İsrail: Karanlığın Arkeolojik Kalbi

Israel Antiquities Authority, İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında bulunan arkeolojik mirası yönetmekle sorumlu birkaç kurum arasında yer alıyor. Kurum bin 948’den beri farklı isimler ile, ve değişen/genişliyen yetkileri aracılığıyla arkeolojik mirası yönetmekte. İsrail devletine bağlı her kurum gibi devletin temel ideolojisine, yani  siyonizme sıkı sıkıya bağlı. Tarihi, İsrail devletinin tarihine paralel olacak şekilde, uluslararası hukuk ihlalleri ile dolu. Bu kısa bilgiler dahi kurumun nasıl ve ne şekilde işletildiğini, aldığı kararlarda hangi ölçütleri kullandığını ve kime hizmet ettiğini açıklamada yeterli olacaktır.

Yakın zamanda yaşadığı yönetimsel değişiklik ise, kurumun (İsrail’deki arkeolojinin) siyonist çılgınlığın araçlarından biri olduğu gerçeğini tescilledi. Buna göre İsrail Parlamentosu (Knesset) Kadima Parti üyesi parlamenter İsrael (Yisrael) Hasson’u kurumun yeni başkanı olarak belirledi (ekim ayının sonlarına doğru yaşanan iç tartışmalar söz konusu ismin başkanlığını engelleyemedi sadece koltuğa oturacağı tarihi erteledi). Peki aşırı sağ ve siyonist ideolojiyi benimsemiş Kadima üyesi, Şam doğumlu ve İsrail haberalma teşkilatlarından biri olan Shin Bet’e 20 yıla yakın hizmet etmiş Hasson’un İsrail’deki arkeolojiyi yönetmesinde ne gibi bir sakınca olabilir?

Dışardan detaya odaklanmaksızın göz ucu ile bakıldığında, siyonist ideolojiyi benimsemiş bir devletin herhangi bir kurumuna-kurumun yönetimine, yine siyonist ideoloji için hizmet etmiş birisi getiriliyor. Bu rahatsız edici gerçek ile birlikte her şey doğaldır ve rutin işleyiş devam etmektedir. Yalnız neden olduğu haksızlığı/hak gasbını dahi bir başka haksızlık ile yaparak Filistin halkını katmerli şekilde mağdur eden İsrail, arkeoloji eğitimi almamış ve hiçbir arazi tecrübesi olmayan Hasson’u, yani arkeolog olmayan bir kişiyi arkeolojik mirası yönetmesi için işbu kurumun başına getirmiş oldu.

Yazının başlığını İsrail’deki ender bilim insanlarından alıntıladım. Rafi Greenberg dolaylı yoldan başlığı atmış oldu. Yakın geçmişe kadar İsrail’in arkeoloji alanında yapmış olduğu hak gasplarını, ihlal ettiği uluslararası hukuk kurallarını ve neden olduğu arkeolojik tahribatı ise Filistinli meslektaşım Ahmed Rjoob’tan okuyacaksınız:

İşgal Altındaki Filistin’de İsrail’in Kültürel Mirasın Korunmasına Verdiği Zarar: ‘Kurtarma Kazıları’ Sorunu

Ahmed A Rjoob

Filistin Turizm ve Kültür Bakanlığı

Çeviri: Okan Sezer

Filistin’de yer alan arkeolojik yerleşimler dünyada en fazla araştırılan ve ünik kabul edilen alanların başında gelir. İsrail’in 1967’de gerçekleştirdiği işgal arkeoloji adına Filistin’e ait kültürel mirasın İsrail askeri yönetiminin emrine girmesi ve tahribatın şiddetli bir şekilde artması ile sonuçlandı. Uluslararası hukuk ihlal edildi ve Filistin’e ait kültürel miras İsrailli araştırmacılar tarafından yürütülen sayısız illegal araştırma ile istismar edildi, arkeolojik yerleşimler tahrip edilirken tarihi eser kaçakçılığı hız kazandı. Lahey Sözleşmesi (UNESCO 1954) işgal altında bulunan coğrafyalardaki kültürel mirasın korunmasına dönük önemli antlaşmalardan biri olmasına rağmen, ‘kurtarma kazısı’ konusunda sınırları belirsiz bir tanım mevcut. İsrail söz konusu belirsizlikten faydalanıp bu durumu illegal yol ve yerleşim inşaatlarında ve işgal altındaki Filistin (1) topraklarında bulunan arkeolojik alanların tahrip edilmesinde bir kalkan olarak kullanıyor.

2000’lerdeki Mescid-i Aksa ayaklanması sırasında İsrail Ordusu gerçekleştirdiği askeri operasyonlarla Filistin’e ait kültürel mirası tahrip etti. Nablus ve El Halil’in (Hebron) tarihi şehir merkezleri kasıtlı bir şekilde yok edildi ve daha sonra, neden olduğu telafisi mümkün olmayan arkeolojik tahribat ve işbu özellikleri sayesinde eşi benzeri görülmemiş sıfatını kazanan ırkçı duvar inşa edildi. Irkçı duvar binlerce arkeolojik yerleşimi Batı Şeria’dan ayırarak illegal İsrail yerleşimlerine kattı.

Uluslararası hukuk kaçak kazılarla (2) mücadeleyi ve Filistin’e ait kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesini İsrail’in görevi olarak kabul ediyor. İsrail ise dünya çapında kabul gören temel koruma ve muhafaza ilkeleri olmaksızın İAF topraklarında yer alan arkeolojik araştırmaları 1967’den beri tekeline aldı. Böylelikle Filistinlilerin insan hakları ihlal edilirken kültürel mirasları birçok kez yok edildi ve söz konusu kültürel miras en temel koruma ve muhafaza koşullarından mahrum bırakılarak tahrip edildi ve Filistin halkı kendi kültürel mirasına ulaşamaz hale geldi.

Özet

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca yürütülmüş olan arkeolojik araştırmalar Filistin’deki kültürel mirasın zenginliğini ve çeşitliliğini ortaya çıkardı (Conder & Kitchener 1882; DACH Database 2008; Smith 1998, 58-74). Aynı zamanda bu keşifler güney Levant’ı dünyadaki en ilgi çekici arkeolojik alanlardan biri haline getirdi. Yüzey araştırmaları İAF topraklarında 12 binden fazla arkeolojik ve kültürel yerleşim tespit etti (Taha 2004, 31; DACH Database 2008). 1967’deki işgali takip eden süreçte yoğunlaşan arkeolojik faaliyetler sahip olduğu güç nedeniyle İsrail tarafından yürütüldü.

_____________________________________________________________

1) Metinde  İAF olarak kısaltılacaktır.
2) Burdaki ‘kaçak kazı’ bilimsel sonuçları yayınlanmayan ve bir şekilde İsrail otoritesine bağlı gizli kazı ve araştırmaları ifade eder.

______________________________________________________________

Bu araştırmalar İsrail’in yetki alanına girmeyen arkeolojik yerleşimleri hedefledi ve savaş şartları süresince uygulanması uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan kurallar aşağıdaki yöntemlerle açık bir şekilde ihlal edilmiş oldu:

  • Bilimsel, tarihi ve arkeolojik önemi olan nesnelerin işgal otoritesi -sıklıkla İsrailliler olmak üzre hem İsrailliler (örneğin; üst rütbeli komutanlar, askerler ve siviller) hem de Filistinliler- tarafından alandan kaldırılması.
  • İllegal kazı faaliyetleri. Sadece uluslararası antlaşmalarla yasaklananlar değil, Filistinli araştırmacıların erişemeyeceği şekilde nesne ve bilgi üreten ve genellikle culture-historical kapsamında değerlendirilip illegal işgale meşru zemin hazırlayan kazılar.

Bu illegal faaliyetler çok geniş ve muğlak politik amaçlar uğruna yürütüldü (Abu el-Haj 2001, 130-62). ‘Araştırma’ adına çeşitli alanlar için olanak sunan elverişli durum tesadüfi değil önceden planlanmış işgal hareketlerinin bir sonucuydu. Bunlar askeri karakolların ve yerleşimlerin inşaat ve altyapı çalışmaları ile bağlantı yollarını ve ırkçı duvarın yapımını içermektedir (Chamberlian 2005).

Birçok yerleşim işgal güçleri tarafından telafisi mümkün olmayacak şekilde ya tahrip edildi ya da tamamen yok edildi. Dikkate değer örnekler arasında; Kudüs eski şehirdeki Mughrabi çeyreğinin yok edilişi (Abu el-Haj 2002, 130-32), Doğu Kudüs’te yer alan Filistin Arkeoloji Müzesi’ndeki buluntuların Batı Kudüs’teki İsrail Müzesi’ne taşınması, Beytüllahim’deki Kutsal Doğum Kilisesi’nde (Nativity Church) yaşanan kuşatma (Sub Laban 2004), El Halil (Hebron) ve Nablus’un tarihi şehir merkezlerindeki sınıflandırması yapılmış binaların tahrip ve yok edilmesi (özellikle 2003 ve 2004 yıllarında) sıralanıyor.

Tamamı kişisel ilgi alanıma girmesine rağmen bu makale sadece arkeolojik etkinliklere ve İAF topraklarında İsrail’in yönettiği kazılara yoğunlaşacak. Bu kazılar ‘kurtarma kazısı’ etiketi ile maskelenmektedir. Söz konusu terimin kullanımı kültürel mirasa karşı işlenen suçları tanımlayan herhangi bir sağlıklı dilde eleştiriden muaf tutulamaz (Oyediran 1997, 41-45; Chamberlian 2005). Meselenin genişliği nedeniyle makalenin coğrafi kapsamı Kudüs ve Gazze Şeridi hariç tutularak Batı Şeria ile sınırlandırılmıştır.

Yasal Sorunlar

Devam eden süreci göz ardı ederek arkeolojik miras yönetimini tartışmak imkansız. Filistin 1967’den beri hukuksuz bir işgalin yönetimindedir (Security Council Resolutions Nos 242 & 338, United Nations 1973, 1967). Her türlü işgal gibi bu işgal de en temel insan haklarından birini kısıtlıyor: İnsan Hakları Beyannamesi ile taahhüt edilen hukuki ve politik temelde kendi kendini yönetebilme hakkı (Universal Declaration of Human Rights, United Nations 1948; article 2 & 10). Şu çok net bir şeydir ki illegal koşullar sadece illegal davranışlar üretebilir.

Bu bölüm işgalci bir güç olarak İsrail’in işgal ettiği topraklardaki kültürel mirası korumak için bağlı olduğu uluslararası sözleşmelere bir bakış sunmaktadır. Uluslararası toplum, 1907 Lahey Sözleşmesi’nde olduğu üzre silahlı çatışmalar süresince işgalci güce kültürel zenginliği yok etmeyi ve yağmalamayı yasaklayan birtakım araçlar geliştirmiştir (The Hague 1907, articles 47 & 56). Dördüncü Cenevre Sözleşmesi (United Nations 1949), ‘silahlı çatışma hallerinde kültürel objelere saygı gösterilmeli ve savaşın olası etkilerinden korunmalılar.’ ifadesini kullanarak işgal ettiği topraklardaki her türlü zenginlik tipinin yok edilmesini işgalci güce yasaklayan 33 maddeyi hükme bağladı.

Silahlı Çatışma Hallerinde Kültürel Zenginliğin Korunması için Antlaşma (UNESCO 1954) uluslararası hukukun en önemli sözleşmelerinden birisidir. Dördüncü Madde sözleşmeyi kabul eden taraflara kültürel yağmayı, arkeolojik ve tarihi alanlara dönük saldırıları ve suiistimalin her türlüsünü yasaklayarak gerekli hallerde müdahale etmesini talep ediyor ve taşınabilir kültürel zenginliğe el konulmasını engelliyor (UNESCO 1954).

İsrail tarafından imzalanan UNESCO’nun 1956 tarihli Arkeolojik kazılar için uluslararası ilkeler hakkındaki tavsiye kararı, işgalci gücün işgal ettiği arazide arkeolojik kazı yapamayacağını net bir şekilde taahhüt eder (UNESCO 1956). Ancak, 1970 tarihli Kültürel zenginliğin illegal ihracatını, ithalatını ve transferini yasaklayan antlaşma İsrail devleti tarafından onaylanmadı (UNESCO 1970). İsrail, ne şekilde elde edildiğine bakmaksızın arkeolojik buluntuların araştırılmasına izin veren antik eserler yasasını değiştirmemek için antlaşmaya direndi.

Genel olarak yukarıda bahsi geçen hükümler ahlaki bir sorumluluk oluştururken, kültürel zenginliğin yağmalanmasını ve suiistimali engellemeyi, barbarca etkinlikleri durdurmayı ve bu konularda önlem almayı zorunlu kılıyor. Bunlar herhangi bir arkeolojik malzemenin kaldırılmasını, bir başka deyişle ‘kurtarma kazısı’ bahanesi ile kazı yapmayı işgalci güce yasaklıyor.

