Ne İstiyoruz?

I

Tarihsel içerik taşıyan söylemler her zaman sosyal yaşamda aktif olarak kullanılmaktadır. Ömrünün sınırlı olduğunu bildiği halde geleceğe kök salan insanoğlu, bu köklerin geçmişteki uçlarını da aramaktadır. Belki de uygulayıcısı ve kullanıcısı olduğumuz tüm değişimlerin mihenk taşını oluşturan ‘Kıyas’, hem çağdaşlar arasında hem tarihsel süreçte uygulanmaktadır. Rekabetin temel unsuru olan bu yaklaşım geçmişe uygulanırken her toplum benzer biçimlerde hareket eder. Modernist bir yaklaşımla ekonomik gelişmeci bir gelecek kaygısı taşıyan toplumlar için öncelikli olan, yarının biçimlendirildiği bugündür. Geçmiş ele alınırken de bugün yapılan işler geçmiş üzerinden haklanmaktadır. Ağırlıklı olarak idarecilerin kullandığı bu yöntem toplumsal hayatta da etki göstermektedir.

Birçok anlamda toy olmayan Modernist görüş; imparatorlukların ya da hiç değilse devletlerin binlerce yıl verdiği biçimi de ihtiva etmektedir değişen dünya şartlarıyla birlikte. Güncel söylemler çoğunlukla en temel dayanak olarak tarihsel olayların yorumlarını kullanır. Haklılık ya da haksızlık bunların üzerinden tartışılır. Doğrudan tarihsel süreci çözümleme amacı taşımayan gruplar için bu yaklaşım anlaşılabilir bir durumdur. Fakat kendini tarihsel gerçekliğin her yönüyle çözümlenmesi üzerinden var eden kişiler için bu iş, güncel ve popüler değil objektif ve bilimsel bir değer taşımalıdır. Tıpkı diğer birçok bilim dalında olduğu gibi. Bilimin de kritiğe tabi olduğu postmodern yaklaşımlarda ise sorgulanan bilimsel verilerdir. İzlenen yol, kıstas ölçütü, kıyaslanan verilerin niteliği ve ele geçen sonuçlar ile bu sonuçların gündelik pratiğe bıraktığı iz düşümleri etraflıca sorgulansa dahi tüm bu sorgulamalar için ilkin bir sonuç, bir söylem gerekmektedir. Aksi halde ortaya konulan ürünler ancak öteleyen bir genel başlık altında toplanıp üzerinde durulmazken; yalnız bürokraside niteliksel geçerlilik kazanabilmektedir.

Yadsınamayacak gerçek ise, günlük hayat pratiğinde çok büyük yer tutmasa da, arkeolojinin, geçmişle ilgili yaklaşık canlandırmalarda büyük bir yer tuttuğudur. Temel gayesi de budur zaten arkeolojinin: Dünün yeniden inşası ve tarihsel sürecinin açıklanması. Bu genel amaç doğrultusunda çalışan arkeoloji, incelenen zaman diliminin genişliği nedeniyle alt dallara ayrılarak  fen bilimleri ve diğer sosyal bilimler ile etkileşime ihtiyaç duymuştur. Bu birliktelikler samimi olarak popüler kaygılar ve çıkar ilişkilerinden beslenmiyorsa, çoğunlukla meyve verir. Her yeni meyve yeni bir kazanımdır, bugüne öncülük eden geçmişi anlama haznesinde.

Bugün, tarafsızlığı ya da tarafı tartışmaya açık olan yazılı belgeleri kapsayan dönemler için, bu yazıtların geçerliliğinin kısmen(?) kabulü, bazı sorulara cevap sunmaktadır. Bazı çalışmalar verilerin geçerliliğini sorgular ya da test eder nitelikte olsa da, bir kısmı da arkeolojik yazıtları doğrudan kabullenmekte ya da doğrulamaya çalışma yoluna gitmektedir.

İkinci yolun seçiminde hızlı bir akademik ilerleme ya da şekillenmiş bir akademik algının tarafında yer alma akla gelen ilk nedenleri teşkil etmektedir. Fakat var olan bir gerçekliğin farklı yorumlarının, gerçeğin zuhur edişinde bir etken olmadığı aşikârdır. Kitleye veri sunacak kişinin görüşlerini aktarması ancak gelecek için etkin rol oynayabilir. Zaman zaman tutarsızlık sinyalleri veren bu mevcut aktarımlar, sohbet aralarında yüzeysel olarak eleştirilse de, belki de toplumsal davranış biçimlerinin arkeolojiye bir yansıması olarak nitelendirilebilecek şekilde; geniş boyutlu tartışmalar ve konunun kökten sorgulanması gibi bir yaklaşım çoğu zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşmemektedir.

Arkeolojik yazıtlar üzerinde gerçekleştiğinde dahi birçok soru işareti bırakan arkeolojik yorumlama, prehistorik yorumlamalar nezdinde daha da büyük sorunsallar ve fikir ayrılıklarına neden olmaktadır. Söylemde hep toplumsal ve insanlı olan prehistorik yorumlama ve savlar üzerinde yapılacak bir kritik; tıpkı bu görüşler öne sürülürken olduğu gibi, çok yönlü ve mümkün olduğu kadar neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde ele alınmalıdır.

Tam da kendinden sonraki kuşaklara bilinçli olarak, belirli bir kaygıyla yazıtlar bırakan bir toplum veya şahsa ait tarihsel yazılı belgelerinin doğruluğunun (nitel, nicel ve etik yönlerden) sorgulanması gerekliliği; belki de tarihöncesi verilerin büyük oranda sosyal hayat pratikleriyle ilintili olması ve taraf vermemesi yönünden bir avantaj olabilir. Henüz yorumlayıcısına yazıt yoluyla bir anlam sunmayan ve yalnız yaşanmışlık barındıran prehistorik içerik, doğru bir değerlendirme ile çarpık ya da taraf tutan yazınsal veriden daha sağlıklı olabilir.

