Yayında Mıyız?

Bilimin ne olduğu sorusuna cevap aramadığımız bu günlerde en büyük sorunun sormadığımız sorular olduğunu er ya da geç anlayacağız. Anladığımız da ise iş işten geçmiş mi olacak, onu da bize zaman gösterecek! Neden böyle bir girizgâh seçtim? Çünkü sormak istediğim bir soru var ve karşılığında alacağım cevapları çok merak ediyorum:

“Arkeoloji bir bilim midir?”

Hayda! Nereden çıktı şimdi bu? Soru bana ait değil fakat ben de son iki yıldır bu soruya yanıt arıyorum. Şimdi çok bilenler çıkacaktır “tabii ki de bilim, bu da sorulur mu” diye. Siz de bu aşamaya kadar yazdığım gibi tepki verdiyseniz gelelim diğer soruya:

“Arkeoloji bir bilim ise, arkeologlar bilim yapıyor olmanın gereklerini yerine getiriyor mu?”

İşte tam da burada derin bir nefes alıp ciddi olarak düşünmek gerekiyor. Yapılan çalışmaların ne kadar “bilimsel” olduğunu sorgulamalıyız. Bunun için yapılması gereken önce iddia edildiği üzere yapılan işin nasıl “bilimsel” olacağına dair birkaç aşamaya göz atmak olmalıdır. Mesela bilim nedir? Nasıl yapılır? Yaptığımız çalışma nasıl bilimsel olur? Temel olarak baktığımızda bilimsel araştırmanın belli aşamaları vardır:

–         Hipotez Oluşturma

–         Hipotezi Sınama

–         Sonuçların Yayınlanması

Kısaca açıklamak gerekirse yapılacak çalışma için bir soruya ihtiyaç vardır. Sorulacak soruya cevap bulmak üzerine çalışma derinleştirilir ve ortaya bir hipotez çıkar. Bu hipotezin sınanabilir olması gereklidir. Bunun için de hipotez oluşturulurken “dünyanın sırrını keşfetmişçesine” yersiz iddia ve saptırmaların yer aldığı bir üslup kullanılmamalıdır. Aynı şekilde çelişkili ifadeler de yer almamalıdır. Son olarak çalışma süresince ortaya çıkan sonuçların düzenli bir şekilde yayınlanması gerekmektedir.

Arkeolojik kazıları göz önünde bulundurduğumuz da kaç tane kazı bir soruya cevap bulmak adına kazılıyor ve kaç tanesi sadece kazı yapıyor olmak adına yapılıyor? Böyle bir soru sorulduğunda elbette kimse ikinci şık için yaptığını kabul etmeyecektir. Ancak gerçeği görmek için kazı başkanlarının açıklamalarına ihtiyaç duyulmamaktadır. Yapılan yayınlarda gerçekten bir soru üzerine kurulan bir kazı sisteminin olup olmadığı görülmektedir. Yayınlar dikkatlice incelendiğinde kazılarda bulunan malzemelerin yalnızca kazı başkanlarının beğenilerine uygun olanların seçilerek bir güzelleme(?), bir seçki yapıldığı görülebilir. Aslına bakılırsa bu da bir kazı stratejisidir. Son yıllarda sıkça kullanılan hava fotoğraflarında, görmek istenilen şekilde mimarinin şekillendirildiği belli olan örnekler bulunmaktadır. Yapılan bu işe bulunanları yayınlamak bulunanları görmek istenilen şekilde değiştirerek “Anadolu’nun en güzellerini, en büyüklerini, ilklerini” arkeoloji dünyasına sunmak hedeflenmektedir. Bu yapılan “makaslamanın” fark edilmesine rağmen teşhir edilmeyişi ise yarın kendisi ile ilgili bir konu olduğunda teşhir edilen kişinin hışmına uğramaktan kaçınarak “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetinin açık göstergesidir.