Sahadaki Durum

İsrail işgali uluslararası antlaşmaların birçoğunu ihlal etti. Hem savaş hem de barış koşullarında kültürel mirası korumayı amaçlayan 1970 tarihli UNESCO Sözleşmesi’ni onaylamamayı tercih etti. İAF topraklarında yer alan kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesine ilişkin uluslararası hukuku aşağıdaki yöntemlerle ihlal etmeyi sürdürdü:

  • İllegal kazılar ve yüzey araştırmaları
  • Kültürel mirasın kasıtlı bir şekilde tahrip edilmesi
  • İAF topraklarında yer alan kültürel miras yapılarının koruma ve muhafaza koşullarıyla ilgilenilmemesi
  • İdeolojik ve politik amaçlar uğruna Filistin kültür mirasının suiistimal edilmesi
  • İAF topraklarında ortaya çıkarılan kültür objelerinin kaçırılması ve in situ haldeki bazı taşınmazların (örneğin; mozaik zemin) yerlerinden kaldırılması

İAF Topraklarında Arkeolojik Kazılar

İşgal topraklarındaki arkeolojik kazı meselesi geniş bir konu. 1954 Lahey Sözleşmesi (UNESCO 1954) esnek ve belirsiz olabilir, fakat silahlı çatışma hallerinde uygulanması gereken temel şeylerin sınırını çizmektedir.

İsrail, 1954 Lahey Sözleşmesi ile 1956 Unesco Tavsiye Kararı’nın (yasal bağlayıcılığı yok) arkeolojik kazıları tam anlamıyla yasaklamadığı görüşünü benimsedi. Arap devletleri ise tahribat yaratmaya meyilli doğaları gereği kazıların 1954 Lahey Sözleşmesi tarafından yasaklandığını iddia ettiler (Oyediran 1997, 17-18). Kimi uzmanlar ise, antlaşmanın kazıları yasaklama zorunluluğu olmadığını, ancak her ne olursa olsun hükümler ihlal edildiğinde, 1954 Lahey Sözleşmesi’nin işgalci güce herhangi bir buluntunun ihracatını yasakladığını ve buluntunun işgal altındaki topraklara iade edilmemesini öngören kuralları oluşturduğunu iddia etti (Oyediran 1997, 17-18).

Tüm bunların aksine işgalci güç İsrail, arkeolojik kazıları ve kültürel mirası işgal ettiği topraklara dönük politik iddiasını haklı çıkarmak için ideolojik bir araç olarak kullandı. Yürütülen arkeolojik kazılar sadece uluslararası hukukun ve antlaşmaların ihlali değil, aynı zamanda bu tutum ve kaçınılmaz olarak tek başına İsrail’e tabi olan yöntemler sayesinde, Filistinlilerin geçmişlerini keşfetme hakkının reddedilmesi anlamına gelmektedir.

İsrail kurulduğundan bu yana arkeoloji, halkının duyarlı olduğu yerleşimler ve kutsal metinlere dayandırılan hikayelere paralel olacak şekilde önemli bir ulusal-kültürel uygulama olmuştur. Arkeoloji, kolonici-ulusal paranoyanın biçimlendirilmesi ile İsrail’e ait toprak iddialarının kanıtlanmasında ve bunlara meşru zemin hazırlanmasında kritik bir rol oynuyor (Abu El-Haj 2001, I-2). Böylelikle, 19. yy’dan beri aralıksız olarak Filistin’deki Siyonist projeye destek sunmak ve İsrail’in genişlemesini kolaylaştırmak, Filistin topraklarının gasp edilmesini haklı çıkarmak için  kullanılmıştır (see also Greenberg this volume).

1967’den Günümüze Uluslararası Hukuk Yorumları

1967’de İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı işgalinden sonra arkeoloji yönetimi iki İsrailli yetkilinin emrine verildi (SOA): birisi, Doğu Kudüs hariç olacak şekilde, Batı Şeria’dan diğeri ise Gazze’den sorumlu tutuldu. Tuhaf olan kısım Doğu Kudüs’teki (işgal altındaki Batı Şeria’nın bir parçası) arkeolojik yönetimin 1990’lara değin İsrail Eğitim ve Kültür Bakanlığı tarafından sürdürülmesiydi, İsrail’in toprak ilhakları nedeniyle. 1990’dan sonra ise -şimdiye dek olacak şekilde- İsrail Eski Çağ Müdürlüğü (IAA) yönetmekte (Oyediran 1997, 41).

İsrail 1967 tarihinden beri uluslararası hukukun kazıları yasaklamadığı görüşünü benimsiyor. Takip eden yıllarda SOA ve IAA, sadece olağanüstü durumlarda ‘kurtarma kazısı’ izni veren uluslararası hukuku çiğneyerek işgal altındaki topraklarda binlerce kazı gerçekleştirdi ve aynı sayıda kazı lisansı yayınladı ve  tüm bunları işgal altında yaşayan halkın ‘yararına’ yapılan inşaat çalışmalarından önce arkeolojik ve kültürel eserleri korumak ve bilimsel bilgi üretmek bahaneleriyle gerçekleştirdi. Kudüs’teki yabancı arkeoloji kurumları (the British School of Archaeology, the French Ecole Biblique et Archéologique, the American W. F. Albright Institute of Archaeological Research ve the German Archaeological Institute) 1967’den sonra bu alanlarda kazı yapmaktan kaçındı ta ki 1994’te Filistin Ulusal Otoritesi arkeoloji yönetimini devralana dek (Oyediran 1997, 42).

‘Kurtarma kazıları’ uluslararası hukuk tarafından kabul edilmesine rağmen işgal altındaki topraklarda yürütülen kurtarma kazılarının yasalara uygunluğu şüphelidir. Kazıların büyük bir bölümü uluslararası hukuk kuralları kapsamında illegal sayılan İsrailli yerleşimler ve bu yerleşimlerin bağlantı yolları gibi alt yapı çalışmaları için gerçekleştirildi.

Örneğin, işgal edilen topraklarda devam eden illegal yerleşim çalışmaları için ‘kurtarma’ olarak adlandırılamayacak genişlikte kazılara ihtiyaç duyuldu. Chamberlian’in itirazları şu şekilde:

Bir yerleşme korumasız haldeyken İsrailliler buluntuların hızlı bir şekilde kaydedilmesini ve kaldırılmasını kapsayan bir ‘kurtarma kazısı’ başlatır ve ancak bu bittikten sonra yerleşme korumaya alınır. Ara sıra bazı yerleşmeler koruma altına alınsa da kazılar genellikle definecilik ve yerleşmenin yok edilmesi ile sonuçlanıyor. Diğer buluntular, mozaik zemin gibi, gelecekte yapılması planlanan araştırmalar adına ortadan kaybedilir. Ayrıca, sözde ‘kurtarma kazıları’ yerleşmenin bütün önemli bağlamlarının yok olmasına neden olur ve bu sayede üretebileceği bilgi sonsuza dek kaybolur (Chamberlain 2005).

Araştırılan arkeolojik yerleşimlerin büyük bir bölümü SOA’nın ürettiği gayrimeşru bahaneler ile kazıldı. Greenberg, İAF topraklarında İsrail’in yürüttüğü arkeolojik faaliyetler ile ilgili yapmış olduğu çalışmadan sonra, bu faaliyetleri ‘karanlığın arkeolojik kalbi’ olarak tanımladı (Greenberg as cited by Rapoport 2006). Kudüs hariç işgal atında bulunan Batı Şeria’daki 700 yerleşimde yürütülmek üzre 1100 kazı izni yayınlandığını keşfetti. 1980’ler boyunca İşgal altındaki Batı Şeria’da yürütülen  kazıların yaklaşık %60’ı İsrailli ve yabancı kurumlar tarafından yönetildi. Bununla birlikte 1993’deki barış sürecinden sonra, 1993 Oslo Görüşmesi ve 1995’te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında imzalanan Washington Antlaşması uyarınca tamamen İsrail İşgali’nin kontrolüne giren Alan C’deki (Batı Şeria’nın yaklaşık %70’ini temsil ediyor) bütün kazılar SOA tarafından yürütüldü. 1993 ile 1998 yılları arasında gerçekleştirilen kazıların %95’ini Dr Yitzhak Magen yönetti. SOA’nin verdiği 171 kazı izninden sadece 9 tanesi akademik kurumlar adına düzenlendi (Rapoport 2006).

Halen Batı Şeria’da uygulanan Ürdün Antik Eserler Kanunu’na göre: ‘kazı lisansı sadece bilimsel yeterliliği kanıtlanmış ve tatmin edici sonuçları güvence altına alabilmek adına kazıya mali destek sunabilecek kişilere verilebilir (…) lisanslar keşfedilen eserlerin muhafaza edilme zorunluluğu, devam eden kazılara dair bilgi verilmesi ve bilimsel yayın üretme gibi standart koşulların yerine getirilmesine tabi tutulur’ (Oyediran 1997, 32).

Ancak SOA’nın gerçekleştirdiği kazılar yukarıda bahsi geçen şartları asgari düzeyde dahi karşılamıyor. SOA, önceden planlanmış ve kendisi tarafından yürütülen kazılara lisans çıkarabilen yegane kurum. Arkeolojik çalışmaları bilimsel ilkelere göre sınırlayan Ürdün Antik Eserler Kanunu’nun İsrail ordusunca revize edilmesiyle birlikte antik eser yönetmeliklerine uygun davranmıyor. SOA’dan başka hiç kimse kazıların nerelerde gerçekleştiğini bilmiyor: düzenli bir liste ve yayın zorunluluğu yok,  yayın varsa bile bu, SOA’ya ve önceliklerine bağlı kalınacak şekilde belirleniyor. Elbette ki bunların hiçbiri arkeolojik ya da tarihi bir nitelik içermiyor (Rapoport 2006).

Batı Şeria’da SOA’nın Yönettiği ‘Kurtarma Kazıları’

İsrailli yerleşimlerin yapım çalışmalarıyla ilgili ‘Kurtarma kazıları’

Kudüs ve özellikle Haram-ül Şerif’in (The Great Mosque) güney ve güney batı duvarları boyunca yürütülen illegal kazıların dışında yerleşim faaliyetleriyle ilgili birçok kazı gerçekleştirildi. İsrail, sahada yeni unsurlar yaratma çabası ve uluslararası hukuku, özellikle de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal ederek Filistin topraklarının hemen her yerinde binlerce yerleşim ve askeri karakol inşa etti (Applied Research Institute of Jerusalem 2005).

İsrail’in illegal yerleşimleri 900’den fazla arkeolojik yerleşim ve yapı ögesi üstünde egemenlik kuruyor (Sub Laban 2004; DACH Database 2008). Örneğin Ma’aleh Adumin adlı yerleşmenin inşası ve Doğu Kudüs’e doğru genişlemesi 1980’ler  süresince devam eden geniş çaplı kazılara neden oldu. Bizans dönemine ait bir manastır kalıntısı ortaya çıkarılırken; Dr Magen 1993 yılı kazılarını Judea ve Samaria’da ve özellikle İsrail genelinde yürütülmüş en büyük kazı projesi olarak tanımladı (Oyediran 1997, 43).

Antik El Halil (Hebron) olarak adlandırılan Tell el-Rumeida, illegal faaliyetlerin tahrip ettiği bir diğer arkeolojik yerleşim. İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine ve sahip olduğu askeri güç vasıtasıyla Filistin kültürel mirasını sistemli bir şekilde yok etmesine verilebilecek en tipik örneği temsil ediyor. Ayrıca Filistin topraklarına, halkına ve kültürel mirasına dönük İsrail yerleşim politikasının en şiddetli örneklerinden birisidir (Sub Laban 2004). Tell el-Rumeida Filistin’deki en geniş höyüklerden ve İ.Ö. 3. binden itibaren aralıksız iskan edildiğine inanılıyor. 1984’te fanatik İsrailli yerleşimciler höyüğün bir kısmını işgal ederek burayı kalıcı bir yerleşime çevirme planlarını duyurdular (Wilder 2003). 1998’te ise İsrail Başbakanı arkeolojik yerleşim üstüne inşa edilmesi tasarlanan kalıcı evler için söz verdi. 2001 yılında inşaatına başlanan 10 adet apartman İsrail hükümetince onaylandı ve finanse edildi. Bir yıl sonra İsrail Sivil Otoritesi (3) 15 adet apartmanı kapsayan diğer bir yerleşim planını onayladı.

Arkeolojik kazılar (İsrail’in illegal işlerini kapsayan) önemli kalıntıları ortaya çıkardı. İAF topraklarında uygulanmış Ürdün Antik Eser Kanunu (1968) uyarınca hatalı faaliyetleri kanıtlamaları adına öneme sahipler (articles 41 & 45). Uluslararası koruma standartlarına olan kayıtsızlık Tell el-Rumeida’nın (Görsel 1) şiddetli bir şekilde zarar görmesine, arkeolojik tabakalarının yok edilmesine ve kültürel kimliğinin bozulmasına neden oldu (Sub Laban 2004).

