Antik Parmak İzleri: İhmal Edilmiş bir Alan

 Günümüzde sıklıkla kriminal vakaların çözümünde kullanılıyor oluşundan ötürü salt bu amaç için laboratuvar ortamında keşfedildiği-geliştirildiği akla gelebilir ancak; parmak izinin keşfi ve modern bilimlerde uygulanması arkeolojik bir yerleşmenin ziyaret edilmesiyle başlar. Tokyo’da görevli olduğu Birleşik Krallık misyonerliğinde doktor olarak hizmet veren Henry Faulds (1870’ler), şehir yakınlarındaki yerleşmeyi ziyaret etmiş ve incelediği keramik buluntuların üstündeki parmak izlerini fark ederek not almıştır. Daha sonra gerçekleştirdiği gözlem ve çalışmaları, On the skin-furrows of the hand başlığı ile, dönemin -ve şimdinin- saygın bilim dergilerinden Nature’da yayınlamıştır (1880).

 Elbette Faulds’dan önce parmak izinin varlığından haberdar olan ve gözlem yapan isimler mevcut. Örneğin, Faulds’la aynı yüzyılda yaşayan Sir William Herschel de görevli olduğu Hindistan’da parmak izlerine dair gözlemlerde bulunmuş ancak bu gözlemleri hiçbir zaman bilimsel bir temelde geliştirip duyurmamıştır. Keza 17. ve 18. yy’da da parmak izinden bahseden isimlerle karşılaşabiliyoruz.

 20. yy’a gelindiğinde ise, Faulds’un yarattığı farkındalığın etkisiyle, Önasya’da yürütülen “arkeolojik” çalışmalarda ilk parmak izi gözlemlerine rastlanmakta. Eski ve Yeni Ahit ile ilgilenen Amerikalı teolog  W. F. Bade 1920’li yıllarda bölgeye gelmiş ve çalışmalarda bulunmuştur. Eski Ahit’teki karşılığı Mizpah varsayılan Tell en-Nasbeh’daki (Kudüs’ün kuzey batısı) çalışmalar esnasında kilden yapılma kandillerin üstünde parmak izlerine rastlamış ve bunları duyurmuştur. Sistemli olmayan bu çalışmayı, 1960’lı yıllara değin, Charles WaltsonKurt Obenhauer ve Harold Cummis  gibi isimler takip ediyor. 1980’lerde dermatoglifi ve daktiloskopi analizlerinde uzmanlaşmış laboratuvarların sayısında bir artış yaşanmış ve bu gelişmeyi takiben, sözkonusu laboratuvarlardan yardım alarak, Paul Aström antik parmak izleri üzerine yapılmış ilk sistemli çalışmayı gerçekleştirmiştir (Fingerprints and Archaeology).

Parmak İzi:

 El ve ayak parmaklarımızın -kavrama/tutunma maksatlı- zemin ya da obje ile temas ettikleri en uç nokta, çizgi halinde uzanan epidermal kabarcıkların birbirini takip edecek şekilde oluşturdukları bir yüzeye sahip. Çizgi halindeki kabarcıklar bir sırt oluştururken bu sırtların arasında aynı paralelde uzanan boşluklar meydana gelmekte. Bireye özgü, ünik bir özellik olan parmak izi, kimlik teşhisinde  DNA’dan bile daha kesin sonuçlar vermektedir.

 Farklı iki bireyde benzer bir parmak izine rastlamak, 2.980.232.769.250.000.000.000.000.000.000.000.000.000’da/de 1 olasılıktır. Ancak üst deriyi geri döndürülemez anlamda tahrip edecek bir kaza yaşanması halinde bireyin parmak izi yok olabilir-değişebilir. Bunun dışında birey, hayatı boyunca -bir kimlik kartı olarak- tek ve değişmez bir parmak izine sahip. Değişen tek şey, yaş almaya bağlı olacak şekilde, epidermal çizgiler arasındaki mesafedir. Birey yaşlandıkça çizgiler arası mesafe genişlemektedir ki, zaten herhangi bir arkeolojik buluntu üstünde rastladığımız parmak izinin sahibine dair yaptığımız yaş tahminleri işbu anatomik gerçekliğe dayanıyor. Önceden yaş tahmini yapılmış antik örnekler yahut da günümüze ait parmak izleri ile mukayese edilerek bireyin ortalama yaşı tespit edilebiliyor.