Bir diğer boyut ise yayınlanmayan çalışmalardır. Bu da sıkça karşımıza çıkan bir durumdur. Hipotezin oluşturulduğu, sınandığı ama yayınlanmadığı çalışmalara ne kadar bilimsel çalışma denilebileceği de ayrı bir soru işaretidir. Yayını olmayan arkeolojik kazıların sayısını anlamak adına TAY Projesi’nin sitesi ziyaret edilmelidir. Yayını olmayan arkeolojik çalışmalar hakkında bilgi edinebilmenin yegâne yolu “Kazı Sonuçları Toplantısı” raporlarından ve arkeolojik yerleşmenin bulunduğu bölgede yapılan yüzey araştırmaları raporlarından derlenenleri son derece pratik bir şekilde ortaya koyan TAY Projesi’ne ne kadar teşekkür edilse azdır.

Son olarak, bilimsel çalışmalar yaptığını ileri süren ve arkeolojinin bilim olduğunu kabul eden herkesin kendisini bir tartması gerekmektedir. Arkeolojik kazı yapmanın hocadan öğrenciye geçen bir ritüel olduğu düşüncesini terk etmek elzemdir! Arkeolojik kazı yapmak isteniliyorsa öncelikle bir soruya ihtiyaç vardır. Bu soruya bilimsel etiğe uygun yöntemler ile cevap verilmeye çalışılması ve ortaya çıkan sonuçların muhakkak yayınlanması gerekmektedir. Ne kadar istenilmese de kazılarda ortaya çıkan buluntular kültür politikası dahi olmayan bu ülkede, müze depolarında çürümeye terk edilecektir. Kazıları yürüten arkeologlara düşen ise kaderine terk edilmeden önce buluntuları iyi bir şekilde belgeleyerek, yayınlanmasını sağlamaktır.

Bartu.

“iyi geceler, iyi şanslar…”

 

Canım Arkeoloji 2 – Nerede Kalmıştık?

Canım Arkeoloji,

Nerede kalmıştık? Neler yaptık geçen koca bir yıl içerisinde?  Yoksa yine mi yerimizde saydık? Neler oldu son bir yılda?

1942 ARKEOLOJI.indd

İlk olarak İletişim Yayınları bir kitap çıkardı. Belki de arkeoloji hakkında çok geç kaldığımızı dillendirmekten dilimizde tüyün bittiğini söylemekten ziyade “alın bir okuyun” diyeceğiz. İçerisinde arkeolojinin temel kavramları ve dahası ideolojiler ekseninde şekillenen alt disiplinler ile ilgili anlatımlar yer alıyor. Kitabın en can alıcı kısmı anlatılan her bölümün sonunda konu hakkında okunabilecek kaynaklar öneriyor olması. Türkiye’de eleştirel bir arkeoloji anlayışının olmamasının bir sonucu olarak ezberci eğitimin tahakküm kurduğu günümüzde ufuk açıcı ileri okumalar yer alıyor (aslına bakılırsa ileri okumaların çoğu bizlerin okumakta çok geç kaldığı yayınlar). Söz konusu okumak olunca ne kadar üşengeç olduğumuz su götürmez bir gerçek olsa da “arkeoloji” eğitimi alan ve aldığını söyleyen herkesin en azından dünyadan bihaber olmaması için okuması gayet iyi olacaktır. Ancak bu kitabın bir giriş niteliği taşıdığını unutmamakta fayda var. Şayet bizler farklı bilgiler içeren her yayın okuyuşumuzda gizemli sırlara vakıf olmuş havasına kapılıp gelenekçi anlayışımıza tüy dikiyoruz.

Marmaray’ın Arkeolojiye Kattıklarına (!) Dair Geç Kalınmış Bir Eleştiri

Devlet erkânının büyük projesi marmaray görkemli bir açılışla İstanbul halkına merhaba dedi. İnşaatın devam ettiği süre boyunca “çanak-çömlek” kavgasına dönüşen bu proje tamamlandı ve kullanıma açıldı. Peki, açılışın sürprizi neydi?

