Üst Paleolitik Dönem Mağara Sanatı

Bir kaç yıl evvel yazdığım ve farklı bloglarda yayınlamayı başardığım bir adet metin. Arkeoloji Gazetesi arşivinde de yer almalı fikrine istinaden buralarda dolaşmakta artık.

Yazı kendi içinde bir takım teknik hataları barındırmakta. Olması gereken malzeme hacimce bir kaç köşeyi tutsa da özünde birlikten yoksun. Bir çeşit sebze çorbası için nasıl ki kara lahana, maydonoz, havuç efendime söyleyeyim domates ve cart-curt gibi zibil malzeme tencereye döşenir bunda da o var işte. Lakin gerekli olan ateşe binaen ocakta durma süresi noksan. Damağınıza yarı çiğ vaziyette kalın kalın doğranmış havuç taneleri gelebilir baştan uyarayım. Sonradan ”Okan bunu n’için daha evvel söylemedin” falan olmasın.

Hamiş: Dönem, çağ, evre vb adlandırmalar ile terminolojiyi altüst etmek yahut da yok saymak kendi kafama göre hareket etmek gibi bir derdim yok.

Önsöz Niyetine

Bugüne kadar birçok bilim insanının araştırma konusu olmuştur mağara sanatı. Bu naçizane yazıyı yazmamdaki amaç, araştırmalar ışığında çıkan genel görüşleri toparlamak ve biraz da kendimce yorumlamaktır. Kendimi üretmenin ne demek olduğunu bilenlerin safına koymuşumdur hep. Hiçbir şey üretmeyip daha doğrusu üretmek için çabalamayıp üretilenleri tekrarlamak kendinden bir şeyler tüketmektir aslında. Bu nedenle yazımı okuma inceliğini gösterecek kişileri düşünmeye, kabul etmek yerine sorgulamaya davet ediyorum.

Üst Paleolitik Dönem Mağara Sanatı

Kimileri için izlenmesi tutkuya dönüşmüş bir sanat, kimileri için ise arkasında derin anlamları olan ve birçok şeyi anlatan mitoloji.

19. yy itibariyle keşfedilmeye başlanan mağara sanatı dönemin prehistoryenlerini bile hayrete düşürmüş, tarihi konusunda uzun bir süre netlik koyulamayıp paleolitik insan tarafından icra edilmiş olmasına kuşku ile bakılmıştır. ‘’1879’da bulunmuş Altamira mağarasını düşünün. O dönemde sabit bir prehistorik sanatın varlığını yeni kabul etmiştik.’’ (Clottes 2006: 59) Bir süreliğine kuşkuya neden olan mağara resimleri daha sonra paleolitik avcı-toplayıcı yaşamın imgesel karşılığı olan bir sanat olarak kabul edilmiştir. Zaman olarak günümüzden önce 30 bin ile 10 bin yıl arasına, coğrafya olarak da Avrupa, Alp-Himalaya kuşağının batı silsilesi dahilindeki Asya ile sınırlandırılan mağara sanatı bugüne kadar hakkında birçok teorinin yapılmasına neden olmuştur.

Fransa, Dordogne’daki Lascaux Mağarası, Boğalar Salonu

Sıraladığımız yer ve zamana yayılan Üst Paleolitik Mağara Sanatı kimi araştırmacıların da kabul ettiği bir takım ortak özellikleri barındırır. Bunlar arasında, işlenen figürlerin birkaç ünik örneği dışında kalan ve genel tipolojiyi barındıran özellikler ön plandadır. ‘’Bütün bu uzun zaman boyunca, yani günümüzden önce 35.000’den 10.000’e teknik açıdan ve de örneklerle müthiş bir bütünlük var.’’ (Clottes 2006: 65)

Art arda gelen keşiflerle mağara sanatının belli coğrafyalarda yoğunlaştığı gözle görülür bir hal alıyordu. Kuşkusuz bu, insan toplulukları arasındaki yaşam farklılıklarının ötesinde coğrafi şekillerinde etkili olduğu bir dağılımdı. ‘’Resim içeren mağaraların en yoğun olarak bulunduğu bölgeler son buzul çağının güney eteklerinde yer alan Orta ve Kuzey İspanya, Güney Fransa, Kuzey İtalya, Ural Dağları ve Doğu Avrupa’ya uzanıyor.’’ (Tanyol 2000: 131) Coğrafya sadece mağara sanatının dağılımında değil çağdaş kültürler arasındaki farklılıklarda da rol oynamıştır.