______________________________________________________________

3) İsrail Ordusu, hükümeti ve Filistin Ulusal Otoritesi arasında devam eden süreçleri düzenlemekle görevli Tel-Aviv’e bağlı kurum.

______________________________________________________________

İsrailli yerleşimlerin altyapı çalışmalarıyla ilgili ‘Kurtarma kazıları’

İşgalci gücün Filistinliler ile temastan kaçınmak adına yerleşimciler için inşa ettiği geniş yol ağları bir başka ‘arkeolojik kurtarma kazılarını’ gerekli kıldı. Söz konusu inşaat çalışmaları Batı Şeria’nın doğal ve kültürel alanlarında daha önce eşi benzeri görülmemiş bir yıkım etkisi yarattı. Belki de içlerindeki en dramatik örnek Ramallah’ın yaklaşık 20 km batısındaki Wadi Natuf kültür alanını tahrip eden 446 no’lu karayoludur (Görsel 2). Wadi Natuf, Mallon tarafından 1924 yılında keşfedilen ve Garrod tarafından 1928 yılında kazılarına başlanan Filistin’deki en geniş prehistorik mağaralardan birine ev sahipliği yapıyor. Kazılar mağaranın yaklaşık olarak İ.Ö.12 bin yıl öncesi Epi-Paleolitik dönemde iskan edildiğini kanıtladı. Kazılardan elde edilen buluntular önemli teknolojik gelişmeleri kanıtlayarak Garrod’un bu teknolojiyi ‘Natuf Kültürü’ olarak tanımlamasına esin kaynağı oldu (named after Wadi en- Natuf). Bu terim tarım öncesi Neolitik toplumları tanımlamada halen yaygın bir şekilde kullanılmaktadır (Ministry of Tourism and Antiquities 2005, 33-4). Bu anahtar yerleşim, onu doğal ve kültürel çevresinden ayıran illegal yol-yapım çalışmalarının yaratmış olduğu olumsuz etki ile zarar gördü.

El Halil’deki (Hebron) 60 no’lu karayolu üzerinde Sa’ir ve Halhoul adlı yerleşimlerin ortasında kalan Khibet Abu-Dwier, İsrail’in illegal kazı faaliyetleri için bir başka örneği temsil ediyor (Görsel 3). Yerleşimin Roma, Bizans ve Eyyubi dönemlerine tarihlenen kalıntıları 1995 yılında SOA’nın yönettiği ‘kurtarma kazılarından’ bir başkasına kurban edildi. Kazılar hakkında ulaşabildiğimiz tek bilgi, birçok buluntunun ortaya çıkarıldığı ve araziden kaldırıldığıdır (Oyediran 1997, 43).

Arkeolojik barbarlık ve yağma adına yapılan kazılar

Yerel yönetmelikler (örneğin, Gazze şeridinde uygulanmış olan 1929 tarihli the British Mandate Antiquities law ve Batı Şeria’da uygulanmış olan 1968 tarihli the Jordanian Antiquities) İsrail işgalinden sonra farklı askeri emir ve düzenlemeler ile zorla kaldırılmış oldu. Bu düzenlemeler kültürel mirasın korunması için yapıldı.

Ancak, Antik Eser Hukuku üzerine İsrail’in yapmış olduğu düzenlemeler şüphelidir ve uluslararası hukuku ihlal etmektedir. 1986 tarihli ve 1166 no’lu Askeri Emir ile Batı Şeria’da geçerli olan 1968 Ürdün Antik Eserler Kanunu kaldırılmıştır.  Bu emir, Ürdün Antik Eserler Kanunu’nu kapsayacak ve daha güçlü olacak şekilde Batı Şeria için SOA’yı yetkilendirdi. Kültürel maddeleri alıkoyma ve kamulaştırma, arazi kamulaştırma, bireyleri arama ve bu tipte işgale askeri fayda sağlayabilecek her türlü hizmet için hak tanınmış oldu. Herhangi bir nedene dayandırılmaksızın ve İsrail otoritesince sunulan izin olmak koşuluyla kültürel objelerin İAF topraklarından farklı bir coğrafyaya taşınması kabul edildi. Tüm bu askeri değişiklikler Filistin kültür mirası adına koruma koşullarını zayıflattı ve 1907 Lahey Sözleşmesi’nin 43. fıkrasını dolaylı yoldan çiğnedi, çünkü bu değişikler zorunluluktan kaynaklanmadı, bir başka deyişle, değişiklikler ilgili antlaşmaları çiğnedi çünkü hem uluslararası hukukla çeliştiler hem de Filistin halkının yararına değildiler (Oyediran 1997, 37-8).

1.1

Tell el-Rumeida'da devam eden inşaat çalışmaları, hemen yukarıda arkeolojik kalıntılar.
Görsel 1: Tell el-Rumeida’da devam eden inşaat çalışmaları, hemen yukarıda arkeolojik kalıntılar.
Wadi Natuf'un çevresindeki kültürel tabiat yol yapım çalışmaları nedeniyle zarar gördü.
Görsel 2: Wadi Natuf’un çevresindeki kültürel tabiat yol yapım çalışmaları nedeniyle zarar gördü.
Yeni bağlantı yolunun kenarına sıralanmış Khirbet Abu-Dwier kalıntıları.
Görsel 3: Yeni bağlantı yolunun kenarına sıralanmış Khirbet Abu-Dwier kalıntıları.

Üstelik, Lahey Sözleşmesi’nin (UNESCO 1954) 4. fıkrası gerekli hallerde sözleşmenin taraflarını hırsızlık, yağma ve diğer barbarca fiiliyatların ve kültürel zenginliğe dönük suiistimalin önüne geçmeleri için görevlendirmektedir. Taşınabilir kültürel zenginliğe el koymayı yasaklamaktadır (UNESCO 1954, article 4).

Arkeolojik yağma Ortadoğu’da genel bir olgu olmasına rağmen Britanya Mandası ve Ürdün otoritesi altında etkileri sınırlandırılmıştı. İsrail işgali süresince süreklileşmiş ve kötü ekonomik koşullar nedeniyle Filistin toplumunda sosyo-ekonomik bir alan olarak kabul edilmiştir. Kötü yaşam koşullarına sahip birçok Filistinli çiftçi, İsrail işgal otoritesinden herhangi bir itiraz gelmeksizin arkeolojik buluntuları İsraillilere (askeri yetkililere ve sivil koleksiyonculara) satabileceklerini fark etti. Örneğin, 1967 yılında İsrail Savunma Bakanı görevine getirilen Moshe Dayan illegal arkeolojik kazıları teşvik etmiş ve sonrasında İsrail’deki en geniş koleksiyonlardan birine sahip olmuştur (Kletter 2003, 3-4).

1967’den sonra Filistin ekonomisi birkaç iş alanına ve İsrail ile yapılan ithalata bağlı kaldı. Birinci (1987) ve ikinci İntifada (2000) süresince iş imkanları ortadan kaybolurken bu iki toplumsal olay çok geniş bir işsizliğin yaşanmasına neden oldu. Yağma ve tarihi eser kaçakçılığı bu kötü ekonomik koşullarda gelişti (Blum 2003).

Uluslararası hukuka göre arkeolojik mirasın korunması ve illegal kazılar ve tarihi eser kaçakçılığı ile mücadele işgalci güç olan İsrail’in açıkça görevi. Ancak, İsrail işgali arkeolojik yerleşimlerin güvenliğini sağlayan uygun ve yeterli yasal önlemleri almak yerine, İAF topraklarında ‘kurtarma kazısı’ bahanesi ile bizzat kendisinin teşvik ederek kolaylık sağladığı gizli kazıları kullanmıştır.

Bu bağlamda Greenberg Batı Şeria’dan sorumlu SOA’ya, yani Magen’e eleştiri getiriyor;

kendini yerleşimleri tahribattan kurtaran bir araştırmacı olarak görüyor. Aslında bu anlayış, Mısırlılar’dan Mısır mirasını ve Yunanlar’dan da Yunanistan mirasını ‘kurtaran’ sömürgeci arkeolojinin doğrudan devamıdır. Saçmalığın ta kendisi olan bu yöntem yerleşimlerin tahrip olmasının asıl nedenidir. Magen hırsızlar için yerleşimlere ‘işaret’ koyuyor. Kazıları tamamladıktan sonra yerleşimi muhafaza etmek için Magen’ın yeterli parası yok. Bizans kilisesinde çok güzel bir mozaik zemin ortaya çıkardı ama daha sonra alanı terk etti ve hırsızlar gelip tüm mozaiği söktü (Greenberg as cited by Rapoport 2006).

Bu tip kazılara verilebilecek birçok örnek var özellikle El Halil (Hebron) bölgesinde; örneğin al Dahria’nın batısındaki Kh. Anab al-Kabir (Görsel 4), Dora’nın doğusundaki Kh. Tawas (Görsel 5), El Halil (Hebron)’in kuzeyindeki Kh Bait Aunon (Görsel 6) vb. El Halil (Hebron)’in çöllük arazisinde bulunan Bani Na’im’in doğusundaki Kh. Al-Qasir (Görsel 7) tipik bir örnektir. SOA hiçbir geçerli neden olmaksızın yerleşimi kazdı, tüm buluntuları bilinmeyen bir yere götürdü ve daha sonra yerleşimi korumasız bir halde antik eser hırsızlarının merhametine terk etti. Eski bir SOA çalışanının iddiasına göre SOA kazısından önce Kh. Al-Qasir yerleşimi oldukça korunaklıydı. Kazı sonrası derin olmayan birkaç defineci çukuru açıldı. Aynı eski çalışan, ‘kazı bittikten sonra yerleşimin zemini oldukça etkileyiciydi: zemin monokrom ve renkli mozaiklerle döşeli ve duvarları ise düzgün ve iyi kesilmiş taşlarla yapılmıştı.

Tahrip edilmiş mozaik zemin, Kh. Anab al-Kabir.
Görsel 4: Tahrip edilmiş mozaik zemin, Kh. Anab al-Kabir.
Tahrip edildikten sonra Khirbet Tawas harabeleri.
Görsel 5: Kh. Tawas harabelerindeki tahribat.
Görsel 6: Tahribattan sonra Kh Bait Aunon'un harabeleri.
Görsel 6: Kh. Bait Aunon harabelerindeki tahribat.
Görsel 7: Kh. al-Qasir harabelerindeki tahribat.
Görsel 7: Kh. al-Qasir harabelerindeki tahribat.

Daha sonra tüm buluntular Kudüs’teki bilinmeyen bir depoya kaldırıldı ve yerleşim terk edildi.’ Devam ederek, ‘Dr Magen Bizans dönemi hakkında yazdığı kitap süresince işbu Bizans yerleşiminin mozaik zeminine odaklandı.’ dedi.

1967’den beri komşu ülkeler ve İAF İsrail pazarı için tarihi eser kaçakçılığının ana kaynağı oldu. Kimi Ürdünlü tacirler Ürdün’deki çeşitlik kaynaklardan tarihi eser satın alıyor ve ticaretin yasal olduğu ülkeler için ilk önce İsrail’e transfer ediyor. Devamında tarihi eser uluslararası pazar için yola çıkarılıyor (Politis 2002, 265). İşleri kolay bir hale getirmek adına İAF topraklarında uygulanan antik eser kanunu, SOA çalışanlarınca yayınlanan lisanlarla antik eser ihracatına izin veren ve bu sayede antik eserlerin kontrolünü zayıflatan İsrail askeri emirleri ile değiştirildi (Oyediran 1997, 34).

İroniktir, Ürdün Antik Eserler Kanunu (1968) özel bir izin olmaksızın işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülen kazıları illegal kabul ederken, İsrail Antik Eserler Kanunu (1978) ve İsrail askeri emirleri illegal yollarla edinilmiş tarihi eserlerin koleksiyoncular tarafından toplanmasına ve satışına izin vermektedir. Aynı kanuna göre 1978’den beri İsrail’de keşfedilen bütün tarihi eserler devlet mülküdür. Bu bağlamda lisanslı kazılar tarihi eser tacirleri için kaynak olamaz (Blum 2003). Dolayısıyla, mantık gereği, İsrail’in yasal tarihi eser pazarında yer alan arkeolojik nesnelerin çok büyük bir bölümü İAF topraklarında yürütülen illegal kazılardan temin ediliyor olmalı.

1967’den günümüze işgal altındaki topraklarda yer alan arkeolojik yerleşimlerde gerçekleşmiş hırsızlıkların sayısı net değil ama binleri buluyor olmalı (Ilan et al 1989). Aynı makaleye göre (Ilan et al 1989, 41) her yıl 100.000 arkeolojik buluntu İsrail’i terk ediyor. Sözüm ona çok büyük bir bölümün menşei ‘bilinmiyor’.

