Türk Klasik Bilimlerinde Kaynak Kitaplar Sorunu

Arkeoloji Gazetesi’ndeki yazılarımı okuyanlar memlekette Klasik bilimlerin bir gerileme içinde olduğundan, temelsiz bina inşa etmeye kalktığımızdan, buna bağlı olarak üniversitelerdeki Klasik bilimler eğitiminin yetersizliğinden zaman zaman dem vurduğumu bilirler. Bana göre bu sıkıntıların yansımalarından biri arkeoloji, eskiçağ tarihi –ve filoloji- konusundaki giriş eserlerine ya da temel eserlere dair yaşanan belirgin sıkıntılar. Bunlar  önemli, çünkü bu türden eserler yazarın/akademinin bu disiplinleri nasıl algıladığını ya da algılayamadığını, bakış açılarını, alan bilgilerini, eğitim-öğretim konusundaki sınırlarını netleştiren turnusol kağıtları gibi görülebilir zannımca. Kısacası akademik camianın notunu bunlara bakarak iyi kötü vermeniz mümkün.

Temel kitapları küçümsenecek türden eserler değildir. Yazacağınız uygarlık hakkında genel ve kapsayıcı bilgiye sahip olmalı, eksik kaldığınız yerlerde nerelere başvurabileceğinizi bilmelisiniz. Geniş bir perspektiften bakabilmeye, bir uygarlığın dinamiklerini ve uzun vadeli süreçlerini kavramaya yakın olmanız gerekir. Spesifik bir konu üzerine yazmaya benzemez; damıtılmış bilgi ister. Salt bilgi de yeterli değil, aynı zamanda o bilgiyi doğru şekilde vermek özellikle böyle bir kitap için önemli. Peki Avrupa ve ABD kaynaklı temel kitapları çok mu iyi? Elbette hepsi için böyle bir şey söyleyemeyiz, ama oralarda her yıl çıkan böyle kitapların sayısı oldukça fazla. Yani bizim gibi bir-iki kitaba mahkûm olmak gibi bir sorunu yok insanların. Alternatifler mevcut ve bunlar da belirli bir düzeye gelmiş akademisyenler tarafından yazılıyor, ciddi yayınevleri tarafından da basılıyor.

Türkiye’de temel alan kitapları konusunda yaşanan fakirlik hocaların elini kolunu bağlıyor maalesef. Bu türden kitapların azlığı eski kitapları kullanmaya zorluyor bizi. Fakat ne kadar zorlarsa zorlasın bence bu eserler asla kaynak olarak gösterilmemeli, zira çok eskiler. Mesela ilk akla gelen örneklerden biri kaçınılmaz olarak Arif Müfit Mansel’in ilk kez 1947’de basılmış Ege ve Yunan Tarihi adlı eseri. Ben öğrenciyken almamız gerektiği söylenen kitapların başında geliyordu ve eminim şimdi de çoğu öğrencinin kitaplığında vardır. Ege ve Yunan Tarihi gibi, Oktay Akşit’in Roma İmparatorluk Tarihi ve Halil Demircioğlu’nun Roma Cumhuriyet Tarihi kitapları da oldukça eski. İlki 1985, ikincisi ise 1953’te basılmış. Yazıya genel olarak bu üç kitap üzerinden devam etmeyi düşünüyorum. Bu kitapların yazarları alanlarının önde gelen bilim adamları olarak saygı görmüş insanlar. Ancak bilimsel ve tarafsız olarak baktığımızda sorunlu eserler yazdıklarını itiraf etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca diğer disiplinler gibi Klasik bilimlerin de aradan geçen zaman içinde gelişiyor ve eski yaklaşımların da buna bağlı olarak geliştirilmesi ve yenilenmesi gerekiyor. Bu gerçeği bile bile bu kitaplar çaresizlikten de olsa tavsiye etmek çok mantıklı gelmiyor bana.

Söz konusu üç kitabın ortak özelliği belirttiğim gibi çok eski ve bence kötü anahat planlarına sahip olmaları. Yapmamız gereken ilk şey bu kitapların bir kaynak olarak gösterilmesine son verme ve okuma listelerinden çıkarma üzerine düşünmek. Bu acımasız bir karar gibi gelebilir, ancak eğer bunlar yapılmayacaksa, en azından kitapların eksik kısımlarına dikkat çekilmeli, yanlış veya artık geçerliliğini yitirmiş bilgiler konusunda açıklamalarda bulunulmalı ki, bu da bize fazladan bir yük getirecektir: kitaplar okuyup demode ve yanlış bilgileri ayıklamak, bunların yerine yeni bulguları, yaklaşımları vb. koymak için araştırma yapmak, topladıklarımızı yazıp entegre etmek vs. Yani yeni bir kitap yazmak daha kolay olabilir. Diğer bir seçenek kitapların gözden geçirilerek yeni bir edisyon olarak piyasaya sürülmesi ki, kaynak kitaplar yazmaktan pek hazzetmeyen akademi belki bu şekilde daha kolay yoldan prestijini kurtarır, tabii yazımın başındaki tespitlere uyarak… Kısacası ya kitapları hiç tavsiye etmeyeceğiz –veya uyarılarımızı yapıp tamamlayıcı güncel kaynaklarla destekleyeceğiz- ya da editörlüklerine soyunacağız. Her halükarda üç eserin de yeni baştan iyice okunup eksiklerinin tespit edilmesi ve bunların tamamlamak için rastgele okuma önerileri yapılmaması lazım. Burada üç eseri bölüm bölüm eleştirmek niyetinde değilim; sadece genel olarak eksikliklerini belirtmek istiyorum.

Mansel’in kitabı kapsam açısından etkileyici ve Türk Klasik bilimlerinde benzeri yok gibi bir şey. Kitabın şekilsel olarak en önemli eksiği antik kelimelerin yazılışı sanırım. O dönem için normal bir durum bu, ancak günümüzde hem imla kılavuzları hem de akademi  bunların orijinal yazımını tercih ediyor. En meşhur örnek herhalde Sparta’nın “Isparta” olarak yazılması. Bunun gibi birçok demode yazım var. Bunların düzeltilmesi gerekiyor. Ancak o kadar çoklar ki birinci sınıf öğrencilerini bu yazılışlarla baş başa bırakmak tehlikeli.  Kitabın Arkaik ve Klasik dönemlerle ilgili kısımları Atina merkezli bir anlatıma sahip. Bu durum tarih ve arkeoloji açısından kısmen Atina’yla ilgili yazılı kaynakların bolluğundan kaynaklanmakla birlikte, Yunan dünyasını sadece Atina’dan ibaret görmek ve aynı Atina gibi diğer şehirlerin de demokrasiyle yönetildiğini, ona paralel şekilde geliştikleri yanılgısını da beraberinde getiriyor ne yazık ki. Bu açıdan söz konusu bölümlerin “yanlı” bilgiler verdiğini söylemek yanlış olmayacak. Felsefe, mimari, sanat gibi alanların ayrı bölümlerde ele alınması normal, ancak kitap söz konusu alanlar arasındaki sıkı bağları ve bunların tarihsel gelişimle olan ilişkilerini göz ardı ederek alt bölümleri kendi içlerinde kapalı işlemiş. Yani diğer bir deyişle bölümler arasında organik bir bağ nerdeyse hiç yok. Hellenistik Dönem ana başlığı da az çok önceki bölümleri izlemekte ve benzer sorunlarda mustarip. Bu arada Minos ve Miken arkeolojisi hakkında öyle önemli gelişmeler oldu ki, kitaptaki bilgilerin çok demode kaldığını söylemek lazım. Kitabın bölümleri bazı dönemlerin kendine özgü niteliklerinden ileri gelen özel alt bölümleri saymazsak genel olarak aynı çizgide ilerliyor: Önce tarih, arkasından sırayla edebiyat, din, felsefe, tıp, sahne sanatları, mimarlık, heykeltıraşlık vb. ele alınıyor. Ancak günümüzün benzer eserlerinde bölümlemeler bu kadar basit değil. Örneğin Robin Osborne’un Greece in the Making 1200-479 BC adlı eserini ele alalım. Buradaki başlıklar Mansel’den sonra Klasik bilimlerin nasıl değiştiğini göstermeye yeter: Reforming Communities: The Seventh Century, Inter-Relating Cities, Competing in a Pan-Hellenic World, Monumentalising the City gibi… Burada Klasik öncesi dönemin dönüşüm, değişim, gelişme ve süreçler üzerinden ele alındığını söyleyebiliriz.

Roma Cumhuriyet Tarihi ise çok daha kötü bir örnek. O kadar fazla alt başlık var ki, insan daha içindekiler kısmında ümitsizliğe kapılıyor. Üstelik kültür, sanat, ekonomi ve din gibi unsurlara ayrılmış sayfalar tarihi anlatının yanında çok güdük kalıyor. Daha da kötüsü kitabın sonundaki beş-on resim dışında hiçbir görsel malzeme koyulmamış. Yani daha baştan ben sıkıcıyım diye bağırıyor kitap. Bu da Mansel’inki gibi herhangi bir güncelleme yapılmadan günümüze kadar varlığını sürdürmüş bir eser. Öyle ki kullanılan Türkçe günümüz öğrencileri için çok yabancı gelecektir mutlaka. Tek başlarına kitap olabilecek alt bölüm başlıkları hikaye anlatır gibi cümleler hâlinde verilmiş ve bu da metin içinde okumayı zorlaştıran kesintiler meydana getiriyor. Ege ve Yunan Tarihi’ndekilerden daha ayrıntılı bu bölümleme kitabı iyice çorbaya çeviriyor. Eksiklikler bununla da bitmiyor tabii: Ne yazık ki imparatorluk öncesi Roma tarihi nerdeyse tamamen savaşlardan, Roma’nın var olma mücadelesinden ve genişlemesinden, antlaşmalardan ibaret kitapta. Roma’nın kültürel, sanatsal, toplumsal vb. gelişimi çok kısa geçiliyor; bütün bu hengâme içinde kaybolup gidiyor. Bu yüzden çok yönlü bir çalışma olmadığı gibi, anlatılan olayların okuyucuya nefes bile aldırmadan artarda sıralanması, sabırları zorluyor. Kitabı bitirdiğinizde o kadar çok yer ve kişi ismi, tarih vb. maruz kalıyorsunuz ki sonuçta hiçbiri aklınızda kalmıyor.