geciktiren arkeoloji

Projenin devam ettiği süre zarfındaki tartışmaları düşününce böyle bir tablo çok da sürpriz olmasa gerek! Devletin son on bir yılda yaptığı her çalışmanın “eşek ölür kalır semeri insan ölür kalır eseri” prensibi ile olan bitenden haberi olmayan (her nasıl oluyorsa) halka sunulurken bu yolda işleri sekteye uğratanları teşhir ederek yuhalatmazlar ise olmazdı. Kaldı ki yaptılar da… Bu konuda kabahati başka yerlerde aramak yerine kendi içimize bakmamız gerektiği düşüncesindeyim. Anımsatmakta fayda var. Yenikapı kazısının yeni başladığı dönemde eski müze müdürü vasfıyla kazıları yöneten meslektaşımızın kazıya kepçe sokma girişiminde arkeolojik olarak bir sorun görmediği bir projenin sonuçlanma aşamasına kadar sağ salim gelebilmesi dahi mucizedir. Sonrasında kazıda çalışan arkeologların ve restoratörlerin emekleri ile bugüne kadar korunabildiği için emekleri geçenlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Konu ile ilgili not düşmek gerekirse; devletin kent üzerindeki yenileşme(!) hareketini arkeologların engellemesi şeklinde aksettirilmesi ile ortaya çıkan tablo, çalışmayı yürütenlerin “ülkenin kalkınıp, ilerlemesi önündeki düşman” sıfatını edinmelerine neden olmuştur. Bunun önüne geçilebilmesi için yapmamız gereken “kamusal arkeoloji” ve “toplumsal arkeoloji” kavramlarını ele almak olmalıdır. Biraz açarsak:

 

“Çoğu insan için günümüzde kamusal arkeolojinin en temel konusu modernleşme ve       yapılaşma yüzünden arkeolojik geçmişin tehdit altında olması ve antika karaborsasına   mal sağlamak üzere arkeolojik alanların yağmalanmasıdır… Tahribatın ve kayıpların            dünya ölçeğinde haddi hesabı yoktur. İnsanların bu konudaki farkındalıklarını          arttırmak, koruma yasalarının kabulünü sağlamak, koleksiyonerlerle müzelere, yağma     ve karaborsayı mahkûm etmeleri için baskı yapmak kamusal arkeoloji alanına giren             ve        büyük çaba sarf etmeyi gerektiren konulardır.”*

 

Peki, tuz kokarsa? Yukarıdaki alıntıda kamusal arkeolojinin Yenikapı gibi örneklerde neler yapılabileceği anlatılsa da Türkiye’de işler öyle yürümemektedir. Halkın bakış açısını değiştirebilmek için yasaların ve devlet kurumlarının desteğini almak gerekirken Türkiye’de arkeoloji en büyük darbeyi devletin en tepesinden yemektedir. Bu şekilde bakıldığında çözümsüzlük yumağının içerisinde debelenmekle meşgulüz. İyisi mi toplumsal arkeolojiye kulak vererek konuya farklı bir açıdan bakmayı denemeliyiz:

“… En geniş haliyle toplumsal arkeoloji, geçmişte ve günümüzde kendimizle öteki,           toplumla tarih arasındaki ilişkilerin kavramsallaştırılmasına dair yöntemleri kapsar;        maddeseli merkeze alarak, yaptığımız ve kullandığımız, biriktirdiğimiz ve attığımız,     değer verdiğimiz veya görmezden geldiğimiz, ya da hatırlamak istediğimiz nesneler    üzerinden kendimizi ifade ediş biçimlerini araştırır…

   … Arkeoloji her zaman dünyevi ve maddesel olanla ilgili olmuştur, ancak toplumsal         arkeoloji ile birlikte, anıtsallık, hafıza, diaspora ya da kültürel çevre gibi daha    kuramsal bakış açıları gündeme gelmiştir.”**

Arkeolojinin içerisindeki konular arasında maddesel olanların dışındakilerle ilgilenilmemesinin yapılan işin insanlar tarafından anlaşılamamasına yol açtığının farkına varmamız gerekiyor. Bunun bir sonucu olarak da insanların yaşadıkları kentte ulaşımın kolaylaştırılması adına yapılan bir projenin içerisinde arkeolojiye dair buluntuların çıktığı ve projenin gecikeceği mesajına karşılık ortaya çıkanların insana dair bir bellek olduğunun anlatılmasının büyük bir gereklilik olduğu çok açıktır.

Velhasıl “arkeoloji”nin ne olduğu sorusuna artık daha farklı cevaplar aramanın zamanı geldi de geçiyor.