Fakat bunun da belirleyicisi yorumlayacak ve yorumu yayınlayacak kişilerin kaygısıdır. Modernist bir yaklaşımla; evrensel bilimsel etik (sosyal bilim yapıldığına göre toplumsal etikle de ilintilidir) dâhilinde bir amaç taşıyan ve belirli sorularla yola çıkan bir çalışma, tasnifin ötesine geçerek tarihi sosyal yapılanmaya dair tutarlı veriler sunabilir. Kaygılar bireysel olduğunda ise; muhtemelen bir değerlendirme verilmez ya da ancak bireysel ve temelsiz söylemler ortaya atılır.

Günümüze gelene kadar Arkeoloji Bilimi’nde birçok sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bağlamlı görüş, belirli dayanaklarla ve birbiri ile içkin şekilde ortaya konularak görülmemiş geçmişi canlandırma yolunda önemli sonuçlar elde edilmiştir. Temel görüşlerde gözlenen indirgemeci ve kategorik betimlerin, özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren batıdan başlayarak içerik değişimine uğradığı görülür. Arkeolojik çalışmalarda kullanılan yöntemsel ve diğer bilimlerle senkronize kuramsal yaklaşımlar; verilerin çok yönlü olarak değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu tür yaklaşımlarla yeni bir boyut kazanan yorumlamalar hem yeni tartışmalara yol açmakta hem de gelişkin yeniden yapılanmalara izin vermektedir.

Arkeoloji bilimi süreçsel olarak ele alındığında, yeni teknik ve yaklaşımlarla sağlanan bu değişimlerin; arkeolojinin her uygulama aşamasına ne kadar uygulandığı tartışılabilir. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde gözlenen ve bir nevi diyalog temelinde (diğer disiplinlerle arkeoloji arasında) sonuç veren yaklaşım, arkeolojinin kendi içinde ne denli uygulanmaktadır?

Her üretim gibi, Arkeoloji de birbiriyle bağlantılı yürütülen bir çok faaliyet neticesinde sonuç vermektedir. Görev paylaşımına dayalı bir çalışma sistemiyle var olan ve kendini yenileyen ya da tekrarlayan Arkeoloji; arazi, yorumlama ve yayınlama süreçlerinde bir işbirliği alanına dönüşür. Bu sürecin ilk adımını oluşturan lisans süreci, hem bu bilimin kendisine hem de ortaya konulan arkeolojik üretimlere karşı olan bakış açısı ve yaklaşımın şekillendiği dönemdir. Belirli davranış ve tutumlar bu dönemde biçim almaktadır.

II

Bizler lisans ve yüksek lisans süresince hem arkeolojinin yorum almış hallerini derslerimizde almakta, hem de kazılara katılarak yeni üretilecek bilgilerin oluşturulması aşamasında bulunmaktayız. Bazılarımız için ömür boyu yapılacak olan bu bilime dair geleneksel ya da yenilikçi her türlü yaklaşımın temelleri büyük oranda bu dönemde atılmaktadır. Fakat çalışma teknikleri yönünden giderek değişen ve birbiriyle benzeşen çalışma ekiplerine rağmen; bazı durumlardaki değişimlerin oldukça kısıtlı kaldığı görülmektedir. Kuşaklar öncesinden gelen serzenişlerin, bugün de geçerli olması ortak bir gözlemdir. Bu tartışmaların yine kuşaklar boyunca sonuç vermeden devam etmesini istemiyoruz. Herkesin pratiğinde yer aldığı alanla ilişkili rahatsızlıkları var;

– Öğrencilerin derslere ilgisiz olması ve üniversite eğitiminin vermesi beklenen bilimsel hazzın karşılanamaması.

Genel olarak hayata karşı ilgisiz olduğu söylenen öğrencilerin; verilen derslere karşı da duyarsız ve ezberci olması genel bir söylem olduğu halde bundan gerçek anlamda rahatsız olan hocaların kimler olduğu öğrenciler tarafından hissedilebilmektedir. Bir anlık öfke gösterisi olarak değil, bu durumdan gerçek anlamda rahatsız olan ve çözüm için eyleme geçen hocaların sayısal azlığı, politikanın bir yansıması olarak geleceği umursanmadan derslikleri dolduran öğrencilerin sayısı karşısında etkisiz kalmaktadır. Bazı akademisyenler için halihazırda algı yoksunu ve geri dönüşümü olmayacak bilinçsiz emek sömürücüleri olarak görünen öğrenciler, bu yaklaşım karşısında tam da yerleştirildikleri konuma benzeşmeye başlar. Bir kısır döngü çıkar ortaya. Alabildiği kadarını yansıtabilen öğrenci karşısındakinin bir yansıması olmasına rağmen sürekli tek taraflı olarak suçlanmaya devam eder. Yine de çözümü karşılıklı adımlarla olabilecek bu durumun aşılması, öğrenciyle de ilgilidir. Herkes bu bölümle ilgili bir iş kolunda çalışmak durumunda değil fakat bir sosyal bilim öğrencisinin hiç değilse hayata karşı yaklaşımında lisans süresince(üniversiteden mezun olduğunda) bir farklılaşma beklemek, dayatmacı bir beklenti olmasa gerek. İstisnalar olsa da; düşünsel dönüşüm için en uygun ve faal alanlar olan üniversitelerin öğrencide bir tepki beklemesi, doğal olanın istenmesi olarak ta görülebilir. Ancak her birimiz farkındayız ki öğrencilerin kaygıları her zaman bu düzlemde gitmiyor. Kitlesel olarak değerlendirildiğinde; küçük bir kısmı aldığı eğitimden memnun olduğu, bir kısmı bulunduğu bölümden hiç memnun olmadığı, bir kısmı da hayat pratiğinde ciddi sosyal ve ekonomik problemlerle karşılaştığı için farklı gündemler oluşuyor. Fakat eğer en azından dört yıl veriliyorsa bu bölümlerde ve insanlar bir aradaysa bu süre boyunca, zaman zaman da gündem değiştirilmeli ve her şey konuşulmalıdır değişim için(hayat pratiği de dahil..). Bunun sağlanması için derslerin işleniş biçimi, içeriği ya da aktarılma şeklinin değiştirilmesi isteniyorsa ve beklenti karşılanmıyorsa, bu ancak öğrencilerin ciddiyet kazanmış talepleri ile olabilir. Yukarıdaki şikayette samimi olan kadrolu akademisyenler ve öğrencilerin ciddiyeti, sonuç verebilmelidir. Ancak öncelikle bunların öğrenciler arasında gündem tutması gerekmektedir. Başlıca sosyal canlılardan olan insan; arkeolojinin bir sosyal bilim olduğunu hissetmesi durumunda, ileride yapsın ya da yapmasın eğitimin bir ucuyla(felsefe, sosyoloji, antropoloji ve diğerleri) ilgileneceği düşünülebilir. Öğrenciler gerçekten kararlı olduğunda, sayısal oranları da düşünüldüğünde istedikleri dönüşümün gerçekleşmesi ihtimali; öğrencilere yavan eğitim veren, slaytla sınırlı, yorum verdirtmeyen ve konumunu dayatan inatçı hocaların durumlarını korumaya devam etmesi ihtimalinden çok daha yüksektir.

