Birikenler 2 / Lafügüzaf

Devamlı olarak kazı yapmanın zorluğundan ve kazı başkanlarının işinin ağırlığından bahsedilir, durulur. Peki, neden serzeniş en tepeden başlar? Kazı başkanlarının altında çalışan bir dünya insan ezilir, hor görülür, inisiyatif almaları istenir fakat inisiyatif aldıkları her karar yadırganır. Onlar ne yapmalı? Elbette bir kazıyı yürütmek zordur. Kazı başkanlığı da çok zordur. Fakat her türlü toplantıda, sempozyumda kazı başkanı yaptığı işin meyvelerini toplar. Peki ya altında çalışanlar?

Kabul edelim bizim insanımız her alanda olduğu gibi bilim alanında da son derece bireyseldir, bencildir. Her ne kadar verilen demeçlerde kazının amacı için “bölgenin kültürel değerlerini gün ışığına çıkarmak” klişesi kullanılsa da ilk hedef kişisel tatmin ve akademik popülaritedir. Tabii ki elma ile armudu birbirine karıştırmamak gerekir. Her kazı başkanı bu şekilde değildir. Bu tür eleştirel kelamların hedefleri bellidir. Her ne kadar isimsiz yazılsa da bahsedilen kişilerin kimler olduğunu anlamak zor değildir. Biz yıllar boyu hata yaptık. Çünkü suçun aslan payını sisteme yükledik. Ancak sistemi yaratan da besleyen de bu zihniyetteki insanlardır. Söz gelimi amaç gerçekten de “bölgenin kültürel değerlerini gün ışığına çıkarmak” olsa idi kolektif yapılan bu projelerde emeği olan herkese hakları teslim edilirdi. Hakkı hukuku gözeden değerli insanlar var; ancak göz etmeyenler o kadar fazla ki biz yere yere bitiremiyoruz.

Yeni YÖK yasasını eleştiriyorlar. Kazı ödenekleri azaltılıyor söyleniyorlar. Rektörün icraatlarını beğenmiyorlar, konuşuyorlar. Evet, ama sonuç? Siz hiç gördünüz mü herhangi bir platformda babayiğit bir konuşma? Siz hiç gördünüz mü yapıcı bir eleştiri? Ya da hiç rastladınız mı altında çalışanlara, öğrencilere hitap eden özgüven patlamalı konuşmaları bu konularda da yapan akademisyenler? Elbette yok. Çünkü bahane hazır:

-Siz bu işleri dışarıdan izleyerek kolay olduğunu mu zannediyorsunuz?

-Siz daha bir şey mi gördünüz? Siz bizi eleştirecek bilgi ve birikime sahip değilsiniz.

Vs. vs.

Argümanlar bu ve türevleridir. Özellikle bir konuda fikir sahibi olabilmek için bilgi sahibi olunması gerektiğini bende kabul ediyorum. Ancak bu zihniyetin terazisi ile biz aradaki farkı ölene kadar kapatamayız çünkü bilgi ve birikimi yaşa endeksliyorlar. Yahut kazılarda geçen yıllara… Bir kere baştan söyleyeyim. Kendi kendime kabul ettiğim doğrular ile bir ömür kazı yapmaktansa aklıselim insanların ve bilimsel kıstasların kabul ettiği doğrular üzerinde bir yıl kazı yapmayı yeğlerim. Ağır olacak belki ama ilki kumda oynamaya benzer. Kendi kalelerinizi yaparsınız. Evet, onların yaptığı her iş zordur! Dışarıdan göründüğü gibi değildir! Peki, düşük maaşlar veya lisansüstü burslar ile bir yandan geçinmeye çalışıp bir yandan da bilimsel çalışma hazırlaması beklenenler? Onların işi çok mu kolaydır? Ama bu işinde kolayı vardır. Derler ki “biz de o yollardan geçtik!” El insaf, onların da o yollardan geçmiş olması arkadan gelen herkesin aynı zorlukları, acıları, horlanmaları çekmesi anlamına mı gelmektedir? Kendini kurtaran gerisini düşünmesin. Oh, ne güzel memleket!

