Arkeolojinin Her Alanında Erkin, Otoritenin Temellendirilmesi ve Bu Durumun Kazı Sisteminde Uygulanması Üzerine

Akademinin yöntembilimsel değerlendirmesini yapmak geniş kapsamlı bir çalışma konusu. Fakat yine de akademinin içerisinde bulunmamızdan ötürü sosyal, siyasal ve ekonomik koşulları değerlendirmek ve kritiğini yapmak akademiye ilişkin sorunlara veya bizzat sorunun kendisi olan akademiye dair çözüm üretmede son derece önemli bir faktör.

Hiçbir disiplin; hiçbir bilim veya sanat toplumda egemen olanın; devletin ve neoliberal politikaların dayattığı tüketim, özelleşme, özelleştirme, yabancılaşma, yalnızlaşma (burjuva bireyciliği), yoksullaşma, yozlaşma gibi olgulardan bağımsız işlemiyor. İşleyiş ise gücü ve rekabeti dayatıyor. Üstelik bilimde veya sanatta ekol yaratma gayretindeki akademisyenlerin, bilim veya sanat insanlarının farkına varmadan kapitalist-devletçi işleyişin içinde düştükleri durum bu. Akademik hiyerarşinin, bürokrasinin soktuğu kriz bu. Hal böyleyken dünya ve ülke koşullarında kendini siyasal anlamda konumlandıramayanın hali egemene benzemek olduğu için 80 sonrası apolitik öğrenci tipolojisinin 90 sonrası akademisyen tipolojisine evrilmesi koca bir gerçek. Hiyerarşide üstüne ses çıkarmayan, altındakini ezen ve haksızlığa ses çıkarmayan güvensiz bir orta sınıf.

Öte yandan bütün bu yapılan sosyo-politik, sınıfsal karakter çözümlemesi hiçbir radikal değişikliğe yol açması anlamında gerçekleşmiyor. Fakat bu sistemde nerde durduğumu, benim gibi düşünenlerin nerede durduğunu ve duracağımızı düzeni çözümleyip karşıtını belirlemeden göremeyiz. Anti-kapitalist, anti-otoriter ve erk karşıtı, özgürlükçü bir söylem; “bir yaşam biçimi” yaratmadan ve politika üretmeden oluşmaz.

Post-modern kültüre karşı kendi kültürünü (insanın kendi kültürünü) evrensel değerleri olan, karşılıklı yardımlaşma ve paylaşma, dayanışma kültürünü koymazsan tüm söylemler popülist ve tutarsız olur.

Bu eleştirilere dayanarak bir akademisyenin düzenin içinde düzen-dışı bir dönüşüm gerçekleştirmesi söz konusu olamaz. Fakat akademinin dışında anti-otoriter, özgürlükçü bir okul yaratmak bizler varken hiç de imkansız değil.

Lokal bir alan arkeolojinin yöntemini ve koşullarını bu bağlamda değerlendirmek ve yeni bir bakış açısı yaratmak lazım…

→ Arkeolojinin,

Tarihi algılamanın yorumlamanın tarihsel olguları saptırmakla (rüyalarımızı bir başka kişiye anlatmaya başladığımızda nasıl ki olayları tamamiyle gerçek aktaramayız ve üstüne eklemeler yaparız ve böylece bu rüyayı saptırmak olursa işte tarihi de anlatıp yorumlarken rüyalarımızı anlatıp yorumlamış gibi saptırmalar yaparız, çünkü gerçeği yaşamamışızdır, tıpkı rüyadaki gibi.), “tahribat”la başladığını söylemek gerek.

Modern dünyanın ulusal söyleminde kendine yer arayan, kök arayan, gücünü temellendirme gereksinimi duyan ve bunun için arkeolojiyi kullanan ulus-kimlik; ulus devlet… Kendi kimliğini “güçlü olan taraf” olarak vareden ve kendinden olmayanı öteki kılan ulusal söylem arkeolojiye ve arkeolojinin yöntemine kendini yansıtmaktadır.Yani devletin temelini “devleti temellendirerek” atmak… Modern devlet kendini zorunluluk olarak dayatırken neo-liberal dünya pazarı mülkiyeti temelendirerek gücün bireyde (gerçek birey değil, tüketen birey,egoist birey; yani burjuva birey), tekelde olduğu yargısını dayatıyor. Her iki işleyiş bugün bilimi, bilimde birbirini varederek tamamlıyor.

Arkeolojinin yeni yaklaşımlarından ziyade ekol olarak ilkin nasıl ayrıştığını anlamak geçmişle bugüne dair eleştiriye gerekli olacak.

Prehistorya devlet, seri üretim, mülkiyet öncesi yaşamı anlamada etkin. Tabii ki ideolojik bir bakış açısı üretiyorsa tam tersini de söyleyebilir; yani devletin, seri üretimin,mülkiyetin temellendirilmesi…

Protohistorya birikimi, hiyerarşik sosyal, siyasal ve ekonomik örgütlenmeyi ve erken devletleri anlamada etkin, diyebiliriz. Uygarlığı sorgulayan protohistorya/ arkeoloji de mümkün. Öte yandan prehistorya ve protohistorya yerleşikleşmeyle, bitki ve hayvan evcilleştirmeyle  insanın kötü tarihinin başladığını bile söylüyor olabilir.

