Film Sektörü ve Arkeolojik Tahribat

Berkay Dinçer*, Yiğit Ozar**, Yasin Gökhan Çakan***, Mihriban Özbaşaran***

İstanbul’da, Küçük Çekmece gölünün kuzeyinde yer alan Yarımburgaz Mağarası, Türkiye’nin en eski arkeolojik buluntu yerlerinden biri, kıtalar arasındaki coğrafi konumu ve arkeolojik bulgularının eskiliği nedeniyle tüm dünya için önemli arkeolojik buluntu yerlerinden bir tanesidir. Mağarada 1960’lı yıllarda Şevket Aziz Kansu tarafından arkeolojik kazılar yapıldı; 1977 yılında birinci derece arkeolojik sit alanı olarak tescil edildi. Fakat bu tescil de mağaranın yok oluşunu engellemedi. 1980’lerde tahribatın boyutlarının iyice artması yüzünden 1986’da Mehmet Özdoğan, 1988-1990 yıllarında Güven Arsebük yönetimindeki ekipler tarafından kazı çalışmaları gerçekleştirildi.

1988-1990 Yarımburgaz Mağarası kazılarında Paleolitik dönem tabakaları çok hassas bir şekilde kazılmış ve ayrıntılı olarak belgelenmişti.

Bu kazıların ayrıntılı sonuçları çok sayıda bilimsel çalışmayla yayımlandı. 2010 yılında ise, Paleolitik Çağ arkeolojisiyle ilgili sonuçlar bir kitap olarak yayımlandı[i]. Günümüzde Yarımburgaz Mağarası, Paleolitik Çağ kapsamında dünya çapında Türkiye’den bilinen çok az sayıdaki nitelikli araştırılmış buluntu yerinden bir tanesidir. Araştırmalar, mağaranın 400 bin yıl öncesinden başlayarak iskan edildiğini göstermiştir ki, bugüne kadar tüm Türkiye’de bu döneme ait sadece birkaç kazı yeri mevcuttur.

Yarımburgaz’ın önemi sadece ilk insanlarla ilgili de değildir. M. Özdoğan’ın çalışmaları mağaranın insanların ilk kez yerleşik yaşama geçtiği Neolitik dönemle ilgili önemini de açığa çıkarmıştır. Arkeolojide kültürler isimlerini ilk kez keşfedildikleri buluntu yerlerinden alır. Yarımburgaz, adını Neolitik bir kültüre vermiştir. Yarımburgaz kültürü, Neolitik yaşam biçiminin Avrupa’ya aktarımının anlaşılması açısından önemli bir keşif olmuştur.

Muhteşem Yüzyıl'ın Pirlere Niyaz Ederiz deyişinin söylendiği sahnesi için arkeolojik dolguların bulunduğu eski bir kazı alanı içinde ateş yakıldı (küçük resim).

Yarımburgaz Mağarası’nın arkeolojik önemi, adı geçen araştırmacıların çalışmalarında ayrıntılı olarak görülebilir. Ancak ne yazık ki bu yazıda, 2012 yılında gerçekleşen yeni tahribattan dolayı, tüm insanlığın ortak değeri olan ve yüzbinlerce yıllık tarih açısından önemi tartışılmaz olan Yarımburgaz’ın arkeolojik öneminden çok, böylesine önemli bir kültür varlığının elbirliğiyle katledilişinden söz edilmesi zorunluluğu doğmuştur. Zira, Yarımburgaz’da bilimsel araştırmaların yapıldığı beş yıllık bir süre haricinde tahribat günümüze dek artarak devam etmiştir.

1986 yılında başlayan kazılara kadar gerçekleştirilmiş tahribat, Yarımburgaz ve çevresindeki arkeolojik buluntuların büyük kısmının yok edilmesine neden oldu. Mağaranın yer aldığı ve 1980’lerin başında yerleşime açılan Altınşehir’in nüfusu günümüzde 120 bin kişidir. Bu yerleşim, mağara çevresindeki Geç Antik Çağ ve Bizans yerleşimlerinin tahrip olmasına yol açtı. Yine 1980’li yıllarda kamu kurumlarının mağaranın yakınına yaptığı tesisler, Yarımburgaz çevresindeki Bizans su yapılarının taşları kullanılarak inşa edildiği için bunları yok etti.

Aynı yıllarda mantar yetiştirmeye karar veren kişiler tarafından mağaranın içine iş makinaları sokuldu ve arkeolojik dolgular tesviye edildi. Bu etkinlik sonucunda mağaranın içindeki arkeolojik dolguların büyük kısmı yok edildi[ii]. Ayrıca iş makinalarının girişinin sağlanması amacıyla mağaranın ağzı da önemli ölçüde yıkıldı.

Define arayan kişiler de Yarımburgaz’da büyük tahribata neden oldu. İnsan türünün daha dünya üzerinde dâhi olmadığı bir dönem olan Eosen’de oluşmuş mağaranın anakayasında hazine aramak ancak cehaletin göstergesidir. Değerli madenlerin kullanılmadığı tarihöncesi dönemlere ait arkeolojik dolgular da, bu kısa yoldan zengin olma zihniyetinin kurbanı oldu. Yarımburgaz’da definecilerin tamamıyla cahillikten kaynaklanan etkinliği günümüzde de artarak devam ediyor.

Yarımburgaz’ın yok edilmesini engelleyebilmek amacıyla 1988-1990 yıllarındaki kazılar sırasında mağaranın girişlerine demir parmaklıklar yapıldı. Ancak bu parmaklıklar da kısa süre içinde işlevini yitirdi, yakın zamana kadar mağara, uyuşturucu kullanımı gibi işlerin yapıldığı bir “merkez”e dönüştü.

FİLMLERLE BELGELENEN TAHRİBAT

Can çekişen bir kültür varlığı olarak Yarımburgaz Mağarası’nın bugün neredeyse tamamen tahrip olmuş olmasındaki nedenler, ne yazık ki, sadece yukarıda sayılanlarla da sınırlı değildir. Yarımburgaz’ın yok edilmesinde sinema sektörü de elinden geleni ardına koymamıştır. Sektör, Yarımburgaz’ın katledilmesine iştirak etmekle kalmayıp ayrıca bu cinayeti takip edilebilir bir şekilde belgelemeyi de “başarmıştır”.

1971 yılında çekilen “Ali Baba ve Kırk Haramiler” filminde Yarımburgaz Mağarası haramilerin “açıl susam, açıl” diyerek girdikleri mağaradır. Bu film için mağaranın ağzına bir kapı yapılmıştır. Görüntülerde Yarımburgaz’ın çevresi henüz bakirdir, önünden sadece toprak bir yol geçer. Mağaranın içi de bugün görülenden farklıdır; tahribat henüz tam olarak başlamamıştır. “Küçük Ağa” filminin çekimleri içinse mağaranın duvarlarındaki freskler kazınarak yok edilmiştir.

Bir uzaylının mağarada yaşayan bir kadına olan aşkını anlatan “Yorr’un Öyküsü” filminde ise mağaranın içine büyük bir havuz yapılır. Film senaryosu gereği bu havuz dinamitle patlatılır. Bu patlamayla birlikte arkeoloji açısından son derece önemli olan dolgular mağaranın ağzından suyla birlikte akıp gider. Böylelikle bir arkeolojik sit alanı ilk kez “uzaylılar” tarafından tahrip edilmiş olur. Bu açıdan Yarımburgaz’ın dünyada bir başka benzeri yoktur.

MUHTEŞEM YÜZYIL’IN MAĞARASI

Pargalı İbrahim'in iyileşmek için girdiği su birikintisini oluşturmak için mağarada kazı yapıldı. Bu çukur çekimlerden sonra dolduruldu (küçük resim).