– Öğrencilerin dersler dışında akademiye dahil edilmemesi konusu, öğrenciler arasında dile getirilen yaygın mağduriyetlerdendir. Ders saatlerinde, sosyal teorilerden uzak, insana değmeyen, bugünden kopuk, salt ezber temelli içerikler alan öğrenciler bu durum karşısında okulun her alanından uzaklaşmaktadır. Tartışma kültüründen uzak tutulmuş bir geçmişle üniversitelere bir şekilde yerleşen öğrenciler; konservatif hoca tutumları karşısında hissettikleri sarsılmaz iktidar görüntüsünden ürkmekte ve hiçbir şekilde kendilerini üniversiteye, bölüme özelliklede akademiye ait hissedememektedirler. En vahimi doğrudan içinde oldukları ve gelecekte şekillendirecekleri akademinin onlardan hep uzak tutulmasıdır. Bu durumu aşmaya çalışan hocaların çabaları ise, büyük çoğunluğun sergilediği baskın tutum karşısında şartlanan öğrenciler üzerinde sonuç verememektedir. Bu hiyerarşik ilişki tabi ki yalnız hocalarla kısıtlı değil. YÖK ve bağlı rektörler, dekanlar ve akademik kadronun sergilediği tutumun oluşturduğu kaçınılmaz bir sonuçtur. Yıllar önce aynı sıralarda oturmuş akademik kadronun eğer hala varsa ego ve çıkar düşüncelerini bir yana bırakarak, yalnız bilgi paylaşımı ve kolektif fikir üretimi kaygısıyla derslere girmesi bu durumun en kısa ve herkes için en sağlıklı çözümü olabilir.

Kimin akademinin neresinde durduğuyla paralel olarak; gerek toplum algısı gerek hoca dayatma ve tutumu gerekse de öğrenci profili ile ilgili çokça şikayetimiz var. Herkesin söyleyecekleri var. Fakat amaç gerçekten sonuç almak olacaksa; tüm bu eleştiriler ancak empati ve dialogla çözülebilir. Bir hocanın kaygısı öğrencilerin gerçekleri ile çelişiyorsa bunda tek çözüm, hocanın hiyerarşik konumunu terk edip gerçeklik düzleminde konunun tartışılmasıdır. Eğer öğrencinin talebi hocanın imkanları ötesindeyse de bu büyük oranda YÖK politikaları ile ilgilidir. Fikrimize göre, akademinin de ötesinde olan ve yürüttüğü politikalarla çarpıklıklara yol açan devlet ve organlarıyla ilgili talep gerektiren sorunların çözümü de yine bir araya gelip, eşitlikçi bir düzlem etrafında devlete seslenmekten geçer. Kendi arasında bir mutabakata varamayan akademi (öğrenci düzeyinden, en üst ünvan düzeyine), toplumsal dönüşümde ya da bulunulan durumun değişiminde etkin rol oynayamaz. İç sorunların çözülmesi halinde her şey daha ulaşılabilir olacaktır. Bu zincire eklenen her kazanım, herkesin hareket alanının genişletecektir, kim nerede durursa dursun.

Coşkun Sivil
Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencisi

yorum.

Arkeolojiyle İlgili Yayınların Bulunabileceği İnternet Siteleri

Bu yazıya, Arkeoloji Gazetesi okuyucularının affına sığınarak, bir itirafla başlamak istiyorum. Alper’le (Gölbaş) arkadaşlığımız 12-13 yıl eskiye dayanır (itiraf bu değil henüz). Üniversitede tanışmıştık. Kendisi iyi bir insandır, fakat bir kusuru var. Her konuda benimle iddialaşmayı, ama her defasında da kaybetmeyi çok sever (FIFA’da 6-1 yenmişliğim vardır). Yenilgiden haz alıyor sanırım. Arkeoloji Gazetesi’ne yazdığımız yazılardan hangisinin Facebook üzerinden daha çok beğeni alacağı üzerinden yine böyle bir iddiaya girmiştik. Benim yazım Tarih ve Post-modernizm başlıklı bir çeviriydi. O ise arkeologların nasıl iş bulabileceğiyle ilgili Türkiye’de Nasıl Arkeologluk Yapılır başlıklı bir yazı yazmıştı (bu konularda çok deneyimlidir :). Haliyle onun yazısı benim yazdığıma fark attı. Fakat ona, bu iddianın henüz bitmediğini, onunkinden daha çok beğenilecek bir yazı yazacağımı söylemiştim. İşte bu yazının asıl yazılma nedeni budur.

Gelelim ikinci nedene.