Eleştiriye tahammülümüz yok. Çünkü kendi yanlışlarımızı veya yanlış olabileceklerimizi dinlemek, görmek hiç hoşumuza gitmiyor. Çünkü egomuz çok büyük. Bedenimize sığmıyor!

Gelin devam edelim serzenişe:

  • Bölgecilik anlayışı kalksın. Bölge enstitüleri ileride istediği işleri yerine getirmek için eğitilmiş kişiler ile doldurulmasın. Farkedilmiyor zannetmesinler her yerden belli oluyor. Yok inatla bu anlayışı sürdüreceklerse de iyimser nutuklar atmasınlar. Yahut “-cılık” (siyasi konulardaki –izm’ler gibi) felsefesi yapmasınlar.
  • Amblem meraklısı olmasınlar. Çünkü adı büyük kendi küçük kurumlar olan kurumlardır üniversiteler. Pek matah değilsiniz zaten!
  • Araziye çıkmayan kazı başkanları mevcut. Madem çıkan malzemeyi değerlendirmek kafi, ne diye kazı yapma gereği hissediyorsun? Müzelerin depolarına göz at, hali hazırda yok olmaya terk edilmiş bir yığın eser var. Hem her kazı bir nevi tahribat. Bırak da senden sonraki nesiller senden daha yeni ve iyi yöntemler ile kazsın. (Teknoloji kelimesini bilhassa kullanmadım. Sümme hâşâ, arkeometri deyince nevri dönenler var.)
  • Kazıevi aristokrasisine son verilsin. Disiplin denilen şey bu değil. Ayrıca disiplin anlayışımızın İngiliz Kraliyet kurallarına endekslenmesine gerek yok.
  • Arkeoloji öğrencilerine sosyoloji eğitimi de verilsin. Antropoloji kadar bu bilimdalı da gerekli. Çalıştığı bölgenin yerli insanlarına yapılan uzaylı muamelesi belki bu yolla değişir. Ayrıca diyalog kuramayan arkeologlar mevcut. Günümüz insanını yorumlayamayanların geçmişteki insanı yorumlarını beklemek çok komik değil mi?
  • Günümüzde dahi basit değirmen kullanılan bir köy düşünün, o köyün sınırları içerisinde yapılmakta olan kazıda çıkan öğütme taşına şaşıran arkadaşlar var. Yapmayın arkadaşlar etrafınıza biraz daha dikkatli bakın. Sistemin sizleri ezberci sisteme alıştırmasına izin verdiniz hiç değilse gittiğiniz yerlerde gözleriniz açık, dikkatiniz tam olsun.

Alkışlar Köşesi:

  • Arkeoloji öğrencisi olarak ilk yılımızdan itibaren maruz kaldığımız karmaşık Mezopotamya arkeolojisini yeni başlayanlar için kısaltıp, anlaşılır bir dille anlatan ve içine sade, güzel haritalar ekleyerek ızdırabımızı azaltan Prof. Dr. Kemalettin Köroğlu’na büyük bir teşekkürü borç bilirim. (bkz. Eski Mezopotamya Tarihi, İletişim Yayınları)
  • İlerleyen yıllarda gerek dallanıp budaklanan konular, gerekse daha detaya inip okuma merakı olanlar için, ihtiyacı karşılar düzeyde bir yayın olan Eski Çağ’da Yakındoğu (Amelie Kuhrt, İş Bankası Yayınları) adlı kitabı dilimize kazandırarak bizlere güzel bir eser kazandıran İş Bankası Yayınları’na da ayrı teşekkürler. (Reklam gibi oldu biraz ama amaç haberi olmayan arkadaşlar varsa edinebilsin diye.)

Son olarak bu yazdıklarım şimdiye kadar gezdiğim, gördüğüm, gözlemlediğim, şahit olduğum, yaşadığım, yaşayanlardan dinlediklerimin üzerine içimden gelenlerin bir yansımasıdır. Ancak yaşadığımız topraklarda durumu şu söz çok iyi özetler: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” Demem o ki biz istediğimiz kadar konuşalım, anlatalım. Her zamanki gibi unutulup gidecek. Varsın unutulsun. Söz uçar, yazı kalır. Bu yazdıklarım da bir köşede bulunsun istedim.

“İyi geceler, iyi şanslar…”

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someone