlendirildiğinde; küçük bir kısmı aldığı eğitimden memnun olduğu, bir kısmı bulunduğu bölümden hiç memnun olmadığı, bir kısmı da hayat pratiğinde ciddi sosyal ve ekonomik problemlerle karşılaştığı için farklı gündemler oluşuyor. Fakat eğer en azından dört yıl veriliyorsa bu bölümlerde ve insanlar bir aradaysa bu süre boyunca, zaman zaman da gündem değiştirilmeli ve her şey konuşulmalıdır değişim için(hayat pratiği de dahil..). Bunun sağlanması için derslerin işleniş biçimi, içeriği ya da aktarılma şeklinin değiştirilmesi isteniyorsa ve beklenti karşılanmıyorsa, bu ancak öğrencilerin ciddiyet kazanmış talepleri ile olabilir. Yukarıdaki şikayette samimi olan kadrolu akademisyenler ve öğrencilerin ciddiyeti, sonuç verebilmelidir. Ancak öncelikle bunların öğrenciler arasında gündem tutması gerekmektedir. Başlıca sosyal canlılardan olan insan; arkeolojinin bir sosyal bilim olduğunu hissetmesi durumunda, ileride yapsın ya da yapmasın eğitimin bir ucuyla(felsefe, sosyoloji, antropoloji ve diğerleri) ilgileneceği düşünülebilir. Öğrenciler gerçekten kararlı olduğunda, sayısal oranları da düşünüldüğünde istedikleri dönüşümün gerçekleşmesi ihtimali; öğrencilere yavan eğitim veren, slaytla sınırlı, yorum verdirtmeyen ve konumunu dayatan inatçı hocaların durumlarını korumaya devam etmesi ihtimalinden çok daha yüksektir.

– Öğrencilerin dersler dışında akademiye dahil edilmemesi konusu, öğrenciler arasında dile getirilen yaygın mağduriyetlerdendir. Ders saatlerinde, sosyal teorilerden uzak, insana değmeyen, bugünden kopuk, salt ezber temelli içerikler alan öğrenciler bu durum karşısında okulun her alanından uzaklaşmaktadır. Tartışma kültüründen uzak tutulmuş bir geçmişle üniversitelere bir şekilde yerleşen öğrenciler; konservatif hoca tutumları karşısında hissettikleri sarsılmaz iktidar görüntüsünden ürkmekte ve hiçbir şekilde kendilerini üniversiteye, bölüme özelliklede akademiye ait hissedememektedirler. En vahimi doğrudan içinde oldukları ve gelecekte şekillendirecekleri akademinin onlardan hep uzak tutulmasıdır. Bu durumu aşmaya çalışan hocaların çabaları ise, büyük çoğunluğun sergilediği baskın tutum karşısında şartlanan öğrenciler üzerinde sonuç verememektedir. Bu hiyerarşik ilişki tabi ki yalnız hocalarla kısıtlı değil. YÖK ve bağlı rektörler, dekanlar ve akademik kadronun sergilediği tutumun oluşturduğu kaçınılmaz bir sonuçtur. Yıllar önce aynı sıralarda oturmuş akademik kadronun eğer hala varsa ego ve çıkar düşüncelerini bir yana bırakarak, yalnız bilgi paylaşımı ve kolektif fikir üretimi kaygısıyla derslere girmesi bu durumun en kısa ve herkes için en sağlıklı çözümü olabilir.

Kimin akademinin neresinde durduğuyla paralel olarak; gerek toplum algısı gerek hoca dayatma ve tutumu gerekse de öğrenci profili ile ilgili çokça şikayetimiz var. Herkesin söyleyecekleri var. Fakat amaç gerçekten sonuç almak olacaksa; tüm bu eleştiriler ancak empati ve dialogla çözülebilir. Bir hocanın kaygısı öğrencilerin gerçekleri ile çelişiyorsa bunda tek çözüm, hocanın hiyerarşik konumunu terk edip gerçeklik düzleminde konunun tartışılmasıdır. Eğer öğrencinin talebi hocanın imkanları ötesindeyse de bu büyük oranda YÖK politikaları ile ilgilidir. Fikrimize göre, akademinin de ötesinde olan ve yürüttüğü politikalarla çarpıklıklara yol açan devlet ve organlarıyla ilgili talep gerektiren sorunların çözümü de yine bir araya gelip, eşitlikçi bir düzlem etrafında devlete seslenmekten geçer. Kendi arasında bir mutabakata varamayan akademi (öğrenci düzeyinden, en üst ünvan düzeyine), toplumsal dönüşümde ya da bulunulan durumun değişiminde etkin rol oynayamaz. İç sorunların çözülmesi halinde her şey daha ulaşılabilir olacaktır. Bu zincire eklenen her kazanım, herkesin hareket alanının genişletecektir, kim nerede durursa dursun.