İnternet aleminde, arkeolojiyle ilgili kitap ve makale içeren bir dolu YASAL site var. Bunların bazılarını herkes biliyor, bazılarındansa kimsenin haberi yok. Derli toplu bir liste içeren bir yer de yok maalesef. Bu yazıda, işte bu eksikliği bir nebze olsun doldurabilmek amacıyla, bu sitelerin –benim bildiklerimin- bir dökümünü yapmak istiyorum. Her birinin altına da kısa açıklamalar yapmaya çalışacağım. Böylece internette arkeolojiyle ilgili makale, kitap arayanların elinin altında bir başvuru kaynağı olur. Benim ilgi alanım prehistorya olduğu için, bu konudaki yayınları içeren siteler daha fazla. Sizin bildiğiniz, ama bu listede olmayan bir yer varsa, bana veya site yönetimine haber verirseniz, listeyi güncelleriz.

Bu sitelerin çoğunda kitap ve makaleler ücretsiz, ancak ücretli ya da kısmen-ücretli olanlar da var. Kıyıda köşede birikmişim var, diyorsanız, kredi kartı kullanarak bunlara da ulaşabilirsiniz elbet. Yine bu sitelerin bazılarına ücretsiz erişim için, bir üniversitenin ya da benzeri bir kurumun ağıyla bağlanmak gerekebiliyor. Sitelerin ve elbette makale ve kitapların çoğu İngilizce.

Kitap, Dergi, Makale vb. İçeren Siteler

ACADEMIA.EDU: Emrullah (Kalkan) bu siteden bahsetmişti daha önce. Burası akademisyelerin facebook’u gibi bir şey. Üye olabilmek için yalnızca bir üniversitede okumak veya çalışmak gerekiyor. Hatta o bile gerekiyor mu emin değilim. Buraya üye olanlar, kendi yazdıkları makale veya kitapları ekleyerek dünyanın dört bir yanındakilerin kullanımına açıyorlar. Ücretli dergilerde yayımlanan bazı yazıları veya kitap bölümlerini bulmak mümkün.

JSTOR: Herhalde ilgili olan herkes jstor’u bilir. En büyük makale arşivi. Bir üniversite veya enstitünün internet ağıyla bağlanmak gerekiyor.

 

EBSCOHOST: Jstor benzeri bir site. Farklı veritabanlarında arama yapılabiliyor. Ancak buna da bir üniversite vb kanalıyla bağlanmak lazım.

WILEY ONLINE LIBRARY: Jstor benzeri bir başka site. Madem jstor var, bunları niye kullanayım derseniz, jstor’da olmayıp da buralarda bulabileceğiniz dergi ve makaleler var.

 

SPRINGERLINK: Bir başka jstor benzeri site.

SAGE: Jstor benzeri bir başka site.

ABZU: Eski Yakındoğu ve Mezopotamya ile ilgili kitap ve makalelerin bulunabileceği site.

AMAR: Yakındoğu’daki kazıların raporlarını (kitap, makale vs) dijitalize eden bir site. Türkiye ve İran’da da birçok araştırma yapan Elisabeth Stone’un direktörlüğünde yürüyor. Bu siteyi ailecek takip ediyoruz.

PALEORIENT: Fransız Ulusal Araştırma Enstitüsü’nün (CNRS- Centre national de la recherche scientifique) çıkardığı bir dergi. Daha çok Yakındoğu ve Orta Asya prehistoryasıyla ilgili makaleler yayımlanıyor. Yakındoğu prehistoryası için önemli yayınların olduğu bir dergidir. 1973 ile 2008 arasındaki eski sayılarına ulaşmak mümkün.

DOCUMENTA PRAEHISTORICA: Ljubjana Üniversitesi (Slovenya) Arkeoloji Bölümü’nün dergisi. Adından da anlaşılacağı üzere, ağırlıklı olarak prehistorik dönemlerle ilgili yazılar yayımlanıyor. Bölge olarak da Avrupa ve Yakındoğu ağırlıklı. İsmine aldanmayın, yazılar İngilizce. Bunun da eski sayılarına erişim ücretsiz.

NEO-LITHICS: Berlin Free Üniversitesi’nin “Güneybatı Asya Yontmataş Çalışmaları” ağırlıklı, ama başka konularda da yazılar bulunabilecek olan dergisi. İlk sayısı 94’te çıkmış. 2010’a kadarki sayılara erişim ücretsiz.

CAMBRIDGE ARCHAEOLOGICAL JOURNAL: Cambridge Üniversitesi’nin arkeoloji yayını. İlk sayısı 1991’de yayımlanmış. Bir üniversite, kütüphane vb kanalıyla bağlandığınızda, dergide 2000 yılından itibaren yayımlanmış birçok makaleye erişebiliyorsunuz.

 

EXPEDITION: Pennsylvania Müzesi’nin dergisi. Bu derginin ilgi alanı arkeoloji ve antropoloji. Konu, dönem vs sınırlaması yok. 1958 ile 2009 arasındaki tüm sayılara erişim ücretsiz. Ayrıca güzel tarafı, bu tarihler arasındaki sayıları kapsayan bir indeksinin olması.

 

WORLD ARCHAEOLOGY: Taylor & Francis Yayınevi’nin çıkardığı, arkeolojiyle ilgili makalelerin yayımlandığı World Archaeology dergisindeki bazı yazılara ücretsiz erişilebiliyor.

 

PNAS: Tam emin değilim ama, herhalde Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi’nin yayını (Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America). Anthropology başlığı altında arkeolojiyle ilgili birçok makale mevcut. 6 aydan daha eski olan tüm sayılar ücretsiz.

 

CHICAGO ÜNİVERSİTESİ DOĞU ENSTİTÜSÜ YAYINLARI: Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü (Oriental Institute of the University of Chicago) tarafından yayımlanan kitapların bulunduğu site. Bir kısmı ücretsiz.

