Yayında Mıyız?

Bilimin ne olduğu sorusuna cevap aramadığımız bu günlerde en büyük sorunun sormadığımız sorular olduğunu er ya da geç anlayacağız. Anladığımız da ise iş işten geçmiş mi olacak, onu da bize zaman gösterecek! Neden böyle bir girizgâh seçtim? Çünkü sormak istediğim bir soru var ve karşılığında alacağım cevapları çok merak ediyorum:

“Arkeoloji bir bilim midir?”

Hayda! Nereden çıktı şimdi bu? Soru bana ait değil fakat ben de son iki yıldır bu soruya yanıt arıyorum. Şimdi çok bilenler çıkacaktır “tabii ki de bilim, bu da sorulur mu” diye. Siz de bu aşamaya kadar yazdığım gibi tepki verdiyseniz gelelim diğer soruya:

“Arkeoloji bir bilim ise, arkeologlar bilim yapıyor olmanın gereklerini yerine getiriyor mu?”

İşte tam da burada derin bir nefes alıp ciddi olarak düşünmek gerekiyor. Yapılan çalışmaların ne kadar “bilimsel” olduğunu sorgulamalıyız. Bunun için yapılması gereken önce iddia edildiği üzere yapılan işin nasıl “bilimsel” olacağına dair birkaç aşamaya göz atmak olmalıdır. Mesela bilim nedir? Nasıl yapılır? Yaptığımız çalışma nasıl bilimsel olur? Temel olarak baktığımızda bilimsel araştırmanın belli aşamaları vardır:

–         Hipotez Oluşturma

–         Hipotezi Sınama

–         Sonuçların Yayınlanması

Kısaca açıklamak gerekirse yapılacak çalışma için bir soruya ihtiyaç vardır. Sorulacak soruya cevap bulmak üzerine çalışma derinleştirilir ve ortaya bir hipotez çıkar. Bu hipotezin sınanabilir olması gereklidir. Bunun için de hipotez oluşturulurken “dünyanın sırrını keşfetmişçesine” yersiz iddia ve saptırmaların yer aldığı bir üslup kullanılmamalıdır. Aynı şekilde çelişkili ifadeler de yer almamalıdır. Son olarak çalışma süresince ortaya çıkan sonuçların düzenli bir şekilde yayınlanması gerekmektedir.

Arkeolojik kazıları göz önünde bulundurduğumuz da kaç tane kazı bir soruya cevap bulmak adına kazılıyor ve kaç tanesi sadece kazı yapıyor olmak adına yapılıyor? Böyle bir soru sorulduğunda elbette kimse ikinci şık için yaptığını kabul etmeyecektir. Ancak gerçeği görmek için kazı başkanlarının açıklamalarına ihtiyaç duyulmamaktadır. Yapılan yayınlarda gerçekten bir soru üzerine kurulan bir kazı sisteminin olup olmadığı görülmektedir. Yayınlar dikkatlice incelendiğinde kazılarda bulunan malzemelerin yalnızca kazı başkanlarının beğenilerine uygun olanların seçilerek bir güzelleme(?), bir seçki yapıldığı görülebilir. Aslına bakılırsa bu da bir kazı stratejisidir. Son yıllarda sıkça kullanılan hava fotoğraflarında, görmek istenilen şekilde mimarinin şekillendirildiği belli olan örnekler bulunmaktadır. Yapılan bu işe bulunanları yayınlamak bulunanları görmek istenilen şekilde değiştirerek “Anadolu’nun en güzellerini, en büyüklerini, ilklerini” arkeoloji dünyasına sunmak hedeflenmektedir. Bu yapılan “makaslamanın” fark edilmesine rağmen teşhir edilmeyişi ise yarın kendisi ile ilgili bir konu olduğunda teşhir edilen kişinin hışmına uğramaktan kaçınarak “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetinin açık göstergesidir.

Bir diğer boyut ise yayınlanmayan çalışmalardır. Bu da sıkça karşımıza çıkan bir durumdur. Hipotezin oluşturulduğu, sınandığı ama yayınlanmadığı çalışmalara ne kadar bilimsel çalışma denilebileceği de ayrı bir soru işaretidir. Yayını olmayan arkeolojik kazıların sayısını anlamak adına TAY Projesi’nin sitesi ziyaret edilmelidir. Yayını olmayan arkeolojik çalışmalar hakkında bilgi edinebilmenin yegâne yolu “Kazı Sonuçları Toplantısı” raporlarından ve arkeolojik yerleşmenin bulunduğu bölgede yapılan yüzey araştırmaları raporlarından derlenenleri son derece pratik bir şekilde ortaya koyan TAY Projesi’ne ne kadar teşekkür edilse azdır.

Son olarak, bilimsel çalışmalar yaptığını ileri süren ve arkeolojinin bilim olduğunu kabul eden herkesin kendisini bir tartması gerekmektedir. Arkeolojik kazı yapmanın hocadan öğrenciye geçen bir ritüel olduğu düşüncesini terk etmek elzemdir! Arkeolojik kazı yapmak isteniliyorsa öncelikle bir soruya ihtiyaç vardır. Bu soruya bilimsel etiğe uygun yöntemler ile cevap verilmeye çalışılması ve ortaya çıkan sonuçların muhakkak yayınlanması gerekmektedir. Ne kadar istenilmese de kazılarda ortaya çıkan buluntular kültür politikası dahi olmayan bu ülkede, müze depolarında çürümeye terk edilecektir. Kazıları yürüten arkeologlara düşen ise kaderine terk edilmeden önce buluntuları iyi bir şekilde belgeleyerek, yayınlanmasını sağlamaktır.

Bartu.

“iyi geceler, iyi şanslar…”

 

Canım Arkeoloji 2 – Nerede Kalmıştık?

Canım Arkeoloji,

Nerede kalmıştık? Neler yaptık geçen koca bir yıl içerisinde?  Yoksa yine mi yerimizde saydık? Neler oldu son bir yılda?

1942 ARKEOLOJI.indd

İlk olarak İletişim Yayınları bir kitap çıkardı. Belki de arkeoloji hakkında çok geç kaldığımızı dillendirmekten dilimizde tüyün bittiğini söylemekten ziyade “alın bir okuyun” diyeceğiz. İçerisinde arkeolojinin temel kavramları ve dahası ideolojiler ekseninde şekillenen alt disiplinler ile ilgili anlatımlar yer alıyor. Kitabın en can alıcı kısmı anlatılan her bölümün sonunda konu hakkında okunabilecek kaynaklar öneriyor olması. Türkiye’de eleştirel bir arkeoloji anlayışının olmamasının bir sonucu olarak ezberci eğitimin tahakküm kurduğu günümüzde ufuk açıcı ileri okumalar yer alıyor (aslına bakılırsa ileri okumaların çoğu bizlerin okumakta çok geç kaldığı yayınlar). Söz konusu okumak olunca ne kadar üşengeç olduğumuz su götürmez bir gerçek olsa da “arkeoloji” eğitimi alan ve aldığını söyleyen herkesin en azından dünyadan bihaber olmaması için okuması gayet iyi olacaktır. Ancak bu kitabın bir giriş niteliği taşıdığını unutmamakta fayda var. Şayet bizler farklı bilgiler içeren her yayın okuyuşumuzda gizemli sırlara vakıf olmuş havasına kapılıp gelenekçi anlayışımıza tüy dikiyoruz.