Coşkun Sivil
Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencisi

Arkeolojiyle İlgili Yayınların Bulunabileceği İnternet Siteleri

Bu yazıya, Arkeoloji Gazetesi okuyucularının affına sığınarak, bir itirafla başlamak istiyorum. Alper’le (Gölbaş) arkadaşlığımız 12-13 yıl eskiye dayanır (itiraf bu değil henüz). Üniversitede tanışmıştık. Kendisi iyi bir insandır, fakat bir kusuru var. Her konuda benimle iddialaşmayı, ama her defasında da kaybetmeyi çok sever (FIFA’da 6-1 yenmişliğim vardır). Yenilgiden haz alıyor sanırım. Arkeoloji Gazetesi’ne yazdığımız yazılardan hangisinin Facebook üzerinden daha çok beğeni alacağı üzerinden yine böyle bir iddiaya girmiştik. Benim yazım Tarih ve Post-modernizm başlıklı bir çeviriydi. O ise arkeologların nasıl iş bulabileceğiyle ilgili Türkiye’de Nasıl Arkeologluk Yapılır başlıklı bir yazı yazmıştı (bu konularda çok deneyimlidir :). Haliyle onun yazısı benim yazdığıma fark attı. Fakat ona, bu iddianın henüz bitmediğini, onunkinden daha çok beğenilecek bir yazı yazacağımı söylemiştim. İşte bu yazının asıl yazılma nedeni budur.

Gelelim ikinci nedene.

İnternet aleminde, arkeolojiyle ilgili kitap ve makale içeren bir dolu YASAL site var. Bunların bazılarını herkes biliyor, bazılarındansa kimsenin haberi yok. Derli toplu bir liste içeren bir yer de yok maalesef. Bu yazıda, işte bu eksikliği bir nebze olsun doldurabilmek amacıyla, bu sitelerin –benim bildiklerimin- bir dökümünü yapmak istiyorum. Her birinin altına da kısa açıklamalar yapmaya çalışacağım. Böylece internette arkeolojiyle ilgili makale, kitap arayanların elinin altında bir başvuru kaynağı olur. Benim ilgi alanım prehistorya olduğu için, bu konudaki yayınları içeren siteler daha fazla. Sizin bildiğiniz, ama bu listede olmayan bir yer varsa, bana veya site yönetimine haber verirseniz, listeyi güncelleriz.

Bu sitelerin çoğunda kitap ve makaleler ücretsiz, ancak ücretli ya da kısmen-ücretli olanlar da var. Kıyıda köşede birikmişim var, diyorsanız, kredi kartı kullanarak bunlara da ulaşabilirsiniz elbet. Yine bu sitelerin bazılarına ücretsiz erişim için, bir üniversitenin ya da benzeri bir kurumun ağıyla bağlanmak gerekebiliyor. Sitelerin ve elbette makale ve kitapların çoğu İngilizce.

Kitap, Dergi, Makale vb. İçeren Siteler

ACADEMIA.EDU: Emrullah (Kalkan) bu siteden bahsetmişti daha önce. Burası akademisyelerin facebook’u gibi bir şey. Üye olabilmek için yalnızca bir üniversitede okumak veya çalışmak gerekiyor. Hatta o bile gerekiyor mu emin değilim. Buraya üye olanlar, kendi yazdıkları makale veya kitapları ekleyerek dünyanın dört bir yanındakilerin kullanımına açıyorlar. Ücretli dergilerde yayımlanan bazı yazıları veya kitap bölümlerini bulmak mümkün.

JSTOR: Herhalde ilgili olan herkes jstor’u bilir. En büyük makale arşivi. Bir üniversite veya enstitünün internet ağıyla bağlanmak gerekiyor.

 

EBSCOHOST: Jstor benzeri bir site. Farklı veritabanlarında arama yapılabiliyor. Ancak buna da bir üniversite vb kanalıyla bağlanmak lazım.

WILEY ONLINE LIBRARY: Jstor benzeri bir başka site. Madem jstor var, bunları niye kullanayım derseniz, jstor’da olmayıp da buralarda bulabileceğiniz dergi ve makaleler var.

 

SPRINGERLINK: Bir başka jstor benzeri site.

SAGE: Jstor benzeri bir başka site.

ABZU: Eski Yakındoğu ve Mezopotamya ile ilgili kitap ve makalelerin bulunabileceği site.

AMAR: Yakındoğu’daki kazıların raporlarını (kitap, makale vs) dijitalize eden bir site. Türkiye ve İran’da da birçok araştırma yapan Elisabeth Stone’un direktörlüğünde yürüyor. Bu siteyi ailecek takip ediyoruz.

PALEORIENT: Fransız Ulusal Araştırma Enstitüsü’nün (CNRS- Centre national de la recherche scientifique) çıkardığı bir dergi. Daha çok Yakındoğu ve Orta Asya prehistoryasıyla ilgili makaleler yayımlanıyor. Yakındoğu prehistoryası için önemli yayınların olduğu bir dergidir. 1973 ile 2008 arasındaki eski sayılarına ulaşmak mümkün.