Diğer İllegal Faaliyetler

Kültürel Mirasın Bilinçli Şekilde Yok Edilmesi

2000 yılında patlak veren ikinci İntifada’ya (Mescid-i Aksa) İsrail’in verdiği askeri yanıt kültürel mirasın eşi benzeri görülmemiş seviyelerde kasıtlı olarak yok edilmesi ile sonuçlandı. Bu makale uygulanan iki yöntemin altını çizecek: tarihi şehir merkezlerinin yok edilmesi ve ırkçı duvarın yapımı.

Filistin’e ait birçok arkeolojik ve kültürel yerleşim İsrail’in gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ile telafi edilemeyecek düzeyde zarar gördü. Bu askeri operasyonların en bilineni Beytüllahim’deki Kutsal Doğum Kilisesi’nde (Nativity Church) uzun süre devam eden kuşatmadır, uluslararası ziyaret merkezlerinden biri olan yerleşim İsrail’in etkinlikleri ile zarar gördü.

Nablus’un tarihi şehir merkezi ikinci İntifada’yı (Mescid-i Aksa) takip eden yıllarda şiddetli bir şekilde vurulan Filistin yerleşimlerinden birisiydi. Nablus ismi İ.S. 72’de inşa edilen Roma kasabası Neapolis’ten geliyor (Ministry of Tourism and Antiquities 2005, 37-9). Şehir, Roma Dönemi’nden günümüze çok geniş bir kültürel çeşitliliği içeriyor. 2003 ve 2004 yıllarında roket ve top atışlarıyla vuruldu ve sonra askeri buldozerler ile tarihi ve arkeolojik yapıların şiddetli bir şekilde yok edilmesine neden olan ‘temizlik harekatı’ gerçekleştirildi (Görsel 8). Cami, kilise ve diğer tarihi bina ve anıtlardan oluşan 310 yapı ya tamamen yok edildi ya da zarar gördü (DACH Database 2008; Sub Laban 2004).

Nablus'un tarihi şehir merkezinde yaşanan tahribat.
Görsel 8: Nablus’un tarihi şehir merkezindeki tahribat.

İsrail güçleri 9 Ağustos 2005’te İbrahimi (Abraham) Cami’nin %60’ını sinagoga çevirirken, El Halil’in (Hebron) eski şehir merkezinde yer alan birkaç tarihi evi doğusundaki Kiryat Arba’nın bağlantı yol-yapım çalışmaları için yıktı (Görsel 9 & 10). Bu yapılar El Halil’deki tarihi dokunun ve İbrahimi Cami’nin etrafını saran kültürel çevrenin değişmez parçalarıydılar (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

Tarihi Filistin şehirlerinin yok edilişleri uluslararası toplum (UNESCO, the World Heritage Centre ve World Archaeology Congress gibi kurumlar) tarafından kınanmasına rağmen, İsrail Filistin’in kültürel mirasını sistemli bir şekilde yok etmeye devam ediyor ve henüz uluslararası hukuk onu engelleyebilmiş değil.

Irkçı Duvar

Irkçı duvar, Nisan 2002’de İsrail tarafından onaylandı. Güvenlik gerekçeleri Filistin’in toprak ve su kaynaklarını işgal etmek için bahane gösterildi. Duvar beton gövdeden, dikenli tellerden, hendeklerden, elektrik verilmiş demir parmaklıklardan, keskin nişancı kulelerinden, askeri yollardan, elektronik gözetleme merkezlerinden, uzaktan kontrol edilen piyade gücünden ve zaman zaman genişliği 100 m’yi bulan tampon bölgeden oluşuyor (Azzeh 2005, 3).

9 Temmuz 2004’te Uluslararası Adalet Divanı (Hague) duvarın ve bütün İsrailli yerleşimlerin uluslararası hukuku ve insan haklarını ihlal ettiğine karar verdi (Azzeh 2005, 3).

Görsel 9: El Halil'in tarihi şehir merkezindeki tahribat.
Görsel 9: El Halil’in tarihi şehir merkezindeki tahribat.
Görsel 10: El Halil'in tarihi şehir merkezinde yaşanan tahribat.
Görsel 10: El Halil’in tarihi şehir merkezindeki tahribat.

İsrail’in en üst mahkemesi de duvarın anayasaya kısmen aykırı olduğuna karar verdi. İsrail ise bu tip kararları hiçe sayarak işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimleri genişletmeye ve duvarın yapımına devam etti. Yerleşimlerin etrafı genellikle duvar ile çevrili ve her biri karayolu ağı sayesinde İsrail ile bağlantılıdır (Azzeh 2005, 3).

Duvar ‘Green Line’ olarak bilinen 1967 sınırları üzerine inşa edilmedi, Filistin’e doğru batırılmış bir hançer gibi, nesillerce Filistin halkının sahip olduğu toprakları işgal ederek onlardan ayırdı, tarım faaliyetleri yürütülen alanları Filistinlilere yasakladı ve Filistin’e ait su ve toprak gibi doğal kaynaklar ile daha farklı kültürel kaynakları zorla ele geçirdi (Applied Research Institute of Jerusalem 2005). Filistin’in arkeolojik, doğal ve kültürel mirası ile oluşmuş Batı Şeria’nın önemli bir bölümünü işgal eden de facto hali temsil etmektedir (Sub Laban 2004).

Bunların yanı sıra felaketle sonuçlanan insani, ekonomik ve sosyal etkileri vardı; ırkçı duvar maddi ve manevi kültürel miras üzerine yıkıcı bir etkiye sahip. Söz konusu yıkıcı etkiler maddi kültürün ötesine geçerek köylülük ve bedevilik gibi Filistin kimliği ile bağlantılı geleneksel yaşam şekillerinin yok olmasına neden oluyor. Duvar binlerce kültürel yerleşimi kesip koparırken Kudüs’ü de Beytüllahim (Bethlehem) ve diğer Filistin yerleşimlerinden ayırıyor (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

Görsel 11: Irkçı duvarın tel örgülerden oluşan bir bölümü, Beytüllahim'in güney doğusu.
Görsel 11: Irkçı duvarın tel örgülerden oluşan bir bölümü, Beytüllahim’in güney doğusu.

zionism 13

Görsel 12: Kudüs yakınlarındaki Qalandia mülteci kampı yakınlarındaki ırkçı duvara ait iki görünüş.
Görsel 12: Kudüs yakınlarındaki Qalandia mülteci kampından ırkçı duvara ait iki görünüş.

Neden olacağı çevresel ve arkeolojik etkilerin dikkate alınmadığını gösterir nitelikte, duvarın yapım çalışmaları sırasında sadece birkaç ‘kurtarma kazısı’ yürütüldü. Kudüs’ün doğusundaki Abu Dis’te yer alan Khirbet Salah (Görsel 13) ender kazılara bir örnektir. Ekim 2003’te Kudüs’ün etrafında devam eden duvar yapım çalışmalarında yerleşim buldozerler ile tahrip ediliyor. Bizans yerleşim kalıntılarına rastlanılmasına rağmen IAA yetkililerinin çalışmaları kısa süreliğine durdurmasından hemen sonra yerleşmenin önemli bir kısmı yok edildi ve üstü toprakla kapatıldı. Üç hafta sonra yerleşmenin üstü toprakla kapatılırken duvarın yapımı tamamlandı ve yerleşim tamamen yok edilmiş oldu. Bu alelacele yürütülen kazı açık hava odalarıyla birlikte bazilikaya, avluya, yerleşim alanına ve sundurma ile ahıra sahip bir Bizans manastırını ortaya çıkardı. Ayrıca avlu kalıntılarının altında haçlarla süslenmiş bir tür kilise mezarı da ortaya çıkarıldı. Merkezi alanda geyiklerin de bulunduğu hayvan ve geometrik motifler ile süslenmiş mozaik bir döşeme bulundu. Mozaik döşeme arkeolojik bağlamından illegal bir şekilde kaldırıldı (Sub Laban 2004).

Görsel 13: Irkçı duvarın neden olduğu tahribat öncesi Khirbet Salah'taki arkeolojik kazılar.
Görsel 13: Irkçı duvarın neden olduğu tahribat öncesi Khirbet Salah’taki arkeolojik kazılar.

Bu gibi uygulamalar arkeolojik yerleşimlerin telafisi mümkün olmayacak şekilde zarar görmesine neden olmakta ve arkeolojik kazılar için kabul edilen uluslararası standartlar ile çelişmektedir.

Makalenin önsözünde bahsedildiği gibi arkeolojik yüzey araştırmaları İAF topraklarında 12 bin’den fazla yerleşimi listeledi (DACH Database 2008). Bu yerleşimlerin birçoğu duvarın yapımı esnasında tahrip edildi ve Tell Rumieda, Kh. Morasress ve Kh. Silon (Shilo) gibi arkeolojik mekanların binlercesi İsrail’e ya da Batı Şeria’daki illegal İsrailli yerleşimlere bağlandı. Filistin Antik Eser ve Kültürel Miras Departmanı’nın verilerine göre, 2460 kültürel miras mekanı yok edildi veya Batı Şeria topraklarından koparıldı (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

14 numaralı görsel/grafik 2167 yerleşimin duvar nedeniyle zarar gördüğünü ve Batı Şeria’dan koparıldığını gösteriyor (Batı Şeria’da bilinen Filistin kültürel miras mekanlarının %18’ini temsil etmektedir). Toplamda kazısı yapılmış 262 yerleşim duvardan etkilenirken (Batı Şeria’daki arkeolojik kazıların %62’sini temsil etmektedir), daha önce kazılmış 37 yerleşim duvarın rotası nedeniyle tamamen yok edilecek.

Görsel 14: Grafiğin solunda arkeolojik mekanların toplam sayısına, sağında ise duvardan etkilenen mekanların toplamını görebilirsiniz. 'Ana mekanlar' geniş arkeolojik mekanları (Khirba/Tell ya da Höyük), 'Tekil buluntu mekanları' ise sarnıç ve mezar gibi mekanları temsil etmektedir.
Görsel 14: Grafiğin solunda arkeolojik mekanların toplam sayısını, sağında ise duvardan etkilenenleri bulabilirsiniz. ‘Ana mekanlar’ geniş arkeolojik mekanları (Khirba/Tell ya da Höyük), ‘Tekil buluntu mekanları’ ise sarnıç, mezar vb mekanları temsil etmektedir.

İstimlak edilen araziler askeri bölge olarak ilan edildi, aslında Filistin yönetiminin elinden alındıkları gerçeğini kanıtlayacak şekilde Filistinli arkeologların erişimine fiilen kapatıldılar. Benzer bir yolla Jericho dışında Ürdün Vadisi’nden kalan diğer doğal ve kültürel mirasın tamamen İsrail’in kontrolüne geçmesi demek olan ve Ürdün Vadisi boyunca yapılması planlanan tasarı halindeki duvar, Ürdün Vadisi’nin İsrail girişini işgal edecek. Kontrolü İsrail’in eline geçecek olanlar arasında; Qumran, Lut Gölü, Ain al Feshkha, vaftiz merkezi, Aşağı Ürdün Vadisi’ndeki Hristiyan manastırları, Kudüs Sahrası, Beytüllahim (Bethlehem) ve El Halil (Hebron) gibi Filistin ulusal kimliği ve ekonomisi ile Filistin’in doğal ve kültürel mirası adına önemi bir hayli yüksek yerleşimler var.

Duvar birçok turistik yerleşimi işgal etmesi nedeniyle ve özellikle Beytüllahim (Bethlehem) ve Kudüs gibi Filistinli şehirler arasındaki turist geçişini engelleyerek İAF’daki kültür turizmini aynı oranda etkilemiştir. Bu strateji İAF ile komşuları Mısır ve Ürdün arasındaki turist akışını durdurmuştur (Sub Laban 2004).

Devlet Koruması

İsrail işgali kazısı yapılan/yapılmış olan arkeolojik yerleşimleri koruma olmaksızın ya da olası bozulmaları azaltan asgari önlemleri almaksızın çok kötü koşullarda terk etti. İsrail işgalinden önce ve işgal sırasında kazısı yapılmış birçok yerleşim İsrail tarafından yapılan müdahale veya ilgisizlik nedeniyle arkeolojik özelliklerini kaybetti. Filistin şehirlerinin ve köylerinin maruz  kaldığı sayısız kuşatma, keyfi sokağa çıkma yasakları, sonsuz yol kapamalar ve askeri yasaklar Filistin Yönetimi’ne bağlı kuruluşların kültürel mirasın korunmasına dönük görevlerini yapmalarını engelledi (Sub Laban 2004). Örneğin, El Halil’İn (Hebron) 20 km kuzey batısında bulunan Tell Qilla 2003 yılında sistemli bir şekilde yağmalandı. Görgü tanıklarının ifadesine göre dörtten fazla buldozer istenmeyen arkeolojik tabakaların kaldırılmasında kullanıldı. Maalesef, İsrail işgal güçleri yağmayı durdurmaya çalışan Filistin Antik Eser ve Kültürel Miras Departmanı çalışanlarına eşlik eden Filistin polisine izin vermedi. Bu sayede Kenan şehir duvarlarının büyük bir bölümü yok edildi ve birçok buluntu kaçırıldı. Ayrıca Filistin Yönetimi’nin saygınlığı ile statüsü ve kültürel mirası koruma kapasitesi büyük ölçüde zedelendi.