Son olarak canım arkeoloji; sana dair yapılan iyi işler de yok değil elbette. İlk olarak arkeoloji öğrencilerinin kendi girişimleri ile gerçekleştirilen “Uluslararası Arkeoloji Sempozyumu”nun beşincisi gerçekleştirildi. Bunun dışında, arkeolojinin daha erken yaşlarda, çocuklara yönelik anlatıldığı ve küçük yaşta farkındalık yaratıldığı örneklerin sayısı artmaya başladı.

İyi haberlerin daha da arttığı günleri görmek dileğiyle,

Bartu.

“İyi geceler, iyi şanslar…”

 

* Bahn, P., Renfrew C.          Kamusal Arkeoloji, Arkeoloji: Anahtar Kavramlar, 2013,                                                  İstanbul.

** Bahn, P., Renfrew C.        Toplumsal Arkeoloji, Arkeoloji: Anahtar Kavramlar, 2013,                                               İstanbul.

Küstüm Oynamıyorum! – İstihdam Sorunu vol.1

KÜSTÜM! OYNAMIYORUM!

Toprağın altında tarihin izlerini ararken güneş yeni yeni doğuyordu. Biz ise sıcak yataklarımızı terk edeli bir saati geçmişti. Arazide soğuk havayı ciğerimize çekerken gizli kalmış tarihimize ışık tutuyor olmanın büyük keyfini yaşıyorduk.

Yalnızca yukarıdaki paragraf dikkate alındığında aşağıdaki sonuçlardan hangisi ya da hangileri elde edilir?

A)   Yazar zor bir işte çalışmaktadır.

B)   Her iş gibi arkeolojinin de zorlukları vardır.

C)   Devletin yanlış politikaları arkeolojiye zarar vermektedir.

D)   Devletin arkeoloji politikası aslında hiç yoktur.

E)   Hepsi

Konumuz “arkeologların istihdamı”. Bendeniz yukarıdaki soruyu hazırlarken eğitim sisteminin bizi seçerken ki yöntem olan “çoktan seçmeli” soru çeşidini kullandım ki konuyu daha iyi anlayabilelim. Aslına bakılırsa bahsedeceğim konu yukarıdaki sorunun içerdiği çelişkiler ile doğrudan alakalı. Bu ülkede yaşıyor olmanın belki de bizlere en çok kanıksattığı, sorunlar karşısında verdiğimiz tepkilerin hep sığ kalmasına alışkın olmamız diye düşünüyorum. Kısacası ya yanlış sorular soruyoruz ya da hep bir şeylerden korkup çekinerek hareket ediyoruz. Dikkat ederseniz yukarıda hazırladığım soru ile cevapların birbiri ile alakası yok. İşte bu istihdam sorunu da aynen böyle. Şıklarda yazdıklarım asıl dememiz gerekenler, soruda yazdığım ise söylediklerimiz.

İmza kampanyaları, birlik olma çabaları derken ufak ufak hareketlenmeler başladı. Fakat istikamet yanlış değil mi? Atama isteniyor, mezun olanlara oranla atananların azlığından dem vuruluyor ama kime? Ya da niye? Devlet her lisans mezununa kendi branşında kamuda çalışma garantisi mi veriyor? Ya da bu adımları atanlar böyle bir garanti mi istiyor? Veya atama bekleyenlerin hepsi atandı diyelim. Sonra?

Kabul edelim bizim derdimiz ortadaki sorunu çözmeye çalışmak değil. Arkeoloji değil. Biz kendi branşında kamu sektöründe çalışmak isteyenlerin önünü açmak için girişimde bulunuyoruz. Eğer öyle olmasa aşağıdaki soruların cevaplarını da arıyor olurduk:

–       Neden bu kadar fazla arkeoloji lisans programı var?

–       Arkeoloji öğrencileri mezun olduklarında arkeolojiyi ne kadar biliyor?

–       Müzelere atanmak isteyen arkeologlar atandıklarında kendilerini nasıl bir çalışma ortamının beklediğinden haberdar mı?

–       Müzeye atanan arkeologun görevleri nelerdir?

–       Lisans eğitimi boyunca hiç kazı tecrübesi edinmemiş olanların bir müzede çalışmaya başlayacak olması sorun teşkil etmez mi? (Üniversite ve hocaların tercihi olarak kazılara gidemeyenlerden bahsetmiyorum.)