Yarımburgaz Mağarası’nda film sektörünün yarattığı tahribat, 1986’dan 2011 yılına kadar olan 25 yıllık süreçte oldukça azalmıştı. Bunda gerçekleştirilmiş bilimsel çalışmaların büyük bir etkisi olduğu açıktır. Yarımburgaz Mağarası 2011 yılıyla birlikte yeniden bir sahne haline getirildi. Bunda kurgularını platoların yapaylığından kurtarmak isteyen yapımcıların tarihi-kültürel değeri bulunan mekânların etkileyiciliğinden yararlanmak istemeleri rol almış olabilir. Ancak bu çabalar muazzam bir tahribatın altına imza atılmasına vesile olmuştur.

Örneğin, dizinin 30. bölümündeki deyiş sahnesi için bir mağaraya ihtiyacı olan “Muhteşem Yüzyıl”, sektörünün 1980’lerdeki geleneğini bozmamış ve birinci dereceden arkeolojik sit alanı olan Yarımburgaz Mağarası’nı seçmiştir. Bu bölümde Pirlere Niyaz Ederiz deyişinin söylendiği sahne Yarımburgaz’da geçmektedir.

Arkeolojik varlıklar hassas ve kırılgandır. Bunların içinde adım atmak bile büyük dikkat gösterilmesini gerektirir. Ancak “Muhteşem Yüzyıl”ın bu sahnesinin çekimi için onlarca kişi mağaranın içine doluşmuştur. Üstelik sözü geçen sahne için mağaradaki arkeolojik bir kazı alanının içinde ateş yakılmıştır.

Mağaranın etkileyici görsel ortam sunmasından olacak, “Muhteşem Yüzyıl” dizisi bu kadarla da kalmayıp 43 ve 44. bölümlerde de mağarayı kullanmaya devam etmiştir. Yaralanan İbrahim Paşa’nın iyileşmesi için “Deva Mağarası”na, yani Yarımburgaz’a gitmesi ve orada tedavi olması gerekmiştir. Tedavi olması için mağaranın içindeki bir suda bir süre yatırılmıştır. Bu su birikintisinin yapılabilmesi için bu sefer eski kazı alanları kullanılmamıştır. Ancak ne yazık ki, bu durum sevindirici değildir. Çünkü bu su birikintisinin yapılabilmesi için birinci derece arkeolojik sit alanı olan Yarımburgaz Mağarası’nda yeni bir kazı yapılarak bir çukur oluşturulmuştur.

Yarımburgaz’ın Paleolitik tabakaları bilim insanları tarafından kazılırken insanlığın ortak tarihinin hiçbir kısmının zarar görmemesi amacıyla fırça, dişçi âletleri gibi çok hassas âletler kullanılmıştır; çıkarılan her taş ya da kemik parçası üç boyutlu olarak belgelenmiş, ölçekli olarak çizilmiştir. Ancak Muhteşem Yüzyıl, İbrahim Paşa iyileşecek diye mağarada bir kazı gerçekleştirmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’deki herhangi bir arkeolojik alanda kazı yapan ekiplere, başında konunun uzmanı bir profesör olsa bile bir temsilci gönderir ve yapılan çalışmayı denetler. “Muhteşem Yüzyıl”ın Yarımburgaz kazısında böyle bir temsilci de bulunmamıştır. Zira bulunsaydı, bu şekilde bir kazının gerçekleştirilmesi hiçbir gerekçeyle mümkün olamazdı.

Pargalı İbrahim Paşa’nın tedavisi sonrasında çukur, dizi ekibi tarafından tekrar toprakla doldurulmuş, ayrıca havuzun biraz ilerisindeki bir tümsek de kazılarak tesviye edilmiştir. Dizi ekibinin kazı yaptığı bu alan, 1990’larda mağarada en hassas yöntemlerle çalışan arkeologların, gelecekte ileri teknolojiler ve yeni analiz yöntemleri ile yeni kuşakların araştırması için özellikle dokunmadan, kazmadan bıraktıkları alandır. Yarımburgaz’da yapılan bu tahribat, “Muhteşem Yüzyıl”ın, buna izin veren ve/veya göz yuman merciilerin en az bir defineci kadar suçlu olduğunu ortaya koymaktadır.

“Muhteşem Yüzyıl”ın söz konusu bölümlerinin çekimi sırasındaki tahribat sadece kaçak kazı ile sınırlı değildir. Mağarayı yeterince etkileyici bulmayan yapımcılar, mağaraya yapay sarkıtlar ekleme gereği duymuş ve bu eklentiler mağara tavanında kalıcı izler bırakmıştır. Dizide görülen meşalelerin kalıntıları da mağaranın çeşitli yerlerine terk edilmiştir.

Muhteşem Yüzyıl çekimleri için mağara tavanına çok sayıda yapay sarkıt yapıldı. Bunlar söküldükten sonra mağara tavanında çıkmayacak şekilde izleri kaldı (küçük resimler).

Mağaranın 1990’larda büyük ekonomik zorluklarla yaptırılan demir kapısının daha az dayanıklı malzemelerle yeniden kaynaklanarak kapatıldığı da tespit edilmiştir. Daha az dayanıklı malzeme ve özensiz işçilikle yapılan bu yamalar, çok kolay kırılabileceğinden, ilerideki olası tahribata  da ortam hazırlamıştır.

Leyla ile Mecnun dizisi de çekimleri için Yarımburgaz Mağarası'nda tahribat yaptı.

Mağarada tespit edilen bir diğer tahribat ise TRT’de yayınlanan “Leyla ile Mecnun” dizisinin yılbaşı özel bölümünün çekimleri sırasında oluşturulmuştur. Burada pek çok zebaninin olduğu bir cehennem sahnesi çekilmiş, bunun için mağaranın pek çok yerinde ateş yakılmıştır. Mağaranın duvarına Bizans Dönemi’nde oyulmuş apsislerin arasına boyayla bir “acil çıkış”ın yapıldığı ilk kez bu bölümde “belgelenmiştir”. “Leylâ ile Mecnun” dizisinin burada yaptığı çekimin neden olduğu tahribat da en az diğerleri kadar vahimdir.

Türkiye’de tarihi değeri olan alanların film sektörü tarafından hoyratça kullanımına tek örnek Yarımburgaz Mağarası da değildir. Muhteşem Yüzyıl Yarımburgaz’da çekimler yaparken, aynı günlerde bir başka tahribat daha gerçekleşti. Yeni yayınlanmaya başlayan “Hayat Devam Ediyor” dizisinin Kapadokya Sinasos’ta yaktığı/boyadığı Rum binaları da bir kültür ürünü olması gereken film ve dizilerin kültür varlıklarına verdiği zararın bir başka örneği oldu.

YARIMBURGAZ’I SADECE FİLMLER Mİ YOK ETTİ?

Werner Herzog’un “Cave of Forgotten Dreams” filmi Fransa’daki bir Paleolitik mağara olan Chauvet’yle ilgilidir. Bu filmde, çekimlerin ne şartlarda yapıldığı da anlatılmaktadır. Herzog, mağaraya zarar vermemek amacıyla ne profesyonel kamera, ne de ışık kaynakları kullanmıştır. Yapılan bütün çekimler, mağaranın hassas yapısı korunarak, uzmanların eşliğinde ve gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Yarımburgaz Mağarası’nın insanlığın bir kültür değeri olarak Chauvet’den hiçbir farkı yoktur. Ancak film yapımcılarının kültür varlıkları hakkındaki entellektüel düzeyi, bu alanlarda yapılan çekimlerin niteliğini de belirgin bir biçimde değiştirmektedir.

Jeolojik olarak İstanbul yakın çevresinde Yarımburgaz dışında başka bir doğal mağaranın olmaması, Yarımburgaz’ı lojistik olarak mecburi bir sahne haline getirmektedir. Bu lojistik mecburiyet şüphesiz ki yüzbinlerce yıldır bir mağaraya ihtiyaç duyan tarihöncesi insan toplulukları için de geçerliydi. Yarımburgaz’ın arkeolojik öneminin çok fazla olmasının nedenlerinden bir tanesi belki de budur. Bugün, 2012 yılında, yüzbinlerce liralık maddi kaynakları, âlet ve ekipmanı olan dizileri çekenlerin, tarihöncesi insandan farksız bir biçimde aynı mecburiyetlerin boyunduruğunda kalmış olduğunu görmek oldukça düşündürücüdür.