İAF’da İsrail’in sürdürdüğü kültürel miras politikalarının Filistin toplumunda yarattığı etki

1967’den beri İsrail işgali keşif, kazı, koruma ve muhafaza gibi kültürel miras ile ilgili her şeyi tekeline aldı. Greenberg’in konu hakkındaki yorumları şimdiye dek İsrailli bir bilim insanı tarafından söylene gelmiş en düşündürücü görüşlerden birisidir:

İşgalci bir güç bölgeye dışarıdan gelir ve yerli halka danışmadan tek taraflı kararlar alır. Arkeoloji sosyal bir öneme sahip, çünkü arazide yer alır ve arkeologlara bir çeşit veto gücü vermektedir. Bu nedenle arkeologlar şeffaf olmalıdırlar; ne yaptığımızı halka anlatmalıyız. Bir tarihçi olarak biz, bir takım meselelere duyarlı olmalıyız. İllegal işlerin döndüğü arazide ne olup bittiğini bilmek zorundayız (Greenberg as cited by Rapoport 2006).

İsrail işgalinin neden olduğu tekelleşme aşağıdaki yöntemlerle Filistin halkının en temel haklarını ağır bir şekilde ihlal etti:

  • Filistin halkını uygun bilimsel teknikler ile yerleşimleri araştırma imkanından mahrum bıraktı.
  • Arkeolojik kazılarda keşfedilen binlerce buluntuyu Filistinli arkeologların ve halkın erişmeyeceği şekilde İsrail otoritesinin gözetimine teslim etti.
  • Kazılardan elde edilmiş ve İsrail otoritesi ile İsrailli akademik kuruluşlarda bırakılan sayısız bilgiye Filistinliler erişemiyor. Daha kötüsü devam eden birçok arkeolojik kazıya dair erişebileceğimiz hiçbir bilgi yok.
  • İşgal otoritesinin kötüye kullandığı güç, yerel antik eser kanunlarını askeri emirler ile değiştirerek ve Filistin halkını önemsemek yerine İsrail ulusal hedefleri için hareket ederek Filistin halkını kendi kültürel mirasından mahrum bırakmış ve bu sayede kültürel mirasına yabancılaşmasına neden olmuştur.
  • Kötüye kullanılan güç arkeolojik yerleşimlerin bulunduğu Filistin topraklarını işgal ederek ve yine arkeolojik buluntulara illegal yollarla el koyarak Filistin halkının kültürel mirasına bir başka şekilde yabancılaşmasına neden oldu. Tüm bunlar Filistinlileri keşfedilen arkeolojik yerleşim ya da nesneleri ilgili kurumlara bildirmemeye teşvik ederken illegal kazılar nedeniyle yerleşimlerin tahrip olmasına katkı sağladı.

Sonuç

İAF toprakları kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesi için düzenlenmiş uluslararası hukuka meydan okunan bir bölge. Bu duruma sadece işgalin maddi etkileri neden olmadı. İsrail uluslararası hukuka bağlı olan koruma gibi sorumluluklarını reddediyor. Bunun dışında ayrıca, Filistin kültürel mirasının yok edilmesine yardımcı olan ve uluslararası gözlemciler tarafından ayıplanan illegal faaliyetleri yürütüyor. Bunlar İsrail’in sadece imza atmaya ve uluslararası hukuku kabul etmeye karar verdiğini, fakat uygulamayı seçmediğini düşündürüyor.

Bilinmelidir ki hiç kimsenin mirası Arap ve Filistinlilerin mirasından daha değersiz değildir. Kültürel mirasımız Filistinli kimliğimizdir ve günlük yaşamımızın da ayrılmaz bir parçasıdır. Söz konusu kültürel mirasın kasıtlı şekilde yok edilmesi ise sadece Filistin halkının insan haklarına ve onuruna yapılan açık bir tecavüz değil, aynı zamanda insanlığa ait kültürel mirasın önemli bir parçasının da yok olması demektir.

Bibliyografya

Abu el-Haj, N 2001 Facts on the ground: archaeological practice and terminal self-fashioning in Israeli society. Chicago: University of Chicago Press.

Applied Research Institute of Jerusalem 2005 ARIJ monthly report, ARIJ Monthly Report on the Israeli Colonization Activities in the West Bank & Gaza Strip, Volume 89, December 2005 Issue. Available: http://www.arij.org/index.php?option=com_content&task=view&id=187&Itemid=35&lang=en [Accessed May 2010].

Azzeh, M 2005 Israel’s Wall. Special edition of WallMagazine. Available: http://www.nad-plo.org/facts/wall/Wall-Magazine%207-2005.pdf [Accessed May 2010].

Blum, O 2003 The illicit antiquities trade: an analysis of current antiquities looting in Israel, Culture without Context 11 .Available: http://www.mcdonald.cam.ac.uk/projects/iarc/culturewithoutcontext/issue11/blum.htm[Accessed May 2010].

Chamberlain, K 2005 Stealing Palestinian history, This week in Palestine. Available: http://www.thisweekinpalestine.com/details.php?id=1451&ed=107 [Accessed May 2010].

Conder, C & Kitchener, R 1882 The survey of Western Palestine. Volume 2. London: Palestine Exploration Fund

DACH Database 2008 The database of the Department of Antiquities and Cultural Heritage. Unpublished.

Ilan, D, Dhari, U & Avni, G 1989 Plundered — the rampant rape of Israel’s archaeological sites, Biblical Archaeological Review 15, 38. Jordanian Law of Antiquities 1966. Available (in Arabic) at: http://www.dft.gov.ps/index.php [Accessed 1 July 2010].

Kletter, R 2003 A very general archaeologist — Moshe Dayan and Israeli archaeology, The Journal of Hebrew Scriptures 4. Available: http://www.arts.ualberta.ca/JHS/Articles/article_27.pdf [Accessed May 2010].

Ministry of Tourism and Antiquities 2005 Inventory of cultural and natural heritage sites of potential outstanding universal value in Palestine. Ramalllah: Al-Nashir.

Oyediran, J 1997 Plunder, destruction and despoliation: an analysis of Israel’s violations of the international law of cultural property in the occupied West Bank and Gaza Strip. Ramallah: Al-Haq.

Politis, K 2002 Dealing with the dealers and tomb raiders: the realities of the archaeology of the Ghor es-Safi in

Jordan, in N Brodie & K Tubb (eds) Illicit antiquities: the theft of culture and the extinction of archaeology. London: Routledge, 257–67.

Rapoport, M 2006 Buried treasure that’s kept in the dark, Haaretz. Available: http://www.haaretz.com/hasen/pages/ShArt.jhtml?itemNo=8017929 [Accessed May 2010].

Smith, P 1998 People of the Holy Land from prehistory to the recent time, in T Levy (ed) The archaeology of society in the Holy Land. London: Leicester University Press, 58–74.

Sub Laban, A 2004 Destroying history, Jerusalem Forum. Available: http://www.jerusalemites.org/reports/10.htm [Accessed May 2010].

Taha, H 2004 Managing cultural heritage in Palestine, Focus 1, 32–32.

The Hague 1907 Hague Convention (IV) respecting the laws and customs of war on land and its annex: regulations concerning the laws and customs of war on land, 18 October 1907. Available: http://www.unhcr.org/refworld/docid/4374cae64.html [Accessed May 2010].

UNESCO 1954 Convention for the protection of cultural property in the event of armed confl ict. The Hague, 14 May 1954. Available: http://www.icomos.org/hague/ [Accessed May 2010].

UNESCO 1956 Recommendation on international principles applicable to archaeological excavations. Paris: UNESCO. Available: http://www.icomos.org/unesco/delhi56.html [Accessed May 2010].

UNESCO 1970 Convention on the means of prohibiting and preventing the illicit import, export and transfer of ownership of cultural property. Paris: UNESCO. Available: http://portal.unesco.org/en/ev.php-URL_ID=13039&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201.html [Accessed May 2010].

United Nations 1948 Universal declaration of human rights. Paris: United Nations. Available: http://www.un.org/en/documents/udhr/ [Accessed May 2010].

United Nations 1949 Geneva Convention IV: relative to the protection of civilian persons in time of war. United Nations. Available: http://www.un-documents.net/gc-4.htm [Accessed May 2010].

United Nations 1967 Security Council Resolution 242: the situation in the Middle East (22 Nov). Available: http://www.un.org/documents/sc/res/1967/scres67.htm [Accessed May 2010].

United Nations 1973 Security Council Resolution 338: cease-fi re in the Middle East (22 Oct). Available: http://www.un.org/documents/sc/res/1973/scres73.htm [Accessed May 2010].

Wilder, D 2003 The roots of Tel Rumeida. Available: http://web.israelinsider.com/Views/2024.htm [Accessed June 2009].

 

Yazar Hakkında

Ahmed Rjoob Filistin Turizm ve  Kültür Bakanlığı’na bağlı Yerleşim Yönetimi Departmanı’nda yönetici olarak çalışmaktadır. Ferrara Üniversitesi’nde arkeolojik yerleşimlerin muhafazası ve sürdürülebilir yönetimi üzerine doktorasına devam ediyor.

İletişim: Ahmed Rjoob, Dipartimento di Biologia ed Evoluzione, Sezione di Paleobiologia, Preistoria e Antropologia, Università degli Studi di Ferrara, Corso Ercole I d’Este, 32 IT — 44100 Ferrara, Italy. Email: arjoob@gmail.com

Alamut Kalesi: İnanılması Güç Bir Efsane Değil

Gerçekten istemiyorum Cenneti, hurileri.
Sen dar, yırtık çulun içinde kokuşmuşsun.
Sana Cennet gerekmez a yüz karası!
Bir aslan gördün mü ödün patlar,
Böyle bir heybete nasıl dayanırsın?
Bir yudum şarapla aklını kaybedersin,
Bu haldeyken nasıl aklım başımda dersin?
Feridüddin Atar
* Bu kısa yazı 17 Ağustos 2014 tarihinde Alamut Kalesi’ne yapmış olduğum ziyareti içermektedir.

Tarihe meraklıysanız ve şimdi ve geçmişte ucundan bucağından siyasetle dirsek temasınız olduysa, Hasan Sabbah ve o’nun -zamanında- fethedilemez ünvanını elde eden kalesi Alamut‘u duymuş olmalısınız. Ancak, Hasan Sabbah ve Alamut ile birlikte duyduklarınızın toplamı zannetmiyorum ki yekpare bir bütün olacak şekilde nesnel gerçekliklere yaslanan doğrulardan oluşsun.

Aktarılanların bir ucunda Hasan Sabbah çağdaşı ezen iktidarların İsmailiyye Hareketi’ni halk desteğinden yoksun bırakmak için oluşturdukları asılsız iftiralar ve abartılar/efsaneler varken, diğer ucunda bu kez de gereğinden fazla olumlayarak/idealize ederek Hasan Sabbah ve İsmailiyye Hareketi’nin bir başka şekilde yanlış anlaşılmasını sağlayan methiyeler vardır.

Marco Polo gibilerinin kendisinden yüzyıllar sonra foyası meydana çıkan yalanlarında (İşbu yalanlar sadece Hasan Sabbah ve fırkası Yeni Vahiy‘in üstüne atılı iftiralardan oluşmuyor, bunların dışında işbu seyyahın?! gezip-gördüğünü iddia ettiği birçok coğrafyaya aslında hiçbir zaman adım atmamış olması da bugün öğrenilen geçmiş Polo yalanlarından bir diğeri) ana mantık; bir insanın hiçbir çıkar gütmeksizin kendi hakkından-canından feragat edemeyeceği düşüncesi. Hakkından yahut da canından feragat edecek kişi mutlaka bir başka büyük mükafat sözü ile hareket ettiriliyor olmalıydı bu düşünceye göre.

Vadi içinden aldığımız bir foto. Aslında bu foto, Alamut Kalesi’nin batı yönünden görünümünü (ön cephe) sunuyor. Kale, vadi zemininden yaklaşık 500 m yüksekliğe sahip devasa volkanik kayacın zirvesinde. Beyaz okun gösterdiği nokta kalenin güney başlangıcı. Arkasında Elburzlar yükseliyor.

Cennet-Huri-Haşhaş triosu ile fırka üyeleri komuta altına alınıyor iddiası kanıt noksanlığından ötürü iftira sahiplerinin böyle olmasını umdukları bir inanç sadece. Oysa feda geleneği işbu iftiranın yanında Ortadoğu ve Yakın Asya coğrafyasında Kerbala olayından beri bilinen tarihi bir gerçeklik ve yaşam pratiği olması hasebiyle daha güçlü  bir seçenek halini alıyor. Kerbala, Yezid‘in akıl almaz vahşeti ile bir katliamken, Şah-ı Şehidan İmam Hüseyin‘in dik duruşu ve canını ortaya koyuşu ile bir destandır aynı zamanda.