–       Yeni açılan bölümlerin hemen lisans eğitimine başlaması doğru mu?

–       Mezun olurken arkeoloji bilgisinin hiç ölçülmeden yalnızca devletin yapmış olduğu ve Türkçe-Matematik sorularının sorulduğu bir sınavdan yeterli puan alarak kamuda “uzman” sıfatı ile arkeolog olarak çalışılması ne kadar doğru?

Ülkenin dört bir yanında müzelerde gerek arkeoloji bilgisi, gerekse arazi tecrübesi ve bilgisi ile görev yapmakta olan çok değerli arkeologlarımız var. Onlar kendilerini yaptıkları işler ile zaten belli ediyorlar. Ya da çalıştıkları müzede üzerlerine düşen görevleri –hatta devletin onlara yükledikleri angaryaları dahi- layığı ile yapan değerli meslektaşlarımız var. Bu açıklamayı onları tenzih etmek için yapıyorum ki kendilerine saygım sonsuzdur. Ancak hepimiz biliyoruz ki bizim mesleğimizde de sadece memur olmak için o göreve gelen insanlar da var. Şimdi diyorum ki atama bekleyenlerin hangi gruba girdiğini nasıl anlayacağız? Kültür ve Turizm Bakanlığı adı altında çalışmaya başlarlar ise hangisine hizmet edecekler? Kültüre mi, turizme mi? Ya da devlete mi?

Başa dönecek olursak en üstteki satırlarda yer alan romantik tavrı takınarak hiçbir yere gelemeyeceğimizi söylemek isterim. Öncelikle devletin bir kültür politikası olmadığını kabul etmek zorundayız. İstisnaları bir kenara bırakırsak “Kültür Bakanlığı” pozisyonuna gelenler asıl görevlerini yerine getirmekte hep geri kaldılar. Görevlerini yerine getirdiğini zannedenlerin ise görevlerinden alındıkları vakit aslında neler yapmadığını görmüşüzdür diye düşünüyorum. Kültür politikası olmayan bir devletin, tam da bu sebepten arkeolojiye bakış açısının da “çanak çömlek” ile sınırlı olması normaldir. Devletin bu konudaki eksikliğine başta bu mesleği yapmak istediğini söyleyen arkeologlar, arkeolog adayları, akademisyenler ve müzeciler olarak daha yüksek sesle söylemeliyiz. Yoksa o atanamayanlar atansa dahi biz olduğumuz yerde saymaya devam edeceğiz.

Son olarak arkeoloji camiası içinde takındığı riyakârlıktan sıyrılmalıdır. Genç arkeologlar imza kampanyaları ya da sanal ortam delikanlılığını terk edip sorunun kaynağına inmelidir. Hatta  Kültür ve Turizm Bakanlığı koltuğunda oturmakta olan zat-ı muhtereme, ülkenin dış politikasına verdiği önemi biraz da kültür politikası yaratma yolunda vermesi gerektiğini söylemelidir. Yahut devletin artık bu makamlara gerçekten bu konulara ehemmiyet verecek kişileri getirmesi gerektiğini iletmelidir. Böyle giderse, istikrarın sağlanamadığı bu koltuğa her yeni gelene yaranmakla geçecektir ömrümüz.

Politik olmalıyız. Ama mecazi manada değil. Zaten o türlüsünü bu vakte kadar gayet iyi yapmışız. Şöyle ki sorunun özünün devlet, dolayısı ile hükümet eksenli olduğunu görmeli ve görmekle de kalmamalıyız. Eğer ki arkeolojiyi gerçekten bilim olarak görüyor ve bu bilimi yapmak istiyorsak ayak oyunlarına malzeme etmemeli ve dik durmalıyız. Türkiye arkeolojisi bugünlerine umursamazlığı, vurdumduymazlığı ve apolitik tavrı ile geldi. Gidişata dur denmez ise de böyle gitmeye devam edecek. Bunun bir sonucu olarak da niteliğe bakmaksızın nicelikli iş taleplerimiz çoğalacaktır.

Yoksa her şeye rağmen; kazı başkanlıklarına müdahale edildiği, bütçelerin farklı hesaplara göre belirlendiği, kazı izinlerinin tehdit unsuru olarak kullanıldığı bir ülkede “arkeolojiye siyaset bulaştırmayın” mı diyeceksiniz?

