Prehistorya, “tarih öncesi” midir?

Bir arkeoloji dalı olarak Prehistorya nedir? Prehistorya kelimesini chicken translation (=piliç çevirme) metoduyla Türkçe’ye tercüme etmeye kalkışırsak bodoslama karşılığının “pre-historya”=”tarih-öncesi” olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi bu şekilde ikiye ayırmanın temel nedeni Nuh nebi zamanlarında birilerinin “tarih yazıyla başlar” şeklinde formüle edilmiş ve bir şekilde de genel kabul görmüş bir görüş ortaya atmış olmasıdır (1). Bu muhteşem fikri bir yerlere yazıyla da not etmiş olduklarından, daha doğru olabilecek sözler uçup geriye bu kalmıştır: “tarih yazıyla başlar”, yazı öncesi de tarihin öncesidir…

Bu önkabulden dolayı, Prehistorya esasen yazı öncesi zamanların arkeolojisidir. Doğrudur, yazının kullanıldığı zamanlarla, yazının henüz kullanılmadığı zamanların arkeolojisi hem yöntem hem de “kafa” olarak birbirlerinden çok farklıdır. Ancak insan varsa ve bir şekilde arkeolojik kayıtlar varsa, o dönemlerin tarih’in öncesi olduğunu söylemek oldukça güçtür. Çünkü tarih, bir bilim olarak yazılı veya yazısız olsun, “geçmişteki olaylarla ilgilenen” bir bilim dalıdır, dolayısıyla tarihin tarihi insanla yaşıttır. Kısacası, insanın geçmişiyle ilgili bir döneme “tarih öncesi” veya “prehistorya” demek mantıksızlıktır.

Tarihin öncesi var mıdır? “Tarih”i insanla başlatırsak, meselâ dinozorlar “tarih öncesi” canlılardır. Büyük ihtimâlle tarihin bir de sonrası olacaktır. Eğer bunu ifade edebilecek birileri kalacaksa, insan türü yok olduktan sonra bir de “tarih sonrası” olacaktır. Ama bu şimdilik bizi ilgilendirmez, çünkü “sonrası” diyecek canlının olasılıkla insan odaklı bir geçmiş kurması gerekmeyecektir.

Kılıç Kökten’in köylü ile sohbeti

Arkeolojinin kuruluş zamanlarından beri tekrarlaya tekrarlaya bugünlere ulaşan bu hata (Prehistorya terimi) bir türlü düzeltilememiştir. Bu terminolojik hatayı düzeltmek için Türkiye’de Prehistorya’nın kurucularından Kılıç Kökten haricinde kimseden de görülür bir çaba gelmemiştir.

Rivayet edilir ki, K. Kökten bir gün Anadolu’da kendisine ne işle meşgul olduğunu soran bir köylüye, “işte, çok eski taşlarla, çanak çömlek parçalarıyla uğraşıyorum” şeklinde bir açıkmalama yapmaya başlamış ve bu konuşmanın sonunda köylü “anladım, sen tarihin dibiyle uğraşıyorsun” şeklindeki muhteşem açıklamasıyla bu konuşmaya noktayı koymuştur.

Bu konuşma ile “Prehistorya” gibi dilimize/beynimize yabancı bu kavrama karşılık olabilecek yeni ve olasılıkla çok daha uygun bir terim bulunmuştur: “diptarih”. Geçen zaman içinde K. Kökten bu terimi eserlerinde pek çok kez kullanmış olmasına karşın (2), “diptarih” terimi bir türlü dilimize yerleşememiştir. Oysa ki, Prehistorya’nın en doğru ve düzgün açıklaması “diptarih” olabilirdi (isterseniz daha havalı görünmesi için “dip-tarih” şeklinde arasına tire koyarak bile yazabilirsiniz!).

Prehistoryanın sonu…

Çeviri ve terminoloji sıkıntılarını bir yana bırakırsak, Prehistoryanın veya “tarih öncesi”nin bir başka sıkıntısı da tarihin yazıyla başladığı kabulünün başlı başına bir sıkıntı olmasıdır. Şimdiki bilgilerimize göre, “Prehistorya” Anadolu’da taş âlet yapan insanların buraya ilk ayak basmasından yazının keşfedilmiş olduğunu kesin olarak bildiğimiz İlk Tunç Çağı sonuna kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Ancak Prehistorya’nın bitiş tarihi dünyanın çeşitli yerlerinde farklılık göstermektedir. Şans eseri “beyaz adam”ın geç ayak bastığı “Yeni Dünya”nın bir kısmında, örneğin bazı Pasifik adalarında, prehistorya yaklaşık MS 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

Yazıya takıntılı şekilde bağlı bu Prehistorya tanımına göre yazı kullanmayan ve yazı kullanan topluluklarla ilişkisi olmayan bu 19. yüzyıl toplumları da “prehistorik”tir. Oysa ki, tarihin “dibinde” değil, bugüne göre artık “sonunda” bulunurlar. Ancak yazı kullanmadıkları sürece, iki milyon yıllık Paleolitik buluntularla, 200 yıllık Yeni Gine kabilesinin köyü aynı arkeoloji disiplinin ilgi alanına girer. Garip ama gerçek… Öyle bir “bilimsel” disiplin düşünün ki, başı sonu belli değil… Her an her yerden bir prehistoryacı fırlayıp, “bu benim uzmanlık alanım” diyebilir. Mevcut prehistorya tanımına göre haklıdır kendisi, elinizdeki malayı yavaşça yere bırakıp kazıyı ona terk edin.

Yazı var da okuyan kaç kişi?

Prehistorya kavramının yazıya sıkı sıkı bağlı olarak tanımlanmasının bir başka sıkıntısı da, yazının toplumların hayatında gerçek anlamda ne gibi bir değişiklik yapmış olabileceğidir. Yazının olup olmaması bugün o dönemleri araştıranlar için çok büyük bir öneme sahiptir. Bir toplumda yazının varlığı, arkeolojik araştırma yöntemini belirgin bir şekilde değiştirir. Ancak yazı, “sade vatandaş” olarak tanımlanabilecek toplumların büyük çoğunluğu için çok büyük bir değişim midir?

Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde okuma-yazma oranının en fazla %50 civarında olduğundan söz edilmektedir (bu oran pek çok kaynakta %10 veya altındadır). Bu oranları Anadolu Orta ve ya Son Tunç çağlarında düşünmek bile korkutucudur. Ancak %1 okur-yazar bile bir toplumda, toplumun yapısında çok şeyi değiştirebilir. Yazı, egemenlerin elinde okuma yazma bilmeyen büyük kitlelere karşı kullanılabilecek en önemli silâhlardan biridir. Ancak, bir devri kapayıp (tarih öncesi), ötekini (tarih) açmaya yetecek kadar büyük bir etkisi var mıdır?

Bir anabilim dalı, iki Prehistorya

Konunun özüne geri dönersek, bugünkü tanımıyla Prehistorya, en azından Anadolu’da, birbirinden yöntemsel olarak tamamıyla farklı iki ana dönemin arkeolojisini içermektedir. Bunlardan bir tanesi Paleolitik Çağ arkeolojisi, diğeri de Neolitik ve sonrasındaki (ama yazı bulunana kadar!) dönemlerin arkeolojisidir. Bu iki temel dönem hem onları bugün araştıranlar, hem de o dönemlerde yaşamış olanlar için birbirinden çok farklıdır.