Tarihi ve kültürel değerlerin korunmasında demir parmaklıkların ya da bekçilerin bir etkisi olmadığı, toplum bunları sahiplenmedikçe önemi ne olursa olsun arkeolojik buluntu yerlerinin tahrip edildiği, Yarımburgaz örneğinde gayet açık olarak görülmektedir. Tarihi ve arkeolojik alanların film çekimi gibi etkinlikler amacıyla nasıl kullanılacağı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yönetmelikleriyle açık bir şekilde belirlenmiştir. Yarımburgaz’da görüldüğü gibi, bu yönetmeliklerin işlememesi bütün insanlığın ortak kültür varlıklarının geri dönüşsüz bir biçimde yok olmasına kolaylıkla neden olabilmektedir. Dolayısıyla, Yarımburgaz’ın yok edilmesindeki tek sorumlu, ne “Muhteşem Yüzyıl”, ne “Leylâ ile Mecnun”, ne de daha önceki filmleri çekenlerdir. Yasa ve yönetmelikleri uygulamayan, bunların uygulanmamasına göz yuman kamu yetkilileri ve kurumlarının da sorumluluğu en az söz konusu çekim ekipleri kadardır. Avrupa kültür başkentliği yapmış bir şehir olan İstanbul’un, şüphesiz en önemli ve en eski arkeolojik alanının, müze olacağı yerde yok ediliyor olması, bu tahribatın sistematik ve kurumsal oluşunu kanıtlamaktadır.

Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji  2 Mart 2012 sayı 1302′ de yayınlanmıştır.

* Ardahan Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı.

** İstanbul Üniversitesi, Klâsik Arkeoloji Anabilim Dalı.

*** İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı.

[i] F. C. Howell, G. Arsebük, S. L. Kuhn, M. Özbaşaran, M. C. Stiner, 2010, Culture and Biology at a Crossroads. The Middle Pleistocene Record of Yarımburgaz Cave (Thrace, Turkey), Ege Yayınları, İstanbul.

[ii] M. Özdoğan, 1990, “Yarımburgaz Mağarası”, X. Türk Tarih Kurumu Kongresi C.: 1, TTK Basımevi, Ankara: 373-388. M. Özdoğan, 2000, “Yarımburgaz Mağarası 1986 Kazıları”, Türkiye Arkeolojisi ve İstanbul Üniversitesi (Derleyen: O. Belli), İÜ Rektörlük Yayınları, Ankara: 9-13.

 

Eski Eser Hapishanesinden Antikacılığa Müzelerimizin Evrimi

Müzelerimiz bir türlü didaktik olamayan sergileme yöntemleri, işleyişleri ile ilgili problemler ve depolarda çalışılmadan duran eserlerden dolayı “eski eser hapishanesi” olarak anılır zaman zaman. İşte bu müzeler, sıklıkla övünülen “benzersiz kültürel miras zenginliğinden” olsa gerek “fazla(!)” kültür varlıklarından kurtulabilsinler diye ilgili yönetmelikte yapılan son düzenlemelerle artık eser satışı yapabilecekler. Bakın ne demiş devlet baba Resmi Gazetesi’ndeki köşesinde:

Korunması Gerekli Taşınır Kültür ve Tabiat Varlıklarının Tasnifi, Tescili ve Müzelere Alınmaları Hakkında Yönetmelik – Tasnif ve tescile tabi olup müzelere alınmasına gerek görülmeyen kültür ve tabiat varlıkları ile etütlük nitelikli kültür ve tabiat varlıkları

MADDE 10 –(Değişik 19/01/2012 tarih, 28178 Sayılı R.G)

(4) Müzeye getirilen ve bir yıl içinde sahiplerince geri alınmayan varlıklar müzelerde korunabilir, durumlarına uygun olarak kayıt altına alınabilir veya usulüne uygun olarak Devletçe satılabilir.

(5) Değerlendirme komisyonu tarafından müzeye alınmasına gerek duyulmayan tescile tabi taşınır kültür ve tabiat varlıkları, envanter bilgileri çıkartılarak müze emanetinde alıkonulur. Bu şekilde değerlendirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile komisyon tarafından etütlük eser olarak tasnif edilen ve müzeye alınmasına gerek görülmeyen taşınır varlıkların Bakanlık denetimindeki özel müze veya koleksiyoncuların envanterlerine kaydedilmek üzere satışına izin verilir. Bir yıl içerisinde özel müzelere veya koleksiyonculara devri gerçekleşmeyen bu taşınır kültür ve tabiat varlıkları durumlarına uygun olarak müzelerde kayıt altına alınır.

Söz konusu kültür ve tabiat varlıklarının bir kısmının müze depolarında her türlü bilimsel ilgiden yoksun bir şekilde kilit altında olduğunu da unutmayalım elbet ama bu durumda  yapılması gereken bu kültür varlıkların bilimsel birer veri olarak kullanılabilmesi için müzelerin bürokratik yüklerinin hafifletilmesi ile müze uzmanlarının  ve müze dışından uzmanların eserler üzerinde çalışabileceği, üniversite ve enstitülerde değerlendirilebileceği zaman ve ortamı yaratmak olmalı.

Kültürün “sektör” diye anılmaya başladığı ülkemizde bile gerçekleşeceğini hayal edemediğim bir düzenlemedir bu. Zira bu sadece bir “antikacılık” faliyeti değil, ayrıca arkeoloji biliminin tüm etik değerlerine karşı ağır bir hakaret bana kalırsa. Daha ilk günden  her buluntunun asıl öneminin geçmişten günümüze taşıdığı bilgi olduğunu öğreniyoruz. Her buluntunun içerdiği bilgiyi yan yana getirerek geçmiş hakkında daha fazlasını öğrenmeye odaklanıyoruz. Yani aslında “fazla”mız yok  “eksiğimiz” varken elimizdeki “gereksizleri(!)” koleksiyonerlere satıyoruz.  Bunların her birinin insanlığın ortak kültürel mirası olduğunu tam da bu nedenle kolleksiyonerlerin elinde toplumdan ve bilimden tecrit edilemeyeceğini söylemeye bile gerek olmamalıydı halbu ki. Kaldı ki hangi eserden vazgeçeceğiz, hangi bilginin eksikliğine tahamül edebileceğiz? Ama artık müzelerimize haksızlık edip “eski eser hapishanesi” demeyelim, “antikacı(!)” demek varken !

ozaryigit@gmail.com

İmza Kampanyası: Kültür Varlıkları Satılamaz

Korunması Gerekli Taşınır Kültür Ve Tabiat Varlıklarının Tasnifi, Tescili ve Müzelere Alınmaları Hakkında Yönetmelik’in 19 Ocak 2012 tarihinde değişen 10. maddesinin 4 ve 5. bentlerinde müzelere alınması “gerekli olmayan” kültür ve tabiat varlıklarının DEVLETÇE özel müze ve/veya koleksiyonerlere satılabileceğini söylemektedir.

Kültür ve tabiat varlıkları bütün insanlığın ortak mirasıdır. Bunların devlet eliyle satılması kabul edilemez birçok hataya neden olacaktır. Bu değişikliğin iptal edilmesini, devlet eliyle konunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarının satılmamasını talep ediyoruz.

http://www.imza.la/kultur-varliklari-satilamaz

Emek Sineması

Emek Bizim! İstanbul Bizim!Emek Sineması için söylenecek çok söz var aslında. Ama çoğumuzun bunları bildiğini varsaymam büyük bir hata olmayacaktır. Yalnızca şunu hatırlayalım hemen; Emek Sineması’na ilişkin avan proje hakkında çıkartılan yürütmeyi durdurma kararı 01.11.2011 tarihinde üç bilirkişiden ikisinin projeye yönelik olumsuz rapor vermesine rağmen bir bilirkişinin raporunun dikkate alınması ile iptal edildi. Yani her an Emek Sineması’nın önüne buldozerler sıralanabilir.