 

“İyi geceler, iyi şanslar…”

Yaşasın Tam Bağımsız Türk Arkeolojisi

neu1.

Ey Türk Arkeologu! Birinci vazifen, Türk arkeolojisini, Anadolu arkeolojisini yabancılardan ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Lisans, yüksek lisans ve doktora yapmanın yegâne sebebi budur. Bu sebep senin en değerli düsturundur. Gelecekte kendini ve bakanlığını müdafaa mecburiyetine düşersen gereğini yapmak için, içinde bulunacağın durumun imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait senin yabancı meslektaşlarının yıllar boyu vermiş olduğu emekleri tek bir hamlede silip atmana neden olabilir. Sana ve bakanlığına ters düşecek sözüm ona muhalif arkeologlar bütün dünyada kullanılan ve gelişen teknolojik yöntemleri kullanıyor olabilirler. Bilerek ve isteyerek aziz, kadim arkeolojinin köhneleşmiş kadrolarına girmek isteyebilir, hatta girip düşünmeye ve eleştiriye açık bir sistemi getirmeye çalışabilirler. Bütün bu olanlardan daha vahim olmak üzere, memleketteki kafası çalışan insanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Arkeoloji romantikliği içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk Arkeolojisinin medar-ı iftiharı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen yabancı düşmanı, çürümüş, geçerliliğini çoktan yitirmiş Türk Arkeolojisini ayakta tutmaktır!

Muhtaç olduğun vefasızlık, hırs işlemiş hücrelerinde mevcuttur!

–          Troya kazısının bundan sonra müze tarafından yürütüleceği haberi geldi. Hatta bu haber “hiçbir yerli veya yabancı üniversitenin bilimsel danışmanlığı ya da yardımı olmadan müze tarafından kazılacaktır” notu ile duyurulması daha da ilgi çekiciydi. Yukarıdaki metni kaleme alırken konuya yardımcı olması açısından şu yazıyı da öneririm. El değiştiren kazılar konusunda söylenecek daha nice söz var.

–          Müzelerin başkalarının ellerinden alınan kazıları yapmaya çok hevesli olmadığı belli. Fakat bu işin Genel Müdürlük ve Bakanlık tarafından bu şekilde uygun görülmesi son derece hatalı bir karardır.

–          Troya kazısının veya bir şekilde müzeye devredilen kazıların daha sonrasında başkalarına verilmek üzere bir süreliğine kızağa çekilip çekilmediği merak konusudur.

–          Arkeoloji adına arkeolojinin dışından alınan kararlar son derece düşündürücüdür. Devlet politikalarının bir bilim dalı üzerinde bu kadar etkili olması çok yanlıştır. Yanlıştan ziyade bir zihniyetin ürünü olan bu kararlar an itibariyle yabancı arkeologların ülkeden tasfiyesi gibi görünmektedir.

–          Hali hazırda devam eden diğer yabancı kazılar ise son yıllardaki uygulamalar ile yıldırma politikasına maruz kalmaktadır. Ya da “hizaya çekme” mesajı iletilmektedir.

–          Bakanlığın açmadığı kadrolar ve istihdam edemediği genç arkeologları bu uygulamalar ile “bakın size yeni iş sahaları” şeklinde mesaj kaygısının olup olmadığı da bence düşünülmelidir. Zira yeni bölümler açıp, yeni iş imkanları yaratmamanın mezun ve mezun olacak arkeologlar üzerinde yarattığı stresi Bakanlık hiç düşünmüş müdür?

–          Peki yerli kazılarda her şey güllük gülistanlık mıdır? Elbette hayır ama onlara uygulanan baskı vakti zamanında gösterilmeyen dik duruşun yansımasıdır.

–          El değiştiren kazılarda bürokrasinin parmağı dışında devralanın “bilimsel etik” sorunu da göz önünde bulundurulmalıdır. İstisnaların kaideleri bozmayacağı bir gerçektir. Fakat başkasının emeklerine devlet eli ile sekte vurularak sözüm ona millileştirilen bu kazılar kendilerine bir özeleştiri borçludurlar. Çıkacak sonuç insanları “bizim vicdanımız temiz” cevabına götürür mü dersiniz?