Oktay Akşit’in Roma İmparatorluk Tarihi öncekinin eksikliklerini sürmekte ısrarlı. Aslında 1985 gibi nispeten daha yakın bir tarihte basılmış olmasına karşın, aynı onun gibi olayların eleştirel süzgeçten geçirilmeden sıralandığı, detayların içinde kaybolduğunuz demode bir tarihçilikle karşı karşıyayız. En büyük sorun Roma İmparatorluğu’nun imparatorlar üzerinden, onların yaptıkları işlere göre anlatılması. Bu çok hatalı bir yaklaşım, zira imparatorluğu böyle okursak uzun vadeli değişimler, dinamikler tek tek imparatorların hayatları arasında kayboluyor; bütüncül bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Burada yapılan ise imparatorları mensubu oldukları sülaleler içinde başlık açıp doğumlarından ölümlerine kadar Allah ne verdiyse sıralamaktan ibaret. Yaklaşık 250 sayfalık kitapta “MS I ve II. Asırda Gelişmeler” başlığı sadece üç sayfadan ibaret! Augustus Döneminde eyaletler, sınıflar, senato, ordu, halk gibi başlıklar ise topu topu 15 sayfa! Yani tamamen kişilere, o kişilerin antik kaynaklardan hiç süzülmeden alınmış ayrıntılı biyografilerine, yaptıkları savaşlara ve fetihlere eğilen çok eksik ve kötü planlanmış bir eserle karşı karşıyayız.

Tek tek örnekler vermeme gerek yok; kitapları elinize alıp şöyle bir göz gezdirseniz zaten ne demek istediğimi anlarsınız. Demircioğlu ve Akşit’e göre Roma savaşlardan ve imparatorlardan ibaret, gerisi hikaye. Bu affedilmez yaklaşımın cezasını öğrenciler çekmek zorunda değil kanımca. Burada Türk klasik bilimleri için önemli iki bilim adamına dil uzattığım için beni kınayabilirsiniz, ama şunu da düşünmenizi öneririm: Demircioğlu ve Akşit nasıl olur da çağdaşları ya da öncelleri olan Rostovtzeff, Magie, Brunt, Millar, MacMullen gibi devlerden hiçbir şey öğrenmezler? İkilinin, bu bilim adamlarının nasıl tarihçilik yaptıklarını, değindikleri konuları, kaynakları nasıl ele aldıklarını, üsluplarını görmezden gelmeleri nasıl açıklanabilir? Yabancı dildeki kitaplara erişimleri, yurt dışında ilişkileri olan hem Demircioğlu hem de Akşit, maalesef dışarıda yapılan çalışmalara gözlerini kapayıp bize yavan eserler verdikleri için bence eleştirilmeyi hak ediyorlar. Kimse “o dönemin tarihçiliği buydu” demesin; bahsettiğim yabancı bilim adamları da “o dönemlerin” insanları zira. Mansel’in, Demircioğlu ve Akşit’ten birkaç gömlek üstün olduğunu söyleyebilirim. Diğerlerini kurtarmak imkansız, ama Mansel zamanında yeniden gözden geçirilmesi mümkündü. Bununla birlikte her üç kitabın da günümüzde Klasik bilimlerin eğilimlerine çok uzak kaldıklarını, zamanı geçmiş bir tarihçilik anlayışıyla kaleme alındıklarını kabul edip artık öğrencilere tavsiye ederken iki kez düşünmemiz gerektiğini kabullenelim.

Mansel ve Demircioğlu’nun kitapları aslında TTK’nın dünya tarihi serisinin birer parçası. Bu kitaplar bence planları itibarıyla Cambridge Ancient History’den (CAH) esinlenmiş olabilirler. CAH da sıkıcı elbet; okunması değil, bir başvuru eseri olarak kullanılması gerekir bence. Bu benzerliğe dayanarak üç kitabın da amaçlarına göre yazıldıklarını ve CAH’ta da benzer bölümlemeler olduğunu iddia edebilirsiniz. Yani bu kitaplar genel okuyucudan ziyade Klasik bilimler öğrencilerine, araştırmacılarına ve bu konular aşina kişilere hitap ettiği öne sürülebilir. Fakat öyle bile olsa bahsettiğim eksiklikler her kesimden okuyucu için affedilmez derecede. Ayrıca CAH’taki bölümlerin alanındaki önde gelen uzmanlar tarafından, dipnotlar, haritalar, görseller ile verildiğini ve güncellediğini unutmayalım. TTK benzer bir çalışmayla takdire şayan bir girişimde bulunmuş, fakat Mansel ve Demircioğlu’nun daha alçakgönüllü eserlerini doktora tezlerinde ya da kitaplarda kullanmak ayıplanırken CAH başvurulacak ilk eser olarak görülüyor. Yaklaşık 60 yıllık Magie ve Rostovtzeff’in hâlâ temel kaynak olduklarını saymıyorum bile. Diğer bir deyişle Mansel, Demircioğlu ve Akşit’in eserleri iler görüşlü, çığır açıcı, eleştirel, oyunun kurallarını koyan çalışmalar değiller. Yükseklisans tezlerinde bile kullanılmasına izin vermediğimiz bu eserleri lisans öğrencilerine okutmak doğru mu diye kendimize sormalıyız.

Peki, günümüzde durum nasıl? İki kitap öne çıkıyor: Bülent İplikçioğlu’unun Hellen ve Roma Tarihinin Anahatları (HRTA) ve Oğuz Tekin’in Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş (EYRTG) başlıklı eserleri. HRTA bildiniz gibi İplikçioğlu’nun Marmara Üniversitesi’nden çıkmış önceki iki çalışmasının birleştirilmesinden meydana geliyor. Bir temel kaynak olmaktan ziyade kısa anlatımlardan ve maddelerden meydana gelmiş bir çalışma. Bu hâliyle bir temel kaynak olmaktan uzak; fazlasıyla genel ansiklopedik bilgi veren bir kitap. Böyle bir çalışmadan CAH düzeyinde bilgi beklenemez elbet, fakat dilim giriş kitabı demeye de varmıyor; aslında ders notlarının derlenmesi sadece. 115 sayfada iki büyük uygarlığın dinamiklerini, niteliklerini, süreçlerini anlatılamayacağı için sadece olgular var. Aslında bu yazı için doğru bir örnek olduğundan bile emin değilim. Tekin’in kitabı daha iyi bir aday, ancak ne yazık ki yine tarihi olaylar ön planda; sosyokültürel, dini, idari konular ise gerilerden geliyor. Arkeoloji ve epigrafi gibi alanların tarihe desteği ise çok kısıtlı. Burada da imparatorların tek tek yaşamları bütüncül ve Roma’yı bütün yönleriyle ele alan bir çalışmanın ortaya çıkmasını engelliyor. Mesela antik çağda kadın olmak, Yunan heykeltıraşlığı ve mimarisinin gelişimi, üslupları, gömü gelenekleri, şehir planlamacılığı, felsefe, antikçağ ekonomisi, Roma ordusunun yapısı, Roma mimarisi gibi konular eksik; olaylarla kişilere dayalı tarihin hegemonyası devam ediyor. Öte yandan “Koloni Nasıl Kurulur?”, “Mitolojik Kahramanlar”, “Tragedya ve Komedya”, “Köle Ayaklanmaları ve Spartacus”; “Anadolu’da Roma İmparator Kültü”; “Roma Takvimi” vb. konuları kutular içinde veren kitap böylece bizi kuru ve didaktik bir temel kaynak olmaktan bir nebze olsun kurtuluyor. Sonuç olarak umut verici bir başlangıç ve çok daha iyilerinin de yapılması gerekiyor.

Fakat korkum o ki, Tekin’in kitabı aynı Mansel’inki gibi, kendisinden sonra hiçbir şekilde düzeltilmeden ya da daha iyisi yazılmadan kaderine terk edilecek. Ve gün gelecek benim gibi birisi bu sefer Tekin’in kitabına eleştirilerde bulunacak. 30 yıldan beri Akşit’e, 60 yıldan beri Demircioğlu ve Mansel’e rakip, onların üzerine çıkacak temel kitaplarının yazılamamış olması nasıl açıklanabilir? Türkiye Klasik bilimlere yönelik giriş/temel kitapları konusunda resmen yerlerde sürünürken, bu alanda yetişen öğrencilerin belli bir standarda erişmesi beklenebilir mi? Önce böyle kitaplar yazacak standartlarda bilim insanlarına sahip olmalıyız. Ben memlekette böyle eserler verecek kapasitede bilim adamlarının olmadığına –varsa ve yazarsa huzurunda tükürdüğümü yalamaktan büyük memnuniyet duyarım- inanıyorum. Bu durumda zaten Türk Klasik bilimleri için söylenecek fazla bir şey yok; dükkanı kapatıp dağılalım.