‘’Doğu Avrupa’da Gravettien kültürünün Avrupa’nın batısından en önemli farkı, burada doğal olarak mağara bulunmadığı için, açık hava yerleşmelerinin sayısının daha fazla olması ve bu açık hava yerleşmelerinde kulube tipi yapıların bulunmasıdır.’’ (Dinçer 2003: Doğu Avrupa’da Üst Paleolitik Çağ, PALEOBERKAY.CJB.NET) Şimdiye kadar keşfedilen mağaraların bir bütünlük dahilindeki nitel farklılıkları ve nicel büyüklükleri de göz ardı edilmemelidir. Adeta her biri farklı bir yaşamı, anlayışı ve yorumlamayı anlatan mağaralar geçmişte kalmış kültürlerin imge depoları gibidirler. ‘’Şimdiye değin Avrupa’da 200’den fazla resimli mağara ve 10binin üzerinde –taşınabilir sanat diye adlandırılan- süslemeli nesne ortaya çıkarılmıştır.’’ (Lewin 2004: 180)

Kuzey İspanya, Güney Fransa gibi coğrafyalarda mağara yoğunluğu artar
Kuzey İspanya, Güney Fransa gibi coğrafyalarda mağara yoğunluğu artar

 

Mağara Resimlerine Genel Bir Bakış

Altamira’da, Lascaux’da Homo Sapiens’in bilinen ilk soyut düşüncelerini görebilmekteyiz. İnsan betimine neredeyse hiç rastlanmayan resimler, sahibinin takdir toplayacağı yani herkesin görebileceği bir mekan yerine daha çok mağaranın ulaşımı güç, izbe mekanlarına yapılıyordu. ‘’El resimleri ve bazı fantastik resimlerdeki hayvan-insan karışımı figürler bir yana bırakılırsa ana tema yalnızca av hayvanlarıdır.’’ (Tanyol 2000: 132)

Besin ekonomilerinde çok fazla yer kaplamayan (at, bizon gibi) hayvanların oluşturduğu sahneler çoğunlukta idi. İnsan yerine hayvanlarla oluşturulan sahneler, avcı-toplayıcı topluluklarının antropomorfik bir düşünce yapısına sahip olduğuna yani doğayı sosyal terimlerle düşündüğüne kanıt oluşturabilir. Aslına bakılırsa antropomorfik düşünce yapısı günümüz insanında da mevcuttur. Sokağımızda ya da okulumuzda gördüğümüz bir hayvana insan adı vermek ve onla olan ilişkilerimize insani duygu, amaç ve maksatlar yakıştırmak sırf bu yüzdendir. ‘’Paleolitik sanata ait ilk eserler, antropomorfizmin 40 000 yıl önceki kültürel patlamaya kadar uzandığını göstermektedir.’’ (Mithen 1999: 190)

Belli bir perspektifin olmadığı sahnelerde önemli bir unsur figürlerin statik olmayışıdır. ‘’Daha da önemlisi belki resimlerdeki av hayvanlarının hareket halinde oldukları göze çarpar. Bacakların duruşu, beden çizgileri, ya da başın dönük biçimi bize bunu gösterir, öyle ki en erken resimlerde bile bu hareket duygusu son derce açıktır.’’ (Tanyol 2000: 131)

Resimlerde belli bir çeşitlilikle yerini alan renkler adeta bir armoni oluşturmaktadır. Kırmızı gibi bazı renklerin hakim olduğu boyalar Paleolitik insan tarafından bitkisel ve mineral maddelerden elde ediliyordu. ‘’Boya yapımında kullanılan maddeler (pigmentler) ve mineral dolgu maddeleri, Üst Paleolitik insanlarca özenle seçilerek, özel bir karışım oluşturmak üzere 5-10 mikrona dek inceltiliyordu. Siyah boya, tahmin edilmiş olduğu gibi, odunkömürü ve manganez dioksitti.’’ (Lewin 2004: Düşlem Ürünü Boyalar) Boya elde etmek içinde belli bir bilgi birikimi gerekiyordu. Bu işe belli bir vakit ayıran bireyin, hangi rengin hangi maddeden elde edildiğini, o maddelere doğada nasıl ulaşabileceğini ve daha birçok ayrıntıya hakim olması gerekmekte idi. Mağara resimlerinin hammaddesi olan boyaya ulaşmak olsun, resimlerin duvarlardaki yerini almasını sağlamak olsun, hepsi belli bir zaman ve çaba ile oluşuyordu. ‘’Yapılmaları bir hayli zaman almış olan bu resim ve heykellerin yapımları sırasında, toplumun diğer bireylerinin bu ‘’sanatçıları’’ beslemiş olması gerekir. Bu nedenle de, sanat ile doğrudan ilgili olan bu kişileri saptanabilen ilk uzmanlar olarak kabul etmek doğru olur.’’ (Arsebük 1995: 103)