 Bir çeşit buluntu türü kabul edebileceğimiz parmak izlerine -maalesef- sık rastlanmıyor. Protohistorik/prehistorik kazılarda kil-keramik, organik ve metal objelerin üstünde, daha çok, rastlantısal bırakılan izler 3D yani negatif olarak izlenir. Papirüs/kağıt tipi objelerdeki izler ise 2D’dir (pozitif).

 Öncü Çalışmalar:

 Aström, çalışmalarını Pylos ve Knossos’da bulunan Linear B tabletleri üzerinde sürdürmüştür. Özellikle Knossos tabletlerinden elde edilen parmak izleri ilginç sonuçlar veriyor.

 İskandinavya’nın Viking çağından bilinen çocuk kil-keramik işçileri, sözkonusu Linear B tabletlerinin üzerinde rastlanan ve çocuklara ait olduğu kesinleşen parmak izleri ile, bu tip bir işgücü şeklinin Akdeniz Tunç Çağı’nda da görülmüş olabileceğini kanıtlamıştır. Bir diğer önemli çalışma İtalyan Francesco d’Andria tarafından yürütülmüştür. Metaponto’daki M.Ö. 4. yy’a tarihlenen bir keramik atölyesinde bulunan 125 vazo örneği incelenmiş ve parmak izlerine dayanılarak işbu atölyede 4 yetişkin işçinin-ustanın çalıştığı belirlenmiştir.

Keramik yüzeylerdeki parmak izleri

İzlerin Bulunduğu Yüzeyler:

 Şimdiye kadar yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu doğrudan arazi çalışmalarına dayanmıyor. Bir şekilde standart inceleme-tanımlama işlemleri yapılmış olup müze ya da ilgili kurumların depolarına kaldırılan envanterlik malzemeler parmak izi çalışmaları için tekrar incelenmiştir. Örneğin, Güney Moravya’da bulunan Dolni Vestonice adlı venüs taşıdığı parmak izlerini yakın bir tarihte yapılan çalışma ile gösterebilmiştir. Bilinen en eski kil figürin olarak kabul edilen venüsün 1925 yılında keşfedildiği hatırlanırsa taşıdığı parmak izleri için uzun bir süre beklenildiği anlaşılacaktır.

 Arkeolojik bağlamda ender bulunan parmak izlerine organik bileşen, metal obje, kil-keramik, parşömen ve mumyalanmış bireyin üstünde rastlanabilir. Kil yüzeye bırakılan baskı şeklindeki ve süs maksatlı bilinçli izlerin dışında, araştırılan izler objelerin üstüne gelişigüzel bırakılmıştır. Hammade, izin ne şekilde ve nasıl değerlendirileceğini belirleyen etkenlerden birisi. İzi taşıyan buluntu türünün kullanım ve üretim şekli de sözkonusu etkenler arasında yer almaktadır.

 Kil-keramik üstünde rastlanan izler, kil henüz yumuşakken çarktan kaldırıldığı ya da elle son şeklinin verildiği esnada oluşmakta iken, parşömen tipi antik kağıtlarda rastlanan izlerin oluşum süreci için standart bir zaman diliminden bahsedilemez. Kil-keramikteki izler ustaya-zanaatkara ya da işçiye aittir; parşömendeki izler ise yazarına ya da okuyucusuna/okuyucularına ait olabilir.

 İzin görünürlüğü, izi taşıyan maddenin tanecik yapısıyla ilişkili. Teknik olarak parmak izi kabul edilebilirler ve genel antropometrik analizler yapmak mümkündür. Ancak, spesifik analizler, örneğin daktiloskopik eşleştirmeler yapılamaz.

Organik bir madde üstünde bulunan en eski parmak izi günümüzden 80 bin yıl öncesine tarihlenmekte (Orta Paleolitik). Almanya’da yer alan Königsaue adlı paleolitik istasyonda, çakmaktaşından yapılma mızrak uçlarını sapa tutturmada kullanılan reçine yapışkanlar bulunmuştur. Yapılan incelemeler sonucunda reçine yapışkan üstündeki parmak izlerinin Neanderthal’e ait olduğu saptanmıştır.