Bir tanesinde genellikle avcı-toplayıcı olarak kabul edilen, nerede akşam orada sabah serseri bir hayat (tabi, aslan, kaplan vb. gibi bir takım dezavantajları da mutlaka vardır); diğerinde yerleşik yaşam, besin üretimi, tapınaklar gibi, gibi, gibi… Bu iki hayat birbirinden öyle farklıdır ki bunların resimlerini yanyana koysak ve “iki resim arasındaki 7 farkı bulun” şeklindeki o eski bulmacalar gibi bir şey yapsak 7 değil, onbin fark bulabiliriz.

Ancak ikisinin de arkeolojisi bugünkü arkeoloji dalları ayrımında aynı anabilim dalına dâhildir.  Ve birbirinden çok farklı bu iki alanın ikisine de Türkçe’de “Tarih Öncesi Arkeolojisi” denir. Hatta Türkiye’de Prehistorya eğitimi vermekte olan Ankara ve İstanbul’daki her iki anabilim dalı da isimlerini yakın zamanda “Tarih Öncesi Arkeolojisi” olarak değiştirmiştir. Bu değişikliğin yarattığı ve yaratacağı bürokratik sorunlar ayrı bir yazının konusu olabilir.

Öyleyse, olayı biraz daha provoke etmek amacıyla, iki dönemin de arkeolojisinin ortak özelliğinin yazının olmaması olduğundan bir kez daha yola çıkalım. Neolitik ve sonrasındaki süreç, aslında etkilerini Endüstri Devrimi’ne (hatta bugüne) kadar sürdüren çok geniş bir zaman dilimidir. Temel hayat tarzı -belki başlarında çok değil ama- tarım, hayvancılık, yerleşik hayat gibi yazının bulunmasını da zorunlu kılan bir hayat tarzıdır.

Robert Braidwood Türkiye’deki birçok prehistoryacının hâlen başucu kitabı olan “Tarihöncesi İnsan” kitabında (3) bu aşamayı, insanlık tarihi oyununun “ikinci perdesi” olarak yorumluyor. Bu ikinci perdede temel hayat tarzı aslında günümüzden 100-150 yıl öncesine kadar pek fazla değişmiyor. Evet, çok önemli olan yazı bulunuyor, devletler kurulup yıkılıyor, çağlar, dönemler vb. değişiyor ancak, insanların üretme biçimindeki değişimler -örneğin iki bin yıl sonra Mars’tan Dünya’ya bakan bir tarihçi için- yakın zamana kadar aynı genel çerçevenin çok da dışına çıkmıyor (on bin yıllık koskoca tarih tek bir sepete toplanabiliyor!).

MS 2126: “Neolitik kazıdan yazı çıktı!” haberi (4)

Peki ya, Neolitik Dönem’de bir yerlerde bir şekilde yazı keşfedildiyse ve biz onun kanıtını henüz bulamadıysak? Bunun büyük bir saçmalık olduğunun söylenebilir. Ama hayal etmekten de zarar gelmez. Son yıllarda Neolitik Dönem’e bakışımız yeni ortaya çıkan bilgiler ve keşiflerle çok hızlı bir şekilde değişiyor. “Olamaz!”, diye şaşırdığımız bir çok yeni keşif, bu dönemi neredeyse hiç tanımamış olduğumuzu her geçen gün bir kez daha gösteriyor.

Göbeklitepe gibi, dönemi, bizim yakın zamana kadar düşünmüş olduğumuzdan, çok daha organize olmuş toplumlar şeklinde yansıtan keşiflerin sayısı gelecekte belki daha da çoğalacak (5). İnsan düşünmeden edemiyor; ya birisi bir yerlere bir şeylerin notunu aldıysa (“bugün sekiz tane taş diktik, valla süper” gibi)? Nasrettin hocadan beri, “ya tutarsa” diye bir iddialaşma şekli vardır. Ama gerçekten, neden olmasın?

Bu fikirler “Prehistorya tanrısı”na şirk koşmak gibi gelebilir. Ancak yazıyı “ilk” kullanan Tunç Çağı’ndakilerle, Neolitik-Kalkolitik toplulukların resimleri arasında gerçek anlamda “7 fark” bulabilir miyiz? Uzmanı belki bulur ama bunlar uzaktan görünecek kadar büyük olmayabilir.

Yazının varlığına/yokluğuna bel bağlamış, tarihi yazısızlık ve yazıyla ayıran o beyhude feryatlar ne olacak? Yüz elli yıllık oturmuş disiplinler ne olacak? Arkeolojinin ilk kurulduğu günlerden beri tekrarlaya tekrarlaya gelen bu “yazı öncesi/sonrası” yanlışından bir gün kurtulmak zorunda kalabiliriz. Şunu artık kabul edelim: tarihin başlangıcının yazıyla bir ilgisi yoktur.

Prehistoryacılar kucaklarında kocaman fakat oldukça eski bir bombayla oturuyor. Belki bombanın içindeki barut bozulmuştur da patlamaz diye ümit ediyoruz. Ama patlarsa, Neolitik ve sonrası Protohistorya’ya devredilir, ki Prehistorya ve Protohistorya terimlerinin her ikisi de geçmişi yapay ve zorlama bir sınıflandırma yoluyla ayırmıştır. Zaten tarihteki dönemler bölüşülürken Protohistorya’ya çok az düşmüştü. Klâsik Arkeoloji’yi karıştırmayalım, ama arkeoloji dalları içinde tanımı en doğru düzgün yapılmış olandır demekle yetinebiliriz.

Bugün artık, Neolitik, Kalkolitik gibi kavramlar terk edilmekte, pek çok kişi çalıştığı dönemi kalibre karbon tarihi ve bölge ile tanımlamaktayken, bu dalga prehistorya ya da tarih öncesine de ulaşmak zorunda. Türkiye üniversitelerinde en az 50-60 yıllık geçmişi olan prehistoryanın adı daha yeni “Türkçe’ye çevrilmişken” bunu tamamen terk etmeyi de düşünmeliyiz.

Prehistorya “Diptarih” olabilir mi?

Yüzelli yıllık bu hata bugün kendini çoğalta çoğalta üniversite ve düşünce sistemlerimizde kök salmış durumdadır. Bu patlamanın gerçekleşmesi için gereken, yazının “ilk”inden önceki “ilk” formunun ne olduğunu bulmamız ve bunu çözümlememiz için yüzyıllarımızı harcamamız da gerekebilir. Daha önce nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şeyin kanıtını nasıl arayabileceğimizi zaten nasıl bilebiliriz? Yani, kucağımızda patlamaya hazır bir bomba olsa bile paniğe gerek yok, bir süre daha rahat rahat takılabiliriz. Bize bir şey olmaz abi…

Aslında bu küçük terminolojik hata kimsenin çok da derdinde değildir. Herkes işinde gücündedir. Yarın öbür gün, onbin yıllık yazı bulunsa bile, bunun bizim zihinlerimize sirayet etmesi belki de yüzlerce yıl alacaktır (burada “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor” gibi şeyler düşünün…). Prehistoryacı, yine prehistoryasını yapmaya huzurla devam edebilecektir.  Hatta çok sıkışırsak adına “yazılı prehistorya” bile diyebiliriz. Sonuçta yüzelli yıllık bir hatanın hata olduğunu artık fark etmemekte haklı değil miyiz? Sonuçta o hatayı ilk biz yapmadık… Hem kim ne diyebilir ki, bu ülkede prehistoryayla uğraşan iki elin (tamam, belki üç-dört elin) parmağı kadar insan var.