Marmaray’ın Arkeolojiye Kattıklarına (!) Dair Geç Kalınmış Bir Eleştiri

Devlet erkânının büyük projesi marmaray görkemli bir açılışla İstanbul halkına merhaba dedi. İnşaatın devam ettiği süre boyunca “çanak-çömlek” kavgasına dönüşen bu proje tamamlandı ve kullanıma açıldı. Peki, açılışın sürprizi neydi?

geciktiren arkeoloji

Projenin devam ettiği süre zarfındaki tartışmaları düşününce böyle bir tablo çok da sürpriz olmasa gerek! Devletin son on bir yılda yaptığı her çalışmanın “eşek ölür kalır semeri insan ölür kalır eseri” prensibi ile olan bitenden haberi olmayan (her nasıl oluyorsa) halka sunulurken bu yolda işleri sekteye uğratanları teşhir ederek yuhalatmazlar ise olmazdı. Kaldı ki yaptılar da… Bu konuda kabahati başka yerlerde aramak yerine kendi içimize bakmamız gerektiği düşüncesindeyim. Anımsatmakta fayda var. Yenikapı kazısının yeni başladığı dönemde eski müze müdürü vasfıyla kazıları yöneten meslektaşımızın kazıya kepçe sokma girişiminde arkeolojik olarak bir sorun görmediği bir projenin sonuçlanma aşamasına kadar sağ salim gelebilmesi dahi mucizedir. Sonrasında kazıda çalışan arkeologların ve restoratörlerin emekleri ile bugüne kadar korunabildiği için emekleri geçenlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Konu ile ilgili not düşmek gerekirse; devletin kent üzerindeki yenileşme(!) hareketini arkeologların engellemesi şeklinde aksettirilmesi ile ortaya çıkan tablo, çalışmayı yürütenlerin “ülkenin kalkınıp, ilerlemesi önündeki düşman” sıfatını edinmelerine neden olmuştur. Bunun önüne geçilebilmesi için yapmamız gereken “kamusal arkeoloji” ve “toplumsal arkeoloji” kavramlarını ele almak olmalıdır. Biraz açarsak:

 

“Çoğu insan için günümüzde kamusal arkeolojinin en temel konusu modernleşme ve       yapılaşma yüzünden arkeolojik geçmişin tehdit altında olması ve antika karaborsasına   mal sağlamak üzere arkeolojik alanların yağmalanmasıdır… Tahribatın ve kayıpların            dünya ölçeğinde haddi hesabı yoktur. İnsanların bu konudaki farkındalıklarını          arttırmak, koruma yasalarının kabulünü sağlamak, koleksiyonerlerle müzelere, yağma     ve karaborsayı mahkûm etmeleri için baskı yapmak kamusal arkeoloji alanına giren             ve        büyük çaba sarf etmeyi gerektiren konulardır.”*

 

Peki, tuz kokarsa? Yukarıdaki alıntıda kamusal arkeolojinin Yenikapı gibi örneklerde neler yapılabileceği anlatılsa da Türkiye’de işler öyle yürümemektedir. Halkın bakış açısını değiştirebilmek için yasaların ve devlet kurumlarının desteğini almak gerekirken Türkiye’de arkeoloji en büyük darbeyi devletin en tepesinden yemektedir. Bu şekilde bakıldığında çözümsüzlük yumağının içerisinde debelenmekle meşgulüz. İyisi mi toplumsal arkeolojiye kulak vererek konuya farklı bir açıdan bakmayı denemeliyiz:

“… En geniş haliyle toplumsal arkeoloji, geçmişte ve günümüzde kendimizle öteki,           toplumla tarih arasındaki ilişkilerin kavramsallaştırılmasına dair yöntemleri kapsar;        maddeseli merkeze alarak, yaptığımız ve kullandığımız, biriktirdiğimiz ve attığımız,     değer verdiğimiz veya görmezden geldiğimiz, ya da hatırlamak istediğimiz nesneler    üzerinden kendimizi ifade ediş biçimlerini araştırır…

   … Arkeoloji her zaman dünyevi ve maddesel olanla ilgili olmuştur, ancak toplumsal         arkeoloji ile birlikte, anıtsallık, hafıza, diaspora ya da kültürel çevre gibi daha    kuramsal bakış açıları gündeme gelmiştir.”**

Arkeolojinin içerisindeki konular arasında maddesel olanların dışındakilerle ilgilenilmemesinin yapılan işin insanlar tarafından anlaşılamamasına yol açtığının farkına varmamız gerekiyor. Bunun bir sonucu olarak da insanların yaşadıkları kentte ulaşımın kolaylaştırılması adına yapılan bir projenin içerisinde arkeolojiye dair buluntuların çıktığı ve projenin gecikeceği mesajına karşılık ortaya çıkanların insana dair bir bellek olduğunun anlatılmasının büyük bir gereklilik olduğu çok açıktır.

Velhasıl “arkeoloji”nin ne olduğu sorusuna artık daha farklı cevaplar aramanın zamanı geldi de geçiyor.

Son olarak canım arkeoloji; sana dair yapılan iyi işler de yok değil elbette. İlk olarak arkeoloji öğrencilerinin kendi girişimleri ile gerçekleştirilen “Uluslararası Arkeoloji Sempozyumu”nun beşincisi gerçekleştirildi. Bunun dışında, arkeolojinin daha erken yaşlarda, çocuklara yönelik anlatıldığı ve küçük yaşta farkındalık yaratıldığı örneklerin sayısı artmaya başladı.

İyi haberlerin daha da arttığı günleri görmek dileğiyle,

Bartu.

“İyi geceler, iyi şanslar…”

 

* Bahn, P., Renfrew C.          Kamusal Arkeoloji, Arkeoloji: Anahtar Kavramlar, 2013,                                                  İstanbul.

** Bahn, P., Renfrew C.        Toplumsal Arkeoloji, Arkeoloji: Anahtar Kavramlar, 2013,                                               İstanbul.

Kentsel Direnişte Sanat ve Taktiksel Yaklaşımlar

Bütün mimari formlar otoriteye ürkütücü bir ifade kazandırır. Güneşin çöreklendiği bir kentte Orta Çağ’da ve şimdi ‘dini veya sivil’ amaçla yapıldığı iddia edilen bir mimarlığın bize kendi olanaklarıyla asıl söylemek istediği ‘ürkütücü otoritedir.’

Chirco’nun eserlerinde uzayan gölgeler çarptıkları nesnelere güneşin isyanıdır aslında; Chirico güneşin ışıklarını hiçbir zaman bir konformizm arzusu olan evlerin içine hapsetmek istemezdi. Üstelik isyancı güneş ışınları çarptığı her nesneye kendisinden daha büyük olduğunu yamacında kocaman gölgesel karalar oluşturarak gösterir.”Keşke insanın kirli elinin lanetlediği cisimler olmasa da güneş bütün var edici toprağa, ağaçlara, denizlere ulaşsa. İnsana ulaşsa yine” der Chirico. Hiç bir duvar olmasa da aydınlık insana, insan aydınlığa kavuşabilse.İnsan neden kendini bu kadar hapsetmeye meraklıdır? Sembolik duvarlar çeker; ruhlarımızı tasarım hayatına tabii kılıp yaşamlarımızı imaja dönüştürür.

Güneşin ışık huzmelerinin pencerelerden içeriye alınıp mekan içlerinde tutsak kılınıp izleyeninde ‘huşu’ uyandıran bir nura -tanrının bir oyuncağına- dönüştürülmesine karşı olunması gerekir. Mutantların devlet ısmarlamalı ‘adalet saraylarının’ ürkütücü cephesine değen her ışık huzmesi de isyandır bu yüzden. Kaynağı belli olmayan ışıktan söz edilir bu sıkıcı mekanlar da. Hapsolunmak ister kaynağı belli olmayan bu ışık ve ona aydınlık diyen ‘insanla’ insanlık.