Bu tarihi melodramın detaylarına hiç girmeden sosyo-ekonomik gözle bakmaya çalışsak dahi sonuçlar bizimkiyle yakın çıkacaktır:

İmam Hüseyin, Beni Ümeyye karşısında yenilmiş de olsa bir sermaye birikiminin, Haşimoğulları‘nın lideri. Varlıklı ve erk sahibidir yanisi. Buraya kadar tamam. Devamında ise, bir sermayedar olarak, Kerbela’da artık yenileceğine kanaat kılmaktan öte bu kaçınılmaz sonu gördüğünde, her türlü ilkeyi rafa kaldırıp karşı taraf ile anlaşma yapmanın yollarını aramalıydı. Belki de halifeliğin kutlandığı resmi törene katılmayı kabul edip Kerbela katliamını yapan hırsızı ayakta alkışlamalıydı?! Ama bunun yerine O’ verdiği sözden dönmemeyi ve canını vermeyi yeğlemiştir, feda etmiştir kendini. Demek ki işin kendisi tek başına kaba bir sosyo-ekonomik döngü değil daha başka şeyler…

Binbir Gözlü Elburzlar’ın Ortasındaki Vadi: Biz resmi sınırların dışında kalan İran’ı daha çok sevdik. Alamut da dışardaki İran’a en yakını.

Alamut için ilk önce Qazvin’e ulaşmanız gerekiyor.

Alamut Vadisi, doğu-batı uzantılı Elburz Dağları’nın içinde kalan izole bir bölge. Vadiye en yakın yerleşme olan Qazvin ile Alamut arasındaki mesafe 106 km ve buraya ulaşmak için Qazvin’den kiraladığımız taksi birçok engebeyi dağların eteklerinde menderes yapan ve bir tarafı uçurum olan yollar vasıtasıyla 2 saati geçkin bir sürede aştı.

Belki daha kısa sürede de bu mesafe kat edilebilirdi. Ama parkurun zorlu oluşu bir yana, kendisinin Alexander the Great olduğunu iddia eden taksi şoförümüzün -tahminimce- yöreye özgü uyuşukluğu yüzünden zikrettiğim sürede varabildik. Tek başına Alamut Kalesi’ne (Ghazor Khan)  özgü bir durum değil bu, Alamut Vadisi’nde kalan diğer yerleşimler için de sefer düzenlenmiyor. Herhangi bir toplu ulaşım aracına rastlayamazsınız. Vadi içinde 10 bin nüfuslu yerleşimlerin (Moallem Kelayeh) olması da etki etmemiş bu duruma. Qazvin’den vadi içine yolculuk yapmak isteyen ve birçoğu bölgeye yabancı olan yolcular taksi/taksi dolmuşları kullanmak zorunda kalıyor. Çünkü yöre halkında, aslında İran geneli için konuşmak gerekirse, nerdeyse her ailenin altında bir binek yahut da motosiklet var. Bunun nedeni ise İran‘ın kendi petrol kaynaklarına sahip oluşu, piyasada kalitesiz işlenmiş akaryakıtın ucuza satılıyor oluşu vb. TL ile akaryakıtın litresi 75 kuruşa denk geliyor.

Belki Qazvin gibi görece küçük şehirlerde hissedilmiyor olabilir ama Tahran gibi metropollerde ucuz ve kalitesiz akaryakıtın bıraktığı egzoz ciğerlerinizin ve gözlerinizin yanmasına neden olabilir. Tahran kapalıçarşısına çok yakın işlek bir bulvarda, bulvara bakan girişinde karın doyurmaya çalıştığım işletmede, abartısız gözlerim yandı.

Ucuzluğa aldanmamanızı ve taksi şoförleriyle sıkı pazarlık yapmanızı öneririm. Ben ve arkadaşım bu mesafe için 60-70 TL’ye yakın bir ücret ödedik (Ücrete Qazvin’e dönüş de dahildi).

Vadi tabanından bir görünüm. Tarım arazileri geniş yer kaplıyor.

Alamut Vadisi geniş bir coğrafya ve güneyindeki yarı çöl ikliminin etkili olduğu Tahran düzlüğüne oranla farklı bir bölge olma özelliğine sahip. Vadi tabanında çeltik, buğdaygiller gibi ekili alanlar ve çeşitli dikili bağlar bulunuyor. Bunlar ve zengin su kaynaklarına sahip olması yöre halkına ve yörede kurulu iktidarlara ekonomi nedenli yarı-bağımsız bir karakter kazandırmış tarih içinde. Kuşkusuz etrafını saran dağ sırasının aşılmaz, en azından aşılması büyük zahmet isteyen yapısı da önemli şekilde etkili oluyor sözkonusu yarı-bağımsız olma haline. Bu tip özelliklere sahip ve genelden ”bağımsız” hareket edebilen bölgelere içinde bulunduğumuz geniş coğrafyadan aşinayız. Örneğin, Antakya‘dan başlayıp işgal altındaki Filistin topraklarına dek kuzey-güney yönünde uzanan Anti-Lübnan dağ sırası. Nizariler’in ve öncesinde diğer Resmi İslam karşıtı heterodoks inanç gruplarının 10. yy’da bu bölgeye yerleştiği biliniyor. Korunaklı ve onları dışardaki sosyo-ekonomik yapıya muhtaç etmeyen bölge koşullarının güçlü oluşu dönemin ezen iktidarlarına direnmelerini, amiyane tabirle, kafa tutmalarını dahi sağlıyor. Biz bu ahvali Selahaddin Eyyubi‘nin çağdaşı olan ünlü Nizari lider Reşideddin Sinan‘in Eyyubi’ye yazdığı mektuplardan biliyoruz.

Solda Elburzlar’a tırmanış, Sağda Elburzlar’dan iniş.

Vadiyi gezerken aklıma gelen sorular şöyleydi; günümüz şartlarında dahi ulaşılması bu denli zor olan vadiye ve kaleye Hülagu Han’ın ordusu nasıl ulaştı? İsmailiyye tarikatı bir orduyu böylesine zahmete sokacak düşmanlığı -bildiklerimizin haricinde- ne şekilde elde etti? Alamut’a doğru ilerledikçe ve irili ufaklı birçok yerleşimden geçerken burayı -haliyle- Munzurlar’a benzettim. O halde tarih içinde Munzurlar’dan neden bir başka Hasan Sabbah çıkmadı?

Eşek Ahmadinejad: Ne Pehlevi tarzı batı taklitçiliği ne de Molla baskısı. 72 milleti ve inancıyla İran bunlarsız da İran olurdu. Hem de dudak uçuklatan cinsten.

Yöre halkıyla çok fazla konuşamadık. Ama görünüşleri, Şii mezhebi altında, takiyye methodu ile eski heterodoks inançlarını devam ettirdiklerini düşündürüyordu. Temiz hava çarpmış da olabilir belki ama Dersim’in herhangi bir Alevi-Kızılbaş köyüne gelmiş gibi hissettim Ghazor Khan’da.

Restorasyon kapsamında üst kale’nin kimi kısımları plakalarla kaplanıyor.

Aileyi ilgilendiren bir davayı takip etmek için yola çıkan iki kardeşle Moallem Kelayeh’a kadar birlikte seyahat ettik. Kardeşlerden birisi şöyle böyle İngilizce ve Türkçe biliyordu. Sadece bu bölgede değil İran’da gezdiğim birçok şehirde insanların sıcakkanlı davranışları ile karşılaştım ve Türkiye’den geldiğimi duyduklarında ilgi daha da yükseliyordu. Sohbet etme şansı bulduğum kardeş Alamut için yola çıktığımı öğrendiğinde sevindi ve İran’in zengin kültür tarihinden bahsetti (ve sanırım biraz-cık da olsa bu zengin tarihle böbürlendi). Sohbetin sonlarına doğru ise bizimkiler bu zenginliklerin değerini bilmiyor anlamına gelecek şekilde, Türkçe, ”Eşek Ahmadinejad” diyerek güldü.

Bir ya da iki yıl öncesine kadar devam eden bir restorasyon çalışması varmış Alamut’ta. Bundan iki hafta kadar önce yaptığımız ziyarette ise herhangi bir çalışma ile karşılaşmadık. Kaleye tırmanıştan önce 15.000 tümenlik ücreti ödeyip bilet satın aldığımız (Geziyi ben ve arkadaşım olmak üzre iki kişi tamamladık) memur ve üst kale ile alt kale arasında kalan avludaki kulübesinde rastladığımız genç bekçi dışında bir başka görevliyi görmedik.
Bilimsel koruma koşullarına ne derece uyduğunu anlayamadığım bir yeniden ”ayağa kaldırma” çalışmasının izlerini gördüğümü söylemeliyim. Koruma adına üst kalenin büyük kısmı (kuzey kısmı hariç) metal saç plakalarla kaplanmış ve deformasyonu engellemek için kale duvarlarının üstleri kerpiçle sıvanmıştı.

Alamut’un Yükselişi ve Düşüşü: Bir gönül adamı vardı yaptıklarıyla sevdiği kadının gönlüne girmeye çalışan. Adam öldü kadın 1000 yıldır yaşıyor.

Kalenin ilk kez kim tarafından inşa edildiğine dair net bir bilgi yok. Bunun yerine çeşitli söylenceler bulunmakta. İsmailliyye iktidarında genişletildiği, yeni duvarlar, sarnıçlar vb kale kompleksleri ilave edildiği biliniyor. 13. yy’ın ortasında tüm Ön Asya‘yı yakıp yıkan Moğol akınları ve işbu akınların  lideri Hülagu Han Alamut’a da doğrudan sefer düzenliyor ve vakanüvislerin aktardıklarına göre İsa‘nın doğumundan bin 256 yıl sonra Moğollar Alamut’u fethediyor.

Alamut’un Moğollar tarafından fethi.

Hülagu Han’ın acımasız ve vahşi icraatları yüzyıllar sonra bile unutulmamış ve çeşitli milliyetlerden edebiyatçı ve sanatçı eserlerinde işlemiştir. Bizim topraklarımızda Hülagu’nun bıraktığı iz için Nedim‘e ait Tahammül Mülkünü Yıktın adındaki gazele bakmalı. Zaten Alamut’un fethi de bir fetihten ziyade yıkım, yok etme üzerine kurulu dönemin en büyük barbarlıklarından. Kaleyi teslim etmeyen İsmaili komutan zorluk çıkarmadan teslim ettiğinde dahi başına gelecekleri bildiğinden ötürü olacak direniyor, yanisi direnmiş. Alamut çoğunluğu üst kalede olmak üzre birçok yapay ve doğal sarnıça/su deposuna sahip. Bu özelliği sayesinde bir yılı aşan kuşatmalara direnebilmiş birçok kez. Moğol komutanlar kalenin yapısını iyi biliyor olmalıydı. Kapıların bulunduğu doğu terasına dev çukurlar kazdırılmış, içine katran doldurularak çukurlar ateşe verilmiştir. Katran alevlerinin bıraktığı zehirli gazlar alt kaledeki mevzilerin terk edilmesini sağlıyor ilk önce. Terk edilen mevziler alt kalenin girişini ve de gerisinde kalan mevzileri ateşe vermek için hazırlanan Moğol ordusundaki özel birliğe imkan tanıyor. Ve bu işleyiş üst kalenin fethine/yakılmasına dek sıralı bir şekilde devam ediyor. Kaç gün sürdüğünü bilmiyoruz ama tüm bu işlemler bittiğinde yüzyıllık birikimle oluşturulmuş kütüphane! dahil kale tamamıyla yakılıyor.

Üst kale girişinden alt kale girişin görünümü.

Alamut bu yıkımdan sonra uzunca bir süre harap kalmıştır. Bir tür boşluk yaşanıyor ta ki Safeviler kaleyi tekrar onarana dek.

Moğol akınları sonlandığında İran coğrafyasında yeniden birlik kurma çabaları baş gösteriyor. Farklı grupların ve Şah Hatayi‘nin katıldığı işbu yarış neticesince, Şah içte ve dışta yakın rakiplerini alt ettikten sonra resmi inancı/mezhebi Şii olan Safeviler devletini kurmuştur. Akabinde, Moğol akınlarının sebep olduğu kaotik dönemde yıkılan birçok yapı elden geçiriliyor. Alamut da bunlardan biri. Safeviler döneminde kale önceki döneme oranla küçülüyor, farklı birçok yapı ve kısım artık kullanılmıyor.
Bu onarımla birlikte alt kalenin büyük kısmı terk edilmiştir. Örneğin, İsmailiyye döneminde alt kale ve üst kalede birer tane olmak üzre toplam 2 tane olan kapılar alt kaledeki girişin iptali ile teke düşüyor. İranlı bakanlık ”restorasyon” çalışmaları kapsamında alt kaleye temsili ahşap bir kapı ilave etmiş.