Arkeologların apolitik olmasından dem vururken kastettiğimiz ve istediğimiz bu değildi. Bu tür kararlar Gezi Parkı sürecindeki Başbakan’ın takındığı “ben ne istersem o olur” tavrının arkeoloji üzerindeki uygulamasıdır. Evet onların istediği olmaktadır ama arkeologların meslek etiği adına bu kararlara karşı çıkmaları gerekmektedir.

Bu tür uygulamaları onaylamak, sevinerek karşılamak son derece akıl dışıdır! Unutulmamalıdır ki kendisi gibi düşünmeyenleri arka plana atarak bugünlerine gelen arkeoloji yeni neslin sert eleştirilerine maruz kalmaktadır. Her zamanki gibi bu eleştiriyi kendisine yediremediğini düşünen zümrenin bu tür uygulamalar karşısında verecekleri tepkiler komik olmaktan öteye geçmeyecektir!

#gelenekselarkeolojiveromantizm

#atarinesliarkeolojiyapıyor

#bizkimizkiarkeolojibizimneyimize

#defolsunyabancılartürklereverilsintümkazılar

#devirdeğişiyorarkeolojideğişmiyor

#welcomeacademic-inbreeding

#bencearkeolojideeksikolan

 

 

Canım Arkeoloji…

Canım arkeoloji,

Ben bu satırları yazarken, sen her zamanki gelenekçi ve elitist tavrın ile önümüzdeki ay başlayacak olan o şaşalı beş çaylarını düşünüyor olacaksın. Darılma, yadırgamıyorum. Bize seni böyle kabul etmemiz gerektiği tembihlendi. Sadece üzülüyorum. Olan bitene nasıl bu kadar kayıtsız kalıyorsun? Bilmem farkında mısın ama itibarın iki paralık ediliyor. Horlanıyorsun. Çanak-çömlek eşittir boş iş diyorlar. Sen çıkıp da benim işim bu değil, benim amacım bu değil demiyorsun. Sahi, neden demiyorsun? Popülerliğini borçlu olduğun filmler dahi tv’lerde yayınlanmamaya başlarken neden ortaya çıkıp “hey! Bende buradayım” demiyorsun? Alacağın olsun. Yaptığın işleri bilimsel olmamakla suçlayanlar varken neden dostlarının adını zikredip, bakın biz koca bir bütünüz arkeojeoloji, arkeobotanik, arkeozooloji, antropoloji, sosyoloji el eleyiz demiyorsun? Haklısın, ben sayınca hatırladın değil mi eski dostlarını. Farkında mısın onları ne kadar çok ihmal ettiğini? Bak işte bunların tüm sebebi senin bitmek tükenmek bilmeyen “her şeyin en iyisini ben bilirim” tavrın. Ne geliyorsa bunun yüzünden geliyor başına. İnanır mısın senden nefret eden başbakan ile bu konuda çok iyi anlaşırsınız. Gerçi senin haberin yoktur. Sen gaflet uykundayken ülkede çok ilginç gelişmeler oluyor. Halk kendi mülkü olan parklara, ağaçlara sahip çıkmaya başladı.