Erktekelci kent anlayışı ‘simgesel ve organizasyonel birliğiyle’(1) bizi düşünsel ve bedensel anlamda sarmak ister ve sarar. Bizi boğmak ister. Ayaklarımızın altındaki toprağı çeker. Benimle her yere gelen ve bu yüzden yalnızlığımı unutturan yıldızları, ayı bulutları anahtar deliğinden bakıyormuşuz gibi gökdelenlerin arasında boğmak ister. Gökkuşağını hiç birimiz göremeyiz bu kentlerin içinde. Yükselen her yapı baktığımızda bizi yorar. Ağaçlar bir metrekarelik hücrelerde, kaldırım taşlarının arasında tutsak edilir. Askeri bir düzenle sıralanıp, askeri düzende budanırlar. Bazı ağaçlar budanmaz; biz onların şanslı olduklarını düşünürken; heyhat bir baz istasyonunu gizlemek için kullanılırlar.

İş dünyası büyür; yaşadığımız kent finansın, eğitimin, eğlencenin, tüketimin başkenti olur büyür ve büyür. ’Faşist devlet korporatifdir’.Yaşadığımız kent büyüdükçe ağaçlar, çimenler ve parklar aynı kadere mahkum edilir; küçülür. Küçülüp yok olması istenir. Kent üretimin ve tüketimin bir arada kotarıldığı fabrikaya dönüştükçe diyalektiği proleterleşir. Gölgesi satılamayan ağaç ve insan proleterleşir. Ağaç Gezi parkında olduğu gibi isyancılara kol kanat gerer; sınıfsal bir bilinçle devrimci yuvası olur. Hücre evi olur. Hücre evi kepçeyle, testereyle basılır. Ardından ‘ağaç’ devrilir. Ocak yıkılır.

Tarih muktedirlerin elinde kanla yazılır. Bayraklarda ‘kırmızı’ bunun için sevilir. Anarşizmin anti bayrağı dışında bütün bayraklardan kan damlar. Ardından ‘şanlı hilal’ kırmızı bayrağın ortasına zamkla (2) yapıştırılır. Bizden köşe bucak saklamaya çalıştıkları hilal ne zaman şahlandı? Ne zaman şanlı oldu? Neden bayrağın dikdörtgen formuna hapsoldu.

Evet! ‘İnsan beraberinde parmaklık taşıyor’ Kimse Redkit gibi gölgesinden hızlı silah çekemiyor hepimizin kafasında polisler konuşlanmış; gittiğimiz yerde olay yerini inceliyorlar.

Baudleaire’in dediği gibi; modern kentte yol almak arenada gladyatör olmaktan daha zor. Sıra sıra mağazalar ışıkları hiç sönmez mi? Mağazalarla dolu binaların arasından bir ufuk görünmez mi? Ufuk çizgisine hasret kalırsınız ama sesiniz çıkmaz. Bunları düşünmezsiniz aslında sıcak bir yatağa, yine konforun en cisimleşmiş hali yatağınızda sessizliğe gömülmeyi tekerrür eder zihniniz. Dört duvar arası odanıza. Mimarlığın en sivil hali sizin odanızdır. Önce odanızın kapısını kapatırsınız yetmez. Yatağa girersiniz yetmez. Yorganı üzerinize çekersiniz yetmez; siren sesleri siren sesleri siren sesleri. Alanınız daraldıkça Özgürleşeceğinizi hiç yoktan uyuyabileceğinizi sanırsınız yetmez. Daha fazla yalnızlık. Daha fazla alan daralması. Uzuvlarınız arasındaki boşluğu doldurmak için cenin pozisyonu alırsınız. Şimdi biraz daha iyidir.Keskin hatları terk etmiş anatominiz uysallaşır sanki algınızda, uysallaştıkça Uyuyabilirisiniz elbet. Eskiden bir kent deneyimi sanırım aşağıdaki gibi intibahı bırakıyordu:

Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiç bir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yüksekliği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakları ile yer arasında kalan uzaklıktır; o lambadan karşı parmaklığa gerilen ip ve kraliçenin geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır. Bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinde kayarcasına yürüyüşüdür; burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağları yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayrimeşru oğlu olduğu ve kundağıyla, orada iskeleye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır.”(3)

Kentin sokaklarını karış karış gezmek modernlik işidir; kentin sokağında yürümek varoluş sancısına dönüşmediyse. Başıbozuk şairlerin ve filozofların aylaklığıydı ama artık hepsi geride kaldı. Mimar Aldo Rossi Milano’da trafik kazasından öldü.

Kentte yeni bir şey üretemeyeceksek kentin tanımını değiştirmek zorunda kalabiliriz. Bu durumda kentsizliğin kanıksanmasıdır. Kent gündelik yaşamın geçirildiği, “ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkıp” organik canlılığını yitirdi; insansızlaştı. Kimse artık şu ya da bu şehirde yaşadığını iddia edemez. Kimse bir şehirden bir şehre göç etmiş olamaz. Kimse şehirler arası yolculuk yapamaz. Kentler yaşamın aksine, onu ezerek büyümeye devam ediyor. Hiç bir mimarlık anlayışının ‘akılcı’ yaklaşımları bu sorunu çözemedi ve çözemez. Bu sürdürülebilirlik problemi değildir yok oluşun eşiğinde ‘sürdürülebilir politikalardan’ kimse söz edemez. Kentin kültür(süz)leştirdiği akılcıklar kentin içindeki organizmalara çözüm bulamaz. Daha fazla ana yolun, alt geçidin,üst geçidin viyadük ve köprü projelerinin sonucu daha fazla cansızlıktır. Metanın dolaşımının daha fazla hızlandırılması demek;yalnızca yaşama yanılgısıyla üretime daha fazla dahil olup,yine yaşama yanılgısıyla tüketmek sonucunu doğuruyor.Kent böylece ideolojik,ekonomik ve stratejik organizasyonunu kurmuştur. Hiç bir kentli İstanbul’a sahip çıkamaz. Hiçbir kentli o kentin organizasyonunu bozmaya ortak olmadan İstanbul’da yaşadığını iddia edemez. Şu noktayı tekrar vurgulamakta yarar var; Kentin aç gözlü yöneticileri küresel ölçekte düşünerek ideolojik, ekonomik ve stratejik organizasyonlarını -kentlinin değil- kapitalist pazarın ve dolayısıyla kendi çıkarlarının lehine ‘sürdürülebilir’ kılıyorlarsa bizim kalkışımızda tamda bu organizasyonu hedef almalıdır. Taktik siyasetin pratiği ne kadar bu organizasyona dahil olmuyorsa (olmadığı çizgiden itibaren karşısında bir yerlerde bulunur) bizim var oluş sancımız anlam bulur. Kentin dayatılan kültürünün karşısında yer almanın ”karşı ve alternatif” bir kültür hareketi, kültürel otoriteryanizme başkaldırmak olduğu ortada. Kentin egemen kültür politikaları sanıldığı gibi formalist değildir;linear ilerleme göstermez. Dolayısıyla onun karşısında benimsenecek ”siyaset” taktiksel olmak zorundadır. Bu noktada kenti ve mimarisini radikal bir analizle değerlendirerek bir arada düşünmek elzemdir. Basit birkaç taktiksel kaçış zihinlerde yer etmesi açısından önemlidir; Demirören AVM’nin işgali, İstiklal caddesindeki veya başka sirkülasyon bölgelerinde boş binaların kültür ve dayanışma evlerine dönüştürülmesi,inşaatı süren otellerin işgali ve bu taktiksel manevralardan direniş hatlarına geçişi sağlamak. (Gezi parkının işgali ve sonrasında olanlar bizi üzerinde daha fazla düşünmeye itmiştir) İşgal edilen yerin radikal mücadele yöntemleriyle direnişe geçirilmesi,esasında kolluk kuvvetleriyle sıcak temasın sağlanmasıdır.