Popülerlik ve Bilimsellik Arasındaki İnce Çizgi: Yahudilik Tarihi Örneği

Bugünlerde elime geçen Yahudilik Tarihi (Nokta Kitap, 2007 ve maalesef 3.baskı) adındaki bir kitap bu yazıyı yazmaya adeta zorladı beni. Konu aslında kitabın kendisi dışında, aynı zamanda bu kitabın yazarlarından biri olan Pelin Batu’yla yakından ilgili. Kitabın basıldığı tarihlerde yanlış hatırlamıyorsam Sebataycılık tartışmaları almış başını gitmişti ve kitabın da bu tartışmaların ekmeğini yemek için çıkarıldığı barizdi. Bunu yadırgamıyorum, yadırgadığım şey ise bu işin bu kadar ucuz, baştan savma bir şekilde ve sırf gündem soğumadan yayımlansın diye yangından mal kaçırırcasına yazılması; bilimsellikten kilometrelerce uzak bir anlayışla bize sunulması. Ama Pelin Batu’nun böyle bir garabet yazabilmesi benim için daha vahim: Eğer bunu adı sanı duyulmamış biri yazmış olsaydı kabullenip omuz silkmem daha kolay olabilirdi, fakat insanların Pelin Batu adına kanarak kitabı alma ihtimalleri var. Eğer siz Tarihin Arka Odası gibi bir popüler programa çıkıp oradaki akademisyenlerle vb. birlikte tarih hakkında ahkam kesiyorsanız, bu konumunuzu haklı çıkaracak eserler vereceksiniz. Bu, öyle ya da böyle memlekette isim yapmış biri olarak sizin sorumluluğunuzdur ve söz konusu kitap Pelin Batu’nun dışarda almış olduğu eğitimden hiç bir şey kapmadığının da bariz kanıtıdır. Özetle popüler olmanın yolu bu olmamalı veya popülersiniz diye her yazdığınız doğru düzgün gözden geçirilmeden basılmamalı. Basılırsa bu kitap gibi bir kabusla karşılaşır okuyucu. Buradan kitabın editörlerine ayrıca selamlarımı yolluyorum, tabii gerçekten böyle birileri varsa.

Mesele aslında Y. Hakan Erdem’in Osmanlı tarihiyle ilgili kitapların ve Osmanlı tarihçilerinin yaptığı vahim, cahilce ve bilimsellikten uzak hataları iğneleyici bir üslupla sergilediği Tarih-lenk adlı kitabına konu olacak türden. Erdem o kitapta İlber Ortaylı’yı bile eleştirerek metinlerini hiç okumadan basılmalarına izin vermekle vs. suçlamıştı. Açıkçası Klasik bilimlerde de böyle bir çalışmaya şiddetle ihtiyaç var, ama bunu yazacak babayiğidin alemde aforoz edilmeyi göze alması lazım dürüst olmak gerekirse.

Önce Batu ve Almaz’ın kitaptaki özgeçmişlerine bir bakalım: Batu, New York Üniversitesi’nde edebiyat, tiyatro, felsefe öğrenimi görmüş ve Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih bölümünü bitirmiş. Ayrıca Ortaylı ve Almaz’la birlikte Fatih Sultan Mehmet’le ilgili bir kitap hazırlığındaymış. Ahmet Almaz’a gelirsek, kitapta lisans eğitimini bitirdiği yazıyor, ama hangi üniversitenin hangi bölümünden mezun olduğuna dair bir bilgi yok. Ve voila!: AKP kurulduktan sonra partinin Dış İlişkiler Başkanlığı’nda araştırmalar yapmış. Bunu akademik olarak bir anlam taşıyıp taşımadığını takdirlerinize bırakıyorum. Bir de kitabı var: Çocukların Vazifeleri/Çocuklara Altın Öğütler. Eğer “vazife” ve “altın öğüt” kelimeleri bir kitapta başlık olarak kullanılıyorsa, ensemdeki tüylerin kıpırdanmaya başladığını hissederim şahsen. Bunun dışında Karahanlılar ve Atatürk’ün hatıralarıyla ilgili kitapları, yine dış politika ve tarih ağırlıklı farklı dönemleri konu edinen (bir tarihçi için tehlikeli!) çeşitli kitapları mevcut.

Ben Yahudiliğe alanım itibarıyla sadece antik dönemler dâhilinde vakıfım. Dolayısıyla yazarların bu konuda yazdıklarını eleştireceğim. Fakat antik ya da Osmanlı fark etmez; eğer antikçağda Yahudiliğe böyle yaklaşılmışsa, Pelin Batu’nun kitaptaki asıl ilgi alanı olan Osmanlı dönemi bölümünde bir mucize yaratmasını beklemiyorum şahsen. Bir döneme diğerinden daha az yer verebilirsiniz, ama okuyucuya hakaret etmek başka mesele.

Öncelikle teknik konulara bir bakalım: Her bir başlığın sonunda bir kaynakça var, ama kaynakça dediysem hemen rehavete kapılmayın; genellikle sadece bir kaynak verilmiş. Bazı bölümlerde, kaynakların sayısı 5-6 iken, bazılarında sadece bir kaynakla yetinilmiş; geri kalanlarında ise hiç bir kaynak gösterilmemiş. Mesela Merneptah’ın zafer anıtıyla ilgili bölümde tek bir kaynak varken, Bilinen Yahudi Dilleri başlığı altında bir düzine kadar dil sıralanmasına rağmen hangi eserlerden yararlandığı belli değil. En azından Osmanlı öncesi dönem için kaynaklar tamamen keyfi bir şekilde verilmiş. Eskiçağ tarihi ve arkeoloji kitapları yok. Bunların dışında dipnotlar hak getire tabii, ama tahminim her bölüm için bölüm sonunda ya da içinde verilen söz konusu kaynaklardan serbestçe alıntı yapıldığı. Tek kaynakla ne kadar objektif olursunuz, o kaynakların bilgileri ne kadar doğru, yaygın kabul görüyor mu gibi sorular eminim New York ve Boğaziçi üniversitelerinde de hiç üzerinde durulmayan konulardır!

Gelelim eskiçağ Yahudileriyle ilgili bölümlere. Ben bilgi sahibi olduğum konular hakkındaki görüşlerimi buraya yazacağım. Yoksa eğer iyice deşmek isterseniz Deniz Kavimleri; Mısır,  Babil ve Asur tarihleri ve elbette İncil ile Eski Ahit arkeolojisinden anlamanız lazım.

s. 81’deki başlık evlere şenlik: Yahudi-Türk Savaşı. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktığımda Türklerle kastedilenin İskitler olduğunu anladım. Burada ne bir kaynak verilmiş ne de bu savaşın nerde ve ne zaman yapıldığı belirtilmiş. Şimdi, Eski Ahit’te Ezekiel 38:1-6 ve 39: 1-4’te “Gog’un atlıları” denen güruh, muhtemelen Herodotos’un bahsettiği İskitler ya da onların yakın akrabaları. Bu olayların MÖ 9. yüzyılda geçtiği anlaşılıyor. İskitlerin Türklerin ataları olup olmadığı ise ayrı bir konu. Klasik bilimciler ve -Herodotos- için İskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki steplerden geldiği kesin. Bunların en azından MÖ 7. yüzyılda Kuzeybatı İran’da oldukları biliniyor. Anayurtları olarak Tuna’dan Don, Kafkaslar ve Volga’ya kadar olan topraklar kabul edilmekte. Ben bozkır kültürleri uzmanı değilim elbet, ama söz edilen yerler erken Türklere ait ne gibi arkeolojik ve yazınsal veriler var, bunların bilinmesi lazım. Batu – Almaz dışarıda değil, ama Türk bilim çevrelerinde genel kabul görmüş, ne var ki aslında doğruluğu tam anlamıyla ispatlanamamış bir fikri genel geçermiş gibi kabul ediyor. Ancak bu bölgelerdeki arkeolojik verilerin kavimler ve kültürlerle eşleştirilmesi hâlen bir sonuca varmış değil.

Bundan sonraki bölümlerde Yahudilerin Persler ve Babillilerle olan ilişkilerine değinilmiş. Onları takip eden bölüm ise s. 91’deki Roma-Yahudi savaşları. Sanırım bir eksiklik fark ettiniz. Evet, bugünkü Yunanistan’da bir yerlerde geçmişte bir Hellen uygarlığı olması gerekiyordu. Batu-Almaz ikilisi koca Hellen kültürünü atlayıp hoop birden MS 1. yüzyılın ikinci yarısına geliyor. Oysa Yahudilerin İskender’in ölümünden sonra sırasıyla Hellenistik krallıklardan Ptolemaios’lar ve MÖ 200 civarında Seleukos’ların altında yaşadığı gerçeği maalesef kötü bir şaka olarak karşımızda duruyor! Dahası, Pompeius doğu seferi sırasında MÖ 63’te Kudüs’e gelerek tahta bir vasal kral geçiriyor. MS 6’da burası Kudüs Eyaleti olarak Roma topraklarına katılıyor. Kısacası yazarlar yaklaşık 400 yılı bir kalemde silmişler. Yahudi-Roma Savaşları başlığında, daha ilk cümle faul: Savaşların “Romalıların Ludea eyaletinde” gerçekleştiği yazılıyor. Parantez içindeki açıklama, “Ludea” kelimesinin Judea’dan türediği ve “Yahudilerin Toprağı” anlamına geldiği anlatılıyor. Cahilliğimi bağışlayın ama Roma İmparatorluğu’nda Ludea diye bir eyalet hatırlamıyorum, bilen varsa blog olarak çeşitli sürprizlerimiz olacak şanslı okuyucumuza. İroninin şahikası ise bunun Judea’dan türediğinin iddia edilmesi. Bir kere eyaletin Latince adı İngilizce olan Judea değil Iudaea’dır. Ludea’nın nerden geldiğini bilen varsa beri gelsin. Aklıma gelen en mantıklı açıklama İngilizce literatürdeki “Iudea” kelimesinde baş harfi “L” ile karıştırmış olabilecekleri. Eğer değilse, sözün bittiği yere geldik demektir. Tabii tarihçi olarak ikilinin birinci elden kaynaklar şöyle bir göz gezdirmesini ya da en azında birkaç yerde zikretmesi gerekirdi. Flavius Iosephus’tan bahsediyorum elbette. MÖ 1. yüzyılda Roma-Yahudi ilişkilerine dair bir numaralı kaynaklarımızdan biri. Ayrıca Hellenistik dönem ve çok daha öncesi için de önemli bir yazar. Ne gerek var canım, altı üstü Yahudi tarihi!