 

PECYA: Nihayet Türkçe yayınların olduğu bir site. Dergi ve kitap sayısı şimdilik az ama artıyor. Sosyal Bilimler başlığı altında 13 dergi, 93 kitap bulunuyor an itibarıyle. Yayınların bir kısmı ücretli.

ASOS INDEX: Akademia Sosyal Bilimler İndeksi (ASOS Index), sosyal bilimler alanında düzenli olarak basılı ya da elektronik yayınlanmakta olan “hakemli” dergileri taramayı ve sosyal bilimler alanında ulusal düzeyde profesyonel indeksleme hizmetini sunmayı hedeflemektedir. Dergi konuları arasında arkeoloji henüz yok ama tarih ve antropoloji başlığı altında arkeolojiyle ilgili birkaç yayın bulunabilir.

 

INTERNET ARCHIVE: Tarih ve arkeoloji konularında birçok kitap, video, fotoğraf vb içeren bir site.

PERSEUS: Tufts Üniversitesi’nin (ABD) desteğiyle yürütülen bu çalışmada, Antik Yunan ve Roma metinlerinin orijinalleri ve İngilizce çevirileri dijital ortama aktarılmış. Bir de güzel bir tarama fasilitesi olsa, tadından yenmeyecek.

 

THEOI: Perseus benzeri, ancak yalnızca metin değil, ayrıca resim, çizim vs de bulunabilecek bir site.

ANTIQUITY: 1927’de ilk sayısı çıkan Antiquity, kurucusu O. G. S. Crawford’un sözleriyle, “araştırma alanı dünya, dönemi milyon yıldan fazla, konusu insan” olan bir dergi. Yazıların Avrupa ağırlıklı olduğunu ekleyeyim. İlk sayısından-2012’deki son sayısına kadar erişim ücretli. Yalnızca bazı makalelere ulaşabiliyorsunuz.

PROJECT GUTENBERG: 1971 yılında kurulan Project Gutenberg, genelde telif hakkı olmayan kitapların bulunabileceği bir site. Arkeolojiyle ilgili çok fazla şey yok ama bir göz atılabilir.

GOOGLE BOOKS: Bunu da herkes biliyordur zaten. En kıl olduğum site olduğu için, bunu en sona attım. Kitabı bulursun, tam sana lazım olan kısmına erişim olmaz (Murphy yasası).

Kütüphane Katalogları

TOKAT: Ulusal Toplu Katalog, Türkiye’deki kütüphanelerin kataloglarına erişebileceğiniz site.

 

DAINST: Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün kütüphane katoloğu.

 

HOLLANDA ARKEOLOJİ ENSTİTÜSÜ: Hollanda Araştırma enstitüsü’nün kitaplığının online kataloğu.

 

FRANSIZ ANADOLU ARAŞTIRMALARI: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün online kataloğu.

 

 

yorum.

Suriye: Yağmalanacak Miras Listesi

Şam Ulusal Müzesi kırmızı alarma geçti ve müze görevlileri birçok arkeolojik eseri sergilendikleri camekanlardan alıp daha güvenli yerlere -bunun adı bi’ depo olabilir bilinmiyor- taşıdılar. Yaklaşık 2-3 ay önce oldu bunlar. Erken davranıp önlem almaları yerinde olmuş ki, Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı Lubana Mushaweh geçtiğimiz günlerde ulusal basın kuruluşu Tishreen’ye mülakat verdi: ”Kuzey Suriye’de Odyssey temasına sahip 18 mozaik ve yine Hama Müzesi envanterine kayıtlı Arami stil gümüş kaplı heykel ve muhtelif küçük buluntular çalındı (Aslında çalmak, hırsızlık yapmak daha masumane geliyor burası için, zira buradaki durum içerisinde sırf bu iş için organize olmuş irili-ufaklı gruplar, bu envanterin -ülke coğrafyasını izleyerek- farklı sınırlardan geçirilmesi, bu zorlu trafik vb aşamalar var. İşte bu yüzden bunun adı kültürel hırsızlık değil kültürel yağma. Tam da komşu Suriye’de dönen kirli savaşa ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin karşısında yer alan karanlık tiplere uygun olanı bu!).” Mozaikler çatışma bölgelerinde yürütülen kaçak kazılardan elde edilmiş ve bakanın iddiasına göre bu mozaiklerin hemen hepsi şu an Lübnan-Suriye sınırında yeni alıcılarını beklemekte. Bu yağma trafiğinin tek güzergahı burası da değil. Unesco’nun Amman ofisi Suriye’deki kültürel miras ve işbu mirasın güvenliği için endişe etmiş olacak ki -daha taze- geçtiğimiz hafta toplandı. Ürdün Kraliyet Ailesi’ne mensup bilim aşığı?! ve hamisi kişilerin de katılımıyla. Daha fazla önlem alınması istenirken yağma trafiğinin Suriye’nin dört bir tarafından/sınırından ilerletildiğini eklediler.

Interpol kayıtlarına da geçmiş olan yağmalanmış mozaik, Hama

Eserleri yağmalayan kim? Bu motivasyon için sadece para hırsı yetmez. Suriye topraklarına olan düşmanlık daha baskın bana kalırsa. Bi’ coğrafyanın tümden kurulu sanayi, askeri, bürokratik vb alanlarıyla birlikte tarihini, kültürel ve arkeolojik miras listesini kevgire çevirmek; arkaik bi’ kin ve bundan alınan esinlerle yapılıyor. Bunun adı vandalizm. Diğer adı da Selefilik. Bu şey ”mezhep” olarak da anılan bi’ çeşit İslam fırkası. Kelimenin kökenindeki selef’ten, ilk olmak sıfatından anlam kazanıyor. Onlara göre, onların metin analizlerine göre, Selefiler İslam’ın ilk ve en saf halini korumakta halen. Her şey İslam’ın en erken kuruluş yıllarındaki gibi yaşanmalı ve bu periyot harici, bu periyodu unutturan, deforme eden tüm görüş, okuma, maddi ve manevi yapılar yok edilmeli. Yanlış anlaşılmasın sakın. İşbu yıkım sadece İslam dışı inanç hareketlerine dönük değil, bizzat İslam tarihi içinde gelişim gösteren her türlü sosyal-dini harekete karşı da bi’ tehdittir.