Resimlerdeki boyutsallık, sahnelerdeki hareketlilik insan evrimi açısından Üst Paleolitik insan topluluğunun nerelerde olduğunu bize göstermektedir. Tıpkı alet yapımında olduğu gibi yüksek bir el-göz-beyin koordinasyonunu gerektiren resimlerin belli bir ikonografi ile yapılması toplum yada hakim olan düşünüş biçiminin resimleri yapan kişilere getirdiği belli kuralların olduğunu düşünmemize neden olmaktadır. ‘’Gerçekten, Paleolitik sanatı inceleyen bir kimsenin gözüne çarpan ilk unsurlardan biri tutarlılıktır. Mağara duvarına olsun, fildişine, geyik boynuzuna, kemiğe ve taşa olsun, pek çok çeşitli biçimlerde yapılmış resim, oyma ve heykellerde, paleolitik sanatçıların benzer davranışlarla, aynı tür hayvanları betimlemeyi yineleyip durmuşlardır.’’ (Lewin 2004: 186)

Resimler Niçin Yapıldı? Büyü, Ayin, Mit yahut Başka Birşey?

İzleyenleri çok farklı şekilde etkileyen bu resimler hangi dürtülerle yapılmıştı, resimlerin topluluk içi organizasyonda bir işlevi var mıydı? Yaşamının büyük bir bölümünü mağara duvar sanatını inceleyerek geçiren Rahip Henry Breuil’e göre resimler sosyal yaşantının ilerlemesinde ya da farklı bir deyişle topluluğun belli bir işe ya da amaca yönlendirmede işlev sahibiydi. Ona göre canlandırılan sahnelerdeki hayvanlar tıpkı günümüz voodoo ayinlerinde olduğu gibi sembolik olarak güçten düşürülüyordu. Böylelikle topluluktaki avcılar kutsanıyor ve belki de daha önemlisi motive oluyorlardı. İlk bakışta mantıklı gelen bu teorinin bir takım açmazları var. ‘’Mağaralardaki betimlemelerin çoğunlukla, o insanlarca eti yenmeyen hayvanlara ait oluşu, av büyüsü varsayımı için bir sorun oluşturuyordu.’’ (Lewin 2004: 187) Besin ekonomilerinde pek fazla yer tutmayan at, bizon vb hayvanlar betimlemelerin büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. Halbuki Breuil’in teorisi doğru olsaydı resimlerde sıkça ren geyiği ve mamut görecektik. Prehistorik insan için sembolizmin sosyal hayata direk yardımcı olması planlanan bir kurum ya da olgu olmadığı düşünülebilir.

Henri Breuil, Lascaux Mağarası’nın 1940’ta bulunuşundan kısa bir süre sonra orada inceleme yaparken görülüyor (sağ parmağıyla işaret eden)
Henri Breuil, Lascaux Mağarası’nın 1940’ta bulunuşundan kısa bir süre sonra orada inceleme yaparken görülüyor (sağ parmağıyla işaret eden)

Buzul çağı sona ermiş ve kimi bilim insanlarınca Neolitik Devrim diye nitelenen, insan yaşamını baştan sona değiştiren gelişmeler yaşanmıştı. Artık insanlar tam anlamıyla yerleşik bir düzene geçmişti. Üstelik Paleolitik çağda olduğu gibi avcı-toplayıcı bir yaşam yerine tarıma dayalı bir yaşam sürüyorlardı. Ancak Neolitik insan da yaşadığı yahut özel işlerini gördüğü (kült gibi) yapıların duvarına resimler yapmıştı. Bu resimlerin en dikkat çekici olanları Çatalhöyük’te bulunanlardır. Buradaki anlatımlarda da ortak nokta sembolizme yaşamlarını kolaylaştıracak veya sorunlarına şifa olacak bir misyonun yüklenmemesidir. ‘’Ortaya çıkartılan hayvan kemiklerinden, hiç kuşkusuz bura sakinlerinin, ekonomilerinde büyük rol oynayan evcilleştirilmiş boğa besledikleri anlaşılmıştır. Daha fazla şaşırtıcı olan ise, bu hayvanların da sembol dünyasında kendilerine bir yer bulamamış olmasıdır. Duvar resimlerindeki çok sayıdaki hayvan sahnesinde ise evcil boğa değil, tam aksine yaban öküzü (Auerochs), yani yabani boğa (Bos taurus primigenius –ç.n. resmedilmiştir.’’ (Schmidt 2007: 61) Bu anlatımların sempatik bir büyü ayininden çok daha farklı bir işlevi olduğunu düşünülebilir.