Sıcak temasın sonrasında, onun doğuracağı direnişin pratikleri küresel işgal eylemlerinin bir bileşeni olarak ele alınmak (düşünülmek) zorundadır. Yangınların nerede başlayacağı veya nerelere sıçrayacağı yine direnişin seyrini belirler ve bilinçsel alt yapısı sağlam bir direnişin yangını sıçramaya gebedir. Yadsımamız gereken, gündelik yaşam rutini gibi görünen üretim-tüketim ilişkileri bilinç dışımızda kodlanan devletten bağımsız değildir. Bu kentin kültürel kodlarınca da kentlinin bilincine işlenir. Kafamızdaki polisten, Bilinç dışımızdaki devletten ‘yersiz yurtsuz’(4) bir başkaldırıya kaçabilmek sürekli bir yolculuk halidir. Özne olarak kaçış devam ettiği müddetçe direnişin için yeni pratikler yaratılabilir. Bu olanaklar -yangının sıçraması – iç dünyamızdan dış dünyaya hep bir akış halinde, direnişin kıvılcımlarını başka yerlerde çakar. Kentsel politikaların kentlinin ve kent içindeki bütün canlıların aleyhine dur duraksız işlendiği anlar bizim ‘rutin’ gündelik yaşamlarımıza denk düşüyor.Bu durum bir yandan bizim gündelik yaşantılarımızı edilgenleştirirken bir yanda bizim bu edilgenliği fark etmeyeşimizden ve kabul edişimizden besleniyor. Haliyle sürekli üreten bir toplumsal alan yaratıyor. John Holloway’in deyişiyle; ’toplumsal fabrika’da hepimiz üretime dahil oluyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi üretimle tüketimin aynı yerde kotarılması; toplumsal alanı (kenti) bütün bileşenleriyle,çarpanlarıyla etkilendikleriyle ve etkiledikleriyle savaşın meskeni haline getirmiştir.Sözü geçen bahis toplumsal tabakalaşma ve bu olguyu takiben baskıcı uygulamalar ve neo liberalizmin ‘büyüleyici gösteri dünyasıyla’ tamda sınıf savaşımının olanaklarını geçerli kılıyor.Başka bir deyişle kentte atılan her adım politik bir adımdır ve direnişçilerin doğru taktiksel yaklaşımları ve kavrayışları politik takvimde hanelerine yazılacaktır.Kentin dinamiklerini yalnızca iktisadi temellerle okumaya çalışmak veya her şeyi ekonomik temellendirmeye eklemlemek iflas etmiş bir ekonomi fetişizmidir.

Mücadele pratiğinin yöntemi üzerine düşünmeye çalışırsak bütün gösteri dünyasından ve dayatılan estetik algıdan kaçınmak, tam karşısında yer almak gerektiği ortadadır. Guy Debord’un üzerine durduğu nokta önemlidir; Kentte -farkında olmadan- gösteriye dahil olmak yıkılmak istenen bir organizasyonun yeniden üretimine dahil olmaktır. Yani popülizmin anaforundan her zamanda ve mekanda kaçar durumda,kendi dilinde iletişim kuran yöntemler üzerine düşünmek gerekiyor.Kentte direniş ve müdahale kenti yönetenlerin oyunlarının hemen terse döndürülebilmesi olanağını taşıdığı için savaşın meskenidir . Bu aslında kenti yönetenlerin kendilerini yıkacak oyuncakları kendilerinin yarattığı anlamına gelir.

Özetle mücadele radikal sanat hareketiyle ve önsezilerinden, sanatın iletişim diliyle kurulmak zorundadır. Kent kitlesel karakter özelliği gösteren kesimlerce bir oyun yeri olarak görülür bu oyunun yıkıcı bir karşı-oyuna çevrilmesi ancak ‘şiirsel politikalarla’(5) mümkün görünüyor. Oyunlardan etkilenen ve bu ana kadar kitlesel karakter gösteren tüm pasifize kesimler kentteki asıl konumlarından dolayı savaşta yer almaları gerektiği için, bu ‘kendi oluş’ sisteme karşı yıkıcı dürtüyle zuhur edecektir. Demirören Plaza maskeli tiyatrocu-direnişçiler tarafından işgal edilmelidir. Bienaller kabul edilmeyen ve öteki sanatçılarca kuşatılmalıdır. Kamusal mimari unsurları ve kentin bütün bileşenleri ‘şiirsel politikanın’ güdüldüğü bu oyunun kurallarını belirleyenler tarafından filli anlamda işgal edilene kadar devrimci bir bunalım evresinde festival yerine çevrilecektir. Kentin bütün devrimci olanaklarından yararlanılmalıdır; Üniversite, fabrika, okullar; iktidarlı ilişkilerin kurumlaştığı, tüketim ve üretimin olduğu her yere yukarıda sözünü ettiğimiz sınıf savaşı oksijen gibi girecektir ve kendi öznelliğinde mücadeleyi fitilleyebilir.

Yazının girişinde niyetlendiğimiz mimari unsurların insan algısı üzerinde yarattığı otoriter kodlamalar, mimarinin gösteriyle ve iktidarla olan ilişkisinden dolayı mutlak suretle mücadelenin içine çekilmesi gereken bir konudur. Bir mekan deneyimi –kent gibi- insan üzerinde unutulmaz bir iz bırakır. Bahsi geçen ‘iz’ insanın peşini her mekanda ve zamanda takip eder yani; deneyleyenin aritmetiğine maruz kalır. Bazı zamanlar açığa çıksa da çoğu zaman gizlenen bir mekansal karşılaştırma söz konusudur. Esasında mimarlığın doğasından kaynaklı bu karşılıklı etkileşim belli belirsiz sürer. O halde insanların mekan deneyimleri akılcı yöntemlerle ve ardından gelen teorik çarpıtmalarla sıklıkla yeniden üretilebilir bir olgudur ve bu haliyle egemenler tarafından manipülasyona uğratılabilir.

Konunun önemini biraz açıkladığımızı düşünüyorum: İzlenimsel olarak aktarılan mekan deneyimlerine tam yerinde devrimci müdahaleler gösterenin ve gösterisinin kendisine çevrildiği taktiksel eylemin önemli bir uzvu olarak karşımıza çıkmaktadır. Basit ve güncel bir örnekle savımızı desteklememiz gerekirse; Gezi direnişinde AKM binasının sırasıyla direnişçiler ve devlet tarafından gösteri mecrasına çekilişi üzerine düşünülebilir Devrimcilerin en azından ön cephesini işgal ettiği bina kitleler nezdinde algısal bir kırılmaya uğramıştır. Elbette bizim sözünü ettiğimiz müdahale mekansal bir müdahaleyi de barındırıyor. Tüketim toplumunun simgeleşmiş kamuya açık yapılarının (AVM, sinema, cafe, bar, zincirleşmiş kitapçılar) Gösterinin aleyhine çevrilmesidir.Elbette bahsedilen bu tarz eylemlilikler militanlaşmış yetkin gruplarca gerçekleştirilebilir.Herhangi bir paçoz filmin gösterildiği sinema salonunun ele geçirilmesi ve propaganda filmlerinin izleyiciye gösterilmesi bir organizasyon gerektirir.Başka bir eylemde AVM’ler deki kitapçılara propaganda broşürleri veya direnişe dair bazı sembollerin bırakılması denenebilecek eylemlerden biridir. (Bu müdahaleler tarihte Kızıl Zora’nın eylemlerinin yeniden okunmasını gerektirebilir)

Yapıların strüktür öğelerine veya estetik unsurlarına müdahale yapısal olarak geri dönüşü olmayan eylemlilikler içerir. Akla gelebilecek her türlü sabotaj eylemi bu eylem biçiminin içinde değerlendirilebilir.