Bir zamanlar Bamyan Vadisi'nde yükselen Buda heykelleri, saldırı öncesi-sonrası

Bu saldırganlığın dünya çapındaki en popüler örneği Afganistan’ın Bamyan Vadisi’nde -bir zamanlar- yükselen Buda heykelleri. Heykeller 2001 mart ayında start alacak şekilde yıkılmaya-yok edilmeye başlanıyor. Burada öylesine bi’ gözü dönmüşlük var ki hiç hesap etmeksizin-düşünmeden, o bahsettiğimiz arkaik öfkeyle, saldırının ilk evrelerinde uçaksavar mermileri kullanılıyor Taliban milislerince (daha sonra durup düşünmüş olmalılar ki dinamit kullanıyorlar). Hatırlatmak isterim, bu heykeller ve vadi Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası’na çok önceden alınmış ve saldırılar haftalarca sürüyor. Ve dalga geçer gibi ”yani birçok şeyi deniyoruz olmuyor ama olacak, heykeller dağa sıkı sıkıya bağlanmış adeta ataçlanmış”  tadında açıklamalar geliyordu Taliban sözcülerinden. Hiç kimsenin Unesco’dan supermanlik beklediği yok ama..

Bu vandalizmin yakın zamanlardaki örnekleri arasında Libya coğrafyası gösterilebilir. Nato destekli muhalif gruplar ve yarattıkları kargaşa neticesinde, işbu muhalifler arasında yer alan Selefi çoğunluk, El-kaide bağlantılı silahlı birlikler Sufi cami ve türbelere zarar verdiler. Birçoğu yıkıldı bu saldırılar sonunda. Yine bi’ başka örnek, aynı kıtanın diğer bi’ ülkesi olan ve şu anda Fransa öncülüğündeki batılı güçlerce askeri müdahale yaşayan Mali. Ülkenin kuzeyinde ve doğusunda hakim olan cihatçı El-kaide bağlantılı Ensar/Ansar Dine  tüm türbelere savaş açmış durumda. Liderleri olan Abou Dardar’ın bu durumun savunusu için basit bi’ izahı var: ”Mali’de tek bi’ türbe dahi kalmayacak. Allah onlardan hoşlanmıyor.”

Alma Arra Müzesi'ni ele geçiren isyancılar mozaikleri inceliyor, Maarat al-Numan

Suriye’de şimdiye kadar olan işleyiş -Selefi grubun tam anlamıyla ağırlığını koyamamasından ötürü olacak- ”yoğun” katliama benzer olmadı. Lakin Irak merkezli ve diğer örneklerde olduğu üzre El-kaide – Taliban – Selefi bağlantılı El-nusra cephesi adlı örgüt kuzey Suriye’de her geçen gün etkinliğini arttırmakta. Bu örgütün Irak’ta, Irak merkezi hükümetine, birçok tarihi taşınmazın önüne bi’ alay asker diktirtmişliği vardır taşınmazların herhangi bi’ saldırıya karşı savunulması için. Suriye’de ise Şii toplumuna ait türbeler, kutsal mekanlar saldırıya tabi tutulmuş ve tutuluyor, Halep’teki Umayyad Cami’nin minareleri keskin nişancıları tarafından pozisyon olarak kullanılıyor, kaybedildiğinde camiye ve caminin kimi kısımlarına saldırı düzenlemekten çekinilmiyor vs.  Ama buradaki işleyiş, hiç bi’ tarihi esere, arkeolojik envantere hayır duası okumadığını tahmin etmekte güçlük çekmediğimiz, hatta bildiğimiz isyancı yapı sayesinde, ”zaten yakıp yıkacaktık satalım paraya çevirelim” mantığı gütmekte şu sıra. Büyük yıkımları sona saklıyor olabilirler. Gerçi Halep’in eski şehri tanınmaz halde. Buna verdikleri yanıtlar pardon istemeden oldu ile ama bunu Esad güçleri yaptı arasında gidip geliyor. Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı her ne kadar kontrolümüz altındaki yerleşim yerleri ve buralardaki tarihi taşınmazlar ve müzeler koruma altında dese de Suriye’deki dünya kültür mirası ciddi tehdit altında. Bu tehdit arkeolojik kayıtlar nazarında tüm insanlığa ve ne tesadüftür yine aynı insanlığın tarihine duyulan kin ve nefretten ileri geliyor. Bu çok bariz önceki örneklerle birlikte. Bunu anlamak için arif olmaya da gerek yok hani (Zaten kontrolleri dışında kalan yerleri hiç düşünmeyelim bile?! Kaybolan birçok mozaik ve heykel kuzey Suriye’den, isyancıların hakim olduğu bölgelerden).

Suriye tıpkı Anadolu örneğinde olduğu üzre insanlığın doğuşundan beri birçok konar-göçer ve yerleşik kültüre ev sahipliği yapmıştır. Afrika’dan çıkış yapan insan topluluklarının dünyaya yayılım trafiğinde önemli bir nokta olan Suriye, bu prehistorik topluluklara birçok istasyon sunarken, günümüzden yaklaşık 15 bin yıl önce iklimsel nedenlerden ötürü oluşan ve Neolitik Devrim öncesi çok önemli bi’ aşama-coğrafya olan Bereketli Hilal’in büyük kısmını sınırları içinde barındırmakta aynı zamanda. Yine bu döneme ait (Neolitik) önemli periyotların yaşandığı Fırat çevresi Djade, Jerf el-Ahmar ve Mureybet gibi önemli höyükleri içermekte.