Mağara resimlerini inceleyen bir başka araştırmacı Jean Clottes’e göre de resimler dünyevi yetenekleri ve sezileri topluluktaki diğer insanlardan farklı olan ve bir şekilde din ya da başka bir örgütlenme şekli ile toplumu yönlendiren kişiler tarafından yapılıyordu. Analojik yaklaşımlarla bu kişinin prehistorik bir şaman olduğu görüşünü benimsemiştir.

Mağaraların yaygın kanının aksine insanların tüm zamanlarını geçirdikleri bir mekan olmaktan çok kimi zamanlarda bir takım özel işlerini yürüttükleri mekanlar olduğunu ileri sürmektedir. Bu özel işler de şaman varsayımı doğrultusunda kült ve ritüel özellikler taşır. Şaman resim sanatındaki hakimiyeti ile aynı zamanda bir sanatçıdır. Şaman çizimlerini resimden beklenilen şifa ile yapardı. Üst Paleolitik mağara sanatının bütünlüğü düşünüldüğünde sanatçı-şaman varsayımının tüm mağaralarda görülmesi gerekmekteydi. Ancak bir takım acemice yapılmış orantısız resimler hakim konumdaki sanatçı-şamanı sorgulamamıza neden olmaktadır. Clottes bunu şaman ve şamanın görevleri ile toplum arsındaki ilişkiye bağlıyor. ‘’Şamanın bazen, iyileşmek isteyen hastalar, başarı peşinde koşan avcılar, ruhlar dünyasıyla ilişkiye girmeye çabalayan kişilerle buraya geldiği düşünülebilir. Şaman bir bizon çiziyor, yanındaki birkaç çizgi ekliyor. Çocuklar belki de bazı törenlere katılıyorlar.’’ (Clottes 2006: 86) Resimlerde uzmanlaşmış bir sanatçı-şaman varlığını kabul etsek bile acaba bu şamanın misyonu daha farklı bir şey miydi? ‘’Geleneğin ideolojisini (inanç temellerini) simgelerini ve efsanelerini inceleyip değerlendiren Eliade’a göre, Şamanlık temelde veya özünde, doğaüstü bir olayı, duyguyu, zevki, doruğu, mutluluğu, cezbeyi, esenliği yaşama-yaşatma ve paylaşma tekniklerinin bütünüdür.’’ (Güvenç 2007: 90)

Mağara resimleri de insanlık tarihindeki birçok şey gibi belli bir birikimin ve sıçrayışın ürünüdür. Birikim Üst Paleolitik öncesi toplulukların, özellikle Neanderthal insanın ölü gömme geleneği ve soyut düşüncelerinden başlamakta ve Lascaux, Altamira gibi mağaralarda ise sıçrayış gerçekleşmekteydi. ‘’Ölü gömme geleneğinin ileriki aşamalarında ortaya çıkan gömü hediyeleri ise (Arsebük 1995: 89), ölü gömmenin Neandertaller için “işlevsel” olmasından çok, duygusal bir anlam taşıdığını kanıtlamaktadır (Lewin 1999: 232).’’ (Dinçer2002: Neanderthal Zekası, PALEOBERKAY.CJB.NET)

Mağara resimlerinde olduğu gibi ölü gömmede de belli bir düşünüşün ve nihayetinde topluluğu yönlendiren bir törenin varlığı hissedilmektedir. ‘’Bu töre ve töreler, insan düşününün beklenmedik ve ekonomik olmayan yönlerde eyleme yöneldiğini kanıtlar. Ölüm dehşetiyle karşılaşınca, ilkel duyguları bu korkuya kapılmış ve bu hayvan görünümündeki yaratıklar düşsel düşünmeye başlamıştır.’’ (Childe 1936: 46) Bu düşünüş bireylerin her türlü hareketinde kendini göstermeye başlamış ve nihayetinde arkeolojik kazılarda elde edemeyeceğimiz soyut birikimleri meydana getirmiştir. Artık insan topluluklarının elinde bu korku, sorgulama ve daha birçok düşünce ile meydana gelmiş hikayeleri ve efsaneleri vardı.