İlgi Göremedi Çünkü:

 İz analizleri bir takım arkeolojik problemin çözümüne katkı sunulabilir. 2-3 mm2’lik bir parmak izi, bireyin yaş tahmini için yeterlidir. Keza, özellikle keramik parçaları üzerindeki izler sayesinde yerleşmeler arasında gerçekleşmiş olan nüfus hareketleri ve ticaret ilişkileri ortaya çıkarılabilir: Yerli üretim taklit mi yoksa ticaret ile ana yerleşmeden ithal edilen mal mı?

 İsveçli arkeologlar parmak izi çalışmalarında bir tür standart belirlemeye çalışmış ve önceki çalışmalara dayanarak standart bir iz çalışması için gerekli olan zamanı hesaplamıştır. Buna göre, 5 kg’lık çanak-çömlek parçası üzerindeki izleri saptamak 2 kişilik bir çalışma ekibi ile 1 saat kadar sürmektedir. Bir kazı sezonunda ortalama 200 kg çanak-çömlek parçası üreten yerleşmenin iz araştırması ise 1 ya da 2 hafta sürecektir. (Perdahlanmış, yani, mümkün mertebe yüzeyi bir cisim aracılığıyla düzeltilmiş-pürüzsüz hale getirilmiş malzemenin ayrılması, bu çalışmanın en önemli aşamalarından olsa gerek).

 Ender rastlanıyor oluşuna ek olarak, teknik anlamda, hata ve yanılma payı gibi riskleri barındırması ilgi gör(e)memesinin nedenleri arasında. Kil-keramikteki izlerin metrik analizlerinde dikkat edilmesi gerekeken önemli husus, yüzeyin fırınlama (ya da güneşte kurutma) aşamasında yaşayacağı büzülmedir. Bu nedenle analizlerdeki büzülme payı hesaplanmalıdır. Ancak, çok fazla değişken olması standart bir büzülme payına izin vermemekte.

 Öte yandan, harcanan emek-mesai ile elde edilen (edilebilecek) sonuç arasında devasa bir fark bulunmakta. 1 ton saf altın rezervinden 100 gr’a tekabül eden işlenebilir altın elde etmek, -bence- parmak iz çalışmalarını özetleyen en iyi örneklerden biri. Tabi bu söylediklerim meseleyi değersiz bulduğum anlamına gelmiyor.

 Yöntem bilim meselesine, elde edilen arkeolojik buluntuların nasıl yorumlanması gerektiği konusuna, Amerikan arkeolojisi öncülük etmiş ve bugün kabul edilen birçok teori ve yaklaşımın gelişmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Walter Taylor ve Lewis Binford hatırlanması gereken ilk isimler, ve tabi, bu iki ismin birbirlerinden etkilenerek oluşturdukları açık olan teorileri; süreçsel arkeoloji ya da diğer bir ünvanı ile yeni arkeoloji. Birçok duayen arkeolog bu ilerlemenin niçin Amerikan arkeolojisi tarafından başlatıldığına dair kısa ve net konuşmaktadır: Amerika arkeolojik bağlamda en fakir kıtalardan birisidir, insanlığın alet yapımından başlayıp Neolitik Devrim ile devam eden bir bütün gelişim aşaması burada izlenememektedir, kültürel ve arkeolojik malzemenin yokluğu teorik çalışmaların önünü açmıştır. Bu, Amerikan arkeolojisi için bir zorunluluktu.

 Parmak izi çalışmalarına İskandinav bilim insanlarının öncülük etmesi ve standartlaştırma adına yaptıkları işler, neden ve motivasyon açısından -bir parça- Amerikan arkeolojisine ve onun teorik çalışmalarına benzetilebilir. Arkeoloji yapmak için gerekli tüm bilimsel koşullara ve kurumlara sahip ülkeler ve tabi onların arkeoloji kürsüleri, çalışma yapabilmek adına yeterli malzemeye sahip olmadıklarından ötürü, eldeki kısıtlı malzemeyi en ince ayrıntısına kadar incelemek zorunda. Ürettikleri yeni inceleme konuları ve teknikleri sayesinde farklı ülkelerdeki arkeolojik çalışmalara katılabiliyorlar. Ellerindeki tek silah bu.

Notlar:

Journal of Ancient Fingerprints, vol 1 2007

* Fingerprints and Archaeology (Studies in Mediterranean archaeology) by Paul Aström, Göteborg 1980

Prof. Dr. Gülsün Umurtak ile sözlü görüşme

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someone