Ne belleğin değişken sisleri, ne de kuru saydamlığıydı bu. Kentlerin üstünü bir kabuk gibi saran yanmış yaşamların yanık kalıntıları, artık akmayan bir yaşam cevheriyle şişen sünger,hareketin hayaliyle taşlaşmış yaşamları donduran geçmişin,şimdinin ve geleceğin tıkanmışlığıydı:İşte bunları buluyordun yolculuğun sonunda’’ (8) Gezi parkında yinede sizi özgürlük bekliyor olabilir. (6)

Romantik düşünmeden radikal bir mimarinin pratiklerini hayal edemeyiz.Romantik bakış açıları bazen insanları daha önce görmedikleri/algılamadıkları gerçeklere tepki göstermeye zorlayarak büyük tepki hareketlerini teşvik eder (Constant Nieuwenhuys)

(Trakya Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü)

16 Şubat 2014

 

__________________________________

(1) Melvin, İzimler, Mimarlığı Anlamak (İstanbul:Yem Yayınları.,2009)

(2) Burada ‘zamka’ değinmenin asıl nedeni ağaçların gövdesinden üretilen bir yapıştırıcı olmasından kaynaklanmaktadır.

(3) I. Calvino, Görünmez Kentler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009

(4) Burada ‘yersiz yurtsuzla’ anlatılmak istenen post yapısalcıların siyaset felsefesinde kullandıklarıMerkezi olmayan, özcülük karşıtı ve etik bir çıkış noktası taşımayan taktiksel pratikleri karşılamak için kullandıkları sözdür. Ayrıntı yayınlarından çıkan Bakunin’den Lacan’a ve Post yapısalcı Anarşizmin siyeset felsefesi kitaplarının çevirilerinde geçtiği biçmde kullanılmıştır

(5) Walter Benjamin’in bu terimi; sanatların içinde kullanılan politikayı karşılamak için kullanılmıştır. Gezi sürecinde Sanatsal iletişim dillerine, farklı yöntemlerle başvurulması Walter Benjamin’in bu terimini yeniden görünür kılmıştır.

(4) (6) I. Calvino, Görünmez Kentler, istanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009

Postmodern/Post-süreçsel Arkeolojiye Anarşist bir Eleştiri

                                                                1.  Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!

                                                               En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

                                                               2.  Harbi karşılık verecek ama herkes

                                                              Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

                                                              3.  Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır

                                                              Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

                                                                                                                         Ece AYHAN

 

Postyapısal felsefenin arkeolojiye katkısını düşündüğümüzde post modernist algının galibiyetiyle karşılaşırız. Birileri anlaşılmıştır, fakat bütünüyle doğru anlaşıldığını söyleyemeyiz. Bu arkeoloji pozitivizmin eleştirisini yaparken post yapısalcılıktan tam anlamıyla beslenememiş.Ayrıca post yapısalcılık dışındaki aydınlanmacı bakış açısına karşı çıkan pozitivizmi eleştiren hiçbir akımdan da beslenmiş bir arkeoloji yok. Bunları becerememesinin sebepleri arasında belki de dünya genelinde arkeoloji okullarının felsefe eğitimine meyilli olmaması yatıyor olabilir. Doğrusu siyasi-ekonomik erkin yönettiği, yönlendirdiği kendilerini temellendiren argümanlara imza atan arkeolojinin felsefeden yoksun olması şaşırtıcı değil.Benim düşünceme göre post modern arkeolojinin ne pozitivizme ne de modernizme yeterli ölçüde eleştirisi yok. Modernizmi kurgusal alandan reel alana döndürüp baktığımızda elbet kültürel örüntüleri, bilimsel yöntemleri, araçları, siyaseti iç içedir. Fakat iç içe olması onun seçimi değil yazgısıdır. Öte yandan post modern arkeoloji ise politik alandan bağımsız bir arkeoloji olmadığını öne sürer.Peki bu neyi değiştirdi?

İdeolojik bir aygıt olan arkeoloji özgürleşebildi mi? Yine otoriterlik üzerine, iktidara karşı eleştiri geliştiremedi. Üstelik post yapısalcılıkla cilaladığı ama aslında “tüketim toplumu”nun tüketicilerinin bir aracı olagelmiş arkeoloji modern arkeolojiyi, pozitivizmi eleştiriyor gibi gözüktü fakat tarihi tersten okuyabildi mi? Peki bir arkeolojinin, arkeolojik materyalin sermayeleşmesine karşı çıkabildi mi? Ya da herhangi bir erkin araçsallaştırıyor olmasına? Tam tersi erki besledi.

Çatalhöyük örneğinde sınıfsız toplumun geçmişimizdeki temellendirmesi gibi gözüküyor olması mı sadece?..Neden sorusu üzerine yoğunlaşabiliyor mu yeterince? Peki bu uygarlaşan insanın doğayı neden tahakküm altına aldığını, bitkiyi, hayvanı, insanı, kadını, emeği, sanatı tahakküm altına aldığını, bilgiyi tahakküm altına aldığını açıklayabiliyor mu?Kendi yöntemsel olarak devlete karşı örgütlenebiliyor mu?      Siyaset felsefesinden yoksun bir arkeoloji sosyalbilim olamaz. Çünkü Mülkiyet her yerde.Devlet her yerde. İktidar her yerde.

Emma Goldman’a göre geleneksel biçimde sunulan tarih insanları otoriter kurumların kölesi yapıyordu1. Çünkü otoriter kurumların her biri zaten tarih tarafından kendi mitini yaratıp kendi tapınımını meşrulaştırıyordu. Öte yandan post modern arkeoloji mülkiyetsizliğin veya ortak mülkiyetin atalarımızca varlığını kanıtlama gayretine girişti ve bunu da Çatalhöyük’te gördük, diyelim. Peki kendi yöntemini özel mülkiyetten bağımsız ve karşı tutabildi mi? Bu zor mu? Peki burada da Foucault’ya sığınalım ve iktidar yok olmaz, diyelim. O halde sınıfsız toplum nasıl varoldu? Ya da bu sınıfsız toplumda iktidar var idiyse biz neden bu kadar heyecanlanıyoruz? “Kaçınılmaz olan iktidar”ı meşrulaştırma girişimi mi yoksa? Zaman içerisinde iktidarın soy kütüğüne inmenin elbet bir yararı olur. Peki bir karşı duruşu,kültürel bir devrimi öncelikle kendi organizasyonunda gerçekleştirmeden mülkiyetin olmadığını,sınıfsız bir toplumun olmadığını nasıl önesürebilirsin?

-Post süreçsel arkeolojiye doğrudan ilk eleştiri kazı sisteminin hiyerarşisine yönelik olacak.

Hiyerarşik bir organizasyonun gerçekleştirdiği deneysel arkeolojinin salt “gösteri ve imaj”a içkin bir eylem olacağını düşünüyorum. Çünkü o uygulama alanının mekanını ne kadar canlandırabilirsen canlandır, birincisi orada yer alan bireylerin bilinç biçimi hiyerarşik ve mekan ne kadar değişirse değişsin, hiyerarşik bir bilincin bireyi hiyerarşik olmayan bir bilincin bireyi gibi yaşayabilir ve o anı yorumlayabilir mi? Elbet o uygulamada hiyerarşik bir yorumlama getirecektir.