Şimdi bir arkeolog olarak Emek Sineması’nı düşündüğümde aklıma Hasankeyf de geliyor elbet. Her ikisi de tüm rant kavgalarına inat yerinde korunması gereken kültürel değerlerdir. O halde anahtar kelimemiz olarak yerinde koruma kavramını seçmek istiyorum bu yazıda. Elbette daha çok anahtar kelime üretilebilir Emek Sineması için ama burada “yerinde koruma” kavramını arkeologların her zaman ki mücadele unsuru olarak ön plana çıkarmak isterim. Aslında yazımızı bu yönde yoğunlaşmaya iten biraz da “Kültür” ve “Turizm” Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay. Çünkü kendisi bir kaç arkadaşımın heycanla telefon açıp “Emek yıkılmayacakmış !” demelerine vesile oldu.

“Emek Sineması yıkılmayacak, aynen korunacak. Bu olayla ilgili raporları herkes dikkatlice okusun. Emek Sineması’nın yıkılmasına ve yok edilmesine hepimiz şiddetle karşıyız.”

Sayın Bakan’ın sözünü ettiği raporlar bu sabah(22 Aralık) TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’ndeki basın toplantısında bizlere aktarıldı. Raporlar da açıkça görülmekterdir ki Emek Sineması aynen korunmamakta, sadece tavan ve duvar süsleri sökülerek inşa edilecek alışveriş merkezinin üst katına taşınmaktadır. Böyle bir uygulamanın “koruma” olarak tanımlanamayacağı Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası ilke kararları ile ispatlanabilir. Üstelik avan projede yapı adasında Cercle d’Orient Binası ve İsketinj Apartmanı dışındaki binaların yalnızca cephelerinin kısmen korunduğu da açıktır ki bu da bir korumama modasıdır.

Sözü geçen raporlardan Doç. Dr. Özlem Eren ve Yard. Doç. Dr. Ömer Şükrü Deniz tarafından hazırlananı Mimarlar Odası’nın basın bildirisinde şu şekilde alıntılanmıştır:

Emek!

“Dava konusu avan projede, kültür varlığı olarak tescilli sadece Cercle d’Orient Binası ve İsketinj Apartmanı’nın korunduğu, diğer yapıların ise ya sadece cephelerinin belirli derecede korunduğu ya da tamamen kaldırıldığı görülmektedir. Avan projede, yeni yapı kütlesi ve ilave katlar oluşturulduğu yerleşik parsel ve adanın, tarihi dokusundan farklı bir dizende, farklı bir mimari anlayışla kurgulanıp yeni bir ticaret ve kültür sanat merkezi kullanışı önerildiği, dolayısıyla dava konusu adada, yeni bir doku, cephelerinde bazı eski yapıların yüzleri görülse de yeni ve farklı kimlikli ve kültürlü bir yapı bloğu ve mekanların oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

Uluslararası koruma ilkeleri, kültür varlığı niteliği taşıyan yapıların zorunlu haller dışında özgün yerlerinde korunması gerektiğini öngörür… Bu ilke, kültür varlığı yapıların kent dokusunda sahip olduğu yerin korunması açısından önem taşır. Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu kararı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş ve dava konusu karar ile II. grup olarak tescillenmiş olan Emek Sineması Salonu’nun, dava konusu avan projede yeni yapılanma ile oluşturulan bloğun üst katma taşınması önerisi, gerek Venedik Tüzüğünün 7. Maddesinde belirtilen ilkelere, gerekse 2863 Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 20. Maddesinde belirtilen “taşınmaz kültür varlıklarının ve parçalarının, bulundukları yerde korunmaları esastır…” kararına uymamaktadır.

Emek Sineması Salonu’nun başka bir kota taşınma önerisi ayrıca, Salonu, fuayesi, gişesi ve girişinin Yeşilçam Sokağı ile aynı seviyede olmasının getirdiği, kentsel yaşamla bütünleşik kimliğini de kaybetmesine yol açacaktır.

Dava konusu avan projede Emek Sineması’nın yanı sıra Rüya Sineması için önerildiği gibi, yıkıldıktan sonra başka bir kotta benzer bezemeleri üzerinde barındıran benzer bir mekan inşa edilmesinin, 2863 Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve Venedik Tüzüğü gibi tarihsel çevreyi koruma yönetmeliklerinde belirtilen ilkelere uymamaktadır.”

Hem Hasankeyf hem Emek Sineması hem de yerinde korunması gereken tüm kültürel değerlerimize atfen biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası normları belirleyen en önemli sözleşmelerden biri olan Venedik Tüzüğü’nün ilgili maddelerine göz gezdirdiğimizde madde 7 ve 8’de önerilen projenin aykırılığı açıktır. Bu arada Hasankeyf ile ilgili raporlar ise bilindiği üzere madde 7’de okuyabileceğimiz “ulusal çıkarlar” ifadesine dayandırılmakta ancak son dönemde barajlar üzerinde yapılan çalışmalar barajların kısa vadeli yatırımlar olduğunu göstermekte, dahası hem sulama hem de enerji üretimi alternetif teknik ve politikalar oluşturulduğu anımsandığında bu “ulusal çıkarların” daha doğru biçimlerde karşılanabileceğine şüphe olmamalıdır. Elbette “ulusal çıkarların” ne olduğu, kime ne kadar çıkar olduğu da ayrı bir fasıl.

VENEDİK TÜZÜĞÜ – MAYIS 1964

Koruma

Madde 5: Anıtların korunması, her zaman onların herhangi bir yararlı toplumsal amaç için kullanmakla kolaylaştırılabilir. Bunun için bu tür bir kullanma arzu edilir, fakat bu nedenle yapının planı, ya da bezemeleri değiştirilmemelidir. Ancak bu sınırlar içinde yeni işlevin gerektirdiği değişiklikler tasarlanabilir ve buna izin verilebilir.

Madde 6: Anıtın korunması, ölçeği dışına taşmamak koşuluyla çevresinin de bakımını içine almalıdır. Eğer geleneksel ortam varsa, olduğu gibi bırakılmalıdır. Kütle ve renk ilişkilerini değiştirecek hiçbir yeni eklentiye, yok etmeye, ya da değiştirmeye izin verilmemelidir.

Madde 7: Bir anıt tanıklık ettiği tarihin ve içinde bulunduğu ortamın ayrılmaz bir parçasıdır. Anıtın tümünün, ya da bir parçasının başka bir yere taşınmasına anıtın korunması bunu gerektirdiği, ya da çok önemli ulusal veya uluslararası çıkarların bulunduğu durumlar dışında izin verilmemelidir.

Madde 8: Anıtın tamamlayıcı öğeleri sayılan heykel, resim gibi süslemeler, ancak bunları korumanın başka çaresi yoksa yerlerinden kaldırılabilir.

Emek Sineması mücadelesi özverili bir direniş ile toplumsal bir güç elde etmeyi başardı. Ve artık sadece bir sinema salonu, sadece bir kültür varlığı değil. Emek Sineması İstanbul için Tarlabaşı’ndan Sulukule’ye, mahallelerimize, sokaklarımıza uzanan rant savaşına karşı kitlesel bir direniş. Kısacası bu mücadelede herkese yer var, 24 Aralık Cumartesi günü mücadeledeki yerimizi almalı, isyana ses vermeli…

EMEK BİZİM! İSTANBUL BİZİM!

16:00 Taksim tramvay durağında toplanıp Emek’e yürüyüş, 17:30 Basın açıklaması, 18:30 Yeşilçam Sokak’a çadırların kurulması, 19:30 Konser, 20:30 Forum: Emek Sineması ve Beyoğlu için mücadeleye nasıl devam etmeli? Nasıl bir alternatif öneriyoruz?, 22:30 Konser, 23:30 Çorba dağıtımı, 24:00 Sessiz Sinema oynuyoruz, 02:00 Film gösterimleri

Çadırınızı, uyku tulumunuzu, battaniyenizi, çayınızı, kahvenizi ve isyanınızı alın, gelin!