Dünya Kültür Miras Listesi’nde altı adet yerleşim-citadel-kale bulunmakta Suriye sınırlarında. Bunlar; Palmyra, Eski Halep, Eski Şam, Krak des ChevaliersBosra ve kuzeydeki Ölü/Unutulan Şehirler. Farklı dönem ve kültürlere aitler. Hepsinin ortak özelliği ise büyük bir tehdit altında oluşları.

yorum.

Tevrat Arkeolojisi ya da Siyonizmin Yeni Silahı

Arkeoloji her türlü ideolojinin, devletin vb yapılanmanın aracı oldu geçmişte. Gustaf Kossinna tarafından örgütlenen Nazi eğitim müfredatı lise ve ilkokul seviyesindeki okullarda uygulanmış, Nazi ideolojisine uygun prehistorya dersleri işlenmiş, yine işbu ideolojiyle uyumlu kültüre dönük tanımlamalar yapılmıştır. Kapitalizm eleştirisine girişen birçok sistem karşıtı, sayılı Marksist arkeolog ve antropolog üzerinden yanlı tarihi göndermeler yapıp tüm prehistorik avcı-toplayıcı kabileleri püripak egaliter ilan etmiştir. Bunlar en uç örnekleriydi. 19. ve 20. yy bunun gibi nice denemelerle dolu.

Kubbetü's Sahra, 19. yy.

Kudüs, İbrahimi kökenli üç din için en kutsal şehirlerden biri. Hatta şöyle demeli; bu üç dinin kesiştiği en önemli nokta, ortak küme: Kudüs. Şehir -birçok çağda olduğu gibi- Orta Çağ’da, Haçlı Seferleri’yle birlikte, sürekli el değiştiriyor. Bu el değiştirmeler neticesinde herhangi bi’ yapı x döneminde kilise iken y döneminde cami, z döneminde ise sinagog olmuş. Birçok yapı insan toplumun kolektif ürünü ve işin özü şu ki birini bi’ diğerinden ayırmak ya da rafine etmek imkansız. Hal böyleyken, şu an için konuşuyorum, verili tüm ikili, üçlü ve hatta daha daha çoklu antlaşmadan, devletlerarası sözleşmelerden ve bunların sınandığı arenadan bağımsız  herkesçe kabul edilebilecek arkeolojik uygulamalar ve korumalar işletilmeli günümüz Kudüs’ünde.

Kudüs’ün statüsü belirsizliğini koruyor. Ortadoğu’da dönen kirli savaşın en gaddar tarafı ve işbu gaddara karşı temiz kalmaya çalışan diğer taraf, belirsizliğe dönük karşılıklı tartışmalara, resmi olmayan ama kendi tabanlarını motive etmeye dönük açıklamalar yapmaya devam ediyor. Siyonist devletin başkenti resmi kaynaklarda Tel Aviv olarak geçmekte. Ama her türlü uluslararası arenada ”Benim başkentim Kudüs’tür!” şeklinde bağırmakta ve kabul ettirebildiği yerlerde başkent olarak Kudüs’ü yazdırmakta. Bi’ nevi de facto hali. Filistin tarafındaki iddia ise ulusalcılık ve politik İslam üzerinden şekillenmekte. Kimi noktalarda birbirinden uzaklaşıp iki adım ötede birleşebiliyor bu iddia. Buna göre zaten tüm İslam dünyasında, Mescid-i Aksa’yı barındıran, en kutsal şehirlerden biri kabul edilen Kudüs Filistin halkının başkenti diğer tüm etnik ve dini gruplarla. Politik güç olarak üstünlüğü bariz olan siyonist devlet tüm aygıtları ile kendi iddiasını kanıtlamaya çalışıyor, bu iddia için her türlü aygıtı devreye soktu, buna devam edeceği de kesin.

Eski şehirdeki tapınak tepesinin hava fotoğrafı, merkezde Kubbetü's Sahra, harfler siyonist gruplarca yerleştirilmiş, Süleyman Tapınağı'nın olası yerlerini göstermekte

Siyonist bilim-arkeoloji kurumları tam anlamıyla ya da, keskin bi’ şekilde bu motifi işlemiyor şimdilik. Hatta zaman zaman eski şehirde varolan İslami taşınmazın yeterince korunmadığını söyleyip, ”şimdiye kadarki periyotta tarihi anlamaktan çok doğal yıkım süreçlerine, yeni inşaalara, ideolojik göndermelere yer verildi” tadında ek itiraflarda bulunabiliyorlar. Yahudi çeyreğinin dışında kalan çeyrekleri de ilgilendiren arkeolojik kazı-yeni inşaat vb konularda başına buyruk bi’ şekilde hareket ediyor Kudüs Belediyesi. En son tapınak tepesinin güney batı ucuna bakan kısmında, Ağlama Duvarı olarak bilinen yapıyı da içine alan platformda (ki burası aynı zamanda Idf’ye ait güçlerin bekleme yeri bi’ çeşit kontrol noktası) çalışma başlatıldı. Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s Sahra’yı görüş alanının ortasına alarak yapılması planan merkez için Ağlama Duvarı’na bitişik yapıların kimi kısımları yıkıldı. Tarihi ya da arkeolojik envantere, taşınmaza gireceği şüpheli yapı alanlarının yıkılması başka bi’ şey, Yahudi çeyreğinde kalıyor velakin buraya yapmaya amaçladıkları, içinde polis merkezi, sinagog ve alış-veriş dükkanları olacak yapının inşaatı sırasında tapınak tepesine vereceği zarar, bunun ihtimali konuşulmamış. Mescid-i Aksa Vakfı bizi doğruluyor.