Bu arada deneysel arkeoloji kurgusal değil yaşamsaldır benim fikrimce. Yaşamın içindedir. Zamanda ve mekanda bir yer şuandan farklıdır ve egemen ideolojilerden arınıp onun karşıtını savunarak ve yaşayarak o tarihi yorumlayabilirsin. Çünkü ya düşüncen yaşamını ya da yaşamın düşünceni belirler. Öte yandan Çatalhöyük’ü öyle ya da böyle “bu tarihin” içine hapsetmiş oluyorsun. Eğer “geçici bir otonom bölge” oluşturulamazsa yine resmi tarihin kurbanı olunur.

Arkeoloji elbet siyaset için vardır(!) Ve elbet biz kendi siyasetimizi yapmazsak egemenlerin siyaseti için arkeoloji yaparız. Yönetenler için…

Geçici Otonom Bölge* Olarak Kazı

Hiyerarşinin olmadığı arkeolojik bir yerleşimin anlaşılabilmesi için deneysel arkeoloji yönteminden yararlanılıyor ise; bu yöntem ancak hiyerarşinin olmadığı** geçici otonom kazı organizasyonlarıyla oluşturulabilir. Bu kazılar otonom bölgeler halinde işlemeli ve merkeziyetsiz bir organizasyonun vücut bulmuş hali olmalıdır.

Bu haliyle bir kazı sadece iktidarı sorguluyor olmakla kalmaz, aynı zamanda iktidarın olmadığı bir dünyanın mümkün olabileceğine dair bir deneyimi gözler önüne serer. Çünkü ancak o zaman ideolojilerden bağımsız bir arkeoloji gerçekleştirilmiş olur.

Kapitalizmin/devletin olmadığı bir kazı pratiği, “tahakkümün dokusundaki çatlakları nasıl çoğaltıp genişletilebileceğimize dair” de çözüm üretebilir.***

“Kurumsal” arkeolojide çatlaklar yaratılabilir.

Post süreçsel metodolojinin eleştirisine geçmeden önce post modernizm ve post yapısalcılık gibi bazı belli başlı kavramlar ve tanımlar üzerinde duracağım.

Post süreçsel arkeolojinin beslendiği “post modernizmle post yapısalcılık sürekli karıştırılır.”2

Post modern durum kapitalizmin gelişme evresiyle birlikte anılmalıdır. “ Her yerde kültürel sermaye üretilmekte, politically correct tüketilmektedir.”3 Bu durumda politika aydınlamacılığı yüceltse de aydınlanmaya karşı gelip pozitivizmi eleştirse de politikaya ilgi azalmıştır. 4

Peki post-süreçsel arkeoloji iddia ettiği biçimde her şeyin politik olduğunu

söyleyip hem post yapısalcılığı kullanıyor hem de salt kültürel sermaye üretiyorsa sahiden politikayı tüketmiş bir post modern durum ortaya çıkarmıyor mu?

Şimdi ise aşağıdaki alıntım post modernizme anarşist komünist bir perspektifle yaklaşılmış bir yazıdan;

“Postmodernizmi bir bütün olarak ele almak –ki eminiz onları çok

kızdıracaktır- özünde siyasi bir tutumdur çünkü postmodernizmi

tarihsel bir durum olarak görmek ve bir kökeni, dönemi ve oluşma

nedenleri olduğunu ifşa etmektir.

Nitekim hiçbir düşünce zamansız ve uzamsız değildir. Postmodern

düşüncenin izini sürmek için geçmişin politik tarzına ve

söz konusu tarzın bugüne taşınan özelliklerine (emperyalizm ve

karşı mücadeleler bağlamında) bununla paralel olarak kapitalizmin

geldiği son aşamaya (esnek ve el koyarak birikim biçimleri) bakmak

gerekir. Postmodern düşüncenin bir burjuva aldatmacası olduğunu

söyleyip sıyrılmak işin kolayına kaçmak olur. Neden bu noktaya

geldiğini sormak ve gelinen noktada da neye hizmet ettiğini teşhir

etmek gereklidir.

Postmodernizm terimi 1960’larda ABD sanat çevrelerinde ortaya

çıkmıştır. Sonrasında ise Avrupalı kuramcılar tarafından ele

alınmıştır. Yani asıl kökeni “entelektüel camiadır.” D.Harvey terimle

ilk karşılaşmasını hatırlamaya çalışırken diğer “izm” ler gibi iç

tutarsızlığının yükü altında çöküp gideceğini ya da moda haline

gelmiş diğer yeni fikirler gibi çekiciliğini kaybedeceğini düşünmüş

olduğunu itiraf eder. Fakat postmodernizmin başına ne diğer izmlerin

ne de yeni fikirlerin başına gelen gelmiştir. Tarihin bir cilvesidir

ki kapitalist emperyalizmin çok özel bir ‘anı’ ile çakışmıştır ve

“yarattığı yaygara azalmak bir yana zamanla yükselip durmuştur”.

İşte bizim izini sürmeye çalıştığımız o ‘an’ dır.

(…)

Postmodernizm ideolojisinin kendine alan bulabildiği maddi koşullar

kapitalizmin son  evresindeki tam da bu esnek, post-fordist koşullardır.

Postmodernizm bir yandan içinden çıktığı bu maddi koşulları fetişleştirirken

bir yandan da ideolojik ve kültürel

alanda meşrulaştırır; örgütsüzlük, bireysellik, saçılma fikrini yeniden ve

yeniden üretir. Her metninin altında aynı soruya; “çıkarları ortak ve insanlığın

kurtuluşunda yegane devrimci sınıf olan proletaryadan artık bahsedilebilir mi?”

sorusuna gönderme yapar.

Garip olan şudur ki; bu soru gerçek anlamda proleterleşmenin tarihte olmadığı

kadar niteliksel ve niceliksel arttığı bir dönemde sorulmaktadır. Böyle bir soruyu

sormak ya gerçek bir saflığın ya da gerçek bir ikiyüzlülüğün ürünü olabilir ancak.

Söylemin gücü acaba gerçekten burada mı gizlidir? Bizler ışıklı yanıp sönen

sözlere kanan küçük çocuklar mıyız? “Başka bir dünya”ya dair umutlarımız bu

sahte sözlerle bizlerden çalınırken gerçekten susacak mıyız? Yoksa teori ve

pratiğimizle zaten postmodernlerin sorunun kendisinin içinde yanıtladıkları soruya

gerçek bir cevap mı vereceğiz?

Bizlerin tercihi ikincisidir ve tüm çaba da bunun içindir.”5

Arkeolojinin otoriter alanla hesaplaşamamasının da en önemli sebebi işte tam da iktidarı sorgulayan bu post modern durumdur. Devletten bağımsız(!) ama kapitalizmden kurtulmamış bir izmin otoriteyi sorgulamakta tıkanıyor olması bir rastlantı olamaz bu yüzden. Ahlaksal bağlamda bir itkiden yoksun ve tıkanmış…Amaç için her türlü yol mubahtır.

Bu noktada anarşizmin her türlü zorbalığa, ayrıcalığa, baskı ve haksızlığa karşı ahlaksal bir başkaldırı olduğunu söyleyerek işte neden post modernizmin yetersiz kaldığını açıklamak istiyorum.

Zaten post yapısalcılığın ve post modernizmin etik bir savının olmaması politik bir savının olmamasını doğuruyor. Bu da post süreçsel arkeolojinin tıkandığı noktalardan birisi. Hem politiktir diyor, hem de politik alanın dışında kalıyor.

Post süreçsel metodolojinin konteksellik, çok seslilik, etkileşimcilik, yansımacılık ilkelerinin anarşist eleştirilerini çok seslilik, etkileşimcilik, yansımacılık ilkelerine yönelteceğim.