İSTANBUL KÜLTÜR SANAT VARYETESİ // BEYOĞLU İÇİN MÜCADELE İNSİYATİFİ // SİYAD (SİNEMA YAZARLARI DERNEĞİ) // SİNESEN (SİNEMA EMEKÇİLERİ SENDİKASI) // İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALİ // YENİ SİNEMA HAREKETİ // İMECE – TOPLUMUN ŞEHİRCİLİK HAREKETİ // KAMUSAL SANAT LABORATUVARI

Mehmet Özdoğan: Devlet İstediğini Seçerse TÜBA Akademi Olmaz

Mehmet ÖzdoğanBu sefer Türkiye ve Türkiye’nin dünya gündemindeki sütunlarından bir konuyu ele alalım istedim. Son dönemde çoğunlukla sistematik muhalefeti engellemek için hükümetin sıkça kullandığı KHK’lar, Türkiye Bilimler Akademisi’ni (TÜBA) de hedef aldı. Kararnamenin öne çıkan buyruğu, üye seçim yetkisinin hükümet ve YÖK’e verilmesidir. Bu öyle bir konu ki ülkemiz gazetelerinde belki de ilk defa bu kadar yer edinmesini sağladı bilim özgürlüğünün, bilim ve politika bağlantısının. Bir akademinin devlet dairesine dönüşmesine vesile olacak düzenlemeler içeren bu KHK’yı ve kuruluşundan itibaren TÜBA’yı akademinin istifa eden üyelerinden hocamız Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’a sorduk. Berkay Dinçer’in katkıları ile 17 Kasım 2011 tarihinde yaptığımız röportajı burada sizlerle paylaşıyoruz.

TÜBA hakkında yayımlanan haber, köşe yazısı ve özellikle okuyucu yorumlarına baktığımızda TÜBA’nın ne olduğunun ve işlevinin anlaşılmadığı açık. Bu nedenle öncelikle bilim akademileri nedir, TÜBA nedir ve ne iş yapar bize anlatır mısınız?

Çok doğru. Bilim akademisi ile bilimsel kurumlar arasındaki fark anlaşılmış değil. Gazete yayınlarından anlaşıldığı kadar TÜBA nedir, ne işe yapar hiç anlaşılmamış, devletin de bunu anladığını zannetmiyorum. Zaten yeni yeni gündeme geldi ve Türkiye’nin bir bilim akademisine sahip olması da çok yeni bir kavram.

Vaktiyle böyle bir gereksinim duyduğu için Atatürk, TTK gibi akademik kurumları Türkiye’ye yerleştirmek istiyor fakat sonra bu yürümüyor. Bilim akademilerine Eski Yunan toplumundan itibaren baktığımız zaman bunun temel kuruluş güdüsü her türlü politikadan inanç sisteminden, baskıdan ve ekonomik kaygılardan bağımsız düşünürlerin bir araya gelmesidir. Bunun nedeni ise farklı görüşlerin baskısı altında kalmayan fakat düşünce tabanı yüksek seviyedeki insanların bir araya getireceği sinerjidir. Fiilen bir iş yapmaları değil, bir ortamı sağlayabilmeleri… Eski Yunan’daki Akademia’nın da kuruluşu buydu, daha sonra en eski en güçlü akademilerden İngiliz Akademisi’ne baktığımızda, İngiltere’nin en çekişmeli döneminde kralcılarla, kralcı olmayanların; birbirleriyle savaşan iki grubun bir araya gelmesinden oluşuyor.

TÜBİTAK gibi uygulayıcı kurumlardan farklı. Uygulayıcı kurumlar doğrudan doğruya ekonomiyle, hükümetlerin politikasıyla bağlantılıdır. Her hükümetin politikaları vardır doğal olarak ama seçimle gelen hükümetlerin müdahale edemeyeceği kurumlar da vardır. Bunlar mesela eğitimdir, bilimdir, sanattır. En azından öyle olması gerekir. Akademilerin de işlevi budur. Ancak lehte ve aleyhte çıkan yazılardan anlaşıldığı kadarıyla bu Türkiye’de anlaşılmamış.

Berkay Dinçer: Akademiler ekonomik olarak bağımsız mıdır yoksa devlet tarafından mı finanse edilir?

Onun farklı modelleri var. Gelişmekte olan her ülke akademiyi gereksinim olarak görüyor. Gereksinim olarak görüldüğü yerde köklü vakıflarla besleniyor olması ve tamamen devletten bağımsız olması esastır. Ama bu heryerde böyle olamayacağından birçok ülkede devlet tarafından kuruluyor, finansmanını devlet sağlıyor ki bu da akademinin başkalarına göbek bağıyla bağlanmaması için. Bir anlamda bağımsızlığını koruması için devlet sahipleniyor.

Biraz önce sizin de belirttiğiniz gibi Avrupa’da oldukça köklü bir gelenek olmasına rağmen Türkiye’de ancak 1993 yılında bir bilim akademisi kuruluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de Cumhuriyet kurulduğu zaman batılılaşma süreci ile bazı batı kurumları Osmanlı İmparatorluğu’na girmiş. Ama kaç kişiyle, ne kadar potansiyelle kurulmuş bu kurumlar. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de sanıyorum hepi topu beş mühendis var. Zaten üniversitede ders verecek doğru düzgün bilim insanı yok bunları ayıklayıp akademi kurmak mümkün değil. Üniversite reformunda bile eğitimli öğretim üyesi bulunamadığı için doktorasızlardan kaliteli olduğu görünenler dahi profesör ünvanıyla ders veriyor, kürsü açıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman hocaların gelişiyle bir kalite yükselişi var ama sistemde oturmuşluk yok. 60’lar da kurulabilirdi mesela. TÜBİTAK gibi uygulayıcı kurumları kuruyorlar ama o sırada yönetim erki halen uygalayıcı kurumlar ile düşünsel temeli olan bilimsel yapılanmanın arasındaki farkı anlamamıştı. Tabii bunu bilen kim var?Erdal İnönü … İyi bir bilim insanı, tanınmış bir fizikçi olan Erdal İnönü bu farkı bildiği, dünyada ki sistemi bildiği için bunun gereğini yerine getiriyor.

Bugüne kadar TÜBA ile hükümetler arasındaki ilişki nasıldı? Devlet TÜBA’dan nasıl faydalandı ?

Bu hemen hemen olmadı. Kuruluş yasasında TÜBA’nın devlete danışmanlık da yapacağı var. Belli konularda fikir vermeli. Devletin öneri ve açılımları TÜBA’dan beklemesi, böyle bir taleple gelmesi lazım, bu hemen hemen hiç gelmedi. TÜBA gelmeyen talebi karşılamaya çalıştı. Her yıl hazırladığı raporlar, yayınladığı seriler ile sistemi yönlendirmeye çalıştı ama sistem bunu algılamadı. Birçok hükümet, Tüba’nın ne olduğunu bile anlamadan “vardır, kurulmuştur, bir kenarda dursun” diyerekten zararsız bir kurum olarak gördüler. Devlet, TÜBA’yı ne olduğunu anlamadığı bir kurum olarak bir kenarda tutu. TÜBA da inatla devlete yol göstermeye çalıştı. Böyle bir soyut ilişki vardı bence.

Berkay Dinçer: Yani sadece para gönderilen bir kurum olarak mı gördüler?

Evet. Halbuki TÜBA’nın kamoyunda söylenenin aksine bütçesi komiktir ve hatta mali yasası olmadığından da personeli dahi TÜBİTAK’tan ödünçtür.

Akademi üyeliğinde liyakat sistemi esastı. Bu sistem nasıl çalışırdı?