Eyalet Roma’nın başını epey ağrıtmıştır, doğru. Özellikle alt sınıflar Roma’nın kötü yönetimine karşı direnmiştir. Üst sınıflar ve ruhban sınıfı ise ancak çok ciddi provokasyonlar olduğu zaman isyana kalkışmıştır. Caligula’nın heykelini Yahudi tapınaklarına diktirmek istemesi ya da Hadrianus’un sünneti yasaklaması ve şehrin ismini değiştirmek istemesi gibi. Bereket versin ki bu örnekler kitaba alınmış. Ünlü Bar Kokhba isyanına yer verilmiş, fakat Antoninus Pius’un saltanatında ve ardından Severus-Niger mücadelesi sırasında çıktığı bilinen iki isyan daha var. Yazarların bahsettikleri isyanlarla ilgili tonlarca makale olmasın rağmen, burada sadece kuru tarih bilgisi var. Oysa bu tür bir çalışmada çok daha fazlası gerekir.

s. 93’te ise Yahudilerin Anadolu’ya girişleri konu edilmiş. Burada İskender’in bir kısım Yahudi’yi Smyrna, yani Eski İzmir’e sürdüğü iddia ediliyor. Bildiğim kadarıyla böyle bir şey asla gerçekleşmedi. Ne Flavius Iosephus ne İskender’in seferini yazmış Arrianos ne Curtius ne de Plutarkhos gibi ana kaynaklarda böyle bir sürgünün gerçekleştiği yazmıyor, baktım. Bilen varsa lütfen söylesin. Bu, muhtemelen daha geç bir olayla ilgili: Iosephus’un bahsettiği ve III. Antiokhos tarafından Lydia valisi Zeuksis’e yazılmış yaklaşık MÖ 205 tarihli bir mektupta, kral 2000 Yahudi’yi aileleriyle birlikte Mezopotamya ve Babil’den Anadolu’ya –Lydia ve Phrygia- göndereceği bildirir. Belki bu ya da benzeri bir olaydan bahsediliyor, ama çok büyük olasılıkla İskender bizzat böyle bir karar almadı. Yine de yanılma payı bırakıyorum. Eh, kaynak belirtmezseniz olacağı budur. s. 94’te Anadolu Yahudiler başlığı altında yarım sayfalık bir bölüm var. Yahudilerin Anadolu’ya nasıl geldikleri ve hangi tarihten itibaren burada yaşadıklarına dair kaynaklarda yeterli bilgi bulunduğunu iddia ediyor yazarlar. İyi de nerde bu kaynaklar? Hiç tarih de verilmemiş. Bazı Anadolu şehirleri –Bergama, Milas, Dinar, Efes- geçiyor da, buradaki Yahudi nüfusunun nitelikleri, yapısı, geçmişi hak getire. Bu bölümde Yahudi Kültürü Türkçe Yayınlar serisinde Moshte Sevilla-Sharon’un 1982 tarihli Türkiye Yahudileri adlı eserine atıf var. Bu yazar kimdir, amatör bir tarihçi mi yoksa akademisyen mi bilmiyorum. Ben size bir güzellik yapayım sayın yazarlar: Gelecekte Bir daha böyle bir konuya eğilirseniz Trebilco’nun 1991 tarihli Jewish Communities in Asia Minor kitabına bir göz atmanızı öneririm.

Tabii memleketteki yayınevlerinin ve yazarların kronik hastalığı olan indeks yokluğu ve yalan yanlış terim ve antik isimler meselesi var. Birkaç örnek vermezsem içim rahat etmeyecek: Ashkelon=Aşkelon, Canaan=Kenan Ülkesi (s. 15); Kurus=Kyros (s. 89); Dara=Dareios (s. 90); Judea=Iudaea (s. 91); Lusius Quitus=Lusius Quietus (s. 92); Trajan=Traianus (s. 92). Bunları yazıyorum, çünkü bir araştırma yaparken yalan yanlış isimler yüzünden doğru kaynaklara ulaşamıyorsunuz. Keyhüsrev’in aslen Eski Yunanca’da Kyros olduğunu, bunun İngilizcede Cyrus olarak yazıldığını bilmezseniz nasıl araştırma yapacaksınız? Herodotos’ta Keyhüsrev diye arasın Pelin Batu bakalım çıkıyor mu? Konuya vakıf olmayan meraklı biri bu yüzden binlerce kaynaktan mahrum kalır.

Bundan sonraki bölümler benim ilgi alanımın dışında, ama genel olarak birkaç söz söyleyebilirim: Bir kere doğru düzgün bir kronoloji yok, plan hiç yok. Araya sıkıştırılmış kaçak bölümler, kısa bilgiler, konu bütünlüğü sergilemeyen başlıklar. Kısacası karmakarışık, takibi zor bir kitaptan bahsediyoruz. Baştan savma olduğu o kadar açık ki, şu yazıdan bile daha çok şey öğrenirsiniz. Ayrıca gördüğüm kadarıyla eskiçağ Yahudileriyle ilgili bölümlerde görülen bilimsellik, kaynakça ve atıf pespayeliği sonraki kısımlar da hız kesmeden devam ediyor.

Bu yazının asıl amacı Yahudilikle ilgili bilgileri düzeltmek ve kitap eleştirisi yapmak değil. Yukarıda da belirttiğim gibi bu hataların sorumlusu asıl meselem. Popüler kitaplara karşı değilim, Pelin Batu’ya da öyle. Sadece Pelin Batu ya da onun konumundaki tanınmış ve kendisini belli bir alanda uzman olduğu izlenimi yaran kişilerin nasıl olup da böyle bir garabete imza atabildikleri asıl beni düşündüren. Batu gibi bir kişi bu kitap hakkında hocalarının, akademideki tanıdıklarının ne düşüneceklerini hiç hesaba kattı mı? Ya onun adını görerek ve güvenerek aldıkları kitaptaki eksik bilgilerle donatılacak okuyucuların hali ne olacak? Tanınmış olmanın bir bedeli var: Buna yakışır işler yapmalısınız. Bir tarih eseri için yapılabilecek en kötü yakıştırmalardan biri “yarım yamalak”tır bence ve bu kitap maalesef böyle bir eser. Kısacası mesele hitap ettiği, kendisini izleyen yüz binlerce kişiye karşı Batu’nun -ya da bir başkasının- hissettiği sorumluluk ve bilim ahlakıyla ilgili.

Akademi İçin Bir Dipnot: Footnote Filmi ve Düşündürdükleri

Akademik dünyayla ilgili filmlerin sayısı azdır. Bilim adamlarının biyografileri zaman zaman sinemaya aktarılmıştır, ama bilim çevreleri üzerine zeki  gözlemler yapan filmler nerdeyse yok gibi. Akademik çevrelerdeki dinamikleri, böyle bir ortamda bilim adamı olmanın ne anlama geldiğini, akademinin geleneklerini, popülerlik, kıskançlık, bilimsel etik vs. anlatan filmler benim kastettiğim. Bu sene en iyi yabancı film Oscar’ına aday olan İsrail yapımı Footnote adlı film işte böyle bir örnek. Sadece Klasik bilimcilerin değil, memlekette genelde akademik dünyayla haşır neşir herkesin ilgiyle izleyeceklerini tahmin ettiğim film, ikisi de filolog bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor. Burada filmin eleştirisini değil, akademik dünya hakkında anlattıklarına dair fikirlerimi yazacağım. Önce ne anlatıldığını özetlemeye çalışayım:

Eliezer ve oğlu Uriel Shkolnik Talmud üzerine çalışan iki filolog. Baba Shkolnik yıllarını Talmud’un farklı el yazmalarını araştırıp kataloglamaya ayırmış bir bilim adamı, ama akademik çevrelerde ismi bilinse de genelde dışlanan ve derslerine nerdeyse kimsenin katılmadığı biri. Bugüne kadar sadece bir kişi tarafından eserinde referans gösterilmiş ve o kişi de Eliezer’in hocası ve büyük Talmud alimlerinden biri olan N. Feinstein. Eliezer’in tek gurur kaynağı bu. İçine kapanık, aksi ve asosyal biri. Bütün gününü kütüphanede ve çalışma odasında geçiriyor. Öyle ki orada yatıp kalkıyor; eşiyle değil. Yıllar önce, Ortaçağ Avrupa’sında dolaşımda olan bir Talmud kopyasının muhtemel varlığı üzerinde çalışırken meslektaşı ve rakibi Yehuda Grossman asıl kopyayı rastlantı sonucu bulup yayınlayınca, Eliezer’in bütün çalışması bir anda değersizleşiyor. Öte yandan Eliezer’in oğluyla olan ilişkisi nerdeyse yok gibi. Doğru düzgün diyalog kurmadıkları gibi Eliezer oğlu Uriel’in çok popüler bir bilim adamı olmasını kıskanıyor. Uriel’in İsrail Bilimler Akademisi’ne kabul töreninde bunu açıkça görebiliyoruz. Üstelik Eliezer oğlunun bilimsel yaklaşımlarını yüzeysel ve hayalperest olarak değerlendiriyor. Kendisi bir arşivci mantığıyla her şeyi kesin ve net olarak kaydetme, kataloglama, karşılaştırma taraftarıyken (özel yaşantısında da çok düzenli biri) oğlu gibilerinin popüler ve farklı yaklaşımlarını tasvip etmiyor. Bir gün Eliezer yıllardan beri aday gösterildiği, ama kazanamadığı İsrail Ödülü’nün kendisine verileceği haberini alıyor. Ancak oğul Uriel ödül komitesi tarafından bir toplantıya çağırılarak, soyadı benzerliğinden dolayı bir hata yapıldığını, ödülün aslında kendisine verileceğini öğreniyor. Komite başkanı ise baba Shkolnik’in rakibi Grossman. Tartışmalı toplantı sonucunda Uriel bunu babasına söylemeyi reddediyor ve hakkından feragat ederek ödülün ona verilmesini istiyor. Grossman’ın şartı ise Uriel’in komitenin gerekçeli kararını kendisinin yazması ve bir daha bu ödüle aday olmaması. Uriel bunu kabul ediyor. Ancak Eliezer ödül hakkında kendisiyle yapılan bir röportajda, oğlu gibilerinin çalışmalarına olan öfkesini kusuyor nerdeyse. Oğlu röportajı okuyor ve sırrı açıklayıp açıklamamak arasına kararsız kalıyor. Babasına duyduğu öfke yüzünden gerçeği annesine söylüyor. Öte yandan baba Shkolnik ise bunlardan bağımsız olarak komitenin gerekçe yazısının aslında oğlu tarafından yazıldığı öğreniyor (karardaki ifadelerin oğlunun yazılarında kullandığı cümlelere benzediğini fark ediyor).