Bunca yılın “prehistoryası”na “tarih öncesi” deyip işin içinden sıyrılmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalıştım. İyi niyetli de olsa, prehistorya anabilim dallarına “tarih öncesi” demek yüzyıllık hatanın tekrarıdır. Bu türkçeleştirme çabası “computer”e “bilgisayar” demekten ziyade “otobüs”e “oturgaçlı götürgeç (ya da her neyse)” demeye daha çok benzemektedir.

Sonuç olarak, yine de ve ısrarla Kılıç Kökten’in ve konuştuğu o köylünün keşfettiği terimin, “diptarih”in bir kez daha düşünülmesinden faydalanabiliriz. Arkeoloji genel olarak, insanın bu gezegendeki hikâyesinin peşindedir ve bunu değişik alanlara ayırıp parçalayarak bu hikâyeyi daha karmaşık bir hâle sokabiliriz (zaten bu hikâye hâlihazırda kendi başına yeterince karmaşık). Ama her şeyi kategorize eden düşünce dünyamızda “Prehistorya”yı da bir rafa koymamız gerekiyorsa, isminden başlayarak bunu “diptarih” diye “eski ama yeni” bir rafa koymakta fayda olabilir. Hem o zaman Neolitik’te yazı bulunsa bile “ama bak, hâlâ tarihin dibine çok yakınız” denilebilir. Böylelikle gelecekte ne keşfedilirse keşfedilsin, “Neolitikçi”ler “diptarih”ten ayrılmak zorunda kalmaz, huzur içinde yaşayabilir.

Notlar:
1 – “Prehistorya” teriminin ilk kullanımı ile ilgili bilgileri şuradan okuyabilirsiniz: Kartal, M., 2015. “Prehistorya (Tarih Öncesi) Kavramı”, Anadolu Prehistorya Araştırmaları Dergisi (APAD) 1: 145-161.

2 – K. Kökten’in “diptarih” terimini kullandığı bazı makaleleri:
Kökten, K., 1960. “Anadolu-Maraş Vilayetinde Tarihten Dip Tarihe Gidiş”, Türk Arkeoloji Dergisi X/1: 42-52.
Kökten, K., 1962. “Maraş ve Antalya Vilayetinde Süreli Dip Tarih Araştırmaları Hakkında Kısa Bir Rapor”, Türk Arkeoloji Dergisi XI/1: 40-41.
Kökten, K., 1970. “Yazılıkaya’da ve Kurbanağa Mağarasında (Kars-Çamuşlu) Yeni Bulunan Diptarih Resimleri”, Karseli 6/69: 2-16.
Kökten, K., 1974. “Keban Baraj Gölü Alanında Diptarih Araştırmaları; 1971”, Keban Projesi 1971 Çalışmaları, ODTÜ Keban Projesi Yayınları, Ankara: 1-5.
Kökten, K., 1975. “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, TTK Yayınları, Ankara: 95-104.

3 – Braidwood, R. J., 1995. Tarihöncesi İnsan, B. Altınok (çev.), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

4 – “Haber” dedim, çünkü Türkiye’de bulunursa bu keşif Nature’a yazılmak yerine haber ajanslarının yerel muhabirlerine yapılan bir açıklamayla gazetelerde yayınlanır.

5 – İlginç bir tartışma için bakınız: Dönmez, Ş., 2015. “İnsanlık Tarihinin En Eski Ezberi Nasıl Bozuldu?”, #tarih 10: 40-43.

 

arkeolojide_kusak_farklari.xls

tr
Uzunca bir süredir arkeolojigazetesi’ne üniversitedeki yeni arkeologlarla eski arkeologların farkları ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum. Hatta pek çok kez de başladım bu yazıya ama bir türlü bitiremedim. Çünkü bu sonuçların belki yüzlerce nedeni var ve hangisini anlatacağıma bir türlü karar veremedim. Memleketin hâli işte…

O yüzden bu yazıyı yazmadan derdimi nasıl anlatırım diye bir yol bulmaya çalıştım ve bu tablo ortaya çıktı. Elbette bu tablo bir genellemedir, dolayısıyla “her koşulda doğrudur”, “herkes için geçerlidir” demiyorum. Ayrıca belirtmeliyim ki, bu tabloda yazılanlar sadece benim sınırlı gözlemimi ve zaman zaman da çarpık bakışımı yansıtmaktadır, ve hatta zaman zaman pireler deve de yapılmıştır. Kuşakların özellikleri yazılırken kimi zaman çeşitli “tip” karakterlerden faydalanılmıştır ki bunların bazı durumlarda çoğunluğu yansıtmadığını biliyorum.

İkinci kuşağı biraz sevmişim gibi gelebilir. Ama üçü oluşturanlar tamamıyla onlardı. Her kuşağın bir sonrakinin oluşumuna katkısını da hesaba katmak gerekir. Özellikle üniversitede işe alınma süreçlerinin bir önceki kuşak tarafından belirlendiğini unutmamalıyız (masum değiliz hiç birimiz). Sağolsun ÖYP denen sistem geldi de artık sınır tanımıyoruz.

Arkeolojik Arazi Çalışmalarında İş Güvenliği

Berkay Dinçer*

İş kazaları ve işçi ölümleri açısından Türkiye dünyadaki en kötü durumdaki ilk beş ülkeden bir tanesidir. Türkiye’de özellikle işverenlerin sorumsuzluğu yüzünden işlenen “iş cinayetleri” her gün ortalama 5 çalışanın hayatını kaybetmesine neden olmaktadır. Sorumsuzluk ve ihmâl dolayısıyla meydana gelen pek çok iş kazasının engellenmesi mümkünken yasal mevzuatın yetersizliği ve bunun bile uygulanmaması yüzünden iş cinayetleri artarak sürmektedir (1).

Arkeolojik arazi çalışmaları da işçi/çalışan güvenliği ve sağlığı açısından pek çok risk içermesine karşın çeşitli nedenler yüzünden bu çalışmalar gerçek anlamda “ciddi” iş olarak görülmez. Bunların başında arkeolojik çalışmaların çoğunlukla kısa süreli ve “iş”ten çok bilim amaçlı olarak yürütülmesi gösterilebilir. Arkeolojik arazi çalışmalarının “iş” olarak görülmesi bu çalışmalar genellikle ticari hedeflerle gerçekleştirilmediğinden dolayı pek yaygın bir eğilim değildir. Türkçe olarak arkeolojik çalışmalarda iş/işçi güvenliği ve sağlığı açısından pek fazla bir yayının olmadığı da göze çarpmaktadır.

Geçen günlerde Manisa’da Amerikalı arkeolog Chad DiGregorio’nun tatil gününde tek başına çevredeki mağaraları ziyaret etmek için çıktığı gezide hayatını kaybetmesi (2) basit doğa yürüyüşlerinin bile ne kadar tehlikeli etkinlikler olabileceğini bir kez daha gösterdiği için böyle bir yazının yazılması ihtiyacı doğmuştur.