Her akademinin, en köklüleri de dahil, üye seçimi sancılıdır. Ama kötü bir adayın seçilme şansı sıfırdır, iyi bir adayın seçilememe şansı vardır. Çünkü her akademi kendine göre bir filtre koyar. Bunların düzeyi çok yukarıdadır. Aşağı indiğinde akademi akademilikten çıkar. Sovyet akademileri öyleydi, onların akademi kavramı liyakata göre değildi. TÜBİTAK gibi araştırmacıların toplandığı uygulama kurumlarıydılar. Bizim üzerinde konuştuğumuz batı sistemi akademide, gerçek akademide çıta yüksekte olduğu için o çıtayı aşabilmek hemen hemen mümkün değildi. Adaylar birkaç tane filtreden geçer. TÜBA’da da öyledir. Önce komisyondan geçecek, dokuz tane hakemden geçecek, belli kriterleri tutacak, konseyde görüşülecek, akademi genel kurulunda görüşülecek. Bu bazen iki üç yıla yayılan bir süreçtir ve niteliksiz birinin girme şansı hemen hemen yok gibidir, nitelikli birinin bu filtrelerde takılma şansı ise vardır.

Kanun Hükmünde Kararname ile TÜBA’ya üye ataması, başkan seçimi, üye sayısı ve şeref üyeliği yaşının aşağı çekilmesi konusunda değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikleri nasıl değerlendiryorsunuz?

Devletin bir danışma kurumu olarak düşünülürse TÜBA, devlet istediğini seçer ama o zaman TÜBA akademi olmaz. Getirilen sistemde TÜBİTAK Bilim Kurulu seçer diyor, şimdi TÜBİTAK Bilim Kurulu’nu zaten hükümet seçiyor, Bilim Kurulu’nun neye göre seçeceğinin tanımı yok. Yani “benim neyim eksik” diyenlerin veyahut belli bir görüşte olanların alınma şansının çok kuvvetli olduğu bir sistem, öyle olmasa bile akademi tanımına uymaz. YÖK bir bilim filtresi değil ki, üniversitenin yönetim sistemi ile uğraşan bir kurumdur. YÖK üyelerinin atanması zaten belli bir sistemin içinden gelir. Bilimsel liyakat bunun işi değil ki! Akademiye güvenilmemesi demek zaten “akademi değilsiniz, akademi istemiyorum” demektir. Bir devlet kurumu olur, danışma kurumu olur. Devletin politikasına uygun kararlar üretecek bir sistem olur ama akademi olmaz.

Şerif Mardin’in üyeliğe kabul edilmemesinin KHK’ların gerekçesi olduğu söyleniyor sizce etkisi var mıdır, düzenlemelerin nedeni ne olabilir?

Onun arkasına sığındılar. Şerif Mardin gibi benim de önerdiğim birçok üyenin seçilemediği oldu. Bana göre çok nitelikliler de vardı bu seçilemeyenlerin arasında ki bunu normal kabul etmek gerekiyor. Şerif Mardin de kendi beyanatında bunun normal olduğunu kabul etti. Geçemezdi büyük bir olasılıkla çünkü çıtası ondan çok daha yukarıda olanlar geçemedi. Şu anda sanıyorum Şerif Mardin’i üye olarak atasalar, bunu kabul etmeyecek kadar kendine güveni olan bir insandır. Genellikle “benim neyim eksik”, “benim de kitaplarım var”, “ben bu sistemin adamıyım”, “şunları tanıyorum” deyip ortaya çıkan ama bilimin ne olduğunu anlamayan insanların ortaya çıkarttığı bir baskı vardı, bunlar sistemi zorladılar bu bir. İkincisi TÜBA’nın çıkarttığı bazı raporlar sanıyorum sistemin hoşuna gitmedi, sanıyorum ki evrim ve bilim politikaları ile ilgili raporlar. Ama bunlar politize raporlar değildi. Tamamen bilimsel temele dayalı olan çalışmalardı. Türkiye’nin bir analiziydi. Bunlardan rahatsız olan ve başka türlü olmasını isteyenlerin de baskısı devreye girdi. Ama Şerif Mardin bahane gibi kullanıldı, kullanıldığı şurdan da belli ilk beyanatlarda Halil İnalcık da söyleniyor, “Şerif Mardin ve Halil İnalcık’ı nasıl almazsınız” gibi, halbuki Halil İnalcık seçilmişti. Seçilmemiş biri değildi ki, zaten yürütmenin asli üyesi İnalcık.

Bundan sonra TÜBA’nın ilgi alanı temel bilimler, TÜBİTAK’ın ki teknoloji olacak deniyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

TÜBİTAK, sonuç olarak bir uygulama kurumudur. O kurumun da temel bilim üretme amacı vardır uygulama kadar, fakat o şu an tamamen geri gitti. Zaten TÜBİTAK’ın eski yapmak istediği şeyi TÜBA’ya yüklemeye çalışıyorlar. TÜBİTAK’ın temel bilimlerle ilgilenen yönünü baltaladılar. Bu bağlamda en son TÜBİTAK’ın Feza Gürsoy Araştırma Enstitüsü kapatıldı. Oradaki eksikliği TÜBA’yla tamamlamaya çalışıyorlar. Bu mümkün değil.

Gerçekten her devletin TÜBİTAK, CNRS, Avrupa Bilim Fonu gibi uygulayıcı kurumlara ihtiyacı var. Sanayinin, gelişmenin gereği teknik donanımı sağlayacak kuruma ihtiyacı var, bu doğrudur. Eksik kalan temel bilimler ki içine sosyal bilimler de girer. Yani fikir üreten bilim üretilmesi… Bunu TÜBİTAK yapıyordu. Bunu öldürdüler. Buna bu kadar gerek duyuluyorsa neden TÜBİTAK’ta öldürdüler? Şimdi TÜBA’ya yüklüyorlar. Burada bir mantıksızlık var. Demek ki ne olduğu anlaşılmadan yapılan şeyler. Bunu başka bir kurum kurarak da yapabilirlerdi, TÜBA akademi olarak kalabilirdi. Başka kurumlar kurmak devletin hakkıdır ama akademiyi ortadan kaldırmak her ikisinin birden olmayacağı anlamına gelir.

Kimi üyeler içerden mücadele edeceklerini açıkladı, oysa siz istifa eden üyelerdensiniz. Neden ?

İstifa bireysel bir karardır ve TÜBA’nın bütün üyeleri belli bir düzeyin üstündedir, hepsinin kendine özgün bir dünya görüşü vardır. Ben kendi adıma içerde kalıp mücadele etmenin mümkün olmayacağını düşünüyorum. Üçte bir olarak, diğer üçte ikisi bir yerde olan bir toplulukla mücadele edilemeyeceğini düşünüyorum, ama bu da önemli değil, yani bağırırsın çağırırsın… Artık akademi niteliğini kaybetmiş bir kurumda neyin mücadelesini vereceksin, kurum akademi olarak kalsaydı kötü bir üye de girseydi ona karşı mücadele verilirdi elbette. Kurum, benim akademi olarak gördüğüm kurum olmadıkça neyin mücadelesini vereceğim. Bir üyenin şöyle bir görüşü oldu; akademi üyeliği bir akademisyene verilecek en büyük payedir, bundan istifa edilemez. Doğru, ama kurum o değil, kurum akademi değil artık… Yani biz üst düzey bilim insanlığından istifa etmiyoruz.

Peki önümüzdeki günlerde atanacak üyeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şimdi ilk başta tepkiyi yükseltmemek için alabilecekleri en yüksek seviyede insanları alacaklardır. Bunlardan bazıları belki de liyakatla da girebilecek seviyede olanlar olacaktır. Çünkü bu demek değildir ki şu ana kadar akademiye girmemiş olanlar üyeliğe uygun değildir. Ama giderekten çıta çok daha düşecek, “benim neyim eksik” diyenler girecek ve bir süre sonra politize olacaktır. Hangi hükümet gelirse gelsin politize olmak zorunda, çünkü herkesin işine gelecektir. Bakın aynı şey YÖK’te yaşandı. YÖK iyidir diyen kimse çıkmadı. Her muhalefet, sağ, sol, liberal, ne olursa olsun hepsi YÖK kötüdür dedi ve hükümete gelince hepsi YÖK’ü destekledi. Çünkü işine geliyor. TÜBA için de öyle birşey olacaktır.