Şu an devam etmeyen restorasyon çalışmalarının izleri, Alamut’tan geriye kalan tarihi izler ile yarışıyor. Tecrübesiz çıplak bir göz kalenin ”restore” edilen kimi kısmını geçmişle bir tutabilir. Şimdiki hali ile geçmişteki hali arasında ayrım yapabileceğini zannetmiyorum.
Hülasa, alt ve üst kalede ne kadar doğru yapıldığı malumunuz ”restorasyon” çalışmasından arta kalanlar ve -tahminimce- büyük bölümü Safeviler ve sonrasındaki tarihi döneme ait olan geçmiş imar faaliyetleri görülmekte.

Asbi Khane gözlem noktasından Alamut’un ön cephesi.

Şahrud, kalenin doğusunda, Alamut ile Elburz yükseltilerinin arasında kalan derin ve dar vadide, mevsimlik yağışlar ile oluşan bir akarsu. Bu aylarda dağlardaki kaynakların ona taşıyabildiği güçle küçük, sessiz bir çay. Ama Sonbahar ve özellikle ilkbahardaki yağış ve sıcaklık değişimleri ile sesini duyurabilen bir ırmak oluyor-imiş.

Alamut’a Yolculuk: Efsane değil bildiğin kale.

Alamut, İran için en bilindik gezi rotalarından birinin üstünde bulunuyor. Tebriz’den Tahran’a devam eden işbu rotada, Qazvin’de mola vermeli ve Alamut turunuz için araç kiralamaya çalışmalısınız. Güzergahtaki farklı durakları takip etmek yerine tek başına Alamut’u ziyaret etmek istiyorsanız eğer iki seçeneğiniz var. Bunlar; İstanbul-Laleli merkezli dilerseniz sizi Tahran’a kadar götürebilecek olan İran otobüs firmaları ve taahütlü ve taahhütsüz olmak üzre iki ayrı çeşidi bulunan hava ulaşımı. Transasya Ekspresi‘ni ihtimal dışı bırakıyorum çünkü; şimdilerde Haydarpaşa yerine TCDD Ankara Garı’ndan sefere başlıyor, sözkonusu mesafeyi en uzun sürede tamamlayan ulaşım aracı vb.

Vaktiniz bol ve bütçeniz kısıtlı ise otobüsü tercih etmelisiniz. Yaklaşık iki günlük bir otobüs yolculuğundan sonra Qazvin’e ulaşmış olacaksınız. Tercihe göre isterseniz şehre ayak basar basmaz, isterseniz de Alamut turunu tamamladıktan sonra konaklamanız gerekiyor. Tüm bu yorgunluğun üstüne memlekete dönüş mesaisi başlayacak çünkü. Konaklama yerinizi aramaya koyulduğunuzda yöre halkına otel olup olmadığını kesinlikle! sormamanız gerekiyor. Qazvin’de gecesi 200 $’dan başlayan odalarıyla iki ya da üç tane otel bulunuyor ve sizi işbu otellere yönlendiriyorlar. Amma ve lakin, bunların haricinde -benim gibi- daha mütevazı bütçesi olan seyyahların kalabileceği meymanpazariler de var. Dilimize uyarlarsak; pansiyon.
Toplamda otobüs ile yapacağınız Alamut seyahati size 190 $ gibi bir rakama patlıyor. Bu rakama Türkiye’ye geri dönüşünüz, konaklamanız, yemek ihtiyaçlarınız, taksi paranız ve dönüşte eşe-dosta alınacak hediyelik eşyalar da dahildir. Yalnız, Türkiye’ye dönerken 1.5 ila 2 saate yakın ekstra bir Tahran yolculuğu yapabilirsiniz. İran-Türkiye seferleri için Qazvin’e durak koymamış olabilirler (Türkiye-İran seferinde böyle bir sorunla karşılaşmayacaksınız).

Taahhütsüz uçakla yapacağınız seyahat için yukarıda verdiğim rakamdan (190 $) otobüs biletlerinin ücretini (100 $) çıkarıp gidiş-dönüş olmak üzre 240 $’lık uçak biletinin ücretini eklemelisiniz. Ve yine bu rakama İmam Humeyni Havalimanı’ndan Qazvin’e yapacağınız otobüs yolculuğunun karşılığı olan 15 $ da eklenmeli.

Daha fazla fotoğraf için: 

(bkz: https://www.flickr.com/photos/127520814@N04/sets/72157647464380685/)

Özelde Alamut ve genelde İran gezim oldukça keyifli ve benim adıma faydalı geçti. Yolculuğu ve sağlığımı tehlikeye düşürebilecek en küçük bir olayla karşılaşmadım desem yeridir. İran halkı sıcakkanlıydı ve gerçek anlamda dostane yaklaştılar. İçlerinden yapmacık olanı çıksa da, samimi şekilde ev davetleri aldık, bizi kendi evinde misafir etmek isteyenler oldu. İran’da bu davranışlar bir gelenek. İran halkının zarif yanlarından sadece bir tanesi.

Bu halk için Filistin, ister ki arada km’lerce mesafe olsun, acısı şuracıklarında onları rahatsız eden hayati bir mesele. Onların meselesi. Öldürülenler, sakat bırakılanlar, evsiz kalanlar… Siyonizmin sayısız işkencesine maruz kalmış/kalan her Filistinli onların kardeşi. Siyonizmin dünyadaki hiçbir otoriteyi tanımaz tavrı ve hiçbir otoritenin siyonizme karşı en ufak bir yaptırıma gitmemesinin vermiş olduğu yalnızlık duygusu da eklenince (duygunun ötesinde reel yanları olan bir durum aynı zamanda), ülkemizde ve dünyanın farklı coğrafyalarında, siyonizmle olan mücadeleyi kendi çıkarı için politik bir şova dönüştürmüş samimiyetsiz politikacılar onlar için saygı duyulması gereken insanlar halini almış. Biliyorsunuz! memleketimizde de bunlardan var bir tane. Gezide can sıkan tek şey bu oldu. Ama bilmenizi isterim ki sahtekarları teşhir etmesini de bildik.

Hasan Sabbah ve Alamut birçokları gibi benim için de önemli bir yere sahip. Evvel zaman yazdığım sözleri yinelemek istiyorum. Güç sahiplerini ortadan kaldırmak kolay bir iş değil. Hasan Sabbah ve Yeni Vahiy için menfi iddiaları kabul etsek bile Hasan Sabbah’ın zekasını ve kabiliyetini asla inkar edemeyiz. İçinizde dünyaya karşı bir kin biriktiriyorsanız tek bir şeye ihtiyaç duyarsınız o da, Hasan Sabbah gibi insanlardan alınacak ilham.

Şahrud’dan nerdeyse hiç bahsetmedi diyenler için -bilhassa- Alamut coğrafyasında bilinen bir Acem destanını paylaşmak istiyorum. İranlı tv kanallarından biri adına hazırlanan belgeselin tekinde dinlemiştim ilk kez. Bu benim yorumum tabi, bana kalırsa, bu efsanede başrol Şahrud’un. Sevgilisi Seyduna’ya beslediği derin aşkı ve O’nu koruma içgüdüsünü sözlerde görebilirsiniz.

Konserve kutusundan daha iri bir başka metal objeden gövde, ağaç dalından da klavyesini yapmış olduğu tar ile bu destanı çalıyordu gönül insanı. Şimdi aşağıda paylaşacağım videoda ise Azam Ali söylüyor Loga Torkian ve ekibi çalıyor:

(bkz: http://www.youtube.com/watch?v=pEeUEntf3g0)

AV
Haydi gidelim düzlüğe dedi biri,
Beriki hangi düzlüğe? dedi.
Hani şu üzerinde tavşanların uyuduğu.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları.
Çünkü o tavşanların uykusu sevdiğimin uykusudur bana.
 
Öyleyse dağa gidelim deyince birinci,
Hangi dağa? dedi diğeri.
Hani şu eteğinde geyiklerin koşuştuğu.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları ve geyikleri.
Çünkü o geyiklerin zarafeti sevdiğimin zarafetidir.
 
O vakit bahçeye gidelim dedi, istekli.
Hangi bahçeye? dedi bizimki.
Hani şu gölgesinde sülünlerin salındığı.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri ve sülünleri.
Çünkü o sülünlerin salınışı sevdiğimin salınışıdır.
 
Kaynağın başına gitmeliyiz o zaman dedi, ısrarlı.
Hangi kaynağa? dedi öteki.
Hani şu başında güvercinlerin uçuştuğu.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri, sülünleri ve güvercinleri.
Çünkü o güvercinlerin uçuşu sevdiğimin kanatlanışıdır bana. 
 
Kayalıklara gidelim öyleyse.
Hangi kayalıklar ola ki onlar?!
Hani şu tepesinde kartalların süzüldüğü.
Zaten köpeğim de hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri, sülünleri, güvercinleri ve kartalları.
Çünkü o kartalların süzülüşü sevdiğimin süzülüşüdür bana.
*******
Not: Yazı ilk olarak 1 Eylül 2014 tarihinde kişisel blog sayfamda yayınlanmıştır.

Steven Kuhn: Kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem

Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları - 2008
Steven Kuhn (solda) İsmail Baykara (sağda) ile birlikte, Kaletepe Deresi 3 kazıları – 2008

Hominid teknolojisindeki evrimsel değişimlerin ekolojik ve sosyal bağlamları, taş teknolojisi, statü ve prehistorik ”bilgi teknolojisi” gibi alanlarla ilgilenen Prof. Steven Kuhn, Türkiye’deki arkeoloji çevresinin tanıdığı bir isim. Uzun yıllar Üçağızlı Mağarası (Antakya) ve Kaletepe Deresi 3 (Niğde) adlı Paleolitik istasyonlarda çalıştı. Arazi çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerleşmelerden alınma Paleolitik malzemenin atölye çalışmasına katılmış ve analizlerde bulunmuştur.

S. Kuhn, hâlen The University of Arizona – The School of Anthropology‘deki görevine devam etmekte ve  şu sıralar araştırma yaptığı coğrafyalardan biri olan Güney Asya’da bulunmakta. Genel olarak problemler (bürokratik işleyiş – arkeolojik işleyiş) üzerinde dönen sorularımızla küçük de olsa kendisiyle mülakat yapabildik. Bizi kırmayıp vakit ayırdığı için kendisine  bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Türk Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmeliğe göre kazı evi, alanı ve kazı deposunun güvenliği kazı başkanınca sağlanmalı. Yerli araştırmacıların çalışmadıkları sezonlarda saydığımız alanların korunmasında müze ve bakanlık yardımcı olabilir şeklinde bir ifade var ama yabancı araştırmacıların çalışmaları için bu konuda bir ifade konulmamış. Sen Türkiye dışında da çalıştın. Çalıştığın ülkelerdeki ilgili bakanlıkların bu konudaki tutumu nasıldı? Sence bu tip şeyler kazı başkanının işi midir?

Birçok yerde kazıdan çıkan malzemenin depolanması işleminde kazı başkanının sorumluluk sahibi olduğuna dair bir şeyler biliyorum. Kazıların çıkan malzemenin depolanmasından sorumlu tutulması mantıklı, önce buluntular kazı alanına yakın bir yerde güvenlice ‘’saklanır’’ ve sonra müzeler ya da depolama tesisleri için para ödenmemiş olur.  Birleşik Devletler’deki arkeologlar müzelere ya da diğer depolama tesislerine ücret ödemek zorundadır malzemelerinin saklanmasını istiyorlarsa. Sitelerin korunması da para karşılığında yapılıyor ama bu çoğu zaman merkezi hükümetin işi olarak görülür. Neticede, önce siteyi korursunuz ve çok sonra kazarsınız. Çalıştığım diğer ülkelerde kazı alanının güvenliği için bekçi kiralamak tipik bir şey değildi.

Aynı yönetmelikte yerli-yabancı ayırt etmeksizin, ”Kazı Başkanı tarafından Türk bilim insanları arasından bir Kazı Başkan Yardımcısı belirlenir ve yıllık başvuru sırasında bu kişinin adı Genel Müdürlüğe bildirilir.” deniyor. Bu da yabancı kazılar için ekipte Türk bilim insanı barındırmayı zorunlu kılıyor. Öyle ki bu insan bakanlıkça birtakım yetkilere sahip oluyor. Türkiye’de yapmış olduğun geçmiş kazı deneyimlerinde bu durumu nasıl aştın? Bu henüz gerçekleşmedi ise olası bir durumda ne yapmayı düşünürsün?

Şimdiye kadar çalışmalarım yönetmelikten etkilenmedi. Ancak bana kalırsa, geçmişte Türk kazı takımlarıyla yakın işbirliği halinde çalışmamdan ve de kazı başkanının neredeyse her zaman bir Türk bilim insanı  olmasından ötürü olağan dışı bir örneğim ben. Bu durumu birkaç nedenden dolayı ben seçtim. Öncelikle, kimin kazı başkanı olarak yazılacağı benim için önemli değil, önemli olan işin sürmesi ve iyi yapılıyor olması. İkincisi, şartlar elverdiğince yerel araştırmacılarla yapılacak her türlü işbirliği etik olarak doğru görünüyor. Üç, Türk öğrencilerin eğitimleri ve araştırma için birçok ihtimal doğabiliyor. Dört, bunu anlamak çok zor olmasa gerek, Türk araştırmacılar politik durumu ve kazı izni alma sürecini benden daha iyi anlıyorlar.