Burada özeti keselim ve filmin gözlemlerine bakalım: Baba Shkolnik’in yıllar süren araştırmalarının akademide yeteri kadar takdir edilmemesinden dolayı duyduğu kırgınlık ve öfke daha filmin başında fark ediliyor. Kıskanç bakışları ve isteksiz alkışları bir yana, İsrail Bilimler Akademisi’nin oğlu için yaptığı törende kısa süreliğine dışarı çıkan Eliezer, dönmek istediğinde güvenlik görevlisi tarafından ziyaretçilere özel bilekliği takmadığı için onu engelliyor ve ancak bir başka meslektaşının tesadüfen olaya şahit olup Eliezer’i tanıdığını söylemesiyle içeri girebiliyor. İlginç olan ise kendisini törenin baş konuğu Uriel’in babası olarak tanıtmayı seçmemesi; görünüşe bakılırsa akademik unvanı ve ünüyle bu hakkı elde etmeyi istemesi. Yaptığımız işten iyi bir gelir beklemiyoruz ve paradan alamadığımız tatmini mesleki prestij iyi kötü, hatta belki fazlasıyla karşılıyor ve bize hatırı sayılır bir manevi haz sağlıyor. Bu elbette kötü bir şey değil; sevdiğimiz işin zaten bize böyle hissettirmesi gerekir, ama burada mesele bize manevi tatmin sağlayan şeyin  zamanda diğerleri tarafından da takdir takdir edilmesi. Sonuçta Klasik bilimlerde yaptığınız iş kadar varsınız; bir devlet memuru gibi 5’ten 9’a belirli işleri yapıp, akşam da işi işte bıraktığınız bir meslek değil bu. Aynı Eliezer’in yaptığı gibi eve döndükten sonra saatlerinizi çalışarak geçirdiğiniz bir disiplin; yani sürekli mesaideyiz. Aslında sosyal bilimlerde mesai olmaz; kafanız sürekli çalışır, bir şeylerle meşguldür. İşte Eliezer bu çaba ve fedakarlıklarının ödülünü almak için içten içte yanıp tutuşuyor.

Bununla birlikte, Eliezer bu ödülü gerçekten hak ediyor mu, bu soru film tartışmaya açık bir şekilde sunuluyor: Uriel, ödül komitesiyle yaptığı toplantıda hatayı öğrenince komite başkanı ve babasının rakibi Grossman ile ilginç bir tartışmaya giriyor. Grossman yaşlı bir kurt olmakla birlikte, Eliezer hakkında söylediklerine hak vermeden geçemedim. Uriel babasının daha önce ödüle aday olduğunu ve bu meşakkatli çalışmasının artık takdir görmesi gerektiğini iddia ederken, Grossman Eliezer’in Talmud kopyasıyla ilgili çalışması dışında başka hiç bir dişe dokunur makale ya da kitap yazmadığını ve bugüne kadar sadece bir kez refere edildiğini ısrarla belirtiyor. Bu benim ve muhtemelen çoğunuz için tanıdık ve maalesef memlekette geçerli olan bir argüman. Grossman bizde ödül vermeye kalksa etrafına bir bakar ve herhalde kendine verirdi! Mesele şu ki bu, İsrail’in en prestijli ödülü ve böyle bir seçimde objektif olmak şart. Grossman’ın düşündükleri bu açıdan kesinlikle doğru. Internet’te küçük bir araştırma yaptım ve bizde bu türden ödül veren iki kuruma kısaca değinmek istiyorum: Bunlardan biri olan TÜBİTAK’ın bilim ödüllerinde sosyal bilimler kategorisi bulunuyor. Ancak benim TÜBİTAK Internet sayfasından görebildiğim kadarıyla –yanlışım varsa lütfen düzeltin- bugüne kadar ödülü alan tek bir Klasik bilimler çalışması olmamış; aslına bakılırsa sosyal bilimler kategorisi sadece 2008 ve 2011 yıllarında ödül vermiş. Emin değilim ama herhalde ödüle değer bir izim bulamadılar. Diğeri ise Sedat Simavi ödülleri ki, buradaki sosyal bilimler kategorisinde Osmanlı ile ilgili çalışmaların ödüllendirildiğini görüyoruz (eğer bir şeyi gözden kaçırmadıysam). Sonuç olarak bu ödülleri kazanabilmiş herhangi bir Klasik bilimler çalışması maalesef yok. Ödüle layık görülen eserlerin kapsamlı sosyolojik, iktisadi ve tarihi çalışmalar olduğunu görüyoruz. Şimdi size soruyorum: Acaba Klasik bilimlerde bu alanda ne gibi çalışmalarımız var? Yunan ya da Roma dünyasını bıraktım; Anadolu için var mı? Magie’nin Roman Rule in Asia Minor’una denk ya da Price’ın Anadolu’da imparator kültünü anlattığı Rituals and Power gibi antik çağın ve sosyal, ekonomik vb. gibi alanlarında referans olabilecek bir Türkçe eser bulunuyor mu? Bunlar aklıma ilk gelenler sadece. TÜBİTAK ve Simavi ödüllerinin kriterlerini eleştirebilirsiniz, hatta Klasik bilimlerdeki akademisyenlerin bu ödüllere ilgi göstermemiş olması da mümkün. Ama bence zaten bu ödüllere aday olabilecek kriteri yerine getirmiş eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Baba Shkolnik gibi kataloglama, düzenleme, bir alanda aşırı uzmanlaşma gibi eğilimlerin doğrultusunda yapılacak çalışmalarla ödül kazanmak çok zor. Baba Shkolnik’in 16 yıldır bu ödüle aday gösteriliyor olmasına işaret ederek görüşümün yanlışlığını savunabilirsiniz. Ancak bunca senedir hiç kazanmadığını ve belki de bir vefa göstergesi ya da Grossman’ın suçluluk duygusuyla –veya intikam- Eliezer’i sürekli gündemde tutması mümkün. Öte yandan Uriel’in ilgi alanı ve filmin ima ettiği çalışmaları çok daha temel, güncel ve geniş açıdan ele alınmış konuları içeriyor. İşte bu yüzden hem Bilimler Akademisi üyeliğine hem de ödüle layık görülmüş. Yanlış anlaşılmasın, Eliezer’in yaptığı türden çalışmalar elzem, fakat sorun Eliezer’in küçük dünyasına hapsolmuş şekilde yeni gelişmeler ve akımlardan habersiz çalışmalarını sürdürmesi; öyle ki meşhur filozof ve Talmud yorumcusu Emmanuel Levinas’a aptal diyebiliyor, muhtemelen hiç okumadan. Bizde kaç kişi Braudel, Carr, Marx, Smith, Gibbon, Mommsen gibilerini iyi kötü biliyor acaba? Eliezer Talmud versiyonlarını sınıflandırarak nicel bir iş yapıyor, ama oğlu gibileri ise bunların ne anlattıklarıyla daha ilgili. Eliezer sınıflandırmalardan çıkan sonuçları sağlam bir temele dayanarak genel bir çerçeve içine oturtsaydı ve sonuçlardan yola çıkarak bize büyük resmi gösterebilseydi ödülü çoktan kazanmıştı belki de. Dolayısıyla Eliezer’in sorunu aslında memleketimizdeki Klasik bilimlerin sorunuyla örtüşüyor: Kapsamlı sosyolojik, ekonomik, iktisadi, tarihi, antropolojik, psikolojik değerlendirmeler yapmakta eksiklik; teorik çalışmaların yetersizliği; popülerliğin bilimsel olmamakla eş değer tutulması; karşılaştırmalı yöntemlere baş vurulmaması vs. Bu problemler de zaten ödülü hak edecek çalışmalar çıkmasını büyük ölçüde engelliyor.

Filmin önemli sahnelerinden biri ödül komitesinin başı Grossman ile Uriel’in arasındaki tartışma. Burada Grossman ve Uriel kartlarını diğer üyelerinde önünde gayet açık oynuyor. Uriel yıllardır aday gösterilmesine rağmen neden babasının İsrail ödülünü hak etmediğini soruyor Grossman’a. Uriel’e göre Grossmna babasından nefret ediyor, çünkü Eliezer her zaman ikisini hocası olan Feinstein’e çok daha yakınmış. Bulduğu el yazmasını 30 yıldır bu konu üzerinde çalışmış babasına vermesi gerektiğini, bunun Eliezer’in hakkı olduğunu söylüyor. Kişisel husumeti dolayısıyla Grossman’ın, daha babasının ilk kez adaylığında jüriden kendi isteğiyle çekilmiş olması gerektiğini belirtiyor Uriel. Yayını yapmanın aslında babasının hakkı olduğunu, ama bulunan el yazmasını ondan gizleyip bilim alemine vakit kaybetmeden sunmasıyla bu hakkı onun elinden aldığını belirtiyor. Grossman’ın işlerin şeffaflıkla halledilmesi gerektiğini söylemesi üzerine Uriel, aynı şeffaflığı neden Mishna Projesi’nin başkasını olarak bilim adamlarının el yazmalarına erişiminde göstermediğini soruyor Grosmman’ın yazmaları okuma taleplerini reddetmesinin nedeni olarak yazmalar hakkındaki teorilerinin çürütülmesinden endişe duymasını gösteriyor. Dahası 12 yıllık bir çalışmanın ürünü olan bir tezi sırf babası danışman diye reddettiğini de vuruyor yüzüne. Bunun üzerine Grossman Eliezer’e ait tek başarının Feinstein’ın kitabında onu refere etmesi olduğunu, bunun dışında değerli hiç bir şey yayınlamadığını söylüyor. Feinstein’in o dipnotu Eliezer’in kendisine bir rakip olarak görmediği ve onu sırf küçümsediği için verdiğini iddia ediyor.

Burada hem Uriel’in hem de Grossman’ın haklı ve haksız olduğu noktalar var elbet. Ama temelde kişisel yargılarla bilimsel etik birbirine girmiş durumda. Evet Grossman’ın Elizer’le husumeti olabilir, ama Eliezer ödülü alacak kadar önemli bir bilim adamı mı, çalışmalarıyla bunun hak ediyor mu? Eğer öyle değilse neden 16 sene boyunca ödüle aday gösterildi? Ve eğer hak ediyorsa neden 16 sene boyunca kazanamadı? Grossman’ın Eliezer’i sürekli aday statüsünde tutması kişisel bir intikam gibi görünebilir, ancak komitedeki diğer üyelerin de Eliezer aleyhine oy kullanmış olmaları gerektiğini hesaba katmalıyız. Bu noktada toplantıdaki diğer üyelerin Eliezer lehine tek bir laf dahi etmemeleri ilginç. Aynı şekilde Grossman’ı da Eliezer’e karşı tutumu dolayısıyla eleştirimiyorlar, ama bunun sebebi Grossman’dan çekinmeleri olabilir. Sonuçta her iki tarafın da suçu var: Grossman etik davranmamış ve Eliezer de ödül için gerekli niteliklere sahip değil. Dolayısıyla bir suçlu bulmak zor. Kişisel husumetler burada olduğu gibi bizde de ön plana çıkan bir sorun. Fikrine katılmadığını birisini nezaket sınırları içinde eleştirseniz bile sonunda kişisel saldırılara maruz kalabiliyorsunuz. Kişi bir yanda sizin fikrini çürütmeye çalışırken aynı anda küçümseyici ifadelerle kişisel bir saldırıda bulunabiliyor. Her yerde olduğu gibi burada da ölçümüz kaçmış durumda. Yapılan her eleştirinin şahsına saldırı olduğunu düşünen bilim adamları, karşı tezleri çürüteceğine enerjisini eleştireni yerin dibine batırmakla harcıyor.

Üniversite ortamı gibi resmi ilişkilerden ziyade kişisel yakınlığın ön plana çıktığı yerlerde tarafsız değerlendirme yapmak çok zor. Düşünün: Ara sıra çay muhabbeti yaptığınız veya daha yakın bir meslektaşınızın danışmanı olduğu bir tezin savunma jürisine giriyorsunuz ve tezi reddediyorsunuz. Bu bir ya da birkaç kez olsa, o insanla ilişkiniz nasıl bir hâl alır? Ya da yazdığı bir makaleyi eleştirme gereği duydunuz. Sizce Türk üniversitelerinin ortamında aranızdaki ilişki ne kadar reddedilmiş tez, eleştirilmiş makale ya da verilmemiş ödül kaldırır? Bir süre sonra jürilere, komisyonlara alınmamaya başlarsınız muhtemelen. Tez gerçekten kötü olabilir veya ödül hak edilmemiştir gerçekten de, ama bunu arkadaşına bile söyleme cesareti olan siz devre dışı bırakılmışsınızdır. Bütün bunlar iş arkadaşlığını özele taşıdığınızda daha da sorunlu hâle gelebilir. Maalesef üniversite ortamı insanları ister istemez yakınlaştıran, kaynaştıran ve bir şekilde iş arkadaşlığının sınırlarının bulanıklaşmasına sebep olan bir ortam. Böyle bir ortamda herkese aynı mesafede kalıp eleştirmek veya hak etmediğini bile bile sırf iyi bir dostunuz diye o kişinin eksikliklerine göz yummak zor hâliyle. Uriel’e göre Grossman ödül jürisinde olanlardan birinin tezini çürüteceğinden korktuğu için akademik yükseltilmesine karşı çıkmış ve o kişi hâlen Grossman’ın başkanlığını yaptığı ödül jürisinde! Kısacası kurulan dostlukların bir eleştiri ya da şerhle yıkılma tehlikesi var. Eliezer Grossman’a selam bile vermiyor ve Grossman da kişisel nefretini akademiye taşıyor. Bir yandan Grossman’ın etik olmayan davranışlarına  diğer yandan Eliezer’in modası geçmiş fikirlerine, tutuculuğuna, doğru düzgün bir yayın bile yapmamış olmasına kızıyorsunuz.

Bizim için önemli diğer bir sahne, Eliezer’in gazete röportajı. Burada Eliezer modern bilim adamlarının bilimsel yöntemleri hakkında bazı tespitlerde bulunuyor ve Uriel’i bilimsel değil popüler olmakla dolaylı olarak suçluyor. Eliezer öncelikle İsrail Ödülü’nün kararlarını eleştiriyor. Ona göre son yıllarda ödül alanlar bilimsel anlamda araştırmacı değil, Talmud dönemine ait boş şeyler (“rattles”) üzerine çalışan, Yahudi bilgelerin evlilik hayatına dair  “derin” düşünceler aktaran ya da Babil diasporasında kurabiye tarifleri hakkında yazan kişiler ve bilimsel bir katkı yapmaktan uzaklar. Eliezer kendisine verilen bu ödülle birlikte akademinin, popüler kanıya göre değerlendirilmeyen derin ve ayrıntılı araştırmalara yeniden şans vereceğini ümit ediyor. Gazeteci, oğlu Uriel’in de Talmud döneminde evlilik müessesesi üzerine yazdığını ve baba-oğlun karşıt düşünce okullarına mensup olduğunu hatırlatınca şöyle bir örnek veriyor: “Diyelim ki ikimiz de çanak çömlek parçalarıyla ilgileniyoruz. Birimiz bunları inceliyor, iyice temizliyor, katalogluyor, bilimsel şekilde ve kesin olarak ölçümünü yapıyor; hangi döneme ait olduklarını, kimin tarafından yapıldıklarını anlamaya çalışıyor. Eğer bunu başarırsa işini doğru yapmış sayılır ve sonuçlar nesiller boyunca bilimsel değerini korur. Diğerimiz ise çömlek parçalarına birkaç saniye bakar ve hepsinin iyi kötü aynı renkte olduğunu görerek bunlardan bir kap meydana getirir. Parçalar farklı dönemlere ait olabilir ve birbirlerine tam uymayabilir, ama asıl olan artık bir kaba sahip olmasıdır. Kap güzel ve çekicidir, ama bilimsel gerçekle alakası yoktur. Boş bir kaptır, yanılsamadır, temelsiz bir kuledir.”

Bu çarpıcı ifadeler filmin baba-oğul çatışması yanı sıra iki farklı bilimsel yaklaşımı da ele aldığını gösteren bir sahne ve röportaj Uriel’in babası hakkında görüş yazdığı anlarla karşıt kurgulandığından daha da çarpıcı bir hal alıyor. Uriel’in yazdıklarına birazdan değineceğim, ama önce Eliezer’in fikirleri: Eliezer’in burada Türkiye’de Klasik bilimlerin temel sıkıntılarından birine değindiğini anlamış olmalısınız. Kataloglama, sınıflandırma, tarihleme, analoji elbette gerekli, ama iş burada bitmiyor. Bunların ete kemiğe büründürülmesi, bir bağlam içine sokularak “içine hayat üflenmesi” lazım. Eliezer bu keramiklerin arkasındaki insan faktörünü unutuyor; buna hiç değinmiyor. Çalışmalarında eksik olan şey bu gibi göründü bana. Eliezer haham literatürü ve Talmud folkloru gibi konular yerine biraz da işin tabiri caizse “ameleliğine” değer veriyor. Bu amelelik bir savı sağlam temellere oturtmak için kesinlikle gerekli ve küçümsenecek bir şey değil. Somut ve doğru veriler gerekli bize. Sorun bu verilerin nasıl yorumlanacağı. Eliezer hiç bir şekilde yorumdan bahsetmiyor mesela; bilimsel doğruluk ve sınıflandırma ön planda. Öte yandan Uriel sosyal ağırlığı olan, gündelik hayata değinen daha yorum açık konulara ağırlık vermiş. “On Culture and Identity” adlı kitabını başlığına göre değerlendirirsek Talmud döneminde bireylerin deneyimlerine, toplumsal hayata, o dönemde yaşamanın ne anlama geleceğine dair fikirler sunuyor muhtemelen. İşte Eliezer’in zayıf noktası burası; işin hamallığını gayet güzel yapıyor, ama onca verinin ortaya koyduğu muhtemel manzarayı görmeyi reddediyor ya da göremiyor. Bu bilim adamlığı değil mi peki diye sorabilirsiniz. Arne Furumark’ın çalışması sayesinde Miken keramik tipolojilerini biliyor ve tarihlemesini yapabiliyoruz. Sormamız gereken, Eliezer’in bu çapta bir bilim adamı olup olmadığı. Furumark’ınki gibi kapsamlı çalışmalardan yararlanarak bir yerleşmenin keramiklerine bakıp tarihleme ve tipoloji hakkında bir sonuca varırsınız ve böylece sağlam bir temeliniz ve hikayenizi anlatacak bir bağlamınız olur. Ancak o kapların içinde neyin taşındığı, nereye taşındığı, muhtemel deniz rotaları, ticaretin niteliği gibi konular, Eliezer’in bir Miken uzmanı olsa pek üzerinde durmayacağı şeyler. Buna bağlı olarak göstergebilim, semiyotik, bilişsel arkeoloji türünden kavramları da Levinas’ın fikirleri gibi tartışmadan bir kenara iteceği kesin. Eliezer görünüşe göre en fazla titizliği ve kesinliği ile bir Furumark –ki Furumark bundan daha fazlası elbette- olabilir belki. Ama Furumark’ın çok daha üretken olduğu kesin. Eliezer’in verdiği kap örneği sanırım daha ziyade eski geleneksel arkeoloji ile Yeni Arkeoloji arasındaki farka benzetilebilir. Yani kataloglama yerine kültürel süreçlere, değişime vb. önem veren bir yaklaşımlar, Eliezer’inki gibi sınıflandırma ve tarihlemeye eğilimli bir anlayış arasındaki fark. Öte yandan Uriel’in çalışmaları hakkında filmin babasınınkiler kadar ayrıntıya girmediği de bir gerçek. O yüzden Uriel’in bilimsel yetkinliğini anlamak çok daha zor. Gerçekten de babasının dediği gibi yüzeysel ve boş şeylerle mi ilgileniyor? Yahudi bilgelerin evlilik hayatı önemsiz mi? Aslına bakarsak ikisinin yaptıkları da gerekli. Ancak Eliezer doğru düzgün yayın yapmamış, dersleri ilgi çekmiyor, tek bir proje üzerine 30 yılını harcıyor ve sonuçta bilim dünyasına katkısı vasat düzeyde gibi. Bunda elbette Grossman’ın payı var, ancak Eliezer de geçmişi bırakıp yeni çalışmalar yapmayı, yeni savlar üretmeyi denememiş anlaşılan. Bizden biri bu çalışmaların sunduğu büyük resmi es geçip küçük parçalara bölerek orada burada yayınlar ve şimdiye kadar ordinaryüs olurdu. Bir keramik parçasından kap yaratanlar sorunun bir diğer kısmı. Uriel’in böyle olup olmadığı belli değil; görünüşe göre herkes onu takdir ediyor. Eliezer’in eleştirdiği bakış açısıyla olaylara yaklaşırsanız birkaç darbe sonunda ürettiğiniz tez yerle bir olur. İşte burada Eliezer türünde insanların güvenilir ve kesin bilgilerine ihtiyaç var. Öte yandan sosyal bilimlerin insanlar ve kültürlerle ilgili olduğuna göre evlilik ya da başka konular da önemli. Sadece el yazmalarını tasnifleyerek bir dönemi açıklayamazsınız. Eliezer bize yolu gösterecek ve o yolu inşa edecek –gerekirse kendisi de o yolda yürüyecek- biz de o yolda ilerleyip gördüklerimizi yorumlayacağız. Bu ortak ve organik bir çalışma olacak. Yani Eliezer ve Uriel’in çalışmalarını birbirini dışlamıyor, aksine tamamlıyor.

Acıklı olan ise bu sahne süresince Uriel’in jürinin gerekçeli kararını kaleme alırken babası hakkında yazdıkları ya da daha doğrusu yazamadıkları. Uriel babasının çalışmalarını tanımlarken ilk aklına gelen ifadeleri yazıyor, fakat daha sonra düşündükçe bunları silip yerine daha mütevazı olanlarını koyuyor. Şöyle ki:

“his research projects” yerine “his research project”; “his many publications” yerine “his few publications”; “his great proficiency in Talmudic literature and his creativity” yerine “his impressive throughness in research”; “the greatness and uniqueness of professor Shkolnik” yerine “his fortress deployed over all branches of Talmudic literature” gibi.

Şimdi Uriel’in kelime tercihlerine bakarak babasını yenilikçi, üretken ve otorite sayılan bir önemli bir bilim adamı olarak görmediği açık diyebiliriz. Bu konuda istese de istemese de Grossman’la aynı fikirde gibi. Ama yazının sonunda çalışmasının Talmud araştırmacıları için bir temel oluşturduğunu söyleyerek babasının yaptığı çalışmayı bir ana başvuru kaynağı gibi gösteriyor. Ancak bunu söylerken samimi mi bilmiyorum, zira sonuçta ödülün verilişi için bir neden yazmak zorunda öyle ya da böyle. Film Eliezer’i kötü bir bir bilim adamı olarak göstermiyor. Gayet bilgili ve yetenekli biri, fakat engin bilgisini bir türlü doğru şekilde kullanmıyor, kibirli ve çok tutucu. Öte yandan filmin Uriel’e bakışı daha pozitif gibi. Uriel babası uğruna ödülden vazgeçerek seyircide bir sempati uyandırıyor, fakat babasıyla diyaloga girmek ve konuşmak konusunda hiç bir gayreti yok. Röportajdan sonra bile gidip babasıyla tartışmıyor bile. Baba-oğlun aile hayatları da hiç parlak değil, fakat burada bunu tartışmayacağım. İyi bir bilim adamı olmak için illa ki iyi bir insan mı olmak gerekir o başka bir mesele.

Uriel’in yazısından çıkardığı ifadelerin böyle prestijli bir ödül için gerekli kriterleri sağladığı konusunda az çok fikir birliğimiz vardır sanırım. Ancak bu kriterleri memlekette uygularsak kaç kişi ödül alır orası biraz şüpheli. Uzun uzadıya bunu tartışmak niyetinde değilim; yazılarımı takip edenler fikirlerimi az çok biliyordur sanırım. Ama sosyal bilimler ödüllerinde Klasik bilimler literatürünün bulunmayışı yeteri kadar düşündürücü zaten. Bence Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü ya da Türkiye’deki diğer yerli ve yabancı kurumlar (Alman, Hollanda arkeoloji enstitüleri, Suna-İnan Kıraç Vakfı vs.) sadece bizim alanımıza yönelik böyle ödüller vermeliler. Böylece hem ilgi artar hem de nitelikli uluslar arası yayın sayısı. Filmin sonu üzerine de birkaç kelam etmek istiyordum, ama izlemek isteyenler olur diye bundan vazgeçtim. Uzun lafın kısası, Footnote bizim aleme ayna tutan doğru gözlemlere dayalı sağlam bir film.

Prof. Ali Dinçol’un Ardından Birkaç Söz…

Bilim dünyasında herkesin er ya da geç yerine getireceği acı ve buruk görevlerden biri sonunda beni de buldu maalesef: Genç kuşak bir akademisyen olarak sizi yetiştiren, üzerinizde emeği  olan bir hocanızın emekliliği ya da vefatı üzerine birkaç kelime de olsa yazma, onunla ilgili hislerinizi paylaşma anı. Ne yazık ki bunu ilk olarak hocam Prof. Dinçol için  yapmak zorunda kalmaktan dolayı çok üzgünüm. Kendisini uzun zamandan beri mücadele ettiği kanser yüzünden kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun.

Hocanın kişiliği ve çalışmaları daha önce kendisine ve eşi Belkıs Dinçol için hazırlanmış bir armağan kitabında gayet güzel bir şekilde paylaşıldı. Bunları yeniden tekrarlamak gibi bir niyetim yok. Kitabın kendisi her şeyi gayet net anlatıyor zaten. Ama Ali Hoca benim için başka bir yönden de değerliydi: Bizim gibi genç araştırmacı ve öğrencilere yaklaşımı ve desteğiyle. Bir öğretim üyesinin tek görevi sadece kitap ve makale yayınlayıp konferans vermek değil elbette. En az bunun kadar önemli bir diğer görevi de kendisinden sonra bayrağı taşıyacak insanları yetiştirmek, onları donanımlı birer bilim adamı  hâline getirmek, mesleki ahlakı aşılamak. Buna iyi makale ve kitaplar kadar ihtiyacımız var. Onca iş arasında öğretmek, anlatmak, yetiştirmek çoğunlukla ikinci plana düşüyor sanki. Çoğu akademisyen yoğun işler, kalabalık dersler, yetersiz öğrencilerden ötürü umutsuzluğa kapılabiliyor veya bunları önemsiz görebiliyor; asli görevinin sadece araştırma yapmak olduğunu düşünüyor. Böyle bir akademisyen en azından benim için başarısız bir öğretim üyesidir. Üniversitelerin ve eğitim sisteminin durumu ortadayken bize daha çok iş düşüyor. Çok iyi yetişecek birkaç kişi bile önemli.

İşte Ali Hoca bunu hayattayken başarabildi diye düşünüyorum. Yetiştirdiği öğrenciler şimdi çok başarılı Hititologlar olarak kürsünün başında. Bu yüzden onları her gördüğümde Ali Hoca’nın ölmediğini biliyorum. Onlar gibi benim de üzerimde büyük emeği geçmiş bir insandı: Yurt dışı bursu için ne yapacağım diye düşünürken,  kendisiyle bu konuyu hiç konuşmamış olmama rağmen, geldi ve benim yurt dışında çalışmam gerektiğin söyledi. Büyükada’daki evine davet ederek bizzat tavsiye mektubumu yazdı ve gerekli görüşmeleri yaptı. Eğer desteği olmasaydı şimdi çok sıradan bir doktora tezinin sahibiydim belki. O yüzden kitabımın her sayfasında onun emeğinin izleri olacak. Eminim kendisiyle uzun süre çalışma şansını yakalamış insanlara katkısı bana yaptıklarından çok daha fazladır. Ve yine eminim ki o insanlar şimdi çeşitli nedenlerle akademik kariyer yaparak iyi bir akademisyen olmayı seçmemişlerse de Ali Hoca sayesinden daha iyi birer insandırlar.

Ali Dinçol gibi insanlar için ölüm nasıl ve ne zaman gelirse gelsin her zaman yersiz ve erken olacak. Bizim görevimiz yaptıklarımız işlerle ve yetiştirdiğimiz insanlarla, Ali Dinçol gibi hocalarımıza ölümün onun gibi bizim için de kötü bir son değil çok daha güzel şeyler için bir başlangıç olduğunu göstermek diye düşünüyorum. Nur içinde yat Ali Hoca.

HAL VE GİDİŞAT SIFIR

 Bu yazı her sene fedakarlık edip kazılarda canla başla çalışan, ama hâl ve gidişattan da ümitsizliğe kapılanlar için.

Kazı sempozyumlarına ya da belirli bir kazı hakkındaki herhangi bir yerde yayımlanmış bir bildiriye bir bakın. Bu türden çalışmalarda anlatımı yönlendiren buluntulardır. Konuşmacı metnini çıkan buluntulara göre şekillendirir. Bunlar metinde tasniflidir, art arda gösterilir ve gösterildikten sonra da buluntu yerleri, tarihi ve ne anlama geldiklerinden bahsedilir. Aynı şekilde açmalar da hâkim olabilir konuşmaya. Arda arda güzelce kare biçimli açmaların planları, kesitleri gelir karşınıza. Okuduğunuzda ise bunlar başlıklar hâlinde sıralanır. Buna göre kazı bir buluntular ve açmalar bütünüdür. Konferans biter, konuşmacı alkışlanır, yaptığı çalışmalardan ötürü kutlanır. Ha bu arada, her kazının mutlaka bir “arkeoloji parkı projesi” vardır. Bunlar her kazı sempozyumunda ya da herhangi bir konferansta tekrarlanır; bir plan görürüz, belki birkaç düzenleme… Ama bunlar aslında ciladan ibarettir. Kazıyı yüceltme aracıdır. Aynı haz genellikle sunum sonlarına saklanan kazı ekibinin toplu fotoğraflarıyla yaşatılır: “Süper uyumluyuz, çok özverili çalışıyoruz bu sıcağın altında; eğlenceliyiz de…” imalarıyla yüklü fotoğraflar kazı başkanın teşekkürleriyle birlikte sunulur. Bu son kare bir ritüeldir; kazı devletindeki vatandaşların uyum içinde yaşadığını dosta düşmana gösterir. Sonunda konuşma biter; herkes huşu içinde dinlemiştir, güzel de buluntular görmüş, hatta başkaları kıskansın diye konulan ekip fotoğraflarıyla yüzlerinde tebessüm de belirmiştir. Herhalde bu kendinden geçme hâlinden olsa gerek, pek soru sorulmaz. Genelde böyle konuşmalar teşekkürlerle noktalanır. Soru-cevap kısmına tedirgin edici bir sessizlik hâkimdir, zira kimse çalışıp gelmemiştir. Ya konuşmacıyı tanıdıklarından iltimas geçerler ya da kendileri de kazı başkanı olmalarına rağmen -aslında tam anlamıyla bu yüzden- sadece kendi bölgeleri ya da kazıları hakkında konuşabilmektedirler. Çünkü zaten kazdıkları yer ne zamanında Yunan kültürünün bir parçası olmuştur ne de koca Roma İmparatorluğu’nun… Öylece tek başlarına takılan yerleşimlerdir bunlar… Hâl böyle olunca, kazı başkanın ne üst yapıları, ne kuramları; ne Britanya’yı ne İspanya’yı ne Galya’yı ne Syrakusai’ı ne de İskenderiye’yi bilmesine gerek yoktur. Hatta yaşadığı ülkenin diğer bölgelerini öyle çok iyi bilmese de olur. İskender Anadolu’dan geçmiştir ne de olsa, Hindistan’ın lafı mı olur? Anadolu’da çalışılacak bu kadar yer varken, Gallia ya da Afrika’daki Roma yerleşimleri ve arkeolojisinden onlara nedir ki? Oralarda başka bir imparatorluk hüküm sürmüştür çünkü o zamanlar ne de olsa.

Ne gerek vardır bunlara? “Az bilen az acı çeker” sonuçta… Böylece soru bölümü es geçilip kokteyl ve kahveye doğru yol alır mutlu yüzler. Güzel buluntuların ve düzgün kenarlı kare açmaların görüntüleriyle kendinden geçen topluluk, kokteyl ile ferahlar. Bir sanat galerisinin açılışındakini andıran manzaralar eşliğinde insanlar nedense soru-cevap kısmında söylemediklerini konuşur, tartışır. Bu arada siz de ortamın büyüsüne kapılırsınız, ancak beyninizin arkasında yine de sormadan edemezsiniz: “Eeee ?” Buluntular, geçen sezondan yarım kalmış ve bu sezonda açmaya devam edilmiş duvarlar, yine geçen sezon yanıtı bulunamamış ve bu sezonda cevabı aranmaya devam edilmiş sorular, cici planlar, yerleşmenin nereye kadar uzandığıyla ilgili o bitmek bilmeyen merak (her sene kazı yapılmasının en büyük nedeni budur zaten), “şimdilik bir şey söyleyemiyoruz” ya da “gelecek sezonda bunu ortaya çıkarmayı umuyoruz”, “ne yazık ki bu sene de tahribat çoktu; hepsini belgeledik” (ve bunun ardından gelen tahribat resimleri resmi geçidi) ifadeleri… Bunlar kafanızda uçuşurken aldatıldığınızı fark edersiniz. Zira bütün bu gösterişin, önemliymiş gibi sunulan sorunların, yerleşmeyi eşsizleştirmeye ve yüceltmeye dair çabaların ardında kazının “baltalar elimizde ipleri belimizde biz gideriz ormana hey ormana” havasında bir faaliyete dönüştüğünü görürsünüz. Zira kazı başkanlarının “bu konu şimdi bir öğrencimiz tarafından yüksek lisans/doktora tezi olarak çalışıyor” diye gururla reklamını yaptıkları çalışmalar bir araya getirilip bir türlü bir monografiye dönüşmez; bir bağlam içinde değerlendirilmez ve izole bir kazının izole bir sektöründeki bir çalışma olarak raflardaki yerini alır. Böylece bir kazıdan raflar dolduracak tez çıkmışken, bir tane monografiyi mumla aramanız gerekir. Zira kazı amacından sapmıştır; tezler, buluntular, restorasyon, “…. yılı kazı çalışmaları” başlıklı sayısız makale, arkeolojik park projeleri, tahribat belgeleme hobisi için bir sebil haline gelmiştir. Bütün, parçalarının toplamından daha az şey ifade etmektedir artık. İçi boşalmıştır bir kere. 5-10 yıllık plandan yoksun, her kazı sezonundan belki ancak 1-2 ay önce ya da arazide yapılan üstünkörü bir programa göre yürütülür proje. Her kazı bir soru ya da sorular dizisiyle başlamalı ve buna göre ilerlemeli, sonlandırılmalıdır diye okumuşuzdur bir yerlerde (muhtemelen Türkçe bir kaynaktan değil). Gelgelelim memlekette kazı, yerleşim sınırlarını belirleme, asıl meseleleri bir kenara bırakıp ikinci ya da üçüncü derece sorunlara odaklanma, plansız programsız idare, sadece yerleşimleri tespit edip yazıt aramadan ibaret yüzey araştırmaları gibi ulvi hedeflere sahip bir faaliyettir. Her yeni sezonun gidişatı bir önceki sezondaki verilere göre belirlenir; uzun vadeli planlara göre değil. Aslında bunların da bir önemi yoktur zaten; buluntular çıktığı, restorasyon yapıldığı ya da her yıl düzenli kazı sezonu bildirileri verildiği sürece her şey yolundadır. Sosyoekonomi, kuram, karşılaştırma, üst yapılar, yöntembilim, sınıfsal çalışmalar, göstergebilim gibi tuhaf konulara ihtiyaç duyulmaz. Bunlar izleyicilerin kafasını bulandıran, öğrencileri arazide güneş altında kazma vurup açma çizmekten alıkoyan, onların arkeoloji camiasında yararlı ve üretken bir örnek birey olmasını engelleyen kaypak zeminlerdir. Ne de olsa arkeoloji arazi işidir. Masa başı arkeolojisi diye bir şey yoktur; tamamen provakasyondur. Kazı, arazide bulunanlarla ve bunları kataloglarda başka yerleşmelerin buluntularıyla karşılaştırıp, “hımm… bu buna benziyor, o zaman şu tarihe ait olmalıdır” türünden ağırbaşlı çalışmalarla zaten üstüne düşeni yapmaktadır.

Böylece “… bölgesinin güneybatısında/kuzeydoğusunda/camiyi geçince sağında araştırmalar” türünden dış kapının dış mandalı projelerle ufkumuz genişler, memlekette klasik bilimlerin geleceğine umutla bakarız. Ormanın ehemmiyeti yoktur; ağaçlar, hatta ağaçların dalları yangında ilk kurtarılacaktır. Herkes kendi krallığında mutlu mesut yaşamaktadır. Öğrenciler arı gibi çalışmakta, kazı başkanları artık atıf manyağı olmuş dünya çapında çalışmalar ortaya koyarak gururla memleketimizi temsil etmekte, üniversiteler kazıları adil bir şekilde denetleyip desteklemektedir. Başbakanımız yolda bir çömlek parçası görse koşa koşa müzeye götürmektedir. Memlekette klasik bilimler Anglo-Sakson ekolünü madara etmekte, yeni kuramlar üretmekte, sikke ve keramik katalogları, kazı sempozyumu bildirileri, uluslararası bir yana galaksiler arası yayınlarla bizi heyecanlara gark ettirmektedir. İnsana huzur veren bu düşünceler eşliğinde evinizin yolunu tutarken klasik bilimleri öğrenmek için en güzel memlekette yaşadığınız bilir ve kendinizi kandırmaya devam edersiniz.