İstanbul’daki Marmaray ve Metro kazıları ve birkaç başka kazı haricinde Türkiye’de fazla sayıda uzun süreli arkeolojik arazi çalışması gerçekleşmemektedir. Dolayısıyla, genel olarak bakıldığında arkeolojik kazılarda iş güvenliği ile ilgili deneyimlerin biriktirilmesi ve aktarılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Kurtarma amaçlı çalışmalara genel olarak bakılırsa, bunlardaki iş güvenliği uygulamalarının daha çok inşaatla ilgili çalışmalardaki uygulamalardan devşirildiği görülebilir. Ne yazık ki, pek çok uygulamada bu devşirmenin bilinçsizce yapıldığı, yaratıcı ve sorun çözücü olunmadan basit bir şekilde kopyalamaya dayandığı gözlemlenebilir. Bu da doğası gereği inşaat çalışmalarından daha farklı olan arkeolojik arazi çalışmalarına özgü bir iş güvenliği uygulamasının olmaması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla arkeolojik arazi çalışmalarında şu anda Türkiye’deki uygulamaların işçi güvenliğini sağlamaktan genel olarak uzak olduğu, arkeolojik arazi çalışmalarında çalışan herkesin risk altında olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bu yazıda genel olarak arkeolojik arazi çalışmalarında iş ve işçi güvenliği ile ilgili neler yapılabileceğine değinilecek ve bu konudaki temel kavramlar ve çağdaş yaklaşımlar kısaca özetlenecektir.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARDA İŞ GÜVENLİĞİ ANALİZİ

Her tür çalışmada olduğu gibi, arkeolojik çalışmalarda da her çalışma alanı/birimi için bir iş güvenliği analizi yapılmalıdır. Bu analiz yazılı olarak yapılırsa hem aktarılması hem de geliştirilmesi çok daha kolay olacaktır. Böylelikle örneğin çalışmaya yeni katılan bir öğrenci ya da bir işçi de iş güvenliği analizlerinin gelişimini takip edebilecektir.

İş güvenliği ile ilgili tüm uygulamalar gibi, iş güvenliği analizi de “bunu yapmamız lâzım/zorunlu” denilerek yapılmamalıdır. Bunun neden gerekli olduğu ve neden sürekli güncel olması gerektiği çalışan herkes tarafından iyice anlaşılmalıdır. Bu sorulara cevabımız insan hayatının değerli olması olabilir.

İş güvenliği analizinin, bütün ekip üyeleri ve çalışma alanları için standart olarak bir adet yapılması yerine her çalışma birimi/alanı tarafından ayrı ayrı yapılmalıdır. Örneğin, kazı evinde ayrı riskler söz konusuyken bir höyük ya da bir mağarada riksler farklı olacaktır. İş güvenliği analizleri sürekli olarak güncel tutulmalıdır. Bunun için ihtiyaca göre haftalık ya da 15 günlük zaman dilimlerinde toplantılar yapılabilir. Böylelikle askerde imzalatılan “tebliğ tebellüğ” belgeleri gibi “hamamda yalınayak koşmayacağım” ya da “elektrik prizine elimi sokmayacağım” gibi salakça ifadelerden düzenli olarak arındırılması sağlanabilir.

İş güvenliği analizinin temel özelliği, en alttan en üste, profesöründen su getirme işini yapan çocuğuna kadar bütün ekip üyelerinin katılımı ile ortaklaşa yapılmasıdır. Elbette bu konuda profesyonel destek de alınabilir. Ne yazık ki, Türkiye’de iş güvenliği alanında size daha önceden doldurulmuş standart formları imzalatabilecek pek çok şirket vardır. Yine de iş güvenliği “iş”ini sadece kar amaçlı şirketlere bırakmak güvenli bir çalışma hayatı için gerçekçi bir çözüm değildir. Sırtınıza yaslanıp bu şirketlerin yasal prosedür için gerekli olan evrakları hazırlamasıyla yetinirseniz, bir kaza olduğunda ellerinize kan bulaşmış olur.

İş güvenliği analizi işini kendiniz demokratik bir şekilde tartışarak yaparsanız gerçek anlamda faydasını görmeniz mümkün olabilir. Bu da çalışma ortamındaki risklerin hep birlikte saptanması demektir. Böylelikle genellikle otomatiğe bağlanmış bir şekilde yapılan işlere bir kez de dışarıdan bakma fırsatı yaratılır ve işlerdeki tehlikeler daha açık görülebilir. Herkes işe farklı bir açıdan baktığı için herkesin, özellikle de konuşmaya genelde pek meyilli olmayan işçilerin katılımı yüksek öneme sahiptir.

İş güvenliği analizi güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasının temelidir.

İŞ GÜVENLİĞİ ANALİZ FORMU

İş güvenliği analizinin yazılı olarak yapılması bu bilginin biriktirilmesi ve aktarılması için büyük öneme sahiptir. Dolayısıyla bir iş güvenliği analiz formu kullanılabilir. Başka önemli nokta da bu formun kısa ve öz olabilmesinin sağlanmasıdır. Bu formun temel özelliği “prosedür gereği” bir kez yazılması değil, her zaman insanları korumak için işlevsel olabilmesidir. Bu da o formun yazılıp bir dosyaya kaldırılmasıyla değil, her gün, her ihtiyaç duyulduğunda okunması, elden ele dolaştırılmasıyla olabilir.

Elbette arkeolojik kazı çalışmalarında işçilerin azımsanmayacak ve vazgeçilemeyecek bir kısmının okuma-yazma bilmediği de göz önüne alınmalıdır. Tavsiyemiz bu formun içeriğinin her sabah bütün ekiple sözlü olarak çalışmanın başladığı ilk dakikalarda paylaşılmasıdır. Etkileşimli bir şekilde, öğrenci-öğretmen ilişkisine benzemeyen bir şekilde formun içeriği paylaşılmalıdır. Katkı yapmak isteyenlere her sabah üşenmeden fırsat verilmesi verimi arttıracaktır. Ayrıca zorunluluklar/kurallar koymak, “baret takmayan burada çalışamaz” demek yerine neyin neden yapıldığını anlatmak daha yararlıdır.

Basit bir iş güvenliği analiz formunda üç temel sütun bulunması uygundur. Ancak elbette her duruma ve her işe göre bu sütunların sayısı azaltılıp arttırılabilir ve yerleri değiştirilebilir. İş güvenliğinde her hastalığa iyi gelebilecek bir tek reçetenin olmadığı bir gerçektir. Örnek olması açısından bu sütunları şöyle sıralamak mümkündür: Yapılan iş, olası tehlike, önlemler.

Örneğin yapılan iş, kazı; olası tehlike de göz yaralanmaları olsun. Bu tehlike tüm çalışanların katılımıyla yapılan bir toplantıda tartışıldığında bunun azaltılması/ortadan kaldırılması için önerilen çözümler de önlemler sütununda yer alacaktır. Bu örneğin gözlük gibi bir koruyucu ekipmanın kullanılması olabileceği gibi, hareket tarzının değiştirilmesi de olabilir.

İş güvenliği formları çok sık tekrar edilen belgeler oldukları için belirli bir süre sonunda bu formlara karşı çalışanlarda bir duyarsızlık gözlemlenebilir. Buna engel olmak ve herkesin ilgisini canlı tutabilmek için komik tehlikeler yaratılıp yapılması mümkün olmayan önlemler önerilebilir. Örneğin bir tehlike: “canlı bir dinozor bulmak” ve önlem de “kaçın!” olabilir. Tabi bunlar hiç değiştirilmeden çok fazla tekrarlanırsa beyinleri yakma riski mevcuttur.

ARKEOLOJİDE İŞ GÜVENLİĞİ EKİPMANLARI

Güvenli bir çalışma ortamının yaratılmasının olmazsa olmazlarından bir tanesi de iş güvenliği ekipmanıdır. Bunların da her duruma uygun bir reçetesi yoktur ve her arkeolojik çalışmada değerlendirilen risklere göre farklı ekipmanlar kullanılmalıdır.