Ben ayrıca kazı başkan yardımcısı ve belirlenmesi konusunda çalışma yaptığın diğer ülkelerin tutumunu da öğrenmek istiyorum.

Evrensel, ortak bir kural bu. Birçok ülke (yerel) kazı başkan yardımcısını zorunlu kılıyor uluslararası projelere. Uygulamanın potansiyel problemi, uluslararası projelerin sayısını ülkede bulunan nitelikli yani bu tip işler için ehliyeti olan (yerel) yardımcı başkan sayısıyla sınırlamak. Uygulama kısıtlayıcı olursa yardımcı başkanlar için yoğun rekabet anlamına gelebilir bu ve birçok önemli proje durabilir yönetmeliğe uygun yardımcı başkan bulunamamasından dolayı.

İçinde bulunduğumuz kazı sezonunda Türkiye’deki yerli ve yabancı meslektaşların bir hayli zorluk çekti (Bu bir klasik). Örneğin, kazılar bakanlık tarafından fiili olarak durduruldu bir süreliğine. Türkiye’de çalıştığın kazı sezonlarında seni en çok ne zorladı?

Uluslararası araştırmacılara özel araştırma vizesi veren sistem çok karmaşık ve bazen oldukça yavaş. Vize işlemleri sırasında yaşanan gecikmelerden dolayı normal şartlarda yapacağımız masraftan daha fazlasını yapmak zorunda kaldık birçok kez. Bu para arazide daha iyi kullanılabilirdi. Bunların dışında çok daha büyük zorluklar yaşayan Türk ve yabancı araştırmacılar tanıyorum.

Kaletepe Deresi 3 - Aşağı açma 2008
Kaletepe Deresi 3 kazıları – Aşağı açma 2008

Yurt dışında arkeoloji kulisi var mıdır bilmiyorum ama ülkende ya da farklı ülkelerde, katıldığın konferanslarda meslektaşlarınla Türkiye ve Türk arkeolojisi hakkında yapmış olduğun en sık sohbet nedir? Meslektaşlarının Türk arkeolojisi hakkında yakındığı ya da övdüğü şeyler neler bunu bizle paylaşabilir misin?

Arkeoloji kulisi ile tam olarak ne demek istediğini anlamadım. Ama uluslararası toplulukta Türkiye’deki yönetmeliğin oldukça karmaşık ve anlaşılmasının zor olduğuna dair genel bir izlenim var. Araştırma izinlerinin çok zor alındığı da bunları takip ediyor. Öte yandan uluslararası alanda Türkiye Arkeolojisi’ne büyük bir ilgi ve Türk bilim insanlarına da büyük bir saygı var.

2002 yılında yayınladığın Paleolithic Archaeology in Turkey adlı makalende Türkiye’de bulunan Paleolitik istasyon alanlarındaki seyrekliği doğal nedenlerin haricinde araştırma noksanlığına da bağlıyordun. Aradan geçen on yılı aşkın sürede neler değişti? Haritaya baktığımızda bize birtakım soruların yanıtlanmasında yardımcı olabilecek yeni şeyler görebiliyor muyuz?

Bu makalenin yayınlandığı tarihten bu yana bazı gelişmeler yaşandı, ancak bunlar görmek istediklerimden çok daha az. Kaletepe Deresi 3’deki kazıları bitirdik, Karain ve Üçağızlı Mağaraları ile yeni projeler olan Direkli ve Sulu Mağaralarındaki kazılar devam ediyor. Doğu ve Batı Anadolu ile Trakya ve tabi ki Göllü Dağı’nın bulunduğu alanda ilginç yüzey buluntuları mevcut. Ancak ülkenin büyük çoğunluğu ya eksik biliniyor ya da neredeyse hiç keşfedilmemiş.

Kısmen araştırma eksikliği yansıyor, (şimdiye kadar) İstanbul ve Ankara olmak üzre Türkiye’de iki ana prehistorya departmanı vardı her zaman. İki kurum ya da takımın bu işi ne kadar yapabilecekleri sınırlı. Ben, hem hükümet tarafından ülkenin birçok küçük şehrine kurulan üniversiteleri hem de büyüyen özel üniversiteleri destekliyorum. Bu durum genç doktora öğrencilerine birçok fırsatla birlikte kendi takımlarını kurmalarını ve ülkenin farklı alanlarında çalışma yapmalarını sağlayacak.

Kaletepe Hominid göç rotasının çizilmesinde önemli, Anadolu’da bilinen nadir Paleolitik istasyonlardan biri. Tabaka vermesi önemini daha da arttırıyor. Yakın dönemde bilhassa Doğu Avrupa’da (Dealul Guran gibi) gerçekleştirilen Paleolitik keşiflerle tekrar eğildiğimizde son durumu, göç rotasını nasıl değerlendirmeliyiz kısaca bahsedebilir misin?

Hominidlerin Anadolu’ya yayılmalarındaki ekolojik ve zamansal bağlam göç rotasının çizilmesinde kullanılabilecek en önemli şeylerden biri bence ve bunu Türkiye’deki Paleolitik araştırmalarla elde edebiliriz. Büyük uluslararası araştırmalar, hominidlerin ne zaman ve nasıl yayıldıklarına ve onları çekirdek alanlara yayılmalarında neyin teşvik ettğini ya da geciktirdiğini anlamaya odaklanıyor. Orta Anadolu’nun Avrupa ile Afrika arasında bir rota olması çok bariz, ancak bu rota ekolojik anlamda zorlu bir alandan geçiyordu. Hominid nüfusunun Orta Anadolu’ya ne zaman ve nasıl yayıldığını öğrenmek Hominidlerin teknik ve bilişsel evrimleri hakkında bize çok önemli şeyler söyleyecek.

Bu bağlamda Kaletepe malzemesini raflardan indirip tekrar incelemeyi ya da Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı düşünüyor musun?

Uzun yıllar boyunca Türkiye ve Orta Anadolu’da tekrar çalışmayı umut ediyorum. Özellikle, phd seviyesinde güncel çalışmaları olan ya da ülkenin keşfedilmemiş alanlarında erken prehistorya üzerine yeni araştırma projelerine başlayacak olan  genç bilim insanlarıyla çalışmak için sabırsızlanıyorum.

Şimdi soracağım soru diğerlerinden biraz daha farklı olacak. Bildiğin üzre Orta Doğu çalkantılı günler geçirmeye devam ediyor. Özellikle komşumuz Suriye ve Mısır yönetimleri otorite tesis etmekte zorlanıyor. Bu ülkelerdeki rejimlere karşı silahlı ve silahsız gösteriler düzenleyen İslamcı militanlar aynı zamanda kültürel mirası tehdit ediyor. Kimi antik eserler onların kontrolünde yağmalandı. Unesco haricinde kendi ülkelerinde ve diğer ülkelerde bu tip durumların kınanması ve daha etkili politikalar üretilmesi için çabalayacak uluslararası bir meslek yapılanması var mı?

Sadece Orta Doğu’da değil kültürel varlıkların korunması dünyanın birçok yerinde büyük bir problem. Bildiğim kadarıyla, Society for American Archaeology ve American Instiute of Archaeology gibi ulusal arkeoloji organizasyonları kendi ülkelerinde ürettikleri dar politik uğraşlara yoğunlaşıyorlar. Çeşitli ulusal organizasyonlar dünyanın hemen her yerinde bulunan kültürel mirasın korunması konusunda birleşebilseydi  bu harika olurdu. Beri yandan iyimser de değilim yeteneklerinin ya da varlıklarının etki yapıp yapmayacağı sorusunda. Kültürel varlıkları tahrip edenler hakkında gerçek cezalar olmadığı müddetçe savaşın farklı taraflarında bulunan ülkeler bir grup arkeologun ‘’ayıplamasını’’ dinlemeyecektir.

Gezi Parkı vs Müze

Son iki haftadır Taksim civarında, artık ender bulunan kamu alanlarından olma yeşil bir alanda, bu alanın her yeni gün bir başka farklı misyon için dönüştürülme arzusu ile parkın şu anki şekli ile (ve ilaveten doğal afet gibi durumlarda acil toplanma alanı) kalma zorunluluğu arasında inanılmaz bir mücadele verildi. Halen de veriliyor. Toplumun her tabaka ve meslek grubundan birçokları duruma taraf oldu. Olayın ilk günlerinde yapılan müdahale önce yol genişletme çabası olmuş alana dokunmayacağız denmiş, daha sonra yok aslında dokunacağız ama yıkmayacağız avm yapacağız denmiş, çok sonrasında fresh bir açıklamada ise İstanbul’un kent müzeleri noktasında sıkı bir ihtiyacının bulunduğu vurgulanmış ve buraya kent müzesi ilave edileceği söylenmiştir. Peki bunu yapmanın yöntemi ne olacak? Bizlerin farklı arkeolojik sit alanlarından bildiği taşıma yöntemi ile, yanisi, x kadar ağaç yerlerinden sökülüp y mesafedeki z alanına tekrar dikilecek ve bu sayede o çok arzulanan kent müzesi için alan açılmış olacak.

Nasıl ki kültürel mirasımızın parçaları olan taşınmazlar yerinde güzelse, ağaçlar da yerinde güzel.

”Oraya ciddi anlamda müze dikme arzumuz var”ı ekleyerek ağaçlar taşınacak, bunu daha önce de yaptık bak biz çevreciyiz gelin bize teşekkür edin gibisinden müze savunusu yapmaya başladı kimi yöneticiler. Ağaçlar, bizim en sık kullandığımız, her gün gelip geçmek  zorunda kaldığımız yerde kalmalı. O koca ağaçları alıp bir başka parka ya da şehrin dışına gözümüzün görmeyeceği bir başka koruya, ormana dikmenin bizim açımızdan ne kadar anlamsız olduğunu kimseler hatırlatmayacak mı? Biz hatırlatalım; parkın amacı, Neolitik Devrim’den beri doğayla arasına farklı objeler koymuş, bugüne değin artarak doğadan kopmuş insanın tekrar bu hayata -yeterli olmasa da- merhaba demesi, onla buluşmasıdır, insan hayatı için çok önemlidir. Bunlar varken, Taksim gibi bir merkezden, hemen her gün milyonların aktığı yerden, ağaçları söküp başka bir yere taşıyacağız demek ise çözüm değildir. Biz oraya müze yapacağız diyenler müzelerin anlamını bilmeli, sadece hafriyat, inşaat, bina dikmek değildir müzeler. Müzeler birer hafıza mekanı, geçmişte öyleydi şimdi de böyle. Gezi parkı zaten doğa ile insan arasındaki ilişkide, birtakım şeylerin zihinde tekrar canlandırılmasında ve bunların muhafaza edilmesinde başlı başına müzedir. Ve buna ek olarak, son 2 haftadır  polis terörüne (ilk günlerde yapılan şafak operasyonunda direnişçi çadırlarının yakılmasından, bu adaletsiz, hiç bir hak kalıbına sığmayan davranıştan tutun, bugüne kadar gelin) karşı -ufak tahriklerin dışında-  sorumlu bir şekilde direnen halk tarafından bu park aynı zamanda direniş müzesi olmaya aday. O parkın her köşesi toplumumuzun zihninde yer etti. Tekrar ediyorum sayın yöneticilerimiz, müze demek yeni binalar dikmek değildir. Müze demek halkın-toplumun zihninde yer eden  önemli olayları koruma altına almak demektir. Sizin bunları es geçip şunu yapacağız bu olsun, şu olayları hatırlasınlar-hatırlamasınlar şeklindeki müze yapacağız ısrarınız ise birinin-birilerinin politik görüşleri, tahayyülleri ve isteklerinden başka bir şey değil. Ol nedenle lütfen müze yapacağız şeklinde olaya masumane bir hal katmaya çalışmasın hiç kimse.

Gezi Parkı, sosyolojik bunalımın, toplumsal bir patlamanın merkezi oldu. Bu merkezden tüm memlekete farklı kollar uzandı. Taşıdığı anlam x yöneticinin kısa süre önce yapmış olduğu açıklamada, parkın kapladığı alana dair verdiği y metrekareye sığamaz. Ama zaten park, kapladığı alana -bu haklı ve sorumlu mücadele ile- z metrekare katarak nnn ölçüsüne ulaşmıştır. Bu sayede, savunulan haklı gerekçelerle birlikte, kültürel mirasa giriş yaptı. O parkı anlamlı kılan bir başka şey de bu olmuştur. Olayın üstüne gidilmesinde, kıyasın yapılış aşamasında bunların gözden ırak edilmemesi elzem.  Gezi Müze Parkı sonucu çok şık durur. Hiç bir çıkar gözetmeksizin, işbu çıkar merkezlerine tabi olmayan, işinin uzmanı kişilerce planlanan.