-Çok seslilik

Kazı alanındaki farklı üniversitelerden bilim insanların farklı sorunlarla bir arada çalışması ve fikir üretmesi olduğu düşüncesine karşı, uygulanabilirliğini sorgulamak elbet bir çoğumuzun düşündüğü bir şey. Fakat uygulanamaması etik bir kaygı taşımamalarından dolayı kaçınılmaz bir sonuç. Post modernizmin yansıdığı bu ilke kolektif bir birliği oluşturmak gayesinde bulunmuyor. Öte yandan  ideolojik farklılıklar, arkeoloji gelenekleri, tecrübe vs. eğer kolektif bir kaygı taşımadığı sürece iktidar ilişkilerinin hakim olduğu ve ortak hiçbir şeyin üretilmediği bir sürece dönüşür. Elbette de sorunlar oluyor ki olacaktır da. Fakat çok seslilik kendi felsefesinden ötürü iktidarlıdır ve ortak bir şey üretilemediğinden bir şeyin üretilebildiği bile ayrıca tartışılmalıdır.

Etkileşimcilik ise disiplinler aşırılık modernite ve branşlaşmaya karşı gibi “görünüyor” olsa da tam anlamıyla uzmanlaşmanın meşrulaştırılmasıdır. Pozitivizmin ve modernizmin tekrar tekrar yansımasıdır. Uzman olunan bir yer başkalarının daha az bilgi ürettiği ve belki de bilgi üretmekten ziyade edilgenleştiği bir alana dönüşür. Kapitalizmin yarattığı teori ve pratik ayrımının gözle görülür halidir. Bilginin otoritesi,iktidarı ve tahakkümü vardır( bu üç kavram birbiriyle doğrudan ilişkili ve fakat farklı kavramlardır). Hiyerarşinin meşruluğudur.

Yansımacılık ise post modernizmin kültürel anlamda en çarpıcı göstergesidir. Mevcut düzen içerisinde kendi kazının başka sosyal kesimler tarafından nasıl yorumlanıp “gösteri toplumu”na dahil olabileceği,kendine yer edinebileceği ve öte yandan “tüketilebileceği” söz konusudur. Sponsorlar kazı üzerinden kendilerini pazarladıkları gibi sen de kazıya sponsor arayarak kendini pazarlayabilir ve böylece bu düzenin içerisinde kendi kültürel sermayeni yaratabilir ve kendine yer edinebilirsin. Üstelik bu şekilde kapitalizmin içerisinde sınıfsız bir toplumun varlığını ne kadar kanıtlarsan kanıtla sınıfsız toplumun tarihin tozlu sayfalarında yer aldığını ve bir fantezi ürünü olduğunu göstermiş olup kapitalizmi tekrar, tek gerçek olarak var etmiş olursun.

Etik bir kaygının olmayışı politik olmamayı gerekli kılar, demiştim. Post modernist metodlar ise post yapısalcılığa nazaran galip görünmekte…Üstelik modernizme karşı bir duruş ise yeterli değil. Çünkü “bilim”in ve yöntemin kendisi modernist…felsefi anlamda kendini post yapısalcılığa temellendirmeye çalışsa da…

Bu durumda gerçekten bir karşı duruş ve alternatif nasıl oluşturulabilir?

Epistemolojik öncüller ile birlikte anarşist arkeoloji nasıl olabilir sorusuna yanıt aramak oldukça önemli. Bu hem özgürlüğü yaşamın her alanında gerçekleştirmek adına verilen bir mücadele hem de arkeolojinin devlet için, bilim için olduğu gerçeğini tersyüz etmek için bir fırsat olacaktır.Anarşist arkeolojinin nasıl olabileceğine dair sorular ve yanıtlar üreten bir araştırma konusu da elbet kendine ilkin bilim felsefesinde, bilgi kuramında ve yöntembilimde yanıtlar bulması gerekmektedir. O araştırma ise bu yazıdan sonra gelecek, daha geniş ve derin bir perspektif sunacaktır.

 

 

—————————————————————————————–

 

Dipnotlar

 

1. joel Spring, Özgür Eğitim, syf. 39

* “Geçici Otonom Bölge(TAZ) kavramı günümüzde bir çok küreselleşme karşıtı hareket tarafından bir taktik olarak kullanılmaktadır; işlek bir cadde üzerinde birdenbire ortaya çıkan insanların caddeyi trafiğe kapatıp şenlik ortamına dönüştürdükleri, bir tür otonom bölge kurdukları Reclaiming the Street (Sokakları Geri Alalım) hareketi T.A.Z’ın günümüzde de işe yaradığınının kanıtlarından sadece biri.” –T.A.Z. Geçici Otonom Bölge, Ontolojik Anarşi, Şiirsel Terörizm( Hakim Bey, Altıkırkbeş Yayınları) kitabının arka kapağından. Bu kitaba internetten arama motoruna ismini yazarak bir çok siteden ulaşılabiliyor.

**Bu anlamda burada kısaca değindiğim hiyerarşik olmayan kazı pratiğini içini açarak ve şematize ederek bundan sonra gelecek olan anarşist arkeoloji konulu yazıda açıklamaya çalışacağım.

***Burada Christian Scholl’un Bakunin’in Zavallı Kuzenleri: Sanat Yoluyla Taktiksel Müdahale adlı yazısından etkilendiğimi belirtmem gerekiyor ve hatta yazarın bu yazısının benim yazımın şekillenmesine, düşüncelerimi pekiştirmeme hayli katkısı oldu.O yazıda özgürlükçü marksist, otonomist John Holloway’in “tahakkümün dokusundaki bu retleri, bu çatlakları nasıl çoğaltıp genişletmeli?” sorusuna alıntı yapar. Ben de arkeolojide kapitalizmde çatlaklar yaratmak üzerine bir yöntem nasıl geliştirilebilir sorusunu o yazıdan ve o sorudan esinlenerek sordum. Yine de daha ayrıntılı bilgi için John Holloway’in Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak kitabını önermek gerekebilir.

Christian Scholl’un Bakunin’in Zavallı Kuzenleri: Sanat Yoluyla Taktiksel Müdahale adlı yazısı için: http://www.e-skop.com/skopdergi/bakuninin-zavalli-kuzenleri-sanat-yoluyla-taktiksel-mudahale/1586

 

2.Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a, Ayrıntı Yayınları,syf. 39

3.Ali Akay, Postmodernizm’in ABC’si, Say Yayınları, syf. 145-146.

4.”Tarihsel Bir Durum Olarak Postmodernite”, “Emeğin Özgürlüğü” dergisi, sayı:2, syf. 29-30-31.

 

Pelin Laçin

Trakya Üni. Arkeoloji Bölümü

Ütopyaya Mimarlık ve Mekan Algısı Bağlamında Yaklaşmak İçin bir Deneme

Geçmişten günümüze doğru veya günümüzden geçmişe doğru bakıp mimarlık ve sanatı üzerine kafa yorduğumuzda diğer “bilim adamlarına ve sanatçılara” yaptığımız gibi mimarlarında yüzsuyu hürmetine methiyeler düzerek yazıya başlamak iyi olacaktır. Koca Sinan’ın haşmetli Selimiye’si… Ölümsüz Phidias, Gerçekten çok Zorlu Center…

Ayasofya’nın kubbesine bakıp “Allah Allah herhalde pandantiflerdeki melekler taşıyor bu kubbeyi” diye içinizden geçirebilirsiniz. Ya da yaptırdığı caminin boyu Ayasofya’nın boyunu geçmedi diye ecdadınızın atalarından Fatih’in bir Rum mimarın elini kesmesinden topluca sadist bir zevk alabilirsiniz. Mihrimah Sultan Camisi’ndeki zarafet sizi tahrik etmelidir. Süleymaniye Camisi’ndeki heybet aklınıza başka şeyler getirmelidir. Veya bir mağara devri insanıysanız da sizin kafanızda içerisi-dışarısı ayrımı yaratan mağaranızın duvarlarına ona duyduğunuz saygıyı göstermek için çiziktirir durursunuz. Bir Gotik katedralin vitraylarından “süzülüp” gelen “tanrısal ışık” içinizde huşu uyandırabilir, Herhangi bir kilisede Pantkrator İsa öfkeyle size bakarsa dehşete kapılırsınız; ya da Edirne’de bir Sanat Tarihi öğrencisiyseniz ve Selimiye’nin avlusundan minareye baktığınızda heyecanlanmıyorsanız siz bir otsunuzdur.