-ve insan merkezli tarih başlamıştır.

Klasik arkeoloji Hıristiyan toplumunun gücünü kendinden öncekinde temellendirmede etkin. Tüm o devasa mimari eserler, seramik,mücevher, mühür, sikke ve heykel örnekleri ne kadar ihtişamlı bir geçmişin olduğunun kanıtı gibi. Ama sadece bunun kanıtı… Anıtsallığın, ihtişamın, görkemin, mülkiyetin, denetimin vs. yani erkin kanıtı… Mitoloji ile mitleri inceliyor ve araştırıyoruz ama arkeolojide bir bakıyoruz ki bilincimiz antik dünyanın mitsel bilinç biçimine dönüşüyor, aynı zamanda geçmişi ve tarihi de mitleştiriyor ve aslında fetişleştiriyoruz…

Yine olan olmuş ve arkeoloji ile otoriteyi, erki temellendirmişiz… Sonuçta arkeoloji ile güçlü ve güçsüzün ayrımını yapmışız ve kazıda ele geçen materyallerden yola çıkarak ne kadar güçlü, ne kadar uygar ve hiyerarşik bir toplulukmuş, sanat eserleri ne kadar özenli, ne kadar mükemmel ve ne kadar anıtsalmış, onu sorgulamışız… Sonucumuz ise ortada işte… Baştan sona devleti, devletli olanı anlamlandırmak ve fetişleştirmek… Arkeoloji bunun dışında bir şeye yaramıyor bugün.

 Ve artık arkeolojinin pratiğine dair güncel ve gündelik sorunlarımızı dillendirmek gerek.

Kazının işlevselliğini anlatmanın dışında bir şey yapmak istiyorum. Kazıdaki gündelik yaşama dair yazmak istiyorum. En başta sosyo-politik ve ekonomi-politik boyutunun anlaşılması yaşamsal. Öte yandan en başta belirttiğim neo-liberal politikaların akademiye yansımasını en çok kazı sürecinde bilince çıkartabiliyoruz. Çünkü rekabetin ve gücün birebir işlendiği ve aktarıldığı alan orası. Hiyerarşinin bariz olması gerekmiyor. Belki adı bile yok, ama gizli bir hiyerarşi var. Emeğin ortaklaştırılması yerine bireycileştirilmesi, metalaştırılması ve otoriterleşme var. Yani yabancılaşma, yalnızlaşma var (Öte yandan insan yine de ona en yakın olan insanı bulmak istiyor.). Yani kazı topluluğu makro toplumun yansıması olan mikro toplumun kendisidir.

Ötekileştirme ise ayrıca açmak istediğim bir konu. Sana benzemeyeni, senin gibi olmayanı öteki kılmak. Kürt olduğu için, doğulu olduğu için, taşralı olduğu için, kadın olduğu için, eşcinsel olduğu için, yoksul olduğu için – ve daha bir çok öteki tanımı ile birlikte – dıştalananlar… Çoğunlukla öğrenciler… Birbirlerini öteki kılmanın yanında kazı sisteminin içerisinde pozisyon alabilmek için direkt sistemin dayattığı bir durum bu. Post-modern kültürün içerisinde kendine kendi olarak yer edinemeyenlerin başkası olarak çıktığı alanlar: iş hayatı…

Kazıda emeğin sömürülmesi üzerine çok şey söylenebilir. Zaten hiyerarşik bir sosyal ve ekonomik örgütlenme mevcutsa mutlaka orada sömürü vardır. Emeğin sömürülmesi üzerine söylenebilecek en açık gerçek şudur ki: 16 saate yakın ve iş güvenliğinden yoksun bir şekilde çalışıyor olmak, insanda 21. y.y’da halen aristokrasi ile yönetilen bir kazı sisteminin olduğu algısını uyandırıyor – yani kendi içinde kapitalizme geçiş yapamamış(!) -. Bilginin üretiminde öğrencilerin emeğinin rolünü tartışmak gerekiyor ve gerçekten akademisyenlerin bu rol üzerine düşünmesi ve kendilerini sorgulamaları gerekiyor.

Bütün bu sorunlarını konu başlıkları ile verecek olursak;

  • Ekonomik sıkıntılar (Ücret ödenip ödenmemesinin kazı başkanı inisiyatifinde olması),
  • Çalışma koşulları,
  • Mesleki hastalıkların oluşması,
  • İş güvenliği,
  • İletişim araçlarından yoksun bırakılmamız,
  • Ahbap çavuş ilişkisinde görev dağılımı,
  • Cinsiyetçilik, Homofobi ve Ötekileştirme,
  • Lisans öğrencisinin bilimsel üretime katılamaması.

Buradan bakacak olursak kapitalist toplumun yansıması, oradan bakacak olursak “başka türlü kazı işlemez!”

Ama yine de biz buradan bakacağız. Bir insan bile üzülüyorsa, kendinden ödün veriyorsa o kazı işlemesin, ne çıkar! Tüm güçlüklerin ve zorlukların üstesinden karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla, kimsenin kimseyi yönetmediği,bilgisi ve deneyimini otorite uygulamayarak aktarabileceği ve herkesin bilimsel üretime katılabileceği özgür bir alan gerekiyor. İnsanın “kendi olması” için başka çare yok.

Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğrencisi
Pelin Laçin

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someone