En yaygın kullanılan ekipmanlardan bir tanesi barettir. Baret genel olarak rahatsız, kimsenin takmaktan hoşlanmadığı bir iş güvenliği ekipmanıdır. Özellikle sıcak havalarda kafada çekilmez bir ağırlık yapar. Dolayısıyla, zorlamacı, çalışanın görüşlerini önemsemeyen tepeden inmeci bir anlayışla baret kullanımını sağlamak imkânsızdır. Çünkü siz arkanızı döndüğünüzde işçiniz o bareti kafasından çıkaracaktır.

Arkeologların baretlerle ilgili bir başka yanılgısı da baretin pek çok iş güvenliği sorununu çözdüğüdür. Bundan dolayı iş güvenliğine kağıt üstünde “çok fazla önem” verilen pek çok kazıda baretlerin tek başına bir üniformaya dönüştüğünü görebiliriz. Oysa ki baret sadece başınızı darbelerden korur. Sırt üstü düştüğünüzde, elinize çapayla vurduğunuzda, gözünüze toz kaçtığında ve daha yüzlerce risk karşısında baret sizi koru(ya)maz. Bu nedenle, iş güvenliği ekipmanını baretle sınırlı görmemek gerekir.

Gözlükler, eldivenler, diz ve dirsek koruyucuları gibi ekipman da büyük öneme sahiptir.

Koruyucu ekipmanın her arkeolojik çalışmada farklı bir şekilde kurgulanması söz konusu olduğu gibi her çalışan için de farklı ekipman gerekli olabilir. Örneğin, aynı ortamda bulunan bir işçi tozdan rahatsız olmazken bir başkası toz yüzünden nefes alamayabilir. Dolayısıyla her bireyin kendisine uygun ekipmanı seçmesi konusunda esnek olunmalıdır. Ancak bu esneklik belirgin riskler mevcutken gerekli olan ekipmanı kullanmamak olarak değerlendirilmemelidir.

Arkeolojik kazı çalışmalarında her durumda örneğin baretin zorunlu olması da söz konusu değildir. Küçük bir Paleolitik kazıda bıçak ve fırçayla kazı yapıyorsanız ve ortada çapa ya da kazma gibi aletler yoksa ve kimse açmanın içine dışarıdan taş falan düşürmeyecekse baretten vazgeçmek büyük bir risk oluşturmaz. Ama bu aynı zamanda baretsiz çalışmayı makul hale getirebilecek ortamı bulmanın ne kadar zor olduğunu da gösteren bir örnektir.

Bir başka temel koruyucu ekipman da gözlüklerdir. Toprak ya da taş, kazı çalışmaları sırasında çok sık bir şekilde çalışanların gözüne kaçar. Bazen de rüzgâr yüzünden göze toz kaçabilir. Bu durumlara uygun koyu ya da şeffaf camlı gözlükler tercih edilebilir. Bu gözlüklerin pazarda üç-beş liraya alınan güneş gözlüklerinden değil doğrudan iş güvenliği için üretilmiş gözlükler olması önemlidir.

Eldiven de temel koruyucu ekipmandan bir tanesidir. Arkeolojik çalışmalarda çalışanların ellerinde daha çok inşaat işlerinde kullanılan türde kaba eldivenler gözlemlenir. Arkeolojik kazıda, kültür varlıklarının tahrip edilmemesi açısından ellerin hassasiyeti büyük öneme sahiptir. O nedenle kaba eldivenler yerine koruyucu özelliği bulunan ince eldivenler kullanılmalıdır. Pek çok kazıda görülebilen ancak hiçbir koruyucu özelliği olmayan cerrahi eldivenler değil sözünü ettiğimiz.

Eğer çalışma alanının arkeolojik yapısı çıplak ayakla çalışmayı zorunlu kılmıyorsa, çelik ya da kompozit malzeme ile desteklenmiş bir iş güvenliği ayakkabısı/botu mutlaka kullanılmalıdır. Bunları kullanmak ayak yaralanmalarını büyük oranda azaltır. Sanıldığının aksine bu ayakkabılar hiç rahatsız da değildir, hatta çok havalı görünenleri bile vardır.

Koruyucu ekipman arkeolojide güvenli bir çalışma ortamını oluşturabilmek için en az zihniyet kadar önemlidir. İş güvenliği ekipmanının işçiler tarafından doğru bir şekilde kullanılmamasının temel nedenlerinden bir tanesi de bu ekipmanın çoğunlukla işveren tarafından en ucuz ve kalitesiz olanı tercih edilerek işçilere sunulmasıdır.

Dolayısıyla, bunda da tepeden inmeci yaklaşımları bir kenara bırakmak faydalı olacaktır. Örneğin şu anda Türkiye piyasasında pek çok değişik türde iş güvenliği ekipmanı bulunmaktadır. Örneğin kazı için eldiven alınacağı zaman, en yakın nalburda bulunan tip yerine aynı işleve sahip birden fazla tip eldiven ilk başta alınarak çalışanların hangisiyle daha rahat ettiği gözlemlenebilir. Kimin hangi tip eldivenle çalışmak istediği saptandıktan sonra uygun eldivenlerin alınması eldiven kullanım oranını gözle görünür bir biçimde arttıracaktır. Hangi tür ekipmanın kullanılacağını bunları fiyatı değil çalışanların hangisiyle daha rahat ettiği belirlemelidir.

Çalışanların katılımı olmadan iş güvenliği ile ilgili yapılacak her uygulama yüzeysel ve göstermelik kalmaya mahkûmdur.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARDA SAĞLIK TEDBİRLERİ

Toprakla haşır neşir olunan bir bilim dalı olarak arkeolojide en fazla dikkat etmesi gereken risklerden bir tanesi tetanosdur. Toprağa dokunmak bile hasta olmaya yetebilir. Bunun yanında sıklıkla engel olunamayan küçük kesikler, diken batması gibi durumlar da ölümcül olan tetanos hastalığı riskini arttırır.

Arkeolojik arazi çalışmalarına katılan herkesin mutlaka tetanos aşısı yaptırması gereklidir. Bu aşı Türkiye’de ücretsiz olarak yapıldığı için kazı ve araştırma ekiplerine fazladan bir maliyet çıkarmaz. Aşının geçerlilik süresi genellikle 10 yıl olarak söylenmektedir. Ancak sağlık kuruluşları daha farklı zamanlarda bunun yapılmasını isteyebilir.

Bütün çalışma alanlarında alınması gereken en önemli tedbirlerden bir tanesi de ilk yardım çantalarıdır. Çalışmanın niteliğine göre ilk yardım çantasının niteliği değişebilecek olsa da, otomobiller için zorunlu olan ilk yardım çantasının içeriği genellikle arkeolojik çalışma için de yeterli görünmektedir. Bu ilk yardım çantası bol miktarda yara bantıyla desteklenirse arazi çalışmasında başa gelebilecek kazalarda ilk yardım yapılması mümkün olacaktır.

Belki kazı çalışmalarında fazladan taşınabilir göz yıkama aparatlarının bulunması gözle ilgili yaralanmaların çözümlenmesi için faydalı olabilir.

Unutulmaması gereken en önemli noktalardan bir tanesi de kazı ekipleri içinde mutlaka ilk yardım yapmayı bilen kişilerin olmasıdır. Bu ancak belirli ekip üyelerinin ilk yardım kurslarına gitmesiyle mümkün olabilir. İlk yardım kurslarına gitmiş kişiler bulunmuyorsa bir arkeolojik çalışmada ilk yardım çantası bulundurmak ancak bir iyi niyet göstergesi olarak kalacaktır. Doğru ilk yardımda bulunulması ölümleri azaltır.

Ne yazık ki, Türkiye’de çok sayıda para karşılığı ilk yardım sertifikası veren şirket de bulunmaktadır. Eğitim alınmadan sahip olunan sertifikaları kazı evi duvarına asmak çalışanların hayatlarını kurtarmaz. İş kanunları çoğunlukla işverenlerin baskılarıyla oluşturulduğu için pek çok yasal zorunluluk sadece işverenlerin kendilerini aklamasını sağlamak içindir. Dolayısıyla, güvenli bir çalışma ortamı için sertifikadan çok bilgiye ihtiyaç vardır.

Kazılarda en çok geçen muhabbetlerden bir tanesi de ağrı kesici değiştokuşudur. Başkalarına ait ilaçlar kullanılırken dikkatli olunmalıdır. Unutulmamalıdır ki, ağrı kesici ilaçlar hiçbir ilk yardım çantası içeriğinde bulunmaz. Dolayısıyla bunların reçetesiz sağlanmaması gerekir.

Özellikle kırsal alanlarda yapılan çalışmalar için en yakın hastanenin nerede olduğu, bir acil durumda bulunulan yerin 112’ye nasıl tarif edilebileceği gibi bilgiler önemlidir. Özellikle dağlık bölgelerdeki çalışmalar için parlak renkli önlüklerin giyilmesi de bir acil durumda insanların görülmesini kolaylaştırabilir.

ARKEOLOJİK KAZILARDA İŞ GÜVENLİĞİ RİSKLERİ

Kazı çalışmalarındaki güvenlik riskleri çalışılan dönem ve çalışma yöntemlerine bağlı olarak değişmektedir. Mimari restorasyon ağırlıklı çalışmalarda zaman zaman iş makinaları kullanılır. Bu araçlar ölümcül kazalara yol açabilme riski en yüksek kazı ortamlarını oluşturur. Dolayısıyla, özellikle klâsik arkeologların iş güvenliği için profesyonel destek alması gerekebilir.

Anadolu’da özellikle höyüklerdeki en önemli güvenlik sorunu görkemli kesitlerdir. 5 bin yıllık geçmişi pasta dilimi kesiti gibi göstermek için çok zaman 15-20 metrelik kesitler oluşturulur. Bu bir höyüğü çok görkemli, ziyaretçisi için muhteşem gösterse de çalışanların güvenliği için en büyük risklerden bir tanesidir. Bir metreden büyük her kesit ölümcül olabilecek bir risktir (hobbitler için 35cm). Ayrıca yüksek bir kesitin çökmesi arkeolojik varlıklara da zarar verecektir.

Yüksek kesitler mümkün olduğunca azaltılmalı, azaltılamıyorsa güvenli bir şekilde desteklenmeleri sağlanmalıdır. Türkiye’de özellikle kazı çalışmaları sırasında çöken kesitlerin altında kalan işçilerin kepçe gibi iş makinalarıyla kurtarılmasına çalışılırken başlarının koparılması neredeyse bir gelenektir (3). O nedenle bir kesitin çökmesi sonrasında kurtarma da çok dikkatli yapılmalıdır.

En doğru yaklaşım, kazı çalışmalarında başa gelebilecek en kötü senaryoların plânlanmasıdır. Düzgün bir şekilde yapılmış ve sürekli yenilenen bir iş güvenliği analizi süreci en kötü senaryoların tasarlanmasını da mümkün kılar. Prehistorik yöntemlerle elle yapılan ortalama bir arkeolojik kazı çalışmasında taslak olarak şöyle bir iş güvenliği analiz formu oluşturulabilir:

Yapılan iş > olası tehlike > önlem

  • Yükleme > yaralanma, bel ağrısı > eldiven, baret, korumalı ayakkabı giy; ağır yükleri tek başına kaldırma; kaygan zeminlere dikkat;
  • Hayvan sokması/ısırması > yaralanma, ölüm > hayvanları rahatsız etme; uzun kollu/paçalı giysiler giy; eşyaları yere koyma; ilk yardım öğren;
  • Çekiç > yaralanma > başlamadan önce çekicin sağlamlığını kontrol et; eline dikkat;
  • Kazı > düşmek > aletleri etrafta dağınık bırakma; açma kenarına yaklaşma;
  • Kazı > güneş çarpması, dehidrasyon > yeterince su iç; gölgede düzenli mola ver; güneş kremi kullan;
  • Kazı > el yaralanmaları > eldiven giy; düzenli mola ver;
  • Kazı > göz yaralanmaları > gözlük kullan; sivri aletlere/nesnelere dikkat;
  • Kazı > kas yorgunluğu > sık sık duruşunu/çalışma pozisyonunu değiştir; düzenli mola ver; 15kg’den ağır hiçbir şeyi tek başına kaldırma;
  • Kazı > elde nasır > eldiven giy; düzenli mola ver; ellerini dönüşümlü kullan;
  • Kazı > mayınlar (riskli bölgelerde) > dokunma; uzaklaş; yardım çağır; diğer insanları uyar;
  • Kazı > yangın > sigara içme; yangın tüpü bulundur;
  • Yüzey araştırması > kaybolma > gittiğin yeri mutlaka birisine söyle; tek başına dolaşma; uzaktan görünebilen giysi giy; telsiz ve telefon kullan;
  • Yemek > hastalıklar > yemekten önce ellerini yıka; göz ve ağzına temiz ellerle dokun; başkalarıyla yemek ve su paylaşma…

Elbette bu örnekler arttırılabilir, daha iyi önlemler bulunabilir. Önlem olarak genellikle düzenli mola verilmesinin tavsiye edilmesine dikkat…

ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASINDA RİSKLER

Yüzey araştırmaları yürünerek yapılıyorsa ve araştırma alanında modern iletişim imkânları kısıtlıysa (örneğin cep telefonu şebekesi yoksa) mutlaka telsiz gibi alternatif iletişim yöntemleri kullanılmalıdır. İletişim aygıtı olmayan kişiler mutlaka bu aygıtlara sahip olan bir başka kişiyle birlikte hareket etmelidir. Arkeolojik yüzey araştırmalarında kazaların ölümcül hale gelmesinde iletişim eksikliği temel nedenlerdendir. Kısa mesafeli iletişim için düdük ve ayna taşımak işe yarayabilir.

Uygun sayıda kişide ilk yardım çantası bulunması gerekir ve tüm ekip üyeleri ilk yardım konusunda bilgi sahibi olmalıdır.

Beklenmeyen bir durumda da yetecek ölçüde su taşınması önemlidir. Yiyecek de yeterli miktarda olmalıdır.

Özellikle yılan sokmasına karşı ekip üyeleri bilinçli olmalıdır. Türkiye’nin pek çok bölgesinde kene de önemli bir risktir.

Dağcılık ekipmanı ve bilgisi gereken yerlerde maceraya atılmaya gerek olmadığı anlaşılmalıdır.

KAZI EVİNDEKİ TEHLİKELER

Kazı evleri de pek çok kazanın yaşanabileceği yerlerdendir. Özellikle mutfağı olan kazı evlerinde yangın en büyük tehlikelerdendir. Mutlaka uygun miktarda ve türde yangın tüpü bulundurulmalı, belli sayıda insan bunların nasıl kullanılacağını bilmelidir.

Türkiye’de genellikle yangın tüpleri bir kez alındıktan sonra ömür boyu kullanılabilecekmiş gibi bir algı mevcuttur. Ancak yangın tüplerinin normalde 6 ayda bir yenilenmesi/doldurulması gerekir. Ayrıca yangın anında insanların kazı evlerini nasıl boşaltacağı, hangi çıkışların kullanılacağı da plânlanmış olmalıdır. Büyük kazı evleri için bir yangın alarm sistemi kurulabilir.

Özellikle çadırlar yangın için en büyük riski oluşturur. Çadır alanlarında fazladan yangın söndürücüler bulunmalı, bu alanlarda ateşle ilgili, sigara içmek de dâhil her türden etkinlik yasaklanmalıdır.

Kazı evlerindeki bir başka tehlike de özellikle restorasyon ve temizlik kimyasallarıdır. Kullanılan her türden kimyasal maddenin olduğu bir liste oluşturmalı ve bunlara maruz kalınması durumunda ne tür ilk yardımın yapılacağı bilinmelidir. Kimyasal maddelerle ilgili çok sık karşılaşılan bir durum da bunların kola şişesi gibi kendilerine ait olmayan etiketsiz/yanlış etiketli şişelerde bulundurulmasıdır. Her kimyasal madde uygun bir şekilde işaretlenmelidir/etiketlenmelidir. Mümkünse bir göz yıkama aparatı kimyasalların bulunduğu alanda bulundurulmalıdır.

Özellikle ekip üyelerinin çocukları mevcutsa kimyasal maddeler çocukların ulaşamayacağı alanlarda saklanmalı, çocukların kimyasal maddelerin olduğu yerlere girişi engellenmelidir.

Kazılar için kullanılan otomobil, minibüs gibi taşıtlar da risk oluşturur. Şoförlerin trafik kurallarına uyması ve hız sınırlarını aşmaması, taşıtların yetkisiz kişilerce kullanılmaması kritik öneme sahiptir.

ARKEOLOJİK ARAZİ ÇALIŞMALARINDA GÜVENLİĞE YENİ BİR BAKIŞ

Buraya kadar, arkeolojik arazi çalışmalarında ne gibi risklerin olabileceğine kısaca değinmeye çalıştık. Ancak, bir çalışma alanında riskler her zaman değişkendir. Dolayısıyla bunların her zaman keşfedilmeye çalışılması gerekir. Her çalışma alanının kendi sorunları ve bunların ayrı ayrı çözümü vardır. İş güvenliğinde bu yüzden tek doğrulu bir çözüm yoktur.

İş güvenliği ile ilgili iyi uygulamalar zorlama ve katı kurallardan çok herkesin neyin neden yapıldığını/yapılması gerektiğini anlamasıyla sağlıklı bir şekilde uygulanabilir. Aynı şekilde, anlaşılması gereken konulardan bir tanesi de hiçbir zaman “çok güvenli ve sorunsuz bir çalışma ortamı oluşturduk, artık başka bir şey yapmamıza gerek yok” denemeyeceğidir. Riskler her zaman dinamiktir ve onlarla mücadele asla bitmez.

Arkeologlar genellikle kayıt tutmaya hastalıklı bir sevgi duyar (kendimden biliyorum). Bu hastalığı iş güvenliği ile ilgili faydalı bir hale getirmek de mümkündür. Örneğin bir sezon boyunca parmağa diken batması kadar küçük bile olsa arazi çalışmasında başa gelen tüm yaralanmalar ve kazalar kayıt altına alınırsa, o çalışma alanındaki risklerin ve eğilimlerin anlaşılmasıyla ilgili önemli bir veri elde edilir. Bu veri düzenli olarak işlenirse risklere karşı önlemler de arttırılabilir. Örneğin kazalar tatil gününden bir gün önceki günde yoğunlaşıyorsa veya kaza olan saatler insanların açılamadığı sabahın erken saatlerinde yoğunlaşıyorsa iş saatleri veya günlerindeki küçük bir düzenleme ile kazaların büyük oranda azaltılması mümkün olabilir.

Pek çok kazıda görülen, özellikle öğrencileri sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar çalıştırması uygulaması da arkeolojik kazılarda iş kazalarını arttıran en önemli faktörlerdendir. Uykusuz ve yorgun insanlar daha fazla iş kazasının olmasına yol açar. Dolayısıyla, çalışma saatlerinin ve tatil günlerinin “insanca” düzenlenmesi çok büyük bir öneme sahiptir. Tabi aynı şekilde öğrencilerin de kazının zevkli sosyal ortamını makul saatlerde sonlandırabilmesi gerekir.

Güvenli bir çalışma ortamı en başta tüm çalışanların bu konuda yetki ve karar verme hakkı sahibi olması ile sağlanabilir. Dolayısıyla, kazı/araştırma başkanından işçisine, öğrencisinden şoförüne, aşçısına kadar kerkesin katılımcı bir şekilde kendi güvenliği hakkında karar vermesinin imkânı sağlanmalıdır.

Arkeolojik çalışmalarda güvenli bir ortamın sağlanması her şeyden önce tüm çalışanların bu sürece katılması, katkı sağlamasıyla mümkün olacaktır. İş kazalarında Avrupa şampiyonu olan Türkiye’de güvenli bir çalışma ortamı için yasaların zorladığı iş güvenliği tedbirlerinden çok daha fazlası gerekmektedir. Dolayısıyla, iş ve işçi güvenliğine sadece yasal bir zorunluluk olarak bakmamak, bunu bir insan hakkı olarak görmek daha doğru olacaktır.

NOTLAR

  1. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1092968&CategoryID=42
  2. http://www.manisahaberleri.com/haber/13924/amerikali-arkeolog-spilde-kayboldu.aspx
  3. http://www.haberturk.com/gundem/haber/755731-kepce-iscinin-kafasini-kopardi

* Berkay Dinçer, iş güvenliği konusunda da çalışan Brüksel merkezli Engaged-PFC’nin kurucularındandır, 2004 yılından itibaren özellikle Afrika’daki pek çok ülkede ve Türkiye’de tekstil sektöründe çalışan onlarca fabrikada sosyal denetimler yapmış ve 2010 yılında Papua Yeni Gine’de arkeolojik kurtarma kazıları yürütürken Exxon Mobil’in İş Sağlığı ve Güvenliği ödülünü almıştır. (Ardahan Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı)

Arkeolojinin Tetikçileri

Türkiye’de ne yazık ki, arkeoloji, kazıdan ayrı düşünülemez. Ancak kazı yapmak arkeolojinin araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeolojik kazılar her zaman kabul edildiği gibi aslında buluntu yerlerini tahrip eder. Bundan dolayı, Malta-Valetta sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeler kazıların sadece bilimsel amaçlarla ya da tahrip olacak buluntu yerlerinde yapılması ilkesini kabul etmiştir.

Pek çok belgede geçen “bilimsel amaç” aslında kolaylıkla tanımlanabilir. Bilimsel amaçla kazı sadece bilimsel sorunları çözmek için o buluntu yerini kazmaktan başka çare yoksa yapılır. Problemi çözmenin kazısız bir yolu varsa öncelikle bu yol denenmelidir. Çünkü her gün gelişen yeni teknikler, yeni yorumlar nedeniyle eski kazıların verilerini işlemek zorlaşır ve arkeolojik kazılar her zaman bir tahribat olur. 20 yıl önce yapılmış kazıların hep bir şeyleri bugünkünden daha eksik yapmış olduğu fark edilir.

Arkeologların kazı düşkünlüğü

Türkiye de arkeolojik kültür varlıklarını korumak amacıyla pek çok yasa, yönetmelik gibi düzenlemeyle arkeolojik kazıları belirli bir düzene koymaya çalışan ülkelerden bir tanesidir. Arazi çalışmaları sıkı sıkıya devlet tarafından verilen izinlere bağlı olduğu için arkeologlar aslında (kelimenin dar anlamıyla) en politik bilim insanı gruplarından bir tanesi haline dönüşmüştür.

Belki Anadolu arkeolojisinin laboratuvarları ve teoriyi pek fazla sevmemesinden, ve hatta “masabaşı arkeolojisi”ni aşağılayıcı bir tür olarak görmesinden olacak, Türkiye’de arkeologlar her zaman kazı, yüzey araştırması gibi arazi projelerinin peşinde koşar. Aslında sadece basit bir araç olarak kullanılması gereken kazı Türkiye arkeolojisinde mutlak bir amaç haline dönüşmüştür. Kazısı olmayan arkeolog kendisini yeteneksiz, başarısız, eli kolu bağlı hisseder.

Arkeolojik arazi çalışması izinlerini veren Kültür ve Turizm Bakanlığı, arkeologların kazıya olan düşkünlüğünü çok iyi bildiğinden bu izinleri kendi iktidarının en temel yaptırım aracı olarak kullanır. Örneğin arkeolojik varlıkları tahrip edecek bir barajın inşaatına onay vermeyen bir bilirkişi raporu yazarsanız arazi çalışması izinlerinizi rahatlıkla unutabilirsiniz. Bugüne dek bunun pek çok örneği yaşandı. Bir arkeolog olarak, bilimsel bir doğruyu söyleme, vicdan sahibi olma gibi bir hata yaparsanız bakanlık ve onu yöneten çıkar grupları tarafından mutlaka “hakkınız” verilir.

Günümüzde Türkiye’de modern bilimsel standartlara uymayan pek çok kazı yürütülmektedir. Bunların bilimsel standartlara uygunluğu elbette bir kurum tarafından bilimsel araştırma yapma özgürlüğünün sınırlarına girilmeden denetlenmelidir. Ancak söz konusu, kazı izinlerinin politik duruma göre değerlendirilmesi olursa, burada büyük bir hatanın olduğunu görmek için parlak bir zekaya sahip olmak gerekmez.

El değiştiren kazılar

Türkiye’de son birkaç yıldır kazı izinleri konusunda oldukça tedirgin edici bir takım gelişmeler yaşanıyor. Basından takip edilebilen nitelikteki bu gelişmelerden bir tanesi de kazı izinlerinin bir arkeologtan alınıp bir başkasına sunulması. Duyuyoruz ki, bakanlık bazı arkeologları telefonla arıyor ve “şuradaki kazıyı almak ister misin?” diye soruyor. “E orayı başkası kazmıyor mu zaten?” derseniz, cevap “biz sana vermek istiyoruz” oluyor.

Bilimsel araştırma, belirli sorunlar çerçevesinde şekillenir. Bir arkeologun bir kazı yapması için öncelikle orayı neden kazmak zorunda olduğunu iyice bilmesi ve belirli sorunları çözebilmek için bundan başka bir yolunun olmaması gerekir. Bu koşullar sağlanamazsa arkeolojik kazı tahribattan öteye gidemez. Dolayısıyla, akşamüstü gelen bir telefondan sonra bir yerdeki kazıyı devralan arkeologun yaptığı çalışmanın bilimselliğiyle ilgili büyük bir soru işareti oluşur.

Kazıların alınmasıyla ilgili pek çok bahane öne sürülebilir. Bunların başında depoların düzensiz olması, restorasyonun yanlış yapılması gelebilir. Ancak bir ören yerini iki sene içinde turizme kazandıramadı diye bir arkeologun izninin iptal edilmesi vicdansızlıktır. Aynı zamanda bilimsel sorulara sahip olmadan bir buluntu yerinin kazısına sadece bunu yapmak mümkün diye başlamak da vicdansızlıktır.

Burada düşünülmesi gereken bir başka konu da meslek etiğidir. Bahanesi ne olursa olsun, çeşitli nedenlerle bir başkasının elinden alınmış bir kazıyı kabul eden bir arkeologun meslek etiğinin sorgulanması gerekir. Üniversitede bulunan hiçbir saygın bilim insanının bir başkasının emeğine, bir başkasının çözmek istediği bilimsel sorunlara el koyma hakkı yoktur. Bu en başta böyle bir şeye soyunanın kendisine yapılmış bir hakarettir.

Her ne kadar Arkeoloji ve Sanat dergisinin önümüzdeki sayısında bakanlık tarafından yazılmış bir yazıda öyle olmadığı söyleniyor olsa da, bakanlık kazı ve araştırma izinlerini bir ödüllendirme/cezalandırma sistemi içinde görüyor olabilir. Böyle bir durum olmasa bile, bir kazıyı birinden alıp bir başkasına vermek, bilim etiğine ve hatta Türkiye’nin devlet geleneklerine aykırı bir harekettir.

Ne yazık ki, bu oyunlara alet olarak, bilerek ya da bilmeyerek, başkalarının kazılarını üzerlerine alan arkeologların buradaki rolü basit bir tetikçilikten ibarettir. Bakanlığın kurduğu cezalandırma ve ödüllendirme sisteminde bir başkasının elinden alan kazıyı koşa koşa kabul eden arkeologların hangi bilimsel sorularla o kazıyı sürdüreceği belli değildir. Eğer akıllarında o buluntu yeriyle ilgili sorunlar varsa, daha öncesinde neden orayı kazan ekiplerin içinde bulunmadıkları da sorulabilir.

Kazı yapmazsak dünya durmaz

Bu eleştirileri duyan bazı meslekdaşlar başkalarının kazılarını devralan arkeologların buna mecbur olduğunu, başka türlü olamayacağını söylüyorlar. Hatta içlerinde “bak ne kadar iyi, eski ekibin çalışmasını bitirmesine izin verecek,” diyenler bile var.

Öyleyse soralım: Acaba, herhangi bir yerde kazı çalışmaları bir değil, on sene dursa ne olur? Arkeolojik araştırmanın temel amacı her ne kadar bir yeri “turizme kazandırmak” olmasa da, bazı yerel yönetimlerin arkeolojik ören yerleriyle ekonomilerini doğrultmak gibi bir fantezisi vardır. Küçük bir ilçeye ören yeri görmeye gelecek 500 turist olmasa ne olur?

Herkesi üç kere emekli etmeye yetecek kadar arkeolojik malzeme depolarda dururken Türkiye’de arkeologların kazı yapma, “kazı başkanı” sıfatına sahip olma saplantısından kurtulması bir zorunluluktur.

En son böyle bir olayın Kerkenes’te yaşandığını Çorum’daki kazı sonuçları sempozyumunda duyduk. Kerkenes, Türkiye’de gerçekleştirilen en başarılı çalışmalardan bir tanesiydi. Bundan sonra oradaki çalışmalar devam etmese de olur.

Bakanlığın bu tavrını anlamak olası olsa da yarın güç dengelerindeki ufak bir değişiklik olduğunda bakanlık tarafından azmettirilen arkeologların aynaya bakması gerçekten güç olacaktır. Başkalarının kazılarını alan arkeologların kendi “bilimsel” hayatlarını bir kez daha gözden geçirmesi gereklidir.