Her türlü yaratıcılığın dış dünyada bir karşılığı bulunur, bir bakıma. Resimler belki de belli bir alfabesi olan ve geçmiş hikayelerin anlatıldığı gizli yazıtlardı. ‘’Yaşamının sonuna doğru Laming-Emperaire, kimi mağaralardaki süslemelerin, insanın kökenine ilişkin söylencelerin resimsel anlatımları olduğu görüşünü ileri sürmeye başlamıştı; ne yazık ki bu varsayımını daha fazla geliştirme olanağı bulamadan 1977’de öldü.’’ (Lewin 2004: 188) Tarih ve geçmiş belleği ‘’ilkel’’ sayılabilecek insanda bile bir çeşit ihtiyaçtır. Günümüz avcı-toplayıcı topluluklarından olan Aborjinler yılın belli günlerinde atalarının yaptığı resimlerin altında buluşarak ayinler yaparlar. Gelecek kavramı olmayan ve düş zamanında yaşayan bu topluluğun geçmişe ait materyallere ihtiyacı olduğu kesindir. Bu görevi de resimler büyük ölçüde karşılar. ‘’Margaret Conkey’e göre, Altamira Mağarası, komşu grupların güzün bir araya geldikleri toplantı yeri olmuş olabilir.’’ (Lewin 2004:190) Acaba prehistorik insan da günümüz avcıları gibi kendilerini bir arada tutan geçmişlerini görmek ve hafıza tazelemek için mi toplanıyorlardı ? ‘’Bu tür mitlerin hiçbir zaman yeniden kurgulanmasının mümkün olmadığı -kaçınılmaz- tespitini yapmak cesaretimizi kırsa ve biraz slogansı kaçsa da, karşımızda ‘’kulisini’’ gördüğümüz, ama sahne bilgileri sonsuza kadar kaybolmuş ‘’büyük bir tiyatro’’ var, tek perdelik bir skeç değil.’’ (Schmidt 2007: 58-59)

KAYNAKÇA

Arsebük, G., 1995, İnsan ve Evrim, İstanbul, Ege Yayınları

Childe, G., 1936, Kendini Yaratan İnsan, İstanbul, Varlık Yayınları

Clottes, J., J.Guilaine, D. Simonnet, Langaney, A,2006, İnsanın En Güzel Tarihi, A. Çaykara (Çev.), İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Dinçer, B., 2003, Doğu Avrupa’da Üst Paleolitik Çağ, PALEOBERKAY.CJB.NET

Dinçer, B., 2002, Neanderthal Zekası, PALEOBERKAY.CJB.NET

Güvenç, B., 2007, Kültürün Abc’si, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları

Lewin, R., 2004, Modern İnsanın Kökeni, Nazım Özüaydın (Çev.), İstanbul, TÜBİTAK

Mithen, S., 1999, Aklın Tarihöncesi, İrem Kutluk (Çev.), Ankara, Dost Kitabevi Yayınları

Schmidt, K., 2007, Göbekli Tepe, Rüstem Aslan (Çev.), İstanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları

Tanyol, T., 2000, Mağara Resimlerini Okumak, İstanbul, Sanat Dünyamız YAPI KREDİ YAYINLARI

Evrimin Kayıp Halkası Bulundu

Ama Daha Sonra Halka Olmadığı Anlaşıldı:

Dün sabaha karşı 3:00 sularında tarlasındaki rutin yürüyüşlerinden birini gerçekleştiren çiftçi H.B. ilginç bir manzara ile karşılaştı. Gördüğü manzara sonrası paniğe kapılan H.B. il afet yönetimini arayarak durumu izah etti. Olay yerine intikal eden birimlerin hummalı çalışmaları yeterli olmayınca Karayolları’ndan yardım istendi. Sabahın ilk ışıklarına kadar süren ve zaman zaman Tmo ekiplerinin de destek verdiği çalışmalarda bu şeyin aslında bilim dünyasında evrimin kayıp halkası olarak da bilinen evrimin kayıp prizması olduğu ortaya çıktı.

Uzmanlar (ambar sevk memurları) bunun halka değil de prizma olduğu noktasında ısrarlı.