Yapılması planlanan merkez için yer açma çalışmaları, bu kısımda daha önce bi' duvar dizisi bulunmaktaydı

Bin 996 yılında  kararlaştırılıyor ilk önce. Buna göre tapınak tepesinin batı surları boyunca arkeolojik bi’ tünel inşa edilecekti. Aslında Batı Duvarı boyunca uzanan antik tüneller tekrar gün yüzüne çıkarılacaktı. Çalışmalar büyük ölçüde tamamlandı. Siyonist devletin buradaki zorbalığı ise Müslüman çeyreğinde yer alan Via Dolorosa’a tünel girişi açmak oldu. Mescid-i Aksa Vakfı’ndan yetkililer, yeniden açılan bu tünelin -bilhassa Müslüman çeyreğinin altında kalan kısmının- buradaki yapıları tehdit ettiğini, tünel altında işletilen sağlamlaştırma tekniklerinin bi’ işe yaramayacağını, yukarıdaki yapıların doğal dayanma gücünün yok edildiğini söylemekte. Ve en önemli iddia ise; bu tünelin asıl amacı  Süleyman Tapınağı’nın kalıntılarını bulmak ve aşırı politik grupları bu yönde teşvik etmek.

2007 yılında yapımı tamamlanan bi’ başka tehdit: Mughrabi Köprüsü. Köprü, Batı (Ağlama) Duvarı meydanını tapınak tepesi ile birleştirmek için inşa ediliyor. Meydana göre yüksek bi’ kotada kalan Mughrabi kapısına daha önce eski toprak bi’ rampadan ulaşılıyordu. Aslında ulaşıma kapalıydı güvenli olmadığı gerekçesiyle. Şu anki köprü çok mu güvenli? O dönem Kudüs belediye başkanlığı yapmış Uri Lupolianski ve dahi ilk arap bakan olarak ün yapmış Ghaleb Majadele de köprünün tehlikeli olduğunu ve yapılan arkeolojik kazıların illegal olduğunu kabul ediyordu. Bunun dışında şehir mühendislerinden Shlomo Eshkol, Western Wall Heritage Foundation’a yazdığı mektupta köprünün halk güvenliğini tehdit ettiğini ve çevresinde yer alan diğer yapıları (bilhassa tapınak tepesinde yer alan Mescid-i Aksa’yı) olumsuz anlamda etkilediğini söyledi ve yetkilileri uyardı.

Helenistik, Roma, Abbasi, Osmanlı vb dönemleri içeren arkeolojik tabakaların kazılması ve burada saklanan bilginin gün yüzüne çıkarılması en başta biz arkeologları sevindirir-sevindirmeli. Ama işin içinde kendinden başka kimseye söz hakkı tanımayan iktidarın Kudüs gibi birçok dini grubun ortak-kolektif ürünü olan bi’ şehirde dediğim dedik çaldığım düdük atmosferi yaratması ve baskı ile sözünü geçirmesi, bununla birlikte kimi taşınmazlara pozitif ayrımcılık yapması varsa o başta söylediğim şey yani mutlu olma hali yok oluyor. Bunların dışında kendi içindeki aşırı sağcı grupların tapınak tepesine dönük zikrettiği ve ördüğü hak ve haklara, Mescid-i Aksa’nın ilk tapınağın üstüne inşa edildiği gerçeğinden yola çıkarak buranın yıkılıp eski tapınağın yeniden inşa edilmesi taleplerine çanak tutar vaziyette ”arkeolojik” çalışmalar yürütmesi sıkı bi’ yuh! dedirtiyor insana. Bu kafaya göre İstanbul gibi birçok dünya şehrinde yer alan tarihi taşınmazlar, selef yapılar nedeniyle onlarda hak iddia eden gruplarca yıkılabilir, öncekini yeniden ortaya çıkarmak-inşa etmek kaydıyla?! İşte biz burdaki çıkarcı mantıksızlığa siyonizm diyoruz.

yorum.

Arkeoloji Üzerine Düşününce!

Arkeolojiyi sevmek ya da sevmemek. Bu şekilde bir ayrım var mı sizce? Yoksa olay sadece ilgilenmek veya ilgilenmemek mi? Arkeoloji ile ilgilenen bir çok defineciyi hangi kategoriye koymalı peki! Değer vermek ya da bir kenara atmak mı yoksa değer biçip satmak mı? Üzerine kapatarak korumak mı yoksa üzerine baraj yapıp yok etmek mi? Yol geçirmek, bina yapmak veya otel inşa etmek mi? Açgözlülük, yetinmemezlik, doyumsuzluk. Vazgeçeceklerini de sanmıyorum. Sürekli devam edecekler zarar vermeye ve yok etmeye! Belki bir gün, bunun gibi davrananları bir şekilde durdurabildik diyelim; belki üzerine gidip yendik ya da onları doyurabilmek için bir şeylerden vazgeçtik, bazı şeyleri feda ettik! Peki hoşgörüsüzleri ne yapacağız? Karşısındaki kişinin görüşlerine saygısı olmayan, düşüncelerini küçümseyen adeta onlara kin güder hale gelmiş olanlar ile nasıl baş edeceğiz. Karşısındakine saygısı kalmamış insanlar topluluğunda bilgi üretmek ya da tam olarak bilgiyi aramak ne kadar mümkün olabilir ki? Peki senin karşı tarafa saygın olmuş muydu? Hiç sanmıyorum. Bir bölünmüşlükten söz etmiyorum, bu çok farklı bir şey. Belli kavramlar içerisinde kendini mutlu hissedebilenlerin yeni şeyler ortaya çıkarmak isteyenleri hoş görmemesi dersem belki doğru bir tanımlama olabilir. Şu anki gelişmişlikle en fazla 100 küsur yıl yaşayabildiğimiz bu dünyada nedendir bu hoşnutsuzluk. 4.5 milyar yaşında olan bir dünya için, üzerinde yaşadığın 100 yıl nedir ki? Düşünmek veya bulmak için bile çok kısa bir süre olan 100 yılını neden nefret etmekle geçirirsin ki? Bu böyle iken bir de engellenmek sevilmemek daha da kötüsü görülmemek! Çoğunluğun beklentisinin olmadığı bir toplumda bu mesleği yapabilmek, hem de bu şartlarda, ne mümkün! Sonra da arkana dönüp içtenlikle pişman olmadan iyi ki olmuşum diyebilmek…

Temel Yılmaz
Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisi

yorum.