Sahip çıkmasına çıktı ama başbakan bu durumdan rahatsız oldu. Çok uzatmayayım bu iş dallanıp budaklandı ve sonucunda başbakanın emri ile polis halka gaz bombaları ve tazyikli su ile saldırdı. İlk olarak Gezi Parkı’nda çadır kurup, ağaç nöbeti tutanlar nasibini aldı. Yetmedi Taksim Meydanı’nın genelini gaza ve suya boğdular. Belki garip gelecek ama yayalaştırma projesi kapsamında yapılan kazılarda rastlanan arkeolojik yapılar senin içinden çıkan akademisyenlerin de desteği ile üzeri örtülerek unutturulmaya çalışıldı. Burada seni tebrik etmek istiyorum. O şahane gelenekçi yapın ile o kadar saygılı ve terbiyeli nesiller yetiştirmişsin ki arkeolojik buluntuları proje aksamasın da devletimize zeval gelmesin diye şıppadanak sümen altı ettiler. Yetiştirdiklerin ile gurur duyabilirsin! Konumuza dönecek olursak bu saldırı işi büyüdü. İnsanlar saldırılara boyun eğmedi. Beşiktaş akaretlerde çok çirkin müdahaleler yapıldı ve insanlar yaralandı. Buna rağmen yılmadılar. Zalimliğe dur demek, şehri üzerinde söz sahibi olmak adına insanlar sokaklara döküldüler. Hala daha sokaklardalar. Bu iş böyle biter mi? Başbakan da yılmadı. Olay döndü mü sidik yarışına! En uzağa işemek adına evlerinde bekleyen kendisine oy vermiş kitle ile tehdit etti insanları. Sonuç mu? Sonucu bilmem ama direniş büyüdü. Ankara, İzmir, Hatay, Kayseri, Rize, Adana, Kocaeli ve daha nice ilde gösteriler oldu. Dipnot olarak düşeyim bu sırada Hatay’da bir kardeşimiz öldü. Ki daha onların acısı tazeydi, Reyhanlı katliamının acısı dinmemişti. Yetmedi, Adana’da da bir polis abimiz hayatını kaybetti. Bütün bunlar niye mi oldu? Sen daha iyi bilirsin. İnsanlık tarihi boyunca liderler kendilerine baş kaldıranları ne yaparlar? İşte, her şey kendi otoritesinin sarsılmasından korkan bir liderin hezeyanlarından ibaret.

Bu arada Ankara’nın durumu kötü. Gündüzleri sıcak, geceleri ıslak ve gazlı geçiyor. Üzülerek anlatıyorum sen bilmezsin -ki biliyor olmanı dilerdim- bugünlerde olaylar daha da tırmanıyor. Sanırım bu iş daha uzayacak. Çünkü başbakan bu olayı kaybedilmemesi gereken bir savaş olarak görüyor. Eh direnen insanların da haklı davalarından vazgeçmeye niyeti yok. Olmasın da. Bu satırları okurken yüzünün alacağı şekli düşünüyorum da, senin de işin zor yahu. Tadını kaçırdım değil mi? Şimdi o kazılarının “en şahane, en büyük, en ilk” buluntularından keyifle bahsettiğin beş çaylarının olmama ihtimali seni kaygılandırdı değil mi? Kaygılandırsın. Biraz da sen düşün. Aklını başına devşir. Biraz olsun dik dur. Muhalif olmayı her daim içki içebilme özgürlüğü ile denk gören tavrından sıyrıl. Para koparmak için senin içinden dahi olmayan bakanlık bürokratlarına hoş görünme çabalarından vazgeç. Bilim ahlakını maddi değerlere değişme. Diyorum ama kime! Sen yine bildiğini okuyacaksın. Toprağa kazmayı ilk vurduğun günlerden dem vurup, ah o eski kazı sezonları diyerekten eskiden ne imkânsızlıklar içerisinde kazılar yapılırdı diye ah çekeceksin.

Bilmem ilgini çeker mi ama bu aralar ismini çok sık zikrediyor içinden çıkan genç insanlar. Ayıptır söylemesi yeni nesil çok goygoycu. İşi gücü seni eleştirmek. Neymiş senin bu yeniliklere kapalı halin artık can sıkıyormuş. Bu işe bir dur demek lazımmış. Ne hadlerine değil mi? Hali hazırda apolitik, çevredeki ve ülkedeki olaylara gözünü yuman halin senin için ne kadar da huzurlu değil mi? Ne gerek var şimdi bu kadar şeyi düşünmeye! Dünyayı sen mi kurtaracaksın? Onu geçtim “arkeolojiye kurtaracaklarmış”, soruyorum sana kurtarılmaya ihtiyacın mı var? Turp gibisin maşallah.

Uzun lafın kısası burada durumlar karışık. Umarım sen iyisindir. Epeydir halleşemiyorduk. Malum iş güç, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı derken fırsat olmadı. Bunu girizgâh olarak kabul et. Nasıl olsa daha konuşup, dertleşecek çok şeyimiz var. Fırsat buldukça sana yazarım. Sen üzme kendini, takma kafanı bu meselelere. Bilmiyor musun gençlerin huyunu, konuşur konuşur susarlar. Sağlıcakla kal. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Sevgilerimle Bartu!