Keşfin incelenmesine liderlik eden il ambar sevk memurlarından Ferdi Niçe, ‘’Yıllardır yanlış bildiğimiz, bize yanlış öğretilen bir şeyi yıktık. Bu açıdan mutluyuz. Evrimin kayıp halkası diye bir şeyin olamayacağını ben aslında başından beri biliyordum. Zira evrim bir zincirden değil birbiri ardına sıralanmış ve ayağa kaldırılmış dikdörtgen prizmalardan oluşur. Her dik prizma işlevi bitince yıkılır ve bir sonrakine pası atar yıkmak şekliyle. Yani ne bileyim işte, insan evrimi birbiri ile kenetli bir bağdan ziyade birbirini ittirip yok eden etkiden ibaret. Halkımız buna domino etkisi ismini de verebilir sakıncası yok.’’ dedi.

Paniğe kapılan Şefaatli halkını sakinleştirmek ise müftülüğe düştü, bunda korkulacak bir durumun olmadığını minarelerden anons geçen müftülük halkı sükunete çağırdı.

Bu alışılmışın dışında gerçekleşen keşif sonrası ismini vermek istemeyen TÜBİTAK üyesi ise ‘’Yani ben bunu yıllardır iddia ediyordum zaten. Evrimin kayıp halkası diye bir şey olamaz. Olsa olsa evrimin kayıp koniği, efendime söyleyeyim, silindiri olabilir.’’ şeklinde yorumda bulundu.

Benzer haberler:

TÜBİTAK’ın Yeni Projesi: Saça Sürtünen Uçlu Kalemin Yarattığı Kütle Çekimi

Bilgi çağını özensiz kullandığımız ve bunun neticesinde birbirleriyle uyumlu-uyumsuz, ilgili-ilgisiz bilgilerden harmanladığımız çağı çöplüğe çevirdiğimiz gözle görülür bi’ gerçek. Hemen hemen her gün dünyanın sonuna yaklaşıyor, yine bi’ başka gezegende yaşam belirtisi buluyor ve artık yeter diye isyan edebileceğimiz evrimin kayıp halkasını (halkalarını) keşfediyoruz. Sayısını unuttum ama her sene ulusal basınımızın bize sunduğu şekille 5 ila 10 arasında kayıp halkaya ulaşıyoruz. Bunlar neyin nesidir, hangi kıtalar arasındaki fosil boşluklarını doldurur yahut Out of Africa’yı mı destekler yoksa Afrika dışı evrime mi kanıt oluşturur sorulmaz. Evet belki bulunan bi’ şey var ama o şey nedir biz hiç bilmeyiz. Öğrenmek de istemeyiz zaten.

Siz sevgili Arkeoloji Gazetesi okurlarını güvenli internet kullanımı noktasında uyarıyor, içeriği özgünlükten yoksun ve bilimsel bi’ kaygı güdülmeksizin sırf sayfa tıklatma üzerine kurgulanmış kuru ve vasıfsız sitelerden (sözümona arkeoloji siteleri bunlar) uzak durmayı öneriyoruz. Güvenilir arkeoloji siteleri oluşturma ve ham arkeoloji bilgisini topluma sunma noktasında ülke üzerli hiç de küçümsemememiz gereken bi’ tecrübeye sahibiz çünkü.

Not: Bu arada ulusal basında çıkacak olan bi’ sonraki ‘’evrimin kayıp halkası bulundu’’ haberini de yine sizlere, yani bu metni okuma inceliği gösteren sizlere hediye ediyoruz. Kayıp halka bulanın tuttuğu altın olsun efem.

Man to Man: Kravat Takıp Viski İçebildiğin Kadar İnsansın

İnsan çeşitliliğini anlamak ve bu anlama çabası zorlu ve karmaşık bi’ yoldan geçti şimdiye kadar. Anlama çabası diye yeni bi’ hücre katıyorum zira durulan noktalara göre farklı anlayışların iştirak ettiği paradigmalar, ölçütler vb oluşturulmuş, geliştirilmiş ve yıkılmıştır. Bilhassa batı merkezli bilim dünyası tarihinde kültürel ölçütlerden çok fiziksel ölçütlere güvenilmiş çokça zaman ve iki ölçütten iyisi kabul edilebilecek kültürel faktörler es geçilmiştir.