DOCUMENTA PRAEHISTORICA: Ljubjana Üniversitesi (Slovenya) Arkeoloji Bölümü’nün dergisi. Adından da anlaşılacağı üzere, ağırlıklı olarak prehistorik dönemlerle ilgili yazılar yayımlanıyor. Bölge olarak da Avrupa ve Yakındoğu ağırlıklı. İsmine aldanmayın, yazılar İngilizce. Bunun da eski sayılarına erişim ücretsiz.

NEO-LITHICS: Berlin Free Üniversitesi’nin “Güneybatı Asya Yontmataş Çalışmaları” ağırlıklı, ama başka konularda da yazılar bulunabilecek olan dergisi. İlk sayısı 94’te çıkmış. 2010’a kadarki sayılara erişim ücretsiz.

CAMBRIDGE ARCHAEOLOGICAL JOURNAL: Cambridge Üniversitesi’nin arkeoloji yayını. İlk sayısı 1991’de yayımlanmış. Bir üniversite, kütüphane vb kanalıyla bağlandığınızda, dergide 2000 yılından itibaren yayımlanmış birçok makaleye erişebiliyorsunuz.

 

EXPEDITION: Pennsylvania Müzesi’nin dergisi. Bu derginin ilgi alanı arkeoloji ve antropoloji. Konu, dönem vs sınırlaması yok. 1958 ile 2009 arasındaki tüm sayılara erişim ücretsiz. Ayrıca güzel tarafı, bu tarihler arasındaki sayıları kapsayan bir indeksinin olması.

 

WORLD ARCHAEOLOGY: Taylor & Francis Yayınevi’nin çıkardığı, arkeolojiyle ilgili makalelerin yayımlandığı World Archaeology dergisindeki bazı yazılara ücretsiz erişilebiliyor.

 

PNAS: Tam emin değilim ama, herhalde Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi’nin yayını (Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America). Anthropology başlığı altında arkeolojiyle ilgili birçok makale mevcut. 6 aydan daha eski olan tüm sayılar ücretsiz.

 

CHICAGO ÜNİVERSİTESİ DOĞU ENSTİTÜSÜ YAYINLARI: Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü (Oriental Institute of the University of Chicago) tarafından yayımlanan kitapların bulunduğu site. Bir kısmı ücretsiz.

 

PECYA: Nihayet Türkçe yayınların olduğu bir site. Dergi ve kitap sayısı şimdilik az ama artıyor. Sosyal Bilimler başlığı altında 13 dergi, 93 kitap bulunuyor an itibarıyle. Yayınların bir kısmı ücretli.

ASOS INDEX: Akademia Sosyal Bilimler İndeksi (ASOS Index), sosyal bilimler alanında düzenli olarak basılı ya da elektronik yayınlanmakta olan “hakemli” dergileri taramayı ve sosyal bilimler alanında ulusal düzeyde profesyonel indeksleme hizmetini sunmayı hedeflemektedir. Dergi konuları arasında arkeoloji henüz yok ama tarih ve antropoloji başlığı altında arkeolojiyle ilgili birkaç yayın bulunabilir.

 

INTERNET ARCHIVE: Tarih ve arkeoloji konularında birçok kitap, video, fotoğraf vb içeren bir site.

PERSEUS: Tufts Üniversitesi’nin (ABD) desteğiyle yürütülen bu çalışmada, Antik Yunan ve Roma metinlerinin orijinalleri ve İngilizce çevirileri dijital ortama aktarılmış. Bir de güzel bir tarama fasilitesi olsa, tadından yenmeyecek.

 

THEOI: Perseus benzeri, ancak yalnızca metin değil, ayrıca resim, çizim vs de bulunabilecek bir site.

ANTIQUITY: 1927’de ilk sayısı çıkan Antiquity, kurucusu O. G. S. Crawford’un sözleriyle, “araştırma alanı dünya, dönemi milyon yıldan fazla, konusu insan” olan bir dergi. Yazıların Avrupa ağırlıklı olduğunu ekleyeyim. İlk sayısından-2012’deki son sayısına kadar erişim ücretli. Yalnızca bazı makalelere ulaşabiliyorsunuz.

PROJECT GUTENBERG: 1971 yılında kurulan Project Gutenberg, genelde telif hakkı olmayan kitapların bulunabileceği bir site. Arkeolojiyle ilgili çok fazla şey yok ama bir göz atılabilir.

GOOGLE BOOKS: Bunu da herkes biliyordur zaten. En kıl olduğum site olduğu için, bunu en sona attım. Kitabı bulursun, tam sana lazım olan kısmına erişim olmaz (Murphy yasası).

Kütüphane Katalogları

TOKAT: Ulusal Toplu Katalog, Türkiye’deki kütüphanelerin kataloglarına erişebileceğiniz site.

 

DAINST: Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün kütüphane katoloğu.

 

HOLLANDA ARKEOLOJİ ENSTİTÜSÜ: Hollanda Araştırma enstitüsü’nün kitaplığının online kataloğu.

 

FRANSIZ ANADOLU ARAŞTIRMALARI: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün online kataloğu.