Tarih ve Postmodernizm

Çeviri notu:

Genel olarak post-modernizm çatısı altında toplanabilecek bazı yaklaşımlar, son yarım yüzyılda sosyal bilimleri ve özellikle de tarih bilimini omuzlarından kavrayıp şöyle sıkıca bir sarstı. Bu silkeleme, post-modernizmin zaferiyle sonuçlanmış ya da en azından kısmen durulmuşa benziyor-şimdilik.

Tarihçiliği evrak-ı metruke ya da tahrir defteri yayınlamakla, arkeolojiyi de duvar ya da tuvalet oturağı bulmakla eşdeğer sayan bizimki gibi ülkelere bu tür “teorik” meseleler biraz geç yansır. Güneş Duru, Ian Hodder’ın Geçmişi Okumak kitabının Türkçe çevirisi için yazdığı sunuşta (s. 11) bu tür tartışmaları bir dalgaya benzetiyordu. O dalga bizim kıyılarımıza ulaştığında, kaynaklandığı yerde çoktan bitmiş, hatta yeni bir dalga başlamış oluyor. Kimimiz işte bu geç gelen, artık durulmaya yüz tutmuş dalganın enerjisinden birazcık da olsa faydalanmak için sörf tahtamızı alır, eğlenmeye, ayakta durmaya çalışırız. Kimimiz karşı durmaya çabalar, kimimiz de böyle bir şey hiç yokmuş, olmamış gibi davranır. Ne var ki istediğimiz kadar dalganın varlığını görmezden gelmeye veya kıyıdan uzakta durmaya çalışalım, dalga büyük olduğu zaman, en azından paçalarımızın ıslanmasına engel olamıyoruz.

Daha fazla romantikleşmeden ve lafı da uzatmadan sadede geleyim. Lawrence Stone (1919-1999) -toprağı bol olsun- ünlü bir İngiliz tarihçi. 1991 yılında Past and Present dergisinde, History and Post-Modernism adında, post-modernist yaklaşımları eleştirdiği kısa bir not yayımlıyor. Bunun üzerine birkaç makaleyle devam eden bir tartışma başlıyor. Ben bu tartışmadan Salih Özbaran’ın Tarih Tarihçi ve Toplum kitabı vesilesiyle haberdar olmuş (s. 79 vd), sonradan da kâh keyifle, kâh anlamadığım için kafamı duvarlara vurarak okumuş / okumaya çalışmıştım. Velhasıl aşağıda bu tartışmayı başlatan yazının çevirisi var. Gelecekte vakit olursa, Allah’tan da bir maraz gelmezse, tartışmanın diğer makalelerini de peyderpey çevirmeye çalışacağım.

Çevirinin ne denli kötü olduğunu görmek isteyenler için yazının aslı şurada. Devamındaki tartışmalar için şu ve şu bağlantılara bakılabilir. Ayrıca Stone’un aynı meselelere kafa yoran daha eski tarihli bir yazısı (The Revival of Narrative: Reflections on a New Old History) için de şuraya bakılabilir.

Son olarak, katkılarından dolayı Hilal Gültekin ve Adalet Dinamit’e, çevirinin kendisinden daha uzun bir sunuş yazdığım için de kendime teşekkür ederek sizi yazıyla baş başa bırakıyorum.

Heval Bozbay

TARİH VE POST-MODERNİZM

Lawrence Stone

Geçtiğimiz yirmi beş yıl boyunca, tarih biliminin tüm ana meseleleri (yani olaylar ve tutumlar ve veri; yani çağdaş metinler ve problem; yani zaman içindeki değişimin açıklanması), özellikle Fransa ve Amerika’da, mesleğin kendisini, neyi ve nasıl yaptığıyla ilgili bir özgüven bunalımına düşürecek bir biçimde sorgulandı. İlk tehdit, Saussure’dan başlayıp Derrida’ya uzanan ve yapısökümü ile zirveye ulaşan çizgideki dilbiliminden geldi. Buna göre, yazanın niyeti hiç dikkate alınmaksızın, kişisel okuma / yorumlara sonuna dek açık olan metnin dışında hiçbir şey yoktu. Böylece metinler, birbirlerinin dışında hiçbir şeyi yansıtmayan aynaların olduğu bir salon haline geliyordu ki zaten aydınlatılması gereken bir “hakikat” de yoktu ortada. (Bu argümandaki mantıksal tutarsızlıkların zararlı etkileri için bkz. John Searle, “The Storm over the University”, New York Rev. Books, 6 Dec. 1990, pp. 34-42.)

İkinci gelişme, başlangıçta müthiş özgürleştirici olan ancak sonuçta bir hayli tehdit edici hale gelen ve Clifford Geertz, Victor Turner, Mary Douglas ve benzerlerinin başını çektiği bir grup parlak bilgin tarafından geliştirilen kültürel ve sembolik antropolojinin etkisiyle ortaya çıktı. Onların çalışmaları, bilhassa Amerika ve Fransa’da olmak üzere, son on yılın en iyi tarihçilerinden birçoğunu etkiledi. Ancak kültür tarihçileri ve sembolik antropoloji taraftarları sonradan bölündüler; ikinciler, “gerçek, hayal ürünü kadar gerçek dışıdır”[1] diyorlardı. Bu muhtemelen, her ikisinin (hayal ürünü ve gerçek) de yaşamın tüm simgelerine hükmeden bir takım göstergesel kodlar oldukları manasına gelmektedir; maddi olan anlamın içinde erimiştir; ve metnin (text) bağlam (context) ile alakası kalmamıştır.

Üçüncü tehdit, Yeni Tarihsicilik’ten geldi. İlk başlarda metni; coğrafi, zamansal, sosyal, ekonomik ve entelektüel bağlamı içinde okumaya bir geri dönüş olsa da sonradan, dili “içinde gerçekliğin inşa edildiği ve anlaşıldığı bir ortam” olarak kabul eden sembolik ve göstergebilimsel bakışın bir çeşidi haline geldi. Sonuç olarak, Yeni Tarihsicilik, siyasal, kurumsal ve toplumsal pratikleri “kültürel metinler” ya da söylemden ibaret bir takım sembolik sistem veya kod olarak gördü.

Bu meseleler, Gabrielle M. Spiegel’in etkili makalesi “History, Historicism and The Social Logic of the Text in the Middle Ages”in (Tarih, Tarihsicilik ve Orta Çağ Metinlerinin Toplumsal Mantığı) (Speculum, LXV (1990), pp. 59-86) konularıydı. O yazıda Spiegel, tarihe ve tarihi metinlere yönelik bu üç bakış açısıyla bir mücadeleye girişmiş, ve biz tarihçilere, kendimizi içinde bulduğumuz bu tuzaktan bir çıkış yolu önermişti. Bu makale, alanı, dönemi veya yöntemi ne olursa olsun, yakın disiplinlerde süregelen tarihin sonunun geldiği yönündeki kakofoniden rahatsız olan her tarihçi tarafından okunmalıdır.



[1] “Gerçek, zihnimizdekilerin bir yansımasıdır.” şeklinde de okunabilir. (çevirenin notu)

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someone