Bazı yazılarda ayrılmayanların bu tercihlerinin fonlarla ilgili olduğu iddia ediliyor siz ne düşünüyorsunuz?

Bu çok komik. Çünkü TÜBA’nn bundan iki sene öncesine kadar bir araştırmacıya seyahat gideri, araştırma desteği vb. için verebileceği maksimum destek yılda 6.800 TL idi. İki yıl evvel 18.000’e çıktı. Şimdi TÜBA’daki araştırmacıların gereksinimlerine baktığımız zaman bir aletlerinin yıllık giderinin yanında o rakam komikten de öte kalır. Yani normal bir TÜBİTAK projesinden alabileceği rakam çok daha büyüktür. Buna gerçekten ihtiyacı olanlar arkeologlardır. Yani başka yerden fon bulmakta zorlananların eline geçen bir fırsattı. Fonlamanın kolay olduğu alanlar için komik bir paradır, çok daha yüksek destekleri bulabilirler. O ciddi olmayan birşey, bir karalama. Şimdi basında birşey çıktı istifa edenleri karalamak, istifa etmeyenleri karalamak. İkisi de hoş değil, oradaki herkes bilim insanı ve onu düşünerek iş yapacak olsak hepimiz başka yerlere üye olurduk. Danışman olaraktan “hı” desek üzerini alabileceğimiz pekçok yer var.

İstifa eden üyeler yeni bir oluşum meydana getirecek mi?

Şimdi böyle ciddi bir oluşum var. Daha önceden söylediğimiz gibi Türkiye’nin akademi kurabilecek potonsiyeli yoktu. Ama şimdi Türkiye’nin de bilimsel anlamda dünyada ağırlığı oluştu. Pekçok alanda nitelikli araştırmacılarımız var. Bunların bir kısmı uygulamacı, bir kısmı fikir üretenler. Bir yerde bir araya gelinmesi lazım. Eskiden TÜBA’da bir araya gelinmeye çalışılıyordu. TÜBA yoksa başka bir yerde. Şu anda yasal olaraktan dernek statüsünde görülür ama dünyanın her yerinde şu an istifa edenlerin isimleriyle kabul edilir. TÜBA’nın GEBİT(Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanlarını Ödüllendirme Programı) gibi pekçok fonksiyonunu yapamaz.

Arkeoloji bağlamında TÜBA’ya baktığımızda indekslerde taranan hakemli bir dergi TÜBA-AR, bir kültür envanteri TÜKSEK ve kimi konferansları hatırlıyoruz. Yeni oluşumda benzer projeler olabilir mi?

TÜBA-AR, TÜBA-KET, TÜBA’ya patentli devam ettirmek artık bu kurumun kararıdır. Devam ederse nasıl devam eder, o yeni geleceklerin kararı. Yeni kurulacak oluşumun öyle bir dergiyi çıkaracak gücü yok. TÜBA-AR’ın editörlüğünü biz gönüllü yaptık, ama bunun baskı ve dağıtım maliyetleri de var. Yeni dernek bunun posta parasını bile karşılayamaz. Konferanslar olur, ama bu konferanslar TÜBA’daki gibi kitaplaşamaz.

Berkay Dinçer: Bir ülkede çift akademi nasıl olacak, bir ihtisaslaşma mı olacak ?

İhtisaslaşma olmayacaktır. Bir ülkede birden fazla akademi olabilir. Almanya’da böyle ama ben ötekinin akademi niteliğini kaybedeceğine eminim. Zaten dünyada dışlanacaktır. Şimdi bakın dünya akademilerinin belli birlikleri vardır. Asya Akademiler Birliği, Avrupa Akademiler Birliği gibi. Bunlar akademiler arasındaki bilimsel aktiviteleri denetler ve UNESCO gibi belli organlar üzerinde etkileri vardır. Türkiye bu ağırlığın farkında değil, TÜBA altı yıldır Asya Akademiler Birliği’nin yönetimindedir. Bu birliklerin hepsinin ortak kriteri, üyesini kendisinin, bağımsız olarak seçebilmesidir. Seçemeyen bir kurum tüm üyeleri Nobel’li olsa dahi ihraç edilir.

Bir dernek olarak kurulacak yeni oluşum eskisi gibi akademi birliklerinde görev alabilecek mi?

Evet. Eğer bizim korktuğumuz gibi gelişecekse TÜBA ihraç edilecek. Zaten bir çok akademi devletten tamamen bağımsız, dernek statüsünde.

O halde yeni kurulacak oluşumun tamamen bağımsız olması bir avantaj mı olacak ?

Eskiden de konuşuluyordu biz paramızı devletten alıyoruz, bu bizi bağımlı hale getiriyor, bağımsız olalım devletten para almayalım istemi vardı ama bütün mesele maliyet. Mesela uluslararası akademiler birliğinin bir üyelik ücreti var, zaten TÜBA’nın genel bütçesi bunlara ve GEBİT’e gidiyordu. Bunların bir kısmını bazı akademiler hoşgörü ile karşılayabilirler ama taşıma suyla değirmen nereye kadar döner. Ama en azından Türkiye’de belli düzeydeki insanların birlikteliğini sağlayabilir bir süre, ondan sonrasını zaman gösterecek.

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan
Doğum: 1943, İstanbul
Üniversite: 1963-1969, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistorya Kürsüsü
Araştırma Alanları:
Neolitik Dönem: Besin Üretimine Dayalı Köy Yaşamının Başlangıcı ve Yayılımı, Tarihöncesi Dönemlerde Güneydoğu Avrupa-Ege-Anadolu.
Kültür İlişkileri, Jeoarkeoloji, Arkeoloji Politikaları ve Arkeoloji Tarihi, Kültür Varlıkları Yönetimi.
Uluslararası Akademiler ve Meslek Kuruluşlarına Üyelikleri:
Türkiye Bilimler Akademisi(Asil Üye: 2002-2011 KHK üzerine istifa)
U.S. National Academy of Sciences
Alman Arkeoloji Enstitüleri Muhabir Üyeliği
European Association of Archaeologists
Conseil International d’Etudes Indo-Europeennes et Thrace
International Union of Prehistoric and Protohistoric Sciences (UISPP, Daimi Kurul Üyesi)
ICOMOS asil üye
Center for Black Sea Archaeology (ZAKS) Halle, Muhabir Üye
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, TAÇDAM Danışma Kurulu Üyesi
Türk Eski Çağ Bilimleri Enstitüsü Derneği

İki Yapımdan İki Tahribat: Muhteşem Yüzyıl ve Hayat Devam Ediyor

Belki pek çoğumuz arkeolojiyi, tarihi; sinemada, televizyon ekranlarında, dizilerde sevdik ilk önce. Ama her halde yine çok geçmeden çoğumuz Indiana Jones’un aslında soğuk savaş kahramanı yağmacı  bir karakter olduğunu ya da Cüneyt Arkın’ın Kara Murat olmadığını anladık. Bu filmlerde bizi etkileyen unsurlar arasında en önemlileri yalan yanlış da olsa dekor, kostüm ve mekanın aktörlüğüydü belki de… Bu işlerin ehli için kulandıkları mekanlar, senaryoları ve ekipleri kadar önemli olmalı sanırım. Lakin bu mekanların herbirinin bu yapımların ötesinde ve üstünde kimlikleri vardır. Burada Topkapı Sarayı’nı, Rumelihisarı’nı vs. anlatmayayım ama vazgeçilmez mekanlardan birini anmalıyız ki o, Yarımburgaz Mağarası’dır. Bu mağarada çekim yapan sayısız yönetmen buranın Paleolitik döneme ilişkin çok önemli veriler içerdiğinin, Bizans devrinde ise yer yer düzleştirmelerle ibadet için kullanıldığının farkındalar mı ya da bunu önemsiyorlar mı? Mesela bu bağlamda güncel bir örnekten bir soru gelebilir aklımıza. Muhteşem Yüzyıl dizisinin 30. bölümünde Kalender Şah’lı Pirlere Niyaz Ederiz deyişi sahnesini Yarımburgaz mağarasında çekerken ateşin içinde yandığı derin çukur nasıl kazıldı, yoksa dizi ekibi o ateşli sahneyi çekebilmek için bu mağarada kazı mı yaptı ya da mağaradaki eski açmalardan birini mi kullandılar  acaba gibi. Umalım da izinsiz bir çekim yapmış olsunlar, yoksa böyle bir arkeolojik alanda yetkili makamların izni ile böyle bir çekim yapıldıysa durum çok daha trajik olacak. Gerçi üniversitede derslere konu olduğunda bu mağaranın, bilimsel kazılardan önce ve sonra çok defa film ekipleri ve defineciler tarafından tahrip edildiği hep söylenirdi. Demek ki defineciler, bazı yönetmen ve yapımcılar aynı kefede ve aynı kafadalar.

Gelelim her yapımında yüzde yüz yapay iyilik mesajları vermeyi kendine töre edinmiş Mahsun Kırmızıgül’e. Nasıl olduysa hassas terazisi şaştı ve Mustafa Kemalpaşa’da nam-ı diğer Sinassos’ta taş bir Rum evini yaktı yeni dizisi Hayat Devam Ediyor’un senaryosu gereği. Hem de şakacıktan değil gerçekten yaktı! Hem Kırmızgül hem de kendisi adına savunma yapan yapımcı Murat Tokat (Boyut Film) şöyle dedi:

“Olayın aslı şudur: Dizinin çekimleri için bahsedilen ev, mal sahibinden belli bir süre çekimlerde kullanılmak üzere kiralanmıştır. Bahsedilen yangın ise, sanat yönetmenlerinin kurgusu ve özel efekt destekleriyle gerçekleştirilmiştir. Her sinemacının da bileceği üzere, evin etrafında ‘fasat’ adı verilen malzemeler yanmış ve sanki ev yanıyormuş görüntüsü verilmiştir. Yani aslında ev hiçbir şekilde yanmamış ve zarar görmemiştir ve evin tarihi dokusuna hiçbir zarar verilmemiştir. Bu yangın görüntüsünün ekrana yansıyacak olan halinde ise bilgisayarda yeni efektler eklenerek büyük bir yangın görüntüsü verilecektir. Fotoğrafta yer alan cam ve çerçevelerdeki is görüntüleri de yanmış ev görüntüsü vermek için yine sanat yönetmenlerinin özel bir teknikle uyguladığı boyalardır. Şu anda bu boyalar yine ekip tarafından temizleniyor ve bu taş ev yine ilk hali gibi mal sahibine en kısa zamanda teslim edilecektir.”

Öte yandan Boyut Film kordinatörü Cem Çakır “Biz bu haberi gördüğümüzde çok şaşırdık. Biz belediye, evin sahibiyle ve diğer yetkililerle görüş alışverişi yaparak tarihi dokuya zarar vermeden bu sahneyi çektik. Filmde görülen yangın sahnesi, LPG’li bakır borular ile duvara temas ettirilmeden çekildi. Duvarlardaki is lekeleri danışılarak hazırlanmış özel kimyasallardır” dedi.

Bu açıklamayı pek de samimi bulmadım, Mustafa Kemalpaşa’nın sakinlerinden duyumlarımız birazcık daha farklı, bununla birlikte bazı yerlerin is değil boya olduğunu da doğruluyorlar ki buna da birazdan geleceğiz. Şimdi duyumlarımız üzerinden konuşamayacağımızdan yukarıdaki açıklamaya odaklanalım. Açıklamayı tamamen doğru kabul ettiğimiz de dahi bazı problemler var. Birincisi “yakmadık” ve “fasat adı verilen malzemler” mevzusu ki konuyu önemsemedikleri burdan belli. Evi yakmadık etrafında ateş yaktık diyorlar, yani çevresinde ateş yakmakta bir sorun yok onlar için. Öyle ya bina yerinde duruyor, ayrıntılar ya da o ateşin kontrol altına alınamama riski kimin umrunda. Ayrıca LPG’li bakır borularla yangın sahnesi çekildi ne demek? Hangi uzmana danıştınız, hangi uzman böyle bir gösteriye müsade etti çok merak ediyoruz. Diğer yandan o evdeki isler/boyalar öyle pek de az değildi hani. Yani ikincisi savunmanızda itiraf ettiğiniz “boyadık” meselesi. İs değil de boyaysa onlar bu sizi aklamaz, yine bir tahribat sözkonusu. İsi temizlemek belki daha kolaydır ama taş yüzeylerden boya temizlemenin kolay olmadığı, hatta bazı taş cinslerinde bazı boyaları çıkarmanın nerdeyse imkansız olduğu “bizim mahallede” iyi bilinir. Anlayacağınız özürleri kabahatlerinden büyük.

Herşey bir yana böyle bir yapıyı keyiflerine göre tahrip edip sonra da restore ettiriyoruz, onarıyoruz, ya da Murat Tokat’ın dediği gibi “ilk hali gibi mal sahibine iade ediyoruz” deyip işin içinden çıkmalarına izin vermemeli. Çünkü bu söylem sermayenin kapıda bekleyen yeni sonbahar-kış kreasyonu. Hatta bu modanın haute couture versiyonu kapıda değil, İstiklal Caddesi’inde yerini aldı bile! Demirören AVM, inşaat sırasında ciddi zararlar verdiği Ağa Camii’ni restore ediyor. Üstelik etrafında “değerlerimiz için varız” gibi altını dolduramayacakları güya hassasiyet belirtisi sloganlarla. Yani aynı taktik, önce bozarız sonra da yaparız, parasıyla değil mi gibi satır arası kapitalizm. Londra sokaklarında sarı, İstiklal’de talan moda, anlayacağınız. Bu konuyu başka bir zaman açarız yine dönelim yapımcılarımıza.

Sevgili yapımcılar, cefakar yönetmenler, dizi kültünün kahraman iyilik melekleri, toplumumuzun ışıkları (hepsine birden: ? ve !); eğer biz sanat yapıyoruz, biz yaparız, onu yakmadık etrafında ateş yaktık vs. diyorsanız, Ece Ayhan’ın dediği gibi “sanat ayrıntıdır”. Bu ayrıntı sadece sizin tekniğinizde, kurgunuzda değil kulladığınız mekandadır da aynı zamanda. Mekanın kirasını ödemeniz, şirketinizin büyüklüğü, adınız, senaryonuz için orada herşeyi yapabileceğiniz anlamına gelmez. Size değen, sizin değdiğiniz her konuda ihtimam göstermelisiniz. Anlayacağınız “etrafında” bile ateş yakmamalısınız, “ilk haline” geri getirecek dahi olsanız boyamamalısınız. Tabii ilk paragrafımızın mağarada ateşi keşfeden dizi dizi sakinlerini de orda unutmayalım, onları da buyur ettik bu paragrafın sitemine. Mekan üzerinden sağladığınız etkiden vazgeçmek istemiyorsanız, bu özeni göstermek zorundasınız. Yok göstermeyecekseniz bu özeni, para kazanıyorsanız sadece, ateşle değil desturla bile yaklaşmayın bizim mekanlarımıza, platolarınız paklar sizi! Bu arada aman diyeyim “Bize de derler çakıcı/ yakarız konakları” gibi bir sahne çekmeyin.

NOT: Şimdi bu yazıda yapımcı ve yönetmen sözünü çok kullandım, elbette sözüm hepsine değil. Sözüm yukarıdaki yapımların ve sayısız benzerlerinin sorumlularına.

Fotoğraflar: Fatih Günalp