Arkeolojinin Tetikçileri

Türkiye’de ne yazık ki, arkeoloji, kazıdan ayrı düşünülemez. Ancak kazı yapmak arkeolojinin araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeolojik kazılar her zaman kabul edildiği gibi aslında buluntu yerlerini tahrip eder. Bundan dolayı, Malta-Valetta sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeler kazıların sadece bilimsel amaçlarla ya da tahrip olacak buluntu yerlerinde yapılması ilkesini kabul etmiştir.

Pek çok belgede geçen “bilimsel amaç” aslında kolaylıkla tanımlanabilir. Bilimsel amaçla kazı sadece bilimsel sorunları çözmek için o buluntu yerini kazmaktan başka çare yoksa yapılır. Problemi çözmenin kazısız bir yolu varsa öncelikle bu yol denenmelidir. Çünkü her gün gelişen yeni teknikler, yeni yorumlar nedeniyle eski kazıların verilerini işlemek zorlaşır ve arkeolojik kazılar her zaman bir tahribat olur. 20 yıl önce yapılmış kazıların hep bir şeyleri bugünkünden daha eksik yapmış olduğu fark edilir.

Arkeologların kazı düşkünlüğü

Türkiye de arkeolojik kültür varlıklarını korumak amacıyla pek çok yasa, yönetmelik gibi düzenlemeyle arkeolojik kazıları belirli bir düzene koymaya çalışan ülkelerden bir tanesidir. Arazi çalışmaları sıkı sıkıya devlet tarafından verilen izinlere bağlı olduğu için arkeologlar aslında (kelimenin dar anlamıyla) en politik bilim insanı gruplarından bir tanesi haline dönüşmüştür.

Belki Anadolu arkeolojisinin laboratuvarları ve teoriyi pek fazla sevmemesinden, ve hatta “masabaşı arkeolojisi”ni aşağılayıcı bir tür olarak görmesinden olacak, Türkiye’de arkeologlar her zaman kazı, yüzey araştırması gibi arazi projelerinin peşinde koşar. Aslında sadece basit bir araç olarak kullanılması gereken kazı Türkiye arkeolojisinde mutlak bir amaç haline dönüşmüştür. Kazısı olmayan arkeolog kendisini yeteneksiz, başarısız, eli kolu bağlı hisseder.

Arkeolojik arazi çalışması izinlerini veren Kültür ve Turizm Bakanlığı, arkeologların kazıya olan düşkünlüğünü çok iyi bildiğinden bu izinleri kendi iktidarının en temel yaptırım aracı olarak kullanır. Örneğin arkeolojik varlıkları tahrip edecek bir barajın inşaatına onay vermeyen bir bilirkişi raporu yazarsanız arazi çalışması izinlerinizi rahatlıkla unutabilirsiniz. Bugüne dek bunun pek çok örneği yaşandı. Bir arkeolog olarak, bilimsel bir doğruyu söyleme, vicdan sahibi olma gibi bir hata yaparsanız bakanlık ve onu yöneten çıkar grupları tarafından mutlaka “hakkınız” verilir.

Günümüzde Türkiye’de modern bilimsel standartlara uymayan pek çok kazı yürütülmektedir. Bunların bilimsel standartlara uygunluğu elbette bir kurum tarafından bilimsel araştırma yapma özgürlüğünün sınırlarına girilmeden denetlenmelidir. Ancak söz konusu, kazı izinlerinin politik duruma göre değerlendirilmesi olursa, burada büyük bir hatanın olduğunu görmek için parlak bir zekaya sahip olmak gerekmez.

El değiştiren kazılar

Türkiye’de son birkaç yıldır kazı izinleri konusunda oldukça tedirgin edici bir takım gelişmeler yaşanıyor. Basından takip edilebilen nitelikteki bu gelişmelerden bir tanesi de kazı izinlerinin bir arkeologtan alınıp bir başkasına sunulması. Duyuyoruz ki, bakanlık bazı arkeologları telefonla arıyor ve “şuradaki kazıyı almak ister misin?” diye soruyor. “E orayı başkası kazmıyor mu zaten?” derseniz, cevap “biz sana vermek istiyoruz” oluyor.

Bilimsel araştırma, belirli sorunlar çerçevesinde şekillenir. Bir arkeologun bir kazı yapması için öncelikle orayı neden kazmak zorunda olduğunu iyice bilmesi ve belirli sorunları çözebilmek için bundan başka bir yolunun olmaması gerekir. Bu koşullar sağlanamazsa arkeolojik kazı tahribattan öteye gidemez. Dolayısıyla, akşamüstü gelen bir telefondan sonra bir yerdeki kazıyı devralan arkeologun yaptığı çalışmanın bilimselliğiyle ilgili büyük bir soru işareti oluşur.

Kazıların alınmasıyla ilgili pek çok bahane öne sürülebilir. Bunların başında depoların düzensiz olması, restorasyonun yanlış yapılması gelebilir. Ancak bir ören yerini iki sene içinde turizme kazandıramadı diye bir arkeologun izninin iptal edilmesi vicdansızlıktır. Aynı zamanda bilimsel sorulara sahip olmadan bir buluntu yerinin kazısına sadece bunu yapmak mümkün diye başlamak da vicdansızlıktır.

Burada düşünülmesi gereken bir başka konu da meslek etiğidir. Bahanesi ne olursa olsun, çeşitli nedenlerle bir başkasının elinden alınmış bir kazıyı kabul eden bir arkeologun meslek etiğinin sorgulanması gerekir. Üniversitede bulunan hiçbir saygın bilim insanının bir başkasının emeğine, bir başkasının çözmek istediği bilimsel sorunlara el koyma hakkı yoktur. Bu en başta böyle bir şeye soyunanın kendisine yapılmış bir hakarettir.

Her ne kadar Arkeoloji ve Sanat dergisinin önümüzdeki sayısında bakanlık tarafından yazılmış bir yazıda öyle olmadığı söyleniyor olsa da, bakanlık kazı ve araştırma izinlerini bir ödüllendirme/cezalandırma sistemi içinde görüyor olabilir. Böyle bir durum olmasa bile, bir kazıyı birinden alıp bir başkasına vermek, bilim etiğine ve hatta Türkiye’nin devlet geleneklerine aykırı bir harekettir.

Ne yazık ki, bu oyunlara alet olarak, bilerek ya da bilmeyerek, başkalarının kazılarını üzerlerine alan arkeologların buradaki rolü basit bir tetikçilikten ibarettir. Bakanlığın kurduğu cezalandırma ve ödüllendirme sisteminde bir başkasının elinden alan kazıyı koşa koşa kabul eden arkeologların hangi bilimsel sorularla o kazıyı sürdüreceği belli değildir. Eğer akıllarında o buluntu yeriyle ilgili sorunlar varsa, daha öncesinde neden orayı kazan ekiplerin içinde bulunmadıkları da sorulabilir.

Kazı yapmazsak dünya durmaz

Bu eleştirileri duyan bazı meslekdaşlar başkalarının kazılarını devralan arkeologların buna mecbur olduğunu, başka türlü olamayacağını söylüyorlar. Hatta içlerinde “bak ne kadar iyi, eski ekibin çalışmasını bitirmesine izin verecek,” diyenler bile var.

Öyleyse soralım: Acaba, herhangi bir yerde kazı çalışmaları bir değil, on sene dursa ne olur? Arkeolojik araştırmanın temel amacı her ne kadar bir yeri “turizme kazandırmak” olmasa da, bazı yerel yönetimlerin arkeolojik ören yerleriyle ekonomilerini doğrultmak gibi bir fantezisi vardır. Küçük bir ilçeye ören yeri görmeye gelecek 500 turist olmasa ne olur?

Herkesi üç kere emekli etmeye yetecek kadar arkeolojik malzeme depolarda dururken Türkiye’de arkeologların kazı yapma, “kazı başkanı” sıfatına sahip olma saplantısından kurtulması bir zorunluluktur.

En son böyle bir olayın Kerkenes’te yaşandığını Çorum’daki kazı sonuçları sempozyumunda duyduk. Kerkenes, Türkiye’de gerçekleştirilen en başarılı çalışmalardan bir tanesiydi. Bundan sonra oradaki çalışmalar devam etmese de olur.

Bakanlığın bu tavrını anlamak olası olsa da yarın güç dengelerindeki ufak bir değişiklik olduğunda bakanlık tarafından azmettirilen arkeologların aynaya bakması gerçekten güç olacaktır. Başkalarının kazılarını alan arkeologların kendi “bilimsel” hayatlarını bir kez daha gözden geçirmesi gereklidir.

35 mm Tarih VI: The Fall of the Roman Empire

The-Fall-of-the-Roman-Empire-6243_5Yönetmen: Anthony Mann / Oyuncular: Stephen Boyd, Sophia Loren, Alec Guinness, Cristopher Plummer, Omar Sharif / Yapımcı: Samuel Bronston / Senaryo: Ben Barzman, Basilio Franchina, Philip Yordan / Görüntü Yönetmeni: Robert Krasker / Kurgu: Robert Lawrance / Müzik: Dimitri Tiomkin / Sanat Yönetmeni: Veniero Colasanti, John Moore  / Kostüm: Veniero Colasanti, John Moore/ 1964 US

 

 


Dizinin altıncı kısmında, çeşitli sorunlarına rağmen benzerlerinden epey farklı, söyleyeceği şeyleri olan, ama hakkı ciddi şekilde yenmiş 1964 yapımı The Fall of the Roman Empire’dan (bundan sonra TFOTRE) bahsedeceğim. Film Gladiator’la hem aynı dönemde  geçiyor hem de onun gibi Marcus Aurelius ve Commodus gibi iki imparatora yer veriyor. Her ikisi de Commodus’un ölümüyle sona ermekle beraber, TFOTRE her şeye karşın daha “entelektüel”  bir film. Aslında TFOTRE’ın tüm zamanların en çok zarar etmiş filmlerinden biri olan Liz Taylor’lı Cleopatra’dan bir yıl sonra çekilmesi bir riskti.  Her iki film de yapımcılarına büyük paralar kaybettirdi; öyle ki antik dünyayı konu alan filmler asla 50-60’lardaki gösterişli günlerine bir daha dönemediler. Gladiator’ın başarısı bile bu durumu değiştirmeye yetmedi.

TFOTRE’in sorunları, bu dönemin diğer benzer filmlerinden gördüğümüz ve benim de daha önce değindiğim konular: uzunluk, kötü oyunculuk, kötü diyaloglar (ama diyalogların yansıttığı fikirler değil!)… “Entelektüel” yönüne ise aşağıda değineceğim. Öte yandan teknik alanda, özellikle de sanat yönetmenliği konusunda filme hayranlık duymamak elde değil. Bilgisayar efektleri olmadan el emeğiyle inşa edilmiş Forum, 400x 230 metrelik boyutlarıyla hâlen sinema tarihinin en büyük açık hava seti olma özelliğini koruyor. Bunun dışındaki kapalı mekanlara da aynı özenin gösterildiğini belirtmeliyim. Buna rağmen film tek Oscar adaylığını emektar Hollywood bestecisi Dimitri Tiomkin’in müzikleriyle (fazla abartılı, ama saygım sonsuzdur kendisine) elde etti.

Yönetmen Anthony Mann daha ziyade Western’leriyle tanınır, ama benim favori filmlerinden 1961 tarihli El Cid ile epik filmlerde yeteneğini sergiledi. Tabii yetenek derken kastım bu türden filmleri “kotarabilmek” anlamında, yoksa El Cid  ve TFOTRE yukarıda bahsettiğim aynı sorunlardan mustarip iki eser. Ben Hur’un kötü karakteri Messala’yı canlandıran Stephen Boyd burada baş rol oyuncusu olarak iyi adamı oynuyor ve açıkçası pek de  parlak bir oyunculuk sergilemiyor. Livia rolündeki Sophia Loren de ona ayak uydurmuş durumda. İmparator Aurelius’u canlandıran Alec Guinness görünüş itibarıyla imparatorun büstlerine -özellikle Roma’daki atlı heykeline- inanılmaz derecede benziyor açıkçası. Her Hollywood filminde Roma imparatorları ya çok zalimdir ya da bilge bir figürdür; şahsen gri alanda gezen bir imparator rolüne rastlamadım. Burada da Guinness, Caesar’la birlikte ikinci grupta. Aslında bu hak edilmiş bir konum sayılır, zira antik kaynakların model imparatorudur Aurelius. Bu açıdan Guinness’in yıllar sonraki  ikonik rolü Obi-Wan’dan çok farkı yok.

Konu itibarıyla TFOTRE kısmen Ben Hur, ama elbette özellikle aynı dönem ve kişiliklere yer veren Gladiator’la ortak özellikler taşıyor; hatta Gladiator nerdeyse TFOTRE’den arak: Marcus Aurelius ölmek üzere ve oğlu Commodus’u es geçip en iyi komutanı Livius’un varisi olmasını istiyor. Livius imparatorun kızı Lucilla’ya yanık. Ancak Aurelius doğuda müttefik kazanmak için kızını Armenia kralına veriyor. Bir süre sonra Aurelius azatlısı Kleandros’un komplosuyla öldürülüyor ve Livius yoldan çekilerek Commodus’u imparator ilan ediyor. Commodus ise giderek bencil, acımasız ve sorumsuz bir imparator hâline geliyor. Kötü yönetimi, kendisini tanrı yerine koyması ve sürekli savaş hâli yüzünden halkta hoşnutsuzluk başlıyor. Lucilla doğudaki eyaletlerle birlikte ayaklanmaya katılıyor. Livius Commodus tarafından isyanı bastırmak üzere gönderiliyor. İkisi sonunda birleşerek Commodus’a karşı geliyorlar. Commodus Livius’la aynı Gladiator’daki gibi bire bir dövüşürken ölüyor ve film Forum’da tahta çıkmak için askerlere rüşvet öneren Pertinax ve Iulianus’un görüntüleriyle sona eriyor.

Filmin ana teması Marcus Aurelius’un savaşları sona erdirip imparatorluk sınırları içindeki bütün halkları eşit vatandaşlar ilan etmesi etrafında dönüyor. Batı sınırındaki imparator, bu niyetini huzurunda geçit yapan halkların liderlerine anlatıyor. Stoacı bir imparatorun bu öğretiye uygun olarak dünya vatandaşlığını savunduğunu ve bir filozof kral gibi ideal insan  adaletli ve bilge hükümdar özellikleri taşıdığını görüyoruz.Filmin en sevdiğim bölümlerinden birisi, Aurelius’un kendisiyle konuşup hayat  ve ölüm tartışmasına giriştiği sahneler. Senaristler Meditationes’ten aldıkları kısımları kullanarak zeki ve dokunaklı bir sahneye imza atmışlar.  Aslına bakılırsa burada imparator Gladiator’dakine göre çok daha aktif ve önemli siyasi kararlar alan bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Bu gayet normal zira Gladiator Roma hakkında bir film değil; bir kişisel intikam hikâyesi. Öte yandan adında ve anlattıklarında Gibbon’un anıtsal eseri The Decline and Fall of the Roman Empire’ın etkisi açık olan TFOTRE’de ise konu Roma’nın ta kendisi. Dahası, Scott’un filmindeki ağır,  kasvetli ve yozlaşmış Roma’ya göre burada çok daha aydınlık ve iyimser bir imparatorluk söz konusu. Öte yandan filmin sonu da Hollywood’un Roma  için seçtiği klasik sonlardan çok farklı. Genellikle bu tür filmlerde tiran imparator ölüp, yeni ve parlak bir çağın gelişi (genellikle bu Hıristiyanlığın doğuşuyla ilişkilendirilir) müjdelenirken, TFOTRE tam tersine Commodus’un ölümüyle imparatorluğun sürüklendiği kargaşayı (bütün Forum’u dolduran bir orji eşliğinde; Roma halkı, yani amiyane tabiriyle “the mob”, gene kötü şöhretini hak ediyor tabii!) göstermekten çekinmiyor. Burada tarihçi Cassius Dio’nun Gibbon’u da etkileyen (filmin kendisi Gibbon’a paralel gidiyor çoğunlukla) bakış açısı öne çıkıyor: Yani Aurelius’un ölümüyle imparatorluğun altından pas çağına geçişi. Böyle Hollywood tipi sonlarda yozlaşma bireylerin (yani imparatorlar) doğasındandır. Oysa TFOTRE’da Livius Commodus’u öldürmesine rağmen imparatorluğa düzen gelmez; taht açık arttırmaya çıkar. Yani seyirci katharsis yaşamaz; kahramanın yaptığı düellonun bir anlamı yoktur, zira iki rakip çarpışırken Commodus’un önde gelen destekçilerinden biri  general Victorinus’a dönerek, “bu düellodan kim sağ çıkarsa çıksın iktidar sende; ordu senin. Beni imparator yap, sana 500.000 denarius vereyim” diyerek Roma için deus ex machina bir kurtuluş olmadığını seyircinin yüzüne çarpar.

Elbette Roma’yla ilgili hemen her Hollywood filminde olduğu gibi,  ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin süper güç hâline gelmesiyle ilgili bir alt metni izlemek mümkün. ABD’nin askeri gücü, filmde Roma’nın militarist kudretiyle paralellik arz ediyor. Roma’nın kuzey sınırlarında ciddi bir baskı yaratan Germen kavimlerine imparatorluk içinde yerleştirilmesiyle ilgili tartışmalar sanki ABD’nin göçmen sorununa değiniyor. Diğer taraftan, Commodus doğuda yükselen Armenia ve Sasani tehdidiyle karşı karşıya kaldığını görüyoruz. İmparatorun  doğu eyaletlerinde vergileri arttırıp lükse, oyunlara ve savaşlara harcaması burada büyük bir rahatsızlık yaratıyor. Commodus emirlerine en küçük direniş gösterilirse hepsinin yok edilmesi emrini veriyor. Doğu ve Batı halklarına  karşı Roma’nın tavrından doğan çatışma, daha genel anlamda hümanizm ve militarizm arasındaki gerilimin incelenmesine dönüyor filmde. Üstelik filmin senaristlerinde Ben Barzman’ın bir göçmen olduğu ve Komünist Parti üyeliği yüzünden McCarthy kovuşturmasına maruz kaldığını düşünürsek bu temalar çok daha anlamlı bir hâl alıyor.Timonides’in Roma İmparatorluğu’nun birleştirici gücüne vurgu yaparak “burada başardıklarımız bütün dünyada da yapılabilir” demesi, yine ABD’nin elinde imkanlara bir gönderme. Sasaniler ve Armenia’nın filmde tipik olarak Komünist Çin ve Rusya’nın o dönemki rollerini yansıtıyor. Özellikle Sasani ordusunun “savaşçı güruhu, aralarında tek başına ayırt edilebilecek kimse yok, generalleri bile…” şeklinde tanıtılması, Oryantalist okumalara gayet açık.

Filmi çağdaşlarından ayıran ilginç özelliklerinden biri Hıristiyanlığa nerdeyse hiç değinilmemesi. Filmde Hıristiyanlığa doğrudan tek bir atıf var, o da Aurelius’un azatlılarından Timonides’in İsa’nın baş harflerini taşıyan kolyesi. Sahne birkaç saniye sürüyor, ama söyledikleri ciltler doldurur. Öncelikle Timonides bir Stoacı ve barbarların Roma topraklarına yerleştirilmesi sürecinde aktif bir rol oynuyor; hem barbarlarla görüşmeler yapıyor, hem Senato’da onlar lehine konuşuyor hem de onların bir yerleşim kurmalarına yardım ediyor. Bu şekilde baktığımızda Timonides’in faaliyetlerinin aslında Hıristiyanlığın savunduklarıyla ne kadar uyum içinde olduğunu gösteriyor film. Bir Hıristiyan, ama aynı zamanda Stoacı olan Timonides, yeni dinin antik felsefe okullarına (özellikle Atina ve İskenderiye) olan derin bağını vurguluyor. Bunun dışında Hıristiyanlığa herhangi bir dramatik ya da tanrısal rol biçilmemiş olması da bu tarihte yeni dinin henüz kurumsallaşmamış olmasıyla uygun. Film bir yandan Hıristiyanlığın gelecekteki rolünü ima ederken bir yandan da onu konu ettiği dönemdeki gerçek yerine koyarak, çöküşün daha farklı nedenlere bağlı olduğunu belirtmiş oluyor.  Ancak zannımca bunu yaparken her ne kadar klişeden kaçınmaya çalışa da, sonunda Timonides’in barbarlar için yaptıkları üzerinden Roma’nın dünya kardeşliğini ancak Hıristiyanlığın yardımıyla yaratabileceğini belirmekte.

Özetlemek gerekirse Doğu-Batı ve Hıristiyanlık açısından bakıldığında film benzerlerinin yapmadığını yapma cesaretini gösteriyor: Bir kere Roma’yı sadece Hıristiyanlığın erdemleri ve doğuşu için basit bir arka plan olarak kullanmakta kaçınıyor. Bu noktada ve Doğu-Batı konusunda Roma’nın baskıcı ve gaddar özelliklerinden ziyade birleştirici ve yapıcı özelliklerine çok daha fazla vurgu yapıyor. Yine de doğunun Ben-Hur, The Robe, Spartacus gibi filmlerden çok farklı şekilde ele alındığını söyleyemeyeceğim; Oryantalizmin izleri gayet belirgin.

Yazarların çeşitli antik kaynakları araştırıp okudukları aşikar ve bu çabaları gerçekten de takdire şayan. Burada tek tek neyin nerden alındığına girmeyeceğim, ama Cassius Dio, Historia Augusta, Herodianus ve Meditationes’ten yararlanıldığını kesinlikle söyleyebilirim. Mesela Commodus’un babasının aslında bir gladyatör olması ya da Aurelius’un Commodus’u imparatorluk tahtı için uygun görmediği Historia Augusta ve Herodianus’tan; Aurelius’a kurulan komplo Cassius Dio’dan; Aurelius’un kendisiyle konuşması Meditationes’ten; Senato’da barbarlar aleyhine konuşan senatörün sözleri Tacitus’tan  alınmış (sonuncusu için Claudius’un Gallia’lıların Senato’ya alınması lehine yaptığı konuşmadan esinlendiğini söylemek daha doğru). Kaynaklardan en büyük sapmalardan biri ise bence doğudaki isyan. Hiçbir antik kaynak Commodus’un saltanatında böyle büyük bir isyandan bahsetmez. Bununla birlikte Avidius Cassius’un Aurelius’un ilk yıllarında Suriye’de başlattığı ama çok kısa süren bir ayaklanması var. Doğu eyaletleriyle birlikte isyana katılan Lucilla ise Roma’nın başına dert olmuş Palmyra kraliçesi Zenobia’ya ile ilişkilendirilmiş muhtemelen.

İkinci derecede bazı yanlışlar da var elbet: Mesela Aurelius’un önünde geçit yapan valiler. Bir kere Roma hiç bir valinin eyaletini terk edip birlikleriyle beraber eyalet dışında çıkmasına asla izin vermez. Ayrıca her ne kadar silah ve zırhlar doğru şekilde yansıtılmışsa da birlikler ve savaş şekilleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim: Özellikle Sasanilerle yapılan savaşta tam bir kargaşa hâkim. Filmdeki sahnelerin aksine Aurelius zamanında atlılar asla böylesine önemli roller üstlenmediği gibi (bu durum daha ziyade doğunun ağır süvarilerini örnek alacak Geç Roma İmparatorluğu için geçerli), Roma birlikleri de toplu hâlde ormana dalmaz; küçük birimler hâlinde saflarını koruyarak ilerlerler. Söz konusu sahne Varus MS  9’da yaşadığı faciayı örnek almış gibi göründü bana. Commodus’un tanrı Sabazios kültünü desteklediği (filmin sonunda Commodus’un içinde çıkıp “yeniden doğduğu” heykel ona ait) hiç bir kaynakta yazmıyor. Bununla birlikte imparatorun kendisini Hercules ile özdeşleştirdiğini biliyoruz. Burada Sabazios’un seçimi, doğu kültlerinin Roma toplumu ve dini üzerindeki yozlaştırıcı etkisini vurgulamak amaçlı kullanılmış gibi görünmekte. Ancak seyirci bu el şeklindeki heykelin hangi tanrıya ait olduğunu bilemez ve yazarlar Commodus’un doğu dinleriyle ilişkisini vurgulamak amacıyla onun kaynaklarda geçen Isis kültüne ilgisini falan gösterselerdi daha uygun olurdu herhalde.  Bu arada Plummer rolünü iyi oynamakla birlikte Commodus’un tahta geçtiğinde 18 yaşında olduğunu belirtmekte fayda var. Böyle durumlarda genelde görüldüğü gibi, genç yaşta sahip olunan büyük güç Nero, Domitianus ya da Commodus gibilerinin şımarmasına, ne yapacaklarını bilememelerine vb. yol açmıştır. O yüzden bütün bu imparatorlara “çılgın” ya  da “deli” gözüyle bakmak doğru değil; yaptıklarını toyluklarıyla ilgili olması kuvvetle muhtemel.

Yukarıda övdüğüm setler tarihi açıdan en doğru Roma setleridir muhtemelen. Aurelius’un kampının doğruda Traianus Sütunu’ndaki betimlerden alındığını okumuştum. Çok atmosferik ve etkileyici bir yapı olmasının yanında, Roma’nın kuzey sınırlarında yapılan kazılardan gelen verilerle uyum içinde.Tabii en muhteşem set, Forum’un kendisi, ama tabii bazı anakronizmlere rastlamıyor değiliz: mesela şehir kapısı. Bu kapı Trier’deki ünlü Porta Nigra’nın bir kopyası ki, söz konusu yaklaşık 80 yıl sonrasına ait. İç mekanlar da en az dış cepheler kadar etkileyici ve aslına oldukça sadık. En doğu örneklerden biri ise Roma Senato binası olan Curia. Burada göze batan tek şey, meşhur Captolinus Kurdu. Bu tunç eserin Etrüsk elinden çıktığı düşünülmekle birlikte, aslında modern bir eser olduğuna dair şüpheler hâlâ canlı. Elbette bunun söz konusu dönemde mevcut olması imkansız, ama tasvirin Roma idealini ve erdemlerini temsil eden simgesel bir anlamı bulunduğundan anlayışla karşılamak gerek.

Bugünün seyircileri için fazlasıyla uzun ve yavaş, ama ele aldığı konular ve bunları sunuş biçimi açısından birçok benzerine göre çok daha üstün ciddi bir tarihi film The Fall of the Roman Empire. Gerek hikaye gerekse görsel açından harcanan emeklerin belirli bir amaca hizmet ettiğini söylemek gerek. Kaçınılmaz olarak karşılaştırılacak Gladiator’a kıyasla tarihsel sürece samimi şekilde eğilen ve bunu yaparken klişelerden büyük ölçüde sakınmayı başaran tarihi filmlerin yüz aklarından birisi.

iPhone Üzerinden Bir Arkeolojik Geçmiş Kurma Denemesi

Başlığın çok havalı ama bir o kadar da manasız olduğunun farkındayım. O yüzden bu ilk paragrafta yazının meramını açıklamaya çalışayım. Farz edelim ki önümüzdeki birkaç yıl içinde, bütün dünyayı etkileyen bir felaket, salgın hastalık, meteor çarpması gibi bir olay meydana geldi ve bu olay neticesinde insan soyu ani bir şekilde tükendi (Böyle bir şey mümkün değil diyenler dinozorların ve Pompei ile Herculaneum’un akıbetini okuyabilirler). Diyelim ki bu felaketin üzerinden yüzlerce-binlerce yıl geçti ve dünyada yeni bir zeki canlı türü evrimleşti ya da dünya dışından bazı canlılar dünyaya yerleştiler. Bu canlılarda geçmiş merakı, bilim, falan fıstık derken, arkeoloji de olsun. Onlar da geçmişteki insanların nasıl yaşadıklarını, kültürlerini, siyasi, ekonomik, sosyal durumlarını, yokoluşlarını, kısacası biz bugün arkeoloji adı altında neyi araştırıyorsak onları araştırıyor olsunlar. Malum, biz arkeologlar materyal kültürden, yani gözle görülür, elle tutulur kalıntılardan yola çıkarak hayatın geri kalanını, o gözle görülür, elle tutulur olmayanı yeniden kuruyor / kurmaya çalışıyoruz. Örneğin bir çanak-çömlek grubundan, formundan ya da bezemesinden yola çıkarak bir millet inşa etmeye çalışanlar bile oldu şu fani dünyada. Maalesef halen de varlar. Velhasıl, bu farazi canlılar 21. yy’ı araştırırken araba bujisi, pet şişe, diş fırçası, saç düzleştirme aleti gibi bir yığın lüzumsuz şeyin yanı sıra, iPhone adı verilen cep telefonuna da rastlayacaklardır. İşte bu iPhone’ların, gelecekteki farazi arkeologlar tarafından, 21. yy’ın siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal dünyasını açıklamak, anlamak ve yeniden kurmak için başlıca öğelerden biri olarak kullanıldığını varsayalım. Ben de bu yazıda o farazi arkeologların, iPhone’u, dolayısıyla günümüz toplumlarını nasıl yorumlamış olabileceklerine dair tahminlerde bulunacağım. Tabi içinde biraz ironi olduğunu da belirteyim.

Farazi arkeologlar iPhone’u ilk defa bugünkü Guangzhou’ya (Çin) denk gelen Qetbehişt bölgesinde bulurlar ve adını da ilk defa bulunduğu yere izafeten QET koyarlar. Başlarda QET’in ne olduğu ve ne işe yaradığıyla ilgili bir yığın tartışma yaşanır. Bir kısım araştırmacı onun ayna gibi bir alet olduğunu iddia eder, ama neden öyle parçalı, düğmeli vs olduğunu açıklayamaz. Başka bir grup onun bir tür el feneri olduğunu iddia eder. Fakat ampul, kablo vb kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla geçmişte el fenerinin bu denli yaygın olmasını gerektirecek bir karanlık söz konusu değildir. Bir başka araştırmacı grubu, çok az sayıdaki yazılı belgelerden de yola çıkarak QET’in bir tür iletişim aracı olduğunu öne sürer. Fakat onlar da iletişimde kullanılan bir aletin herkeste olması gerektiği (kendi kültürlerinde öyledir çünkü), QET’in ise nispeten az sayıda insanda bulunduğu şeklindeki karşı-fikre bir yanıt bulamazlar. En çok kabul gören ise QET’in ilahi güçlerle insanlar arasında iletişim kurmayı sağladığı, dolayısıyla kültsel bir işlevi olduğu düşüncesi olur. Birçok insanın ölmeden kısa süre önce, son duasını edercesine veya nedamet (kelime-i şehadet) getirircesine bu nesneye sarılmış olması, bir anlamda ondan medet umması, bu fikrin en önemli kanıtı olarak sunulur.

Qetbehişt’e komşu bölgelerde yapılan kazılarda bulunan QET sayısı artınca bu bölgeye QET bölgesi, kültüre de QET kültürü adı verilir. Fakat bu defa QET’in kökeniyle ilgili tartışmalar başlar. Bazı araştırmacılar QET’in, Qetbehişt’te yaşayan insanlar tarafından icat edildiğini ve diğer bölgelere de onlar tarafından götürüldüğünü iddia eder. QET orada icat edilmiştir, çünkü o bölgenin iklimi canlıların daha zeki olmalarına yol açmaktadır. Geçmişte bu bölgede yaşayanlar da iklimin etkisiyle daha zeki olmuşlar ve çevrelerine kıyasla dönemin en ileri kültürü olan QET kültürünü yaratmışlardır. Yaşam koşulları da daha iyi olduğundan nüfusları artmış, bir süre sonra yaşadıkları bölge dışına göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerleri istila etmiş, üstün yönetme kabiliyetleri nedeniyle oralarda yaşayan toplumları kontrol etmeye başlamışlardır. Ayrıca deniz aşırı bölgeleri de kolonize ederek kendi kültürlerini oralara taşımışlardır. İşte Qetbehişt dışındaki bölgelerde QET denilen nesnenin çok sayıda bulunmasının nedeni de budur. Bugünkü Kuzey Kore ve çevresini kapsayan bölgede QET’in hiç bulunamaması ise o bölgede farklı türden, dolayısıyla farklı kültürden insanların yaşamasıyla açıklanır.

Bu görüş arkeoloji camiasında çok yaygın bir şekilde kabul görür. Ta ki bir kısım araştırmacı, bugünkü Bağdat (Irak) yakınlarında daha ilkel QET’ler bulana kadar. Bu yeni bulunan QET’lere QET -1 (QET eksi 1) adı verilir ve bu nesnenin burada icat edildiği ve dünyanın geri kalanına, tabi ki bu arada Qetbehişt’e de buradan gittiği iddiası ortaya atılır. Bu keşif ve iddiayla Qetbehişt insanlarının daha zeki ve ileri olduğu fikri de kökünden sarsıntıya uğrar elbette. Başka araştırmacılar bugünkü İstanbul (Türkiye) ve Bükreş’e (Romanya) denk gelen bölgelerde daha eski bir QET’e (QET -2) ait örnekler ortaya çıkarınca, bu aletin ilk defa günümüz Avrupa kıtasında icat edildiği ve sonradan hem doğuya hem batıya ticaret veya başka türlü karşılıklı barışçıl ilişkiler sayesinde yayıldığı genel olarak kabul edilir. Bu son keşifler sayesinde QET Kültürü adlaması artık tüm dünya için kullanılır; 21. yy’a QET yy’ı adı verilir. Bazı araştırmacılar ise yeni keşiflerle birlikte artık QET adının geçerliliğini yitirdiğini, değiştirilmesi gerektiğini belirtirler. Ancak hem okunuşu kolay olduğundan hem de çok yerleştiğinden bu öneri pek destek bulmaz.

Uzun yıllar geçerli olan bu son teori, kısa süre önce, günümüzdeki Osaka’da (Japonya) bir mekan içinde toplu halde çok sayıda QET’in bulunmasıyla yeniden tartışmaya açılır. Buranın bir tür tapınak / kültsel mekan olduğu iddia edilir. Bu yeni keşifteki bir diğer önemli nokta, bulunan QET’lerin Avrupa’da bulunanlardan daha eski olmasıdır. Bu da QET’in işlevi, kökeni, ismine dair tüm teorilerin yeniden tartışılmasına neden olur.

Not: Yazıyı bitirdikten sonra, bu tür bir denemenin cep telefonları üzerinden de yapılabileceğini ve belki daha “verimli” olabileceğini fark ettim. Onu da başka birileri dener belki.

Medya, Genler ve Etrüsklerin Kökeni

108aHint-Avrupa dil ailesinin dışındaki Avrupa halklarından biri olan Etrüsklerin Türklerle muhtemel bağlantıları son yıllarda yine moda oldu. Etrüsklerin Anadolu kökenli olduğu iddiası uzun zamandan beri arkeolojik veriler ve yazılı kaynaklar ışığında dile getiriliyordu. Prof. Mesela Prof. Dr. Ekrem Memiş Troya ve Troyalılar (Troyalılar Türk müdür?) adındaki ultra bilimsel (!) kitabında konuya eğilmiş ve olayı Anadolu’dan alıp Türklere dayandırmıştır. Burada kimin haklı olabileceğini tartışmayacağım. Amacım Hürriyet’in bir haberinden yola çıkarak medyadaki ilgili haberleri birbiriyle ve bunların dayandığı bilimsel makalelerle karşılaştırıp arkeolojik bir problemin dışardan nasıl algılandığını, nasıl haberleştirildiğini göstermek. Bu arada arkeogenetik bizde pek bilinmeyen bir dal olduğu için elimden geldiğince size bir fikir vermeye çalışacağım.

Hürriyet’in söz konusu haberi genetik araştırmaların Etrüskleri Türklere bağladığını yazıyordu. Başlık Türkiye’de yaşayan biri olarak beni şaşırtmadı: “DNA Testleri Etrüskler’in Türk Kökenli Olduklarını Söylüyor”. Elbette bunun Kızılderililer Türk demekten bir farkı yoktu. Dolayısıyla Etrüsklerin Türklerle çağdaş olduğun fikrini hazmetmekte bir zorluk yaşamadım Türkiye şartlarında; sadece acı acı gülümsemekle yetindim. Elbette aslında ben bu başlığı Etrüsklerin “Anadolu kökenine” işaret eden genetik kanıtlar şeklinde okumalıydım ve zaten habere konu olan uzmanlar da tersini iddia etmiyorlardı.

Haber Torino Üniversitesi’nden İtalyan genetik uzmanı Prof. Alberto Piazza’nın araştırmasını ve söylediklerini kaynak almıştı. Piazza ve meslektaşlarının Hürriyet’e haber olan tespitlerini içeren 2007 tarihli çalışmalarının maalesef kendisini değil, ama bildiri özetini bulabildim. Bunun dışında bir de 2004’te yapılmış bir başka benzer çalışma var ki, ona sahibim. Ayrıca karşıt görüşler de medyada yer bulmuş. Bunlara da değineceğim. Ama öncelikle genetik tarihleme ya da arkeogenetik nasıl işler ona bakalım. Aşağıdaki satıları fazla kısaltma yapmadan –belki de yapmalıydım- Renfrew ve Bahn’ın Archaeology. Theories, Methods and Practice adlı kitabından aldım ve doğrudan Etrüsklerle ilgili değil. Her şeyi anladığımı iddia etmeyeceğim, ama bir fikir verecek kadar açıktır umarım (çeviri hataları varsa şimdiden özür dilerim işlerimin arasında uğraştım):

Genetik tarihleme nüfus olayları olarak tanımlayabileceğimiz olgularda geçerlidir. Genetik tarihlemede demografik olaylar, yeni mitokondriyal DNA ya da Y-kromozomu haplotiplerinin ortaya çıkışı veya bunların sıklıklarındaki önemli değişimlerle izlenmektedir. Mesela, Homo sapiens‘in Afrika’dan erken tarihli dağılmaları moleküler genetik verilerin incelenmesiyle tarihlenmiştir. Genetik verilerden yeniden kurgulanan soy ağaçlarıyla açığa çıkan nüfus bölünmelerini (yani “nüfus filojenileri”) tarihlemek, toplumların türlere benzedikleri ve birbirlerinden ayrıldıktan sonra hiçbir gen alışverişinin yaşanmadığı varsayımını öngörür. Oldukça tatmin edici çeşitli yöntemler mevcuttur. Hepsi de iki mitokondriyal DNA (mtDNA) ya da Y-kromozom soyu arasında gözlemlenen genetik mutasyonların (ayrılmalarından itibaren geçirdikleri mutasyon sayısı), ayrılmalarından itibaren geçen zamanı ölçmeye yarayacağı düşüncesine dayanır. Zamanın bir çeşit “saat” gibi kullanılabilen mutasyon oranı ile ölçülebilmesi, radyokarbon tarihlemesinin temelindeki radyoaktif saate benzemektedir. Bu yöntemler doğal olarak moleküler genetikçilerin altından kalkabileceği çok karmaşık hesaplamalara dayanmaktadır ve hâlen çözülmeyi bekleyen sorunlar vardır. Örneğin mitokondriyal DNA analizleri baz alınarak yapılan hesaplardan elde edilen sonuçlar Y-kromozomları analizlerinden çıkanlardan sistemli şekilde ayrılmaktadır.

Bu sorunlara rağmen, sonuçlar önemlidir ve geniş bir alanda kullanılmaktadır. Mesela, kendi türümüzün Afrika’dan ayrılışını günümüzden 60.000 yıl öncesine tarihlemekte yardımcı olmuştur. Sonuçlar genel olarak Avustralya’da ilk insanların ortaya çıkışına dair doğrudan tarihlemeleri gösteren sonuçlar (örneğin radyokarbon yoluyla) ile uyum içindedir. Aslına bakılırsa, İsrail’deki Quafzeh’te bulunmuş anatomik anlamda modern insan kalıntılarına verilen 90.000 yıl öncesine ait tarihlerin yeniden gözden geçirilmesini sağlayacak kadar moleküler genetik tarihlerine güven vardır. Bu yeni inceleme sonunda ortaya çıkan uyumsuzluk, Quafzeh’te ele geçen insanların anatomik ya da biyolojik anlamdan modern olmayan daha erken tarihte ayrılmış bir hominini temsil ettiği sonucunu ortaya çıkarmıştır.

Bir kemikten alınan eski DNA örneği gömünün cinsini belirlemek için kolayca kullanılabilir, ama aile ilişkilerine dair potansiyel çalışmalar daha fazlasını gerektirir. Krali mezarlarda, örneğin Mısır firavunlarının mumyaları ile yapılan araştırmalar dahilinde, A mumyasının B mumyasının annesi olup olmadığı bilgisini sadece anneden alınan mitokondriyal DNA (mtDNA) ile tespit edilebilmelidir. Yine de güvenilir bir kronolojik çerçeveye ihtiyaç duyulacaktır, çünkü sonuçlar pozitif çıksa bile, tersi bir durum, yani B’nin A’nın annesi olması imkân dahilindedir. Babalık ve genel olarak erkek soy ağacından doğan ilişkiler ile ilgili benzer yaklaşımlar Y kromozomu incelemeleriyle mümkündür, ama çekirdek DNA’sının uygun şekilde korunması mtDNA’ya göre daha sorunlu olabilir.

Henüz eski DNA’ları bütün aile yapısını (yani genetik anlamda) kurmak için kullanan gelişmiş mezarlık analizleri yapılmamış olmakla beraber, aynı mantık, yaşayan Yahudilerden alınan Y kromozomu DNA örnekleriyle çok eskilere uzanan ilişkileri yeniden kurgulamak amacıyla benimsenmiştir. Mark Thomas, David Goldstein ve meslektaşları tarafından yapılan böyle bir çalışma, DNA’nın yardımıyla, Yahudi inancında rahiplerin (kohenler) kesinlikle baba soyundan (erkek tarafından izlenen soy ağacı) gelmesi şartına riayetin derecesini incelemek amacını taşıyordu. İsrail, Kanada ve İngiltere’de yaşayan 306 Yahudiden örnekler alındı. Örnekleri veren kohenler, erkek tarafında ortak soya işaret eden özel bir Y kromozmu haplotipi paylaşıyordu ve kromozomların ortak bir ata kromozomundan çıktığı zaman yaklaşık 2650 yıl öncesine kadar indirilebilmekteydi. Yazarlar bu tarihin ilk Yahudi tapınağının MÖ 586’da tahribi ve rahipliğin yayılması ile ilişkilendirilebileceğini düşünmüşlerdir. Tarihin böyle özel bir bağlantı kurulabilecek kadar kesin olması zordur, ama bu örnek yaklaşımın potansiyeline içgörü sağlar.

Bir başka ilginç Y kromozomu soyu, Tatiana Zerjal ve meslektaşları tarafından Orta Asya’da geniş bir alana yayılmış yaşayan 16 halk arasında tanımlanmıştır. Bunlarda kromozom erkek nüfusun %8’i tarafından taşınmaktaydı. Ekip birbiriyle yakından bağlantılı yüksek frekanslı bir küme fark etmiş ve bunu “yıldız kümesi” olarak adlandırmıştır. Buradan soyun yaklaşık 1000 yıl önce ortaya çıktığı sonucuna varmışlardır. Bu kadar hızlı bir yayılımın şans eserini olamayacağını ileri sürmüş ve bir seçimin sonucu olduğunu düşünmüşlerdir. İstilacı Moğolları ve liderleri Cengiz Han’ı anahtar etken olarak belirlemişlerdir: “Soy muhtemelen Cengiz Han’ın erkek torunları tarafından taşınmıştır. Bu yüzden Moğolların davranışlarından kaynaklanan ‘yeni bir sosyal seçim’ aracılığıyla yayıldığını düşünüyoruz”. Yazarlar bunu söylerken çok nazik davranmasına rağmen, kullandıkları “yeni bir sosyal seçim” ifadesi, Cengiz Han ve akrabalarının neslinin nüfusta bu kadar büyük bir kısmı temsil edilmesini sağlayan tecavüz ve talana denk gelir.

DNA’nın bir sosyal gruba, örneğin törensel bir gruba ya da konuştukları dile göre tanımlanan bir kavime ya da yerel topluluğa ait üyelerden alınarak analiz edildiği “nüfüsa özgü çokbiçimliliğin” çalışılması, daha geniş bir uygulama alanına sahiptir. Antonio Torrini ile meslektaşlarının Orta Amerika’da bu şekilde tarif edilmiş grup üyelerinden elde edilen örnekler üzerindeki incelemesi çok yüksek bir grup içi tutarlılık tespit etmiştir. Söz konusu örnekler mtDNA’dan olduğu için grup içinde ya yüksek bir endogami (iç evlilik) ya da katı bir anayersel evlilik modeli (karı-kocanın kadının ailesi ile birlikte yaşaması) söz konusudur.

Avrupa’da, belirli bir çokbiçimliliğe sahip bir nüfusun içindeki dağılım incelendiğinde, mtDNA’sı (yani dişinin soyu) analiz edilen haplogrubun nüfustaki konumu, Y kromozomundaki (yani erkek soyundaki) benzer çokbiçimliliklerden uzamsal anlamda daha yerel veya sınırlı olduğu gözlemlenir. Bunun neden böyle olması gerektiği üzerine düşünmek ilgi çekicidir. Önerilerden biri, uzun vadeli babayersel ikamet modelinin zaman içindeyerel genetik özelliklere, bundan ötürü de uzamsal çeşitliliğe meyledeceğidir (Diğer taraftan, anayersellik ile mtDBA haplotiplerinde uzamsal çeşitlilik arasında bağ kurulabilir).

Alternatif bir açıklama şudur: Nüfusta kadın ve erkek başına düşen ortalama doğum sayısı açıkça yaklaşık aynı olması gerekirken, sapma erkeklerde, özellikle de yüksek mevkideki erkeklerin kadınlara öncelikli erişiminin bulunduğu hiyerarşik toplumlarda artmaya meyillidir.

Bir tarihöncesi mezarlığından alınan eski DNA örnekleriyle yapılmış en kapsamlı analiz, Illionis’daki Norris Farms mezarlığından gelmektedir. Oneota kültür geleneğine dahil olan ve MS 1300 civarına tarihlenen mezarlıkta 260 iskelet kazılmıştır. Yerel şartlar DNA’nın korunmasını sağlamıştır ve Anne Stone ile Mark Stoneking örneklerin %70’inden mtDNA, %15’inden de çekirdek DNA (Y kromozomları) elde etmeyi başarmıştır. Çekirdek DNA’dan cinsiyet belirleme dışında, verileri Amerika kıtasında nüfusun nasıl arttığına dair farklı görüşleri yeniden değerlendirmek için kullanmışlar ve 37.000 ila 23.000 yıl öncesinde bir genişlemeye işaret eden “tek dalga” tezini tercih etmişlerdir. Mezarlığın detaylı topografisi yayımlanmamıştır, ama kazılar arkeologların “aile kümeleri” adını verdiği gömüleri ortaya çıkardığında, genetik ilişkileri incelemek için yapılacak DNA analizleri çok ilginç ve değerli olacaktır.

Şimdi gelelim Etrüsklerin kökeni meselesine. Yukarıda bahsettiğim 23.10.2007 tarihli Hürriyet’in haberi şunları yazıyordu:

Torino Üniversitesi’nin son 4 yıl içerisinde yaptığı çok yönlü araştırmaların sonuçları açıklandı ve Etrüsk’lerin Anadolu’da ki aşırı kıtlık nedeni ile toplu halde Lidya’dan önce Limni Adası’na ve buradan da deniz yoluyla Orta İtalya’da ki Toskano bölgesine göç ettikleri ortaya çıktı.

Araştırmayı yürüten genetik uzmanı Prof Dr. Alberto Piazza Toscano bölgesinde Etrüsklerin odaklandığı üç kasaba Volterra, Murlo, ve Casentino’da toplam 263 kişinden alınan kanın DNA testlerinin daha sonra Kuzey ve Güney İtalya, Güney Balkanlar, Sicilya Adası, Sardunya Adası, Limni Adası ve Anadolu’nun eski Lidya topraklarında yaşayanların toplam 1264 DNA sı ile karşılaştırıldığını ve en yakın olarak Türkiye’de yaşayanlarla es değerde bulunduğunu söyledi. Testlerde 5 kişinin DNA’sının Lidya bölgesindekilerle tıpa tıp, aynen uyduğunu da sözlerine ekledi.

Fransa’nın Nis kentinde ki Avrupa Toplumları Kongresinde konuşan İtalyan genetik araştırmacı gönüllü olarak bu kasabalarda kan veren ve en az üç nesildir Toskano topraklarında oturanların DNA’larının İtalya’daki ve Balkanlar’daki diğer bölgelere oranla Lidya bölgesinde kilere çok daha yakın olduğu bulgusuna ulaştıklarını ve Bodrum doğumlu ünlü tarihçi Heredot’un varsayımının doğru olabileceğini vurguladı. M.Ö. 1200 yıllarında Demir Çağında Etrüskler’in ilk izlerine rastlanmış yine M.Ö 425’de Heredot’un ölmeden önceki araştırmalarında Etrüsklüler’in Anadolu’dan koparak İtalya’ya kıtlık nedeni ile göç ettiklerini söylemişti.

İtalyan araştırmacı 30 Etrüsk mezarından alınan DNA’ların daha önce Ferrara Üniversite sinde araştırıldığı ve buna benzer bir sonuçla bu uygarlığın köklerinin Anadolu’da filizlendiğin ortaya çıktığını hatırlatarak “Özellikle Etrüsklerin yoğun yapılandığı ve yaşadığı Siena’ya bağlı Murlo kasabasında yaşayanların DNA testlerinin sonuçlarına göre kanlarında normal bir İtalyan’dan çok Türk kökenlilerinkine benzer kanların bulunduğuna rastladık. Bu bakımdan tezimizin yüzde yüz olmasa bile buna yakın doğru olduğuna inanmaktayız.”dedi.

Bu haberde dikkatimi çeken iki nokta var. İlki Limni, yani Lemnos adası. Adanın bir göç durağı olarak zikredilmesinin sebebi, burada keşfedilmiş Etrüsk diline benzer bir metin. MÖ 6. yüzyıla tarihlenen ve Lemnos Steli olarak bilinen bu buluntu Etrüsklerin söz konusu dönemde adada bulunduklarını gösteriyor, ama elbette Etrüsklerin Anadolu’dan geldiğini söylemek için yeterli değil; sadece bir ticari ya da başka bir ilişkiye işaret ediyor olabilir. İkinci nokta ise 263 kişiden alınan DNA örneklerinden sadece 5 tanesinde Anadolu kökenine dair izlere rastlanmış. Konunun uzmanı değilim tabii, ama bu çok az bir oran gibi geldi bana. Ciddi bir göçe işaret eder mi bilmiyorum. Ayrıca söz konusu genlerin çok daha sonraki dönemlerde, mesela buraya varmış Anadolulu tüccarlar tarafından evlilik vb. yoluyla getirilme olasılığı var mı diye düşünmedim değil. Ama haber bu konuda bir açıklama getirmiyor elbette. Bu arada MÖ 1200’ün Demir Çağları olarak nitelendirilmesine hiç girmiyorum.

Öte yandan L.A. Times da aynı iddiayı haberleştirmiş, ama ilginç olan gazetenin karşıt görüşlere de yer vermiş olması ki, bundan sonra bir Klasik bilimci olarak Türk dergilerine değil L.A. Times’a abone olsam yeridir. Hürriyet bir L.A. Times kadar olamamış derdim, ama bilmiyorum karşılaştırma yapmak adil mi? Yine de kahrolsun kartel medyası:

“We think that our research provides convincing proof that Herodotus was right,” Piazza said.

Others are not so sure.

“I guess I would have to say that I am unconvinced at this stage,” said archeologist Anthony Tuck of the University of Massachusetts at Amherst, who is excavating an Etruscan site in Italy. “It is premature to declare the issue resolved on our current understanding of this genetic evidence.”

Archeologist Jean Macintosh Turfa of the University of Pennsylvania’s Museum of Archeology and Anthropology was more dismissive. “There is really no sound archeological evidence that shows the influx of a big migration, or any kind of influx, from Asia Minor,” she said. “There is never a sharp break in cultures, no destroyed villages, etcetera.”

Turfa and Tuck hold to the view that the Etruscans evolved from the Villanovan culture, which emerged in central Italy. But the genetic findings will force a harder look at the evidence about their origins.

Geneticist Guido Barbujani of the University of Ferrara in northern Italy conducted an analysis of burials, and in a report in 2004 concluded that the Etruscans had, indeed, come from Turkey. That study, however, has been criticized by other experts, who say the minute amounts of DNA Barbujani obtained from Etruscan burials had been overwhelmed by modern-day DNA contamination — a problem not unusual in such analyses.

Hürriyet’in haberinde Prof. Piazza 2004 tarihli bir diğer araştırmaya değiniyor ve orada sunulan verilerin Anadolu’yu işaret ettiğini kesin bir dille belirtiliyor. Bu 2004 makalesini okudum ve söyleyebilirim ki, yazarlar bir bağdan söz etmekle birlikte, bu bağ büyük çaplı bir göçü kanıtlayacak türden değil; hatta bu bağın kesinlikle Anadolu’dan olmaması mümkün. Burada bir yanlış bilgilendirme var. Makalenin uzmanlık alanı benim boyumu aştığı için çok ayrıntılı bir inceleme yapamayacağım, ama özetle söylenenler şöyle:

Araştırmacılar Etrüsk mezarlarından çıkarılmış 80 cesetten modern DNA kirlenmesi veya bozunmaya rastlanmayan 30 tanesinin kemikleri üzerinde analiz yapmışlar. Buna göre Etrüskler genetik açıdan en az bugünkü toplumlar kadar çeşitliliğe sahip (ki bu da aşağıda değindiğim bir başka araştırmayla uyumlu). Arkeolojik sit alanlarına ve dönemlere göre dikkate değer bir heterojenlik saptanmadığından Etrüsk topluluklarının tek bir kültür dışında aynı mitokondriyal genetik havuzu da paylaşmadıkları düşünülüyor. Genetik aralık ve genetik diziler Doğu Akdeniz’le bir yakınlık gösteriyor. Bilim adamlarının Anadolu kökenlerine dair görüşlerini aynen aktarıyorum (“The Etruscans: A Population-Genetic Study”, Am. J. Hum. Genet. 74/2004, s. 702):

On the contrary, the similarity between the Etruscan and Turkish gene pools may indeed reflect some degree of gene flow. Commercial exchanges are documented between the Etruscan harbours and Asia Minor (Tykot 1994) and trading is often accompanied by interbreeding, ultimately leading to detectable levels of genetic affinity (see Rutherford and Crawford 1995). Thus, the present study suggests that gene flow from the eastern (and possibly southern) Mediterranean shores, not necessarily from Lydia as proposed by Herodotus, left a mark in the Etruscan gene pool, above and beyond what is observed in contemporary Italy.

Kalın belirttiğim ifadelerden de anlaşılacağı üzere iki toplum –Türkler değil, Anadolu nüfusu!- arasındaki genetik bağ ticaret, kız alıp verme gibi ilişkilerle açıklanabilecek düzeyde. Ayrıca sadece Türk değil, mesela Alman haplotiplerine de rastlanmış. Diğer bir deyişle büyük bir göç dalgasını desteklemiyor ve gen akışının illa ki Anadolu’dan gelmesi gibi bir durum da söz konusu değil. Dolayısıyla haberin –ya da habere kaynak olan uzmanların- dediği üzere Etrüsk kültürünün Anadolu’da “filizlenmesi” diye bir şey yok ortada. Bununla birlikte Anadolu’nun da içinde bulunduğu –ama baskın olmadığı!- bir Doğu Akdeniz öğesi mevcut olabilir.

Bu küçük ama çok önemli ayrıntıyı belirttikten sonra Piazza’nın 2007 makalesine, daha doğrusu buna ait elimdeki çok kısa bildiri özetine bakalım (European Journal of Human Genetics 15, suppl. 1, 2007, s. 19):

We found traces of recent Near Eastern gene flow still present in Tuscany, especially in the archaeologically important village of Murlo. The samples from Tuscany show eastern haplogroups E3b1-M78, G2*P15, J2a1b*-M67 and K2-M70 with frequencies very similar to those observed in Turkey and surrounding areas, but significantly different from those of neighbouring Italian regions. The microsatellite haplotypes associated to these haplogroups allow inference of ancestor lineages for Etruria and Near East whose time to the most recent common ancestors is relatively recent (about 3,500 years BP) and supports a possible non autochthonous post-Neolithic signal associated with the Etruscans.

Görüldüğü gibi bu araştırma ekibi Etrüsk cesetlerinde doğu haplogruplarının baskın olduğunu belirtiyor ve özellikle Murlo’dan gelen örneklerde Yakın Doğu gen akışının belirgin olduğunu söylüyorlar. Yazarlara göre Etrüsk genlerine Neolitik sonrasında dışardan müdahale söz konusu. Benim söylenenlere bakarak şüphe duyabileceğim tek bir nokta var: Elimizde Anadolu kökenine işaret edebilecek tek bir Etrüsk yerleşimi mevcut. Gerçekten bir göçten söz edebilmemiz için farklı yerlerden çok daha fazla kemiğin incelenmesi gerektiğini anlıyorum buradan ben. Sadece Murlo’da böyle bir verinin ortaya çıkması büyük bir göçün yansıması mıdır diye şüphelenmiyor değilim. Ama maalesef elimdeki kısa bir özet olduğundan daha fazla fikir yürütemiyorum. Makalenin kendisini bulan olursa insaniyet namına bizi bilgilendirsin.

Öte yandan Wikipedia’nın 2007 çalışması aleyhine refere ettiği bir makale var (“Measuring European Population Stratification with Microarray Genotype Data”, The American Journal of Human Genetics 80, Mayıs 2007 ). Alınan örneklere göre bir nüfus içindeki bireylerin soylarını inceleyen çok teknik bir yazı ve neden bunun kaynak gösterildiğinden pek emin değilim, ancak doğrudan Etrüsklerle ilgili olmamakla beraber şu ifadelere rastladım:

Within the two broad northern (Polish, Irish, English, Germans, and some Italians) and southeastern (Greeks, Armenians, Jews, and some Italians) clusters, further reliable structure is less obvious because individuals from different population samples are often interspersed with each other. Thus, in some cases, geographic distance or physical barriers are not well reflected. For instance, despite their insular origin, Irish and English individuals cluster with the continental Germans and Poles. Similarly,large geographical gaps, such as that between Greece and Armenia, are much less obvious at the genetic level. Conversely, Italy appears to be a zone of sharp differentiation over small distances. Some Italians cluster with the northern Europeans, whereas others fall into the southeastern grouping (fig. 4A). The SKT confirms significant stratification within those metaclusters, as suggested by the wide amount of PCoA space occupied by each (fig. 4A). Significant SKT stratification is also observed within the Spanish and the Italian samples. However, Mantel correlations between genetic and geographic distance were not significant within northern and southeastern metaclusters. It is likely that additional populations, additional individuals for some populations, and an increased number of markers will be required to investigate the nature and extent of these more subtle patterns.

Benim buradan anladığım en azından günümüz İtalya’sında genetik çeşitlilik küçük gruplar arasında bile görülebiliyor ve Avrupa’nın genelinde coğrafi uzaklık genetik verilere iyi yansımıyor. Antik dönem için herhangi bir bilgi verilmemekle birlikte, bu veriler yine de geçmişe dönük soy araştırmaları için daha fazla veriye gerek duyulduğunu söylüyor. Bu makaledeki savlar Etrüsklerdeki gen çeşitliliğini de destekliyor gibi geldi bana.

İlginç başka bir araştırma da Wikipedia’nın kaynak gösterdiği bir kitapta ve aynı zamanda L.A. Times’ın yukarıdaki haberinde geçiyor. Buna göre modern Toskana bölgesindeki sığırların mitokondriyal DNA’ları üzerindeki analizler İtalya’nın başka bölgelerindeki sığırlarınkinden farklı, ama Yakındoğu’dakilere yakın. Fakat Wikipedia önemli bir ayrıntıyı vermezken, L.A. Times makalesi bu konuda daha açık: Analizler sadece dört antik sığır kalıntısında yapılmış ve sığırların göç etmiş nüfusla birlikte gelmiş olabileceği iddia ediliyor. Bu sonucu ve üstteki iddiaları sayfalarına taşıyan New York Times ise bir ilave bilgi daha veriyor: Sığır mtDNA analizleri Etrüsk göçünün günümüzden 6400-1600 yıl önce gerçekleşmiş olabileceğini göstermekte.

Etrüsklerin kökeni meselesi genetik araştırmalarla birlikte arkeoloji ve tarihten başka bir alana da kaydı, ama her şeye rağmen genetik veriler Etrüsklerin Anadolu kökeni tartışmasını bitirmiş gibi görünmüyor. Mevcut kanıtlar en iyi ihtimalle küçük çaplı olağan göçlere ya da ticari vb. ilişkilere işaret ediyor. Konu teknik olduğu için bir fikir yürütmem zor, ama daha çok örnek üzerinde yapılacak analizler durumu belirleyecek anlaşılan. Öte yandan bazı yakın tarihli yazılara bakınca Etrüsklerin Anadolu’yla bağlarını kabul etme eğiliminden söz edilebilir. Mesela Arkeoatlas’ın 2010 tarihli 7. sayısında Fransız yazarlar bunu iddia ediyor. Ayrıca elimde bulunan R. S. P. Beekes’in 2003 tarihli The Origins of the Etruscans başlıklı makalesi de aynı fikirde. Bu ikisi de arkeolojik ve linguistik kanıtlardan yola çıkarken genetik verilere değinmemişler (sonuncusu basım tarihi itibarıyla). Kısacası Etrüskler bir süre daha bizi oyalayacak gibi görünüyor.

Sahibinden Az Kullanılmış Tarihi Eser

Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Korunması Gerekli Taşınır Kültür Ve Tabiat Varlıklarının Tasnifi, Tescili ve Müzelere Alınmaları Hakkında Yönetmelik”in bazı maddelerini, 19 Ocak 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmelikle değiştirdi. (‘yönetmelik ile değişen yönetmelik’ şeklindeki Kafkaesk bürokrasiye takılmayın lütfen!) Yeni yönetmeliğin 10. maddesinin 4. ve 5. bendleri şu şekilde:

4. Müzeye getirilen ve bir yıl içinde sahiplerince geri alınmayan varlıklar müzelerde korunabilir, durumlarına uygun olarak kayıt altına alınabilir veya usulüne uygun olarak Devletçe satılabilir.

5. Değerlendirme komisyonu tarafından müzeye alınmasına gerek duyulmayan tescile tabi taşınır kültür ve tabiat varlıkları, envanter bilgileri çıkartılarak müze emanetinde alıkonulur. Bu şekilde değerlendirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile komisyon tarafından etütlük eser olarak tasnif edilen ve müzeye alınmasına gerek görülmeyen taşınır varlıkların Bakanlık denetimindeki özel müze veya koleksiyoncuların envanterlerine kaydedilmek üzere satışına izin verilir. Bir yıl içerisinde özel müzelere veya koleksiyonculara devri gerçekleşmeyen bu taşınır kültür ve tabiat varlıkları durumlarına uygun olarak müzelerde kayıt altına alınır.

Bu değişikliklerle ilgili söylenmesi gereken çok şey var; nitekim konuyla doğrudan ilgili olan arkeolog, müzeci, sanat tarihçisi esnaf tarafından çeşitli itirazlar yapıldı / yapılıyor. İnternet üzerinden, “Kültür Varlıkları Satılamaz” başlıklı bir imza kampanyası da devam ediyor:

İtiraz edilecek hususların başında gerekli-gereksiz ayrımı geliyor. Arkeoloji günümüzde 19-20. yy’lardaki gibi, bir yerleri kazarak mimari kalıntıları ortaya çıkarma ve müzelerde sergilenebilecek görsel ya da maddi değeri yüksek olan eserleri toplama faaliyeti olmaktan çok uzakta. Bir çömlek kırığından, taşlaşmış dışkı kalıntısına dek, geçmişte yaşamış toplumlar ve bireyler hakkında bilgi edinmeye, onları öğrenmeye, anlamaya ve yorumlamaya yarayabilecek her türden kalıntı, arkeoloji için olmazsa olmazdır. Kısacası günümüzde arkeoloji için gerekli-gereksiz diye bir ayrım söz konusu değildir. Fakat bizim arkeolojiyle ilgili mevzuatımız 19-20. yy’larda oluştuğu ve günümüze değin çok az değişiklik geçirerek geldiği için, kazılarda ortaya çıkarılan her şeye aynı işlem yapılmakta, arkeologlar da –özellikle yabancı olanlar- bu şeyleri kaçırmaya çalışan hırsız muamelesi görmektedir. Eserler arasında hiçbir ayrım yapılmadan hepsi müzelere doldurulduğu ve daha sonra çalışılmasına da bürokratik bir yığın engellerle izin verilmediği için, birçok müzenin deposu, sergileme için uygun olmayan eski eserlerle doludur. Bu yönetmelik değişiminde, en iyimser tahminle, müzeler için -tabiri caizse- “atsan atılmaz, satsan satılmaz” durumundaki bu eserleri ne yapacağını bilememenin etkisi vardır. Fakat para yapacağı bilindiği için, atmak yerine satmak tercih edilmiş.

İkincisi, herhangi bir maddi değeri olsun ya da olmasın, hiçbir tarihi eser piyasada alınıp satılmamalıdır. Çünkü çok basit bir anlayışla, tarihi eserler bize atalarımızdan miras bırakılmadı, sonraki kuşaklara devredilmek üzere emanet edildi. Mirası alıp satabilirsiniz fakat emaneti hayır; emanete hıyanet olmaz. Uluslararası anlaşmalarla da bu emanetler koruma altına alınmaya çalışılmaktadır ki böyle önüne gelen her şeyi paraya çevirmeye niyetli gelgeç yönetimler tarafından zarar görmesin. Herhalde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görevi koleksiyonerleri, eski eser tacirlerini ihya etmek değil, doğru düzgün bir politika çerçevesinde eski eserlerin korunmasını, gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak olsa gerek. Bu değişikliğin yapılmasındaki bir diğer, belki de en önemli faktörün, lobi faaliyetlerini bilfiil sürdüren koleksiyonerler ve eski eser tacirleri olduklarını tahmin etmek zor değil. Bu çevrelerin yıllardır bir eski eser borsası oluşturma talepleri vardır, fakat şimdiye değin buna muvaffak olamamışlardı. Yönetmelikte yapılan değişiklikle bunun ilk adımı atılmış oluyor.

Yönetmeliğin nasıl uygulanacağı, yani 4. bentteki “usul”un ne olacağı da çok belirsiz. Örneğin eserlerin gerekli olup olmadığına, dolayısıyla satılıp satılamayacağına kim, hangi yetkiyle karar verecek? Kazılarda ortaya çıkarılan eserlerden müzeye alınması gerekli görülenler seçildikten sonra geri kalanlar satışa mı sunulacak? Kazı alanlarında / evlerinde “gereksiz” eski eser satış bölümleri mi oluşturulacak, yoksa bu iş müzayede gibi bir yöntemle mi halledilecek? Müzelerde geliri döner sermayeye aktarılan DÖSİM mağazalarında incik-boncuk satışı yapılır; buralara bir de eski eser vitrini mi eklenecek? Unutmayalım ki bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın diplomatik lobi faaliyeti yürüterek ve tabi bir dünya parayla geri almaya çalıştığı eserler de çok değil, 150 yıl önce, dönemin Osmanlı yöneticileri tarafından gereksiz görüldükleri için yabancılar tarafından kaçırılmış veya bir şey karşılığında satın alınmıştı.

Asıl kötüsü, kazı başkanlarının ve bakanlık nezdinde “sözü geçenler”in çoğunun, “aman kazımız elimizden alınmasın”, “aman bakanlıkla aramız bozulmasın” düşüncesiyle bu saçmalığa hiç ses çıkarmayacağını biliyoruz. (İtiraz eden, bir tepki veren, ses çıkaranları tenzih ederim).