Dışarıyla bağınızı tamamen koparan içerinin dışarıdaki sureti-silüeti başka anlamlar taşır; gök delebilir, kafa patlatır. Çoğu zamanda ürkütür.

“Büyük adamlar” sizler yapının dışında olabilirsiniz, içeride olmakta sizin tercihiniz. Güven duymak isterseniz içerde olursunuz.

Aşağılana aşağılana sömürülmek canına değmiş baba akşam evin kapısını içeriden kapattığında sahip olduğu şeylere hükmetmeye başlar. Hiyerarşinin bilindik kuralı işler; üstünden gördüğünü altına aksettir. Bu şekilde toplumsal fabrika dünya denen küresel köy evlerinin televizyonunda dolaşıma sokulur.

Mimarlığın periyodik gelişiminin tarihi erkin gösteri tarihidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz şu içeride güven duyan ev reisinin paradoksuna benzer.

Osmanlı’nın yarattığı Koca Mimar (insan) Sinan Osmanlı erkinin gücünü ustalık eserim dediği Selimiye ile Osmanlı’ya aksettirir. Osmanlı’nın buna ihtiyacı vardır çünkü Osmanlı’da Her türlü iktidar gibi ürkektir ve bir şekilde gücünü sabitleme telaşına düşer. Ancak İktidarların ve otoriterlerin bu güç gösterisine tümsek ayna tutmak gerçekleri göstermektir onlara tıpkı Gezi sürecinde olduğu gibi.

Gordon-Matta Clark ise evin reisi kendini evindeymiş gibi rahat hissetmesin diye delip deşer. Artık güvenlik duygusunu yitirirsiniz kapalı kutunuzda. Dışarıdaki tehlikeler evinizin içindedir. Alışageldik mekân konforunun yitirilmesi demek sizin sadomazoşist beninizin çözülmesidir. Evinizin beden duvarlarına indirdiği her balyoz darbesi, dikeyde ve yatayda açılan her delik sizin mahrem kisvesi altında sakladığınız gerçek yüzünüzü açığa çıkartır; sizi yerden yere vurur. Artık üst katınızdaki sizi,siz alt katınızdakini,sokak sizi,siz sokağı gözetim altında tutarsınız.Parçalanmış bir yaşamınız vardır. Artık kimse kimseden bir şey saklayamamanın hezeyanıyla uzunca bir süre çırpınır durur. Bu durum bir süreliğine Kolektif paranoya halinde nüksetmek zorundadır. Demek ki evin reisinin saklaması gereken ne kadar çok şeyi varmış. O bilindik mekan kalıpları bir bir çözüldükçe ve sadomazoşist ben kendisiyle yüzleştikçe mekan algılayışındaki bayağılığın asıl nedenin konformizm olduğu yeterince gün yüzüne çıkar. Ben artık akışkandır ve herkes herkesleşir. Dolayısıyla merkez diye bir şey de (yanılsamada) kalmaz. Röntgenci teşhire zorlandıkça izlemekten vazgeçecektir. Artık sonsuza kadar süreceğini sandığı tahtı elinden alınmıştır. Tanrınızın bile sizi izlemeye niyeti yoktur; çünkü zaten her şey ortadadır. Tanrı da sıvılaşır ve sizin akışkanlığınıza katılır sizden biri olur.

Günah çıkarmak, Katedrallerdeki huşu, Pantokrator İsa’nın dehşete düşüren bakışları, Göğü zorlayan minareler, Zorlu Center… Hepsi ihtişamını, perfeksiyonist dayatışlarını hatta anladığımız biçimde bunlara yaslanan fonksiyonlarını usul usul yitirerek gözden kaybolurlar; Sivil, dini, askeri yapılar çözülür. Çünkü onlar zaten bizim iktidar düşkünlüğümüzün ürünleriydiler.

Her şeyin gösteri metasına dönüştüğü toplumda İmajların ortadan kalkması Gösterinin çark etmesidir. İktidar ve onun çarpanları (sorunsal haline getirdiğimiz sistem) kendisini dev aynasında gösteremediğinde yok olmaya mahkûmdur.

Politik alandaki yaklaşımda Sanırım tahayyül ettiğimiz bilinç sıçramasıyla beraber hiçte pastel denemeyecek renklerde. Oscar Wilde’ın dediği gibi: Özgürlük kanlı elleriyle geldiğinde onunla el sıkışmak hayli güç olacaktır. Gordon Matta Clark’ın eline balyoz alıp mimari hastalıklara indirdiği gibi bizimde yapmamız gerekenin balyozlara sarılıp kirişlere asılmak olduğu kendini gösterecektir.

Nihayet biz karamsarız ama sözünü ettiğimiz ütopyamızda budur. İktidarın Kulelerinin, kubbelerinin, minarelerinin, konaklarının olmadığı “Düz Ülke”… Mekânın veya mekânsızlığın kendisi. Mimarsız mimariler, Akışkan –isimsiz- Mekânsal algıma durumları…

“Sanat tarihinin ve doğasının sorumlusu sanatçılardır. Sanat tarihinin doğası şudur: köleliğe boyun eğmiş, emrine amade olmuş güzellik.

Sanat tarihçileri sanatçıları şöyle bilir: sihirbaz, büyücü, üstatçı, imajcı…

Köle, mekanik, zanaat, köle işçi, anonim…

Aynı zamanda sanatçı (sanatçı olmayı bırakan kişi) genelleştirilmiş mücadeleye katılmalı, devlete, kapitale ve burada şu anda yüz yüze olduğu tüm iktidar ilişkilerine saldırmalıdır. Bununla beraber, bu bir partiye, organizasyona ya da ağa katılmak anlamına gelmez. Görev hemen saldırmaktır, ama bazı organizasyonal çıkarlar ya da niceliksel büyüme lehine değil. Özgür bireylerin savunulacak sosyal ya da organizasyonal kimlikleri yoktur. Yapıları her zaman resmi olmayan bir niteliğe sahiptir, bu yüzden saldırdıkları zaman kendilerini savunmak, kendi propagandalarını yapmak için saldırmazlar, herkese saldıran çirkin bir düşmanı yok etmek için saldırırlar.

Belki de bir fikir olarak sanatın sonu gelmiştir. Sonu gelen sanat sistemidir. Tam tersine sanat –bir kavram ve insan aktivitesi olarak- muhtemelen gelecek dönüşümlere açıktır. Ama bu durumda, geleceğin güzel sanatı mevcut sanatçıların çirkin ellerinde değildir. Onlar bu bilinmeyen, hayret verici sanatla yüzleşmeden, sanatçılar kendilerini tamamen yıkmalıdırlar.

Bu sorun sanatçıların sorunudur, sanat kurumlarının, eleştirmenlerin, küratörlerin, vs. değil. Sanatçılar, yapmaya cesaret edemedikleri her şey kadar yaptıkları her şey için de sorumlu tutulmalıdır.”

Alexander Brener – Barbara Schurz (Sanatı Sanatçılardan Kurtarın!)

Çağrı Kor
Trakya Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğrencisi