Postmodern/Post-süreçsel Arkeolojiye Anarşist bir Eleştiri

                                                                1.  Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!

                                                               En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

                                                               2.  Harbi karşılık verecek ama herkes

                                                              Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

                                                              3.  Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır

                                                              Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

                                                                                                                         Ece AYHAN

 

Postyapısal felsefenin arkeolojiye katkısını düşündüğümüzde post modernist algının galibiyetiyle karşılaşırız. Birileri anlaşılmıştır, fakat bütünüyle doğru anlaşıldığını söyleyemeyiz. Bu arkeoloji pozitivizmin eleştirisini yaparken post yapısalcılıktan tam anlamıyla beslenememiş.Ayrıca post yapısalcılık dışındaki aydınlanmacı bakış açısına karşı çıkan pozitivizmi eleştiren hiçbir akımdan da beslenmiş bir arkeoloji yok. Bunları becerememesinin sebepleri arasında belki de dünya genelinde arkeoloji okullarının felsefe eğitimine meyilli olmaması yatıyor olabilir. Doğrusu siyasi-ekonomik erkin yönettiği, yönlendirdiği kendilerini temellendiren argümanlara imza atan arkeolojinin felsefeden yoksun olması şaşırtıcı değil.Benim düşünceme göre post modern arkeolojinin ne pozitivizme ne de modernizme yeterli ölçüde eleştirisi yok. Modernizmi kurgusal alandan reel alana döndürüp baktığımızda elbet kültürel örüntüleri, bilimsel yöntemleri, araçları, siyaseti iç içedir. Fakat iç içe olması onun seçimi değil yazgısıdır. Öte yandan post modern arkeoloji ise politik alandan bağımsız bir arkeoloji olmadığını öne sürer.Peki bu neyi değiştirdi?

İdeolojik bir aygıt olan arkeoloji özgürleşebildi mi? Yine otoriterlik üzerine, iktidara karşı eleştiri geliştiremedi. Üstelik post yapısalcılıkla cilaladığı ama aslında “tüketim toplumu”nun tüketicilerinin bir aracı olagelmiş arkeoloji modern arkeolojiyi, pozitivizmi eleştiriyor gibi gözüktü fakat tarihi tersten okuyabildi mi? Peki bir arkeolojinin, arkeolojik materyalin sermayeleşmesine karşı çıkabildi mi? Ya da herhangi bir erkin araçsallaştırıyor olmasına? Tam tersi erki besledi.

Çatalhöyük örneğinde sınıfsız toplumun geçmişimizdeki temellendirmesi gibi gözüküyor olması mı sadece?..Neden sorusu üzerine yoğunlaşabiliyor mu yeterince? Peki bu uygarlaşan insanın doğayı neden tahakküm altına aldığını, bitkiyi, hayvanı, insanı, kadını, emeği, sanatı tahakküm altına aldığını, bilgiyi tahakküm altına aldığını açıklayabiliyor mu?Kendi yöntemsel olarak devlete karşı örgütlenebiliyor mu?      Siyaset felsefesinden yoksun bir arkeoloji sosyalbilim olamaz. Çünkü Mülkiyet her yerde.Devlet her yerde. İktidar her yerde.

Emma Goldman’a göre geleneksel biçimde sunulan tarih insanları otoriter kurumların kölesi yapıyordu1. Çünkü otoriter kurumların her biri zaten tarih tarafından kendi mitini yaratıp kendi tapınımını meşrulaştırıyordu. Öte yandan post modern arkeoloji mülkiyetsizliğin veya ortak mülkiyetin atalarımızca varlığını kanıtlama gayretine girişti ve bunu da Çatalhöyük’te gördük, diyelim. Peki kendi yöntemini özel mülkiyetten bağımsız ve karşı tutabildi mi? Bu zor mu? Peki burada da Foucault’ya sığınalım ve iktidar yok olmaz, diyelim. O halde sınıfsız toplum nasıl varoldu? Ya da bu sınıfsız toplumda iktidar var idiyse biz neden bu kadar heyecanlanıyoruz? “Kaçınılmaz olan iktidar”ı meşrulaştırma girişimi mi yoksa? Zaman içerisinde iktidarın soy kütüğüne inmenin elbet bir yararı olur. Peki bir karşı duruşu,kültürel bir devrimi öncelikle kendi organizasyonunda gerçekleştirmeden mülkiyetin olmadığını,sınıfsız bir toplumun olmadığını nasıl önesürebilirsin?

-Post süreçsel arkeolojiye doğrudan ilk eleştiri kazı sisteminin hiyerarşisine yönelik olacak.

Hiyerarşik bir organizasyonun gerçekleştirdiği deneysel arkeolojinin salt “gösteri ve imaj”a içkin bir eylem olacağını düşünüyorum. Çünkü o uygulama alanının mekanını ne kadar canlandırabilirsen canlandır, birincisi orada yer alan bireylerin bilinç biçimi hiyerarşik ve mekan ne kadar değişirse değişsin, hiyerarşik bir bilincin bireyi hiyerarşik olmayan bir bilincin bireyi gibi yaşayabilir ve o anı yorumlayabilir mi? Elbet o uygulamada hiyerarşik bir yorumlama getirecektir.

Bu arada deneysel arkeoloji kurgusal değil yaşamsaldır benim fikrimce. Yaşamın içindedir. Zamanda ve mekanda bir yer şuandan farklıdır ve egemen ideolojilerden arınıp onun karşıtını savunarak ve yaşayarak o tarihi yorumlayabilirsin. Çünkü ya düşüncen yaşamını ya da yaşamın düşünceni belirler. Öte yandan Çatalhöyük’ü öyle ya da böyle “bu tarihin” içine hapsetmiş oluyorsun. Eğer “geçici bir otonom bölge” oluşturulamazsa yine resmi tarihin kurbanı olunur.

Arkeoloji elbet siyaset için vardır(!) Ve elbet biz kendi siyasetimizi yapmazsak egemenlerin siyaseti için arkeoloji yaparız. Yönetenler için…

Geçici Otonom Bölge* Olarak Kazı

Hiyerarşinin olmadığı arkeolojik bir yerleşimin anlaşılabilmesi için deneysel arkeoloji yönteminden yararlanılıyor ise; bu yöntem ancak hiyerarşinin olmadığı** geçici otonom kazı organizasyonlarıyla oluşturulabilir. Bu kazılar otonom bölgeler halinde işlemeli ve merkeziyetsiz bir organizasyonun vücut bulmuş hali olmalıdır.

Bu haliyle bir kazı sadece iktidarı sorguluyor olmakla kalmaz, aynı zamanda iktidarın olmadığı bir dünyanın mümkün olabileceğine dair bir deneyimi gözler önüne serer. Çünkü ancak o zaman ideolojilerden bağımsız bir arkeoloji gerçekleştirilmiş olur.

Kapitalizmin/devletin olmadığı bir kazı pratiği, “tahakkümün dokusundaki çatlakları nasıl çoğaltıp genişletilebileceğimize dair” de çözüm üretebilir.***

“Kurumsal” arkeolojide çatlaklar yaratılabilir.

Post süreçsel metodolojinin eleştirisine geçmeden önce post modernizm ve post yapısalcılık gibi bazı belli başlı kavramlar ve tanımlar üzerinde duracağım.

Post süreçsel arkeolojinin beslendiği “post modernizmle post yapısalcılık sürekli karıştırılır.”2

Post modern durum kapitalizmin gelişme evresiyle birlikte anılmalıdır. “ Her yerde kültürel sermaye üretilmekte, politically correct tüketilmektedir.”3 Bu durumda politika aydınlamacılığı yüceltse de aydınlanmaya karşı gelip pozitivizmi eleştirse de politikaya ilgi azalmıştır. 4

Peki post-süreçsel arkeoloji iddia ettiği biçimde her şeyin politik olduğunu

söyleyip hem post yapısalcılığı kullanıyor hem de salt kültürel sermaye üretiyorsa sahiden politikayı tüketmiş bir post modern durum ortaya çıkarmıyor mu?

Şimdi ise aşağıdaki alıntım post modernizme anarşist komünist bir perspektifle yaklaşılmış bir yazıdan;

“Postmodernizmi bir bütün olarak ele almak –ki eminiz onları çok

kızdıracaktır- özünde siyasi bir tutumdur çünkü postmodernizmi

tarihsel bir durum olarak görmek ve bir kökeni, dönemi ve oluşma

nedenleri olduğunu ifşa etmektir.

Nitekim hiçbir düşünce zamansız ve uzamsız değildir. Postmodern

düşüncenin izini sürmek için geçmişin politik tarzına ve

söz konusu tarzın bugüne taşınan özelliklerine (emperyalizm ve

karşı mücadeleler bağlamında) bununla paralel olarak kapitalizmin

geldiği son aşamaya (esnek ve el koyarak birikim biçimleri) bakmak

gerekir. Postmodern düşüncenin bir burjuva aldatmacası olduğunu

söyleyip sıyrılmak işin kolayına kaçmak olur. Neden bu noktaya

geldiğini sormak ve gelinen noktada da neye hizmet ettiğini teşhir

etmek gereklidir.

Postmodernizm terimi 1960’larda ABD sanat çevrelerinde ortaya

çıkmıştır. Sonrasında ise Avrupalı kuramcılar tarafından ele

alınmıştır. Yani asıl kökeni “entelektüel camiadır.” D.Harvey terimle

ilk karşılaşmasını hatırlamaya çalışırken diğer “izm” ler gibi iç

tutarsızlığının yükü altında çöküp gideceğini ya da moda haline

gelmiş diğer yeni fikirler gibi çekiciliğini kaybedeceğini düşünmüş

olduğunu itiraf eder. Fakat postmodernizmin başına ne diğer izmlerin

ne de yeni fikirlerin başına gelen gelmiştir. Tarihin bir cilvesidir

ki kapitalist emperyalizmin çok özel bir ‘anı’ ile çakışmıştır ve

“yarattığı yaygara azalmak bir yana zamanla yükselip durmuştur”.

İşte bizim izini sürmeye çalıştığımız o ‘an’ dır.

(…)

Postmodernizm ideolojisinin kendine alan bulabildiği maddi koşullar

kapitalizmin son  evresindeki tam da bu esnek, post-fordist koşullardır.

Postmodernizm bir yandan içinden çıktığı bu maddi koşulları fetişleştirirken

bir yandan da ideolojik ve kültürel

alanda meşrulaştırır; örgütsüzlük, bireysellik, saçılma fikrini yeniden ve

yeniden üretir. Her metninin altında aynı soruya; “çıkarları ortak ve insanlığın

kurtuluşunda yegane devrimci sınıf olan proletaryadan artık bahsedilebilir mi?”

sorusuna gönderme yapar.

Garip olan şudur ki; bu soru gerçek anlamda proleterleşmenin tarihte olmadığı

kadar niteliksel ve niceliksel arttığı bir dönemde sorulmaktadır. Böyle bir soruyu

sormak ya gerçek bir saflığın ya da gerçek bir ikiyüzlülüğün ürünü olabilir ancak.

Söylemin gücü acaba gerçekten burada mı gizlidir? Bizler ışıklı yanıp sönen

sözlere kanan küçük çocuklar mıyız? “Başka bir dünya”ya dair umutlarımız bu

sahte sözlerle bizlerden çalınırken gerçekten susacak mıyız? Yoksa teori ve

pratiğimizle zaten postmodernlerin sorunun kendisinin içinde yanıtladıkları soruya

gerçek bir cevap mı vereceğiz?

Bizlerin tercihi ikincisidir ve tüm çaba da bunun içindir.”5

Arkeolojinin otoriter alanla hesaplaşamamasının da en önemli sebebi işte tam da iktidarı sorgulayan bu post modern durumdur. Devletten bağımsız(!) ama kapitalizmden kurtulmamış bir izmin otoriteyi sorgulamakta tıkanıyor olması bir rastlantı olamaz bu yüzden. Ahlaksal bağlamda bir itkiden yoksun ve tıkanmış…Amaç için her türlü yol mubahtır.

Bu noktada anarşizmin her türlü zorbalığa, ayrıcalığa, baskı ve haksızlığa karşı ahlaksal bir başkaldırı olduğunu söyleyerek işte neden post modernizmin yetersiz kaldığını açıklamak istiyorum.

Zaten post yapısalcılığın ve post modernizmin etik bir savının olmaması politik bir savının olmamasını doğuruyor. Bu da post süreçsel arkeolojinin tıkandığı noktalardan birisi. Hem politiktir diyor, hem de politik alanın dışında kalıyor.

Post süreçsel metodolojinin konteksellik, çok seslilik, etkileşimcilik, yansımacılık ilkelerinin anarşist eleştirilerini çok seslilik, etkileşimcilik, yansımacılık ilkelerine yönelteceğim.

-Çok seslilik

Kazı alanındaki farklı üniversitelerden bilim insanların farklı sorunlarla bir arada çalışması ve fikir üretmesi olduğu düşüncesine karşı, uygulanabilirliğini sorgulamak elbet bir çoğumuzun düşündüğü bir şey. Fakat uygulanamaması etik bir kaygı taşımamalarından dolayı kaçınılmaz bir sonuç. Post modernizmin yansıdığı bu ilke kolektif bir birliği oluşturmak gayesinde bulunmuyor. Öte yandan  ideolojik farklılıklar, arkeoloji gelenekleri, tecrübe vs. eğer kolektif bir kaygı taşımadığı sürece iktidar ilişkilerinin hakim olduğu ve ortak hiçbir şeyin üretilmediği bir sürece dönüşür. Elbette de sorunlar oluyor ki olacaktır da. Fakat çok seslilik kendi felsefesinden ötürü iktidarlıdır ve ortak bir şey üretilemediğinden bir şeyin üretilebildiği bile ayrıca tartışılmalıdır.

Etkileşimcilik ise disiplinler aşırılık modernite ve branşlaşmaya karşı gibi “görünüyor” olsa da tam anlamıyla uzmanlaşmanın meşrulaştırılmasıdır. Pozitivizmin ve modernizmin tekrar tekrar yansımasıdır. Uzman olunan bir yer başkalarının daha az bilgi ürettiği ve belki de bilgi üretmekten ziyade edilgenleştiği bir alana dönüşür. Kapitalizmin yarattığı teori ve pratik ayrımının gözle görülür halidir. Bilginin otoritesi,iktidarı ve tahakkümü vardır( bu üç kavram birbiriyle doğrudan ilişkili ve fakat farklı kavramlardır). Hiyerarşinin meşruluğudur.

Yansımacılık ise post modernizmin kültürel anlamda en çarpıcı göstergesidir. Mevcut düzen içerisinde kendi kazının başka sosyal kesimler tarafından nasıl yorumlanıp “gösteri toplumu”na dahil olabileceği,kendine yer edinebileceği ve öte yandan “tüketilebileceği” söz konusudur. Sponsorlar kazı üzerinden kendilerini pazarladıkları gibi sen de kazıya sponsor arayarak kendini pazarlayabilir ve böylece bu düzenin içerisinde kendi kültürel sermayeni yaratabilir ve kendine yer edinebilirsin. Üstelik bu şekilde kapitalizmin içerisinde sınıfsız bir toplumun varlığını ne kadar kanıtlarsan kanıtla sınıfsız toplumun tarihin tozlu sayfalarında yer aldığını ve bir fantezi ürünü olduğunu göstermiş olup kapitalizmi tekrar, tek gerçek olarak var etmiş olursun.

Etik bir kaygının olmayışı politik olmamayı gerekli kılar, demiştim. Post modernist metodlar ise post yapısalcılığa nazaran galip görünmekte…Üstelik modernizme karşı bir duruş ise yeterli değil. Çünkü “bilim”in ve yöntemin kendisi modernist…felsefi anlamda kendini post yapısalcılığa temellendirmeye çalışsa da…

Bu durumda gerçekten bir karşı duruş ve alternatif nasıl oluşturulabilir?

Epistemolojik öncüller ile birlikte anarşist arkeoloji nasıl olabilir sorusuna yanıt aramak oldukça önemli. Bu hem özgürlüğü yaşamın her alanında gerçekleştirmek adına verilen bir mücadele hem de arkeolojinin devlet için, bilim için olduğu gerçeğini tersyüz etmek için bir fırsat olacaktır.Anarşist arkeolojinin nasıl olabileceğine dair sorular ve yanıtlar üreten bir araştırma konusu da elbet kendine ilkin bilim felsefesinde, bilgi kuramında ve yöntembilimde yanıtlar bulması gerekmektedir. O araştırma ise bu yazıdan sonra gelecek, daha geniş ve derin bir perspektif sunacaktır.

 

 

—————————————————————————————–

 

Dipnotlar

 

1. joel Spring, Özgür Eğitim, syf. 39

* “Geçici Otonom Bölge(TAZ) kavramı günümüzde bir çok küreselleşme karşıtı hareket tarafından bir taktik olarak kullanılmaktadır; işlek bir cadde üzerinde birdenbire ortaya çıkan insanların caddeyi trafiğe kapatıp şenlik ortamına dönüştürdükleri, bir tür otonom bölge kurdukları Reclaiming the Street (Sokakları Geri Alalım) hareketi T.A.Z’ın günümüzde de işe yaradığınının kanıtlarından sadece biri.” –T.A.Z. Geçici Otonom Bölge, Ontolojik Anarşi, Şiirsel Terörizm( Hakim Bey, Altıkırkbeş Yayınları) kitabının arka kapağından. Bu kitaba internetten arama motoruna ismini yazarak bir çok siteden ulaşılabiliyor.

**Bu anlamda burada kısaca değindiğim hiyerarşik olmayan kazı pratiğini içini açarak ve şematize ederek bundan sonra gelecek olan anarşist arkeoloji konulu yazıda açıklamaya çalışacağım.

***Burada Christian Scholl’un Bakunin’in Zavallı Kuzenleri: Sanat Yoluyla Taktiksel Müdahale adlı yazısından etkilendiğimi belirtmem gerekiyor ve hatta yazarın bu yazısının benim yazımın şekillenmesine, düşüncelerimi pekiştirmeme hayli katkısı oldu.O yazıda özgürlükçü marksist, otonomist John Holloway’in “tahakkümün dokusundaki bu retleri, bu çatlakları nasıl çoğaltıp genişletmeli?” sorusuna alıntı yapar. Ben de arkeolojide kapitalizmde çatlaklar yaratmak üzerine bir yöntem nasıl geliştirilebilir sorusunu o yazıdan ve o sorudan esinlenerek sordum. Yine de daha ayrıntılı bilgi için John Holloway’in Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak kitabını önermek gerekebilir.

Christian Scholl’un Bakunin’in Zavallı Kuzenleri: Sanat Yoluyla Taktiksel Müdahale adlı yazısı için: http://www.e-skop.com/skopdergi/bakuninin-zavalli-kuzenleri-sanat-yoluyla-taktiksel-mudahale/1586

 

2.Saul Newman, Bakunin’den Lacan’a, Ayrıntı Yayınları,syf. 39

3.Ali Akay, Postmodernizm’in ABC’si, Say Yayınları, syf. 145-146.

4.”Tarihsel Bir Durum Olarak Postmodernite”, “Emeğin Özgürlüğü” dergisi, sayı:2, syf. 29-30-31.

 

Pelin Laçin

Trakya Üni. Arkeoloji Bölümü

Anlattığım sizin hikayenizdir! -1-

Söze başlarken akademinin ikili oynayan tavrını anlamakta ve ortaya sermekte fayda var, diye düşünüyorum.

İkili oynayan akademi…

Hem elitist olup hem de sol politik söylemi dilinden düşürmeyen birkaç ve birçok kimse…

Yaşam biçimi ve söylem birbiriyle uyuşmazsa ne olur?

Teori ve etkinliğin birleşmediği bir varoluş mümkün müdür?

Praksis yoksa siz de yoksunuz!

Yaşam biçimi ve söylemin uyuşmadığı yerde gerçeklik yok olur. Küçük-burjuva bir yaşamda, akademik alanda üretimi hayatın içindeki üretim olarak algılayıp yanılsamalara boğulmak, uzmanlaşıp kendi dışındaki her şeye ve dolayısıyla kendine yabancılaşma durumu…Yokluk dünyası…

 

Aşağıda teori ve pratiğin ayrımıyla ilgili birkaç alıntıya yer veriyorum.

Modern sanayinin örgütlenmesinin bir sonucu olarak da teori ve pratiğin birbirinden ayrılmasını görebiliriz ve bu doğrultuda;

 

“Düşünsel etkinlik, yöneticilerin ve iş sahiplerinin bir fonksiyonu olurken, modern fabrika örgütlenmesi içindeki insanlar uzmanlaşmış ve sınırlı rollere zorlanıyorlar.

Düşünce ve eylem ayrımı, teorinin yaşam etkinliğinden ayrılmış bir sınıfın ürünü haline gelmesi demektir. Bu, bireylerin makineyi denetleyecekleri ve yönetecekleri yerde, güçleri parçalanarak onun uzantıları haline gelmeleri anlamını taşıyor. Örneğin John Dewey Eğitim ve Demokrasi’de, liberal eğitimin, endüstriyel ve mesleki eğitimden ayrılmasının, “ sınıfların, yaşamak için çalışmak zorunda olanlarla bu zorunluluktan kurtulmuş olanlar arasında bölünmesinin” sonucu olduğu yazıyor.”1

“Freire’ye göre… “bir devrime sözlerle ya da aktivizmle değil praksisle, yani dönüştürülecek yapılara yöneltilmiş düşünce ve eylemle ulaşılır.”” 2

 

 

 

-Yaşam, dünya öyle acımasız ki buna karşı yapay bir dünyayla ancak dünyanın acımasız olduğu gerçeğiyle başaçıkabilirim ve ancak ben bu dünyayı yaratabilirim.

Evet, ancak sen bu yapay dünyayı yaratabilirsin. Çünkü yaşamın gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda değilsin ve başa çıkmak zorunda değilsin!

Özgürlükten korkuyorsun!

Tam da Oğuz Atay romanlarındaki (anti) kahramanlar gibi postmodern dünyanın teatralliğinde bencil benliğini örten ve oynayan karakter…

AKP’nin neoliberal politikalarını eleştirip kendi liberal yaşamıyla, ikircikli dünyasında boğulan karakter…

 

Ve hatta arkeolojide “postmodernizm”in yerini sorgular ve konumlarken neoliberalizmin kültürü olan “kendi yaşamındaki postmodernizm”i göremeyen ve sorgulayamayan karakter…

Sistem insanı…

 

Ancak akademik lafazanlıkla üstesinden gelinebilecek bir düzey…Aksi taktirde size inanmaz ve lafazanlıkla sizi çürütür.

 

Kimine göre böyle bir çoğunluk kimine göre böyle bir azınlık var akademide.
Ama bu parodi halini alıyor 3. dünya ülkelerinin akademisinde…

Akademi: Sisteme entegrasyonu sağlayan devletin ideolojik aygıtı… Bu akademik hiyerarşinin içinde varolan herkes bu entegrasyona katkı sağlar. “ya sorunun bir parçasısın ya da çözümün; ikisinin arası yok.” -ulrike meinhof

 

Üniversite 1. sınıfta daha temiz ve daha radikaldik. Bu ‘’cahilliğimizle’’ ilgili değildi. Bu karşıtı olduğun şeyi tüm gerçekliğiyle idrak edebiliyor olmakla ilgiliydi. Yani iktidar ilişkileri, iktidarlı çıkar ilişkileri, sistemin içerisinde yapay bir gelecek tahayyülü kurma gerekliliğinin dayatılması ve buna bağlı kaygılar; devletin içimize tam anlamıyla sızması…

Aile kurumuyla birlikte devletin doğduğumuzdan beri bizimle olan inorganik bir mekanizma olduğunu biliyoruz. Ama aile birey olabileceğimiz sorgulama sürecini de doğuran erk olgusunun da içkin olduğu bir kurum. Üniversiteye kadar yavaş yavaş bütün okullarda da benzer süreçleri git gide daha da katmanlı biçimde yaşıyor olmamıza rağmen üniversiteye geldiğimizde asıl iktidarlı ve ikiyüzlü ilişkilerle baş başa kaldığımız süreci yaşamaya başlıyoruz. Hükümetin yansıması gibi…Arka odalarda, koridorlarda birbirinin arkasından konuşan ve hükümetteki değişimlerle birlikte kendisi de deri değiştirebilen sekreterler, kalemler, milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, meclis başkanları gibi; asistanlar, yardoçlar, doçlar, proflar, dekanlar, dekan yardımcıları ve rektörler…

Kim yarattıkları yapay dünyada daha çok yer,koltuk edinebilir, köşeyi dönebilir, bilgisini fetişleştirip pazarlayabilir ve kendini konumlandırıp daha da “özgürleşebilirse(!)”…

Sabitlik içerisinde bilgiyi metalaştırıp mülkleştirme arzusu…

Mülksüzleştirilmiş mülksüzlerin sizin dünyanızda yeri olamaz! Ve olmaz da zaten…

Ne sizin ezilenlerle ne de ezilenlerin sizinle işi olmaz ki zaten…

Her şeyde söz söyleyip, az buçuk fikrini pazarlayanlar da var… Her şey olmaya çalışıp hiçbirşey olamayan ve aileden belirli bir ekonomik birikimle gelip bu nedenle ekonomik anlamda kendini garanti altına alan, salt bilginin mülkiyetini sağlama hırsıyla donanmış hazcı kimseler…İnsan hem müzik, hem arkeoloji, hem resim, hem de spor yapabilir elbet ve yapmalıdır da. Bilim ve sanat pratiğinin insanın kendini gerçekleştirmesinde önemli bir etken olduğunu biliyoruz. Ama bir insan hem sanatçı, hem arkeolog, hem ressam hem de futbolcu oluyor ve popülistçe bu kimliklerini dayatıyor ve bu kimlikleri yaşamaktan bencilce bir haz alıyorsa o kişiye, hiçbirşey değilsin, diyebilirsin ancak… Sen aslında yoksun ve ne kendine ne başkasına ne de bu topluma değmemişsin, demektir. Samimi ilişkilerin ve insana değen ilişkilerin yoktur ve herkes senin arkandan konuşur, yüzüne güler. Sen bazen küçükburjuva hezeyanlar yaşar ve bazen de bu hezeyandan çıkmak, kendini avutmak için şarkı söyler, makale yazarsın…Söylerken ve yazarken de hayatı, toplumu, ilişkileri, sistemi sorgular gibi yaparsın ve uyuşukluğunun üstünü de böylece örtmüş olursun.

 

Oğuz Atay sizleri yazıyor diye bazılarınız övünüyor. Fakat Oğuz Atay’ı yanlış anladığınız ortada…O sizi yazmıştı ama sizin küçükburjuva dünyanızı ve  değerlerinizi alaya almıştı…

 

Siz dünya yarattınız kendinize…Ama “Yeryüzünün Lanetlileri” sizi korkutuyor…Çünkü siz değil, onlar gerçek. Ve siz bu yoz yaşamınızda çürüyüp, yok olup gideceksiniz.

“MADEM İYİSİN

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.

Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?

Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.”

Bertolt Brecht

siz değil onlar öz yönetimiyle kendi özgür okullarını yaratacaklar;

Karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmanın olduğu, ezen ezilen ilişkisinin olmadığı, öğrenme sürecinin bir “nesneleşme” süreci olmadığı, bilginin paylaşıldığı ve bununla herkesin etkinleştiği bir öğrenim ve üretim süreci yaratacağız. Özgür okul ancak bu şekilde varolabilir.

 

 

 

 

 

  1. Joel Spring, Özgür Eğitim, syf.59.
  2. a.g.e., syf. 58.

 

Arkeolojinin Her Alanında Erkin, Otoritenin Temellendirilmesi ve Bu Durumun Kazı Sisteminde Uygulanması Üzerine

Akademinin yöntembilimsel değerlendirmesini yapmak geniş kapsamlı bir çalışma konusu. Fakat yine de akademinin içerisinde bulunmamızdan ötürü sosyal, siyasal ve ekonomik koşulları değerlendirmek ve kritiğini yapmak akademiye ilişkin sorunlara veya bizzat sorunun kendisi olan akademiye dair çözüm üretmede son derece önemli bir faktör.

Hiçbir disiplin; hiçbir bilim veya sanat toplumda egemen olanın; devletin ve neoliberal politikaların dayattığı tüketim, özelleşme, özelleştirme, yabancılaşma, yalnızlaşma (burjuva bireyciliği), yoksullaşma, yozlaşma gibi olgulardan bağımsız işlemiyor. İşleyiş ise gücü ve rekabeti dayatıyor. Üstelik bilimde veya sanatta ekol yaratma gayretindeki akademisyenlerin, bilim veya sanat insanlarının farkına varmadan kapitalist-devletçi işleyişin içinde düştükleri durum bu. Akademik hiyerarşinin, bürokrasinin soktuğu kriz bu. Hal böyleyken dünya ve ülke koşullarında kendini siyasal anlamda konumlandıramayanın hali egemene benzemek olduğu için 80 sonrası apolitik öğrenci tipolojisinin 90 sonrası akademisyen tipolojisine evrilmesi koca bir gerçek. Hiyerarşide üstüne ses çıkarmayan, altındakini ezen ve haksızlığa ses çıkarmayan güvensiz bir orta sınıf.

Öte yandan bütün bu yapılan sosyo-politik, sınıfsal karakter çözümlemesi hiçbir radikal değişikliğe yol açması anlamında gerçekleşmiyor. Fakat bu sistemde nerde durduğumu, benim gibi düşünenlerin nerede durduğunu ve duracağımızı düzeni çözümleyip karşıtını belirlemeden göremeyiz. Anti-kapitalist, anti-otoriter ve erk karşıtı, özgürlükçü bir söylem; “bir yaşam biçimi” yaratmadan ve politika üretmeden oluşmaz.

Post-modern kültüre karşı kendi kültürünü (insanın kendi kültürünü) evrensel değerleri olan, karşılıklı yardımlaşma ve paylaşma, dayanışma kültürünü koymazsan tüm söylemler popülist ve tutarsız olur.

Bu eleştirilere dayanarak bir akademisyenin düzenin içinde düzen-dışı bir dönüşüm gerçekleştirmesi söz konusu olamaz. Fakat akademinin dışında anti-otoriter, özgürlükçü bir okul yaratmak bizler varken hiç de imkansız değil.

Lokal bir alan arkeolojinin yöntemini ve koşullarını bu bağlamda değerlendirmek ve yeni bir bakış açısı yaratmak lazım…

→ Arkeolojinin,

Tarihi algılamanın yorumlamanın tarihsel olguları saptırmakla (rüyalarımızı bir başka kişiye anlatmaya başladığımızda nasıl ki olayları tamamiyle gerçek aktaramayız ve üstüne eklemeler yaparız ve böylece bu rüyayı saptırmak olursa işte tarihi de anlatıp yorumlarken rüyalarımızı anlatıp yorumlamış gibi saptırmalar yaparız, çünkü gerçeği yaşamamışızdır, tıpkı rüyadaki gibi.), “tahribat”la başladığını söylemek gerek.

Modern dünyanın ulusal söyleminde kendine yer arayan, kök arayan, gücünü temellendirme gereksinimi duyan ve bunun için arkeolojiyi kullanan ulus-kimlik; ulus devlet… Kendi kimliğini “güçlü olan taraf” olarak vareden ve kendinden olmayanı öteki kılan ulusal söylem arkeolojiye ve arkeolojinin yöntemine kendini yansıtmaktadır.Yani devletin temelini “devleti temellendirerek” atmak… Modern devlet kendini zorunluluk olarak dayatırken neo-liberal dünya pazarı mülkiyeti temelendirerek gücün bireyde (gerçek birey değil, tüketen birey,egoist birey; yani burjuva birey), tekelde olduğu yargısını dayatıyor. Her iki işleyiş bugün bilimi, bilimde birbirini varederek tamamlıyor.

Arkeolojinin yeni yaklaşımlarından ziyade ekol olarak ilkin nasıl ayrıştığını anlamak geçmişle bugüne dair eleştiriye gerekli olacak.

Prehistorya devlet, seri üretim, mülkiyet öncesi yaşamı anlamada etkin. Tabii ki ideolojik bir bakış açısı üretiyorsa tam tersini de söyleyebilir; yani devletin, seri üretimin,mülkiyetin temellendirilmesi…

Protohistorya birikimi, hiyerarşik sosyal, siyasal ve ekonomik örgütlenmeyi ve erken devletleri anlamada etkin, diyebiliriz. Uygarlığı sorgulayan protohistorya/ arkeoloji de mümkün. Öte yandan prehistorya ve protohistorya yerleşikleşmeyle, bitki ve hayvan evcilleştirmeyle  insanın kötü tarihinin başladığını bile söylüyor olabilir.

-ve insan merkezli tarih başlamıştır.

Klasik arkeoloji Hıristiyan toplumunun gücünü kendinden öncekinde temellendirmede etkin. Tüm o devasa mimari eserler, seramik,mücevher, mühür, sikke ve heykel örnekleri ne kadar ihtişamlı bir geçmişin olduğunun kanıtı gibi. Ama sadece bunun kanıtı… Anıtsallığın, ihtişamın, görkemin, mülkiyetin, denetimin vs. yani erkin kanıtı… Mitoloji ile mitleri inceliyor ve araştırıyoruz ama arkeolojide bir bakıyoruz ki bilincimiz antik dünyanın mitsel bilinç biçimine dönüşüyor, aynı zamanda geçmişi ve tarihi de mitleştiriyor ve aslında fetişleştiriyoruz…

Yine olan olmuş ve arkeoloji ile otoriteyi, erki temellendirmişiz… Sonuçta arkeoloji ile güçlü ve güçsüzün ayrımını yapmışız ve kazıda ele geçen materyallerden yola çıkarak ne kadar güçlü, ne kadar uygar ve hiyerarşik bir toplulukmuş, sanat eserleri ne kadar özenli, ne kadar mükemmel ve ne kadar anıtsalmış, onu sorgulamışız… Sonucumuz ise ortada işte… Baştan sona devleti, devletli olanı anlamlandırmak ve fetişleştirmek… Arkeoloji bunun dışında bir şeye yaramıyor bugün.

 Ve artık arkeolojinin pratiğine dair güncel ve gündelik sorunlarımızı dillendirmek gerek.

Kazının işlevselliğini anlatmanın dışında bir şey yapmak istiyorum. Kazıdaki gündelik yaşama dair yazmak istiyorum. En başta sosyo-politik ve ekonomi-politik boyutunun anlaşılması yaşamsal. Öte yandan en başta belirttiğim neo-liberal politikaların akademiye yansımasını en çok kazı sürecinde bilince çıkartabiliyoruz. Çünkü rekabetin ve gücün birebir işlendiği ve aktarıldığı alan orası. Hiyerarşinin bariz olması gerekmiyor. Belki adı bile yok, ama gizli bir hiyerarşi var. Emeğin ortaklaştırılması yerine bireycileştirilmesi, metalaştırılması ve otoriterleşme var. Yani yabancılaşma, yalnızlaşma var (Öte yandan insan yine de ona en yakın olan insanı bulmak istiyor.). Yani kazı topluluğu makro toplumun yansıması olan mikro toplumun kendisidir.

Ötekileştirme ise ayrıca açmak istediğim bir konu. Sana benzemeyeni, senin gibi olmayanı öteki kılmak. Kürt olduğu için, doğulu olduğu için, taşralı olduğu için, kadın olduğu için, eşcinsel olduğu için, yoksul olduğu için – ve daha bir çok öteki tanımı ile birlikte – dıştalananlar… Çoğunlukla öğrenciler… Birbirlerini öteki kılmanın yanında kazı sisteminin içerisinde pozisyon alabilmek için direkt sistemin dayattığı bir durum bu. Post-modern kültürün içerisinde kendine kendi olarak yer edinemeyenlerin başkası olarak çıktığı alanlar: iş hayatı…

Kazıda emeğin sömürülmesi üzerine çok şey söylenebilir. Zaten hiyerarşik bir sosyal ve ekonomik örgütlenme mevcutsa mutlaka orada sömürü vardır. Emeğin sömürülmesi üzerine söylenebilecek en açık gerçek şudur ki: 16 saate yakın ve iş güvenliğinden yoksun bir şekilde çalışıyor olmak, insanda 21. y.y’da halen aristokrasi ile yönetilen bir kazı sisteminin olduğu algısını uyandırıyor – yani kendi içinde kapitalizme geçiş yapamamış(!) -. Bilginin üretiminde öğrencilerin emeğinin rolünü tartışmak gerekiyor ve gerçekten akademisyenlerin bu rol üzerine düşünmesi ve kendilerini sorgulamaları gerekiyor.

Bütün bu sorunlarını konu başlıkları ile verecek olursak;

  • Ekonomik sıkıntılar (Ücret ödenip ödenmemesinin kazı başkanı inisiyatifinde olması),
  • Çalışma koşulları,
  • Mesleki hastalıkların oluşması,
  • İş güvenliği,
  • İletişim araçlarından yoksun bırakılmamız,
  • Ahbap çavuş ilişkisinde görev dağılımı,
  • Cinsiyetçilik, Homofobi ve Ötekileştirme,
  • Lisans öğrencisinin bilimsel üretime katılamaması.

Buradan bakacak olursak kapitalist toplumun yansıması, oradan bakacak olursak “başka türlü kazı işlemez!”

Ama yine de biz buradan bakacağız. Bir insan bile üzülüyorsa, kendinden ödün veriyorsa o kazı işlemesin, ne çıkar! Tüm güçlüklerin ve zorlukların üstesinden karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla, kimsenin kimseyi yönetmediği,bilgisi ve deneyimini otorite uygulamayarak aktarabileceği ve herkesin bilimsel üretime katılabileceği özgür bir alan gerekiyor. İnsanın “kendi olması” için başka çare yok.

Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğrencisi
Pelin Laçin