19. yy’ın ortalarında Paris ve Edinburgh’tan yayın yapan insan bilimi terazisi şaşmayacak şekilde tarihe bi’ sıralama getirmişti. Şüphesiz bu sıralamanın en üst seviyesinde modern sapiens ve onun özelinde Avrupalı beyaz insan yer alıyor ve yine sıralamanın en alt seviyeleri için yaşayan ‘’diğer’’ insansılar-ara geçişler bulunmak isteniyordu. Belki de bu sıralamayı kabul eden grubun en tanınmış siması Paul Broca.

Bi’ bakıma çeşitliliği anlamak için kullanılan kültürel ölçütler dahi büyük tehlikeler içermekte. Dönüp dolaşıp tıkandığımız yer insan ve insan kültürü nedir sorusu çünkü. Ve bu durum muhtelif zamanlarda bitevi devam etmekte ve de edecek. Ve şimdiye kadar bu soru bilimsel bi’ merak ve anlama çabasından çok baskın ideolojinin ve yine kültürün tekelinde, onun ihtiyaçları doğrultusunda cevaplandırıldı(cevaplandırılıyor) çünkü. Ee malum tabi, bi’ de doğru kabul edilen yanıtlar için Avrupa’ya bakan bi’ toplamın kendisi var tüm bunların orta yerinde. Ben sorunun kökeninde; çeşitlilik, çeşitliliğin tarihi ve şimdisi için hiç bi’ anlamı olmayan ileri ve geri tanımlamalarını görüyorum. Bu durum scala natura-hominizasyon-ilerleme triosunun bi’ getirisi aslında. Ve durum tek başına, yahut da şöyle demeli; ideolojiler dünyasında günümüze büyük düşünsel miraslar bırakmış bi’ çok ana doktrinde bu durum vardır. Yani: beyaz insan patentli insan merkezcilik, insanın gelişimini endüstriyel devrim ve makine iktidarı ile açıklamaya çalışan ve ‘’insan’’ türünün -ki bu Avrupalı modern insan olmakta- gelişmesini yönetecek olan değişiklikler için yanlı tarihsel göndermeleri oraya buraya sıkıştıran anlayış. Tüm bu anlayışlara göre tarih düz bi’ çizgide -ilerlerdi- ilerlemektedir. İlk evvel her ne kadar kimi sistem karşıtı tarafından olumlansa da yine de ‘’ilkel’’ kabul edilen komünal toplum startı verirken, köleci toplumdan pası alan feodalizm tüm kibri ile yüksek bi’ yerde durmakta ve bugün itibariyle sadece ama sadece bölüşüm ilişkileri tartışılan, onun dışında üretim ilişkileri konusunda her iki (üç-dört vs) cenahta da tam bi’ mutabakat sağlanmış olan kapitalizm.

Régis Wargnier’in yönettiği 2005 yapımı Man to Man filmi bu iş için bi’ giriş, girişi temel alıyor aslında. Kunta Kinte’den var bi’ yüzyıl sonra anavatanlarından koparılan ama bu kez ticari bi’ amaç için değil de bilim için?! alıkonulan iki Baka bireyi yukarıdaki pasajlarda bahsettiğimiz kibirli sapiensin yani Avrupalı beyazın alt basamakları için uygun görülüyor. Afrika’dan gemilere bindirilme hikayeleri biraz tuhafıma geldi doğrusu. Mevzuatı şart koşan beyaz kadın bu sözümona kargolarına ne tür bi’ statü vermeleri konusunda bi’ hayli kafa patlatıyor. Malum beğenmedikleri Birleşik Devletler’de dahi kahraman?! Yankee güneylileri darmaduman etmiş ve siyahlara özgürlüklerini?! tekrar vermişti. Şimdi bi’ Avrupalı olarak bu iki Baka’yı köle olarak aldık götürüyoruz diye yazamazdı ilgili belgeye. Belki her şey bilim için diye ekleseydi sahil gümrük memuru için işin rengi değişebilirdi. Bilemiyorum tabi.

Sorun şu ki, daha sonra ayılan Dr. Jamie Dodd bu iki Baka’nın düşünme fiilinden yoksun olduklarına ve ‘’hayvansı’’ özelliklerden başka hiç bi’ şeylerinin olmadıklarına kanaat getirilmesine itiraz ediyor.

Paris’te hayvanat bahçesinde sergilenmeye başlanan Bakalar’la müttefik olduktan sonra kafa kafaya verip onların da sizin-bizim gibi insan olduğu noktasından insanları ikna edici bi’ takım public şovlara bile girişiyor ve çoğunda başarılı oluyor. Kabul ettiriyor ettirmesine ya, burada trajikomik olan ve film yapımcılarının bi’ yanlışı düzelttik sanrısını tuzlayıp yedikleri şey, ‘’bakın onlar da bizim gibi insan, görüyorsunuz işte bizim gibi kıyafet giyebiliyorlar, az-biraz çalışıp basit nezaket kurallarını bile öğrettik’’ ahvali.

İnsan olmak istiyorsan bunları yapmalısın, bizim gibi olmalısın. Mesela illaki İngilizce bilmeli, edebiyatından nasiplenmelisin. Mesela bunları bilmiyorsan hani belki daha evvel kazanılmış bi’ zafer olarak insan kabul edilebilirsin ama çağdaş olamazsın?! Elitizmi saplantı haline getirmiş bi’ kıtadan da sadece böylesi bi’ özeleştiri çıkabilirdi sanırım. Hayal kırıklığına uğradığımı söyleyemeyeceğim.

‘’(…)Ormanın asıl sakinleri olan ve binlerce yıldır Afrika’nın yağmur ormanlarında yaşayan pigmeler (Baka, Mbuti, Twa vb) son zamanlarda tehdit altındalar. Her ne kadar her grubun kendine özgü sorunları olsa da, ormanlarını yok eden tomrukçular, ormanı çiftliklere dönüştürmeye çalışan çiftçiler ve ırkçılık bütün pigme grupların yaşadığı ortak sorun. Pigmeler paraya dayalı ekonomiyi bilmedikleri için bazı bölgelerde köylüler tarafından sürekli sömürülüp saatlerce tarlalarda çalıştırılıyorlar. Bölgedeki Fransız tomruk şirketleri ormanı büyük bir hızla katletmeye devam ettikçe pigmelerin yaşayacak yerleri kalmıyor ve yakındaki köylere kayıyorlar. Böylece kültürel özelliklerini ve sistemlerini yavaş yavaş kaybeden pigmeler resmi ekonomiye katılıp işçi olarak çalışmaya zorlanıyorlar.(*)’’

(*): Selcen Küçüküstel, Yeditepe Üniversitesi, antropoloji yüksek lisans öğrencisi.

Atlas Dergisi, Nisan Sayı: 217.

Quest For Fire: Hangisi Daha İnsan

Quest For FireFilmden ziyade film hakkında yapılan yorumlar ilgi çekici aslına bakılırsa. En azından benim ilgimi bu ahval çekti. Yorumlar ise insan çeşitliliği üzerine oluşturulmuş olan basit “yanlış” algıları içeriyor ekseriyetle.

Geçmişe yani prehistorik devirlere bakıldığında kısmen netleşmiş ve ortalama bi’ hesap ile tasnif edilmiş “insan” türlerini görmekteyiz. Hülasa, homo türü öncesinde işbu türün de çeşitlilik yoluyla içinden çıktığı australopithecuslar bi’ yanda, diğer yanda geçmişten günümüze habilis, erectus, neanderthal ve sapiens sıralanıyor. Tabi aradaki ergaster, rudolfensis ve floresiensis gibi türleri hiç yazmıyoruz. Ve işte hepsinin standartlaşmış daha doğrusu standart görülen anatomik özellikleri var. Kabaca habilis için 600 cc beyin hacmine ve -erkek bireyler için- 1.50 m boya sahip işte erectus için 800 cc beyin hacmi ve atasına oranla boy 10 cm artırılmış diye zikredilir. Gene neanderthal için, erkek ve kadın bireyler için ayrı ayrı kilo dahi verilecek bi’ malumata sahiptir kimileri, ki zaten bu verilerin de yardımı ile illüstre edilmiş.

Okumaya devam et “Quest For Fire: Hangisi Daha İnsan”

Dogmayı Eleştiren Dogmalar Aleminde Bilgi Arkeolojisi

Arkeoloji dalları arasında zorluk derecelerine göre bi’ liste yahut bi’ tür scala çıkarmaya çalışsak bilgi arkeolojisi tercih edilme niceliğine istinaden diplerde hatta kuytu karanlık bi’ köşede kalır. İllegal yapıya sahip bilgi arkeolojisi -ya da bilginin arkeolojisi- method olan yorumun arazi dışında kalan kısmına tekabül etmekte ve bilgiye ulaşmaktan ziyade mevcut bilginin yorumuna ve yorumlarına dayanmakta.

Okumaya devam et “Dogmayı Eleştiren Dogmalar Aleminde Bilgi Arkeolojisi”