İğneyi Kendine, Çuvaldızı Başkasına Batır: Yurt Dışına Kaçırılan Eserlerin Geri İstenmesiyle İlgili Bazı Düşünceler

Kültür ve Turizm Bakanlığı (KTB), Türkiye’den yurt dışına yasadışı yollarla çıkarılmış tarihi eserlerin iade edilmesi için, son dönemlerde bir seferberlik başlattı. Aslında bu tür eserlerin iadesi sorunu her zaman bakanlık gündeminin ilk sıralarında yer alır, ancak bu defa yöntemler değiştirildi. Bakanlık ilk olarak, elinde Türkiye menşeli eser bulunduran müzelere, geçici sergiler için eser vermeyeceğini ilan etti. Daha sonra, elinde eser bulunduran ülkeler bu eserleri iade etmezlerse, Türkiye’de yürüttükleri kazılara izin verilmeyeceğini duyurdu. Bu yöntem değişikliğinin iki etkisi oldu. İlki, yıllardır talep edilen bazı eserler, örneğin Boğazköy Sfenksi, Yorgun Herkül heykeli vb iade edildi. İkincisi, bu eserleri elinde bulunduran koleksiyoner ve müzelerde haliyle bir telaş meydana geldi. Newsweek ve Economist gibi dergi ve gazetelerde, muhtemelen bu telaşın ürünü olan ve Türkiye’yi son dönemdeki tutumundan dolayı eleştiren bazı yazılar yayımlandı. Aktüel Arkeoloji’nin Eylül / Ekim 2012 (29.) sayısında, Murat Nağış ve Hilal Gültekin, “Geçmiş Kime Aittir” başlıklı yazılarında, yabancı basında çıkan söz konusu yazıların bir eleştirisini yaparak, bu çok çetrefilli konuyu tarihsel arka planıyla ele almış, bu eserleri elinde bulunduran batılı devletlerin olaya bakışını ve de KTB’nin yeni stratejisini tartışmışlardı. Nağış ve Gültekin “Takdir edileceği üzere mevzu, kolayca çözüme kavuşturulabilecek bir konu değildir.” tespitini yaptıktan sonra yazılarını, “‘Geçmiş kime aittir?’ sorusu ayrıntılı bir şekilde bilim insanlarınca tartışılmalıdır. Mevzunun hem hukuki hem de etik boyutu vardır. Bu nedenle ‘çok sesli’ düşünmek ve tartışmak gerekir.” diye bitirerek, belki de konuyla ilgilenenlere tartışma çağrısında bulunuyorlardı. Toplumsal Tarih’in Nisan 232. (Nisan 2013) sayısında da Edhem Eldem, “Türkiye’de Arkeoloji ve Siyaset” adlı yazısında aynı konuyu, bu defa daha çok siyasi boyutlarıyla ele almıştı. Bu yazı, Nağış ve Gültekin’in “çok seslilik” çağrılarına cılız da olsa bir katkıda bulunmak ve daha çok da Edhem Eldem’in yazısındaki gibi, “iğneyi kendine batırmak” amacıyla kaleme alınmıştır.

Mal sahibi Mülk Sahibi Hani Bunun İlk Sahibi?

Akad kralı Naram-Sin (MÖ 2254-2218), Zagros Dağları’nda yaşayan Lullubiler’i mağlup ettikten sonra, günümüzde Irak sınırları içinde olan Sippar kentinde bir stel diktirerek, bu zaferini dosta düşmana ilan etmişti. Yaklaşık bin yıl sonra, Elam kralı I. Shutruk-Nahhunte (MÖ 1185-1155) Mezopotamya’yı işgal ettiğinde, başka birçok anıt ve eserle birlikte, Naram-Sin’in stelini de savaş ganimeti olarak almış ve bugün İran sınırları içinde olan başkent Susa’ya götürmüştü. Stel orada da kalmadı, yaklaşık üç bin yıl sonra, MS. 1897-1911 arasında, asıl mesleği mühendislik olan Fransız Jean-Jacques de Morgan (1857-1924) Susa’da yaptığı kazılarda Naram-Sin’in stelini de buldu. Dönemin İran Şahı Muzaffereddin, kazıda bulunan eserleri Fransızlara hediye etmiş ve dışarıya götürülmelerine izin vermişti. Tabi Fransızlar bu lütfu geri çevirmediler; Naram-Sin steli bugün Louvre Müzesi’nin Yakındoğu eserleri bölümünde sergilenmektedir. Kimbilir, belki bir Üçüncü Dünya Savaşı’nda oradan da alınıp başka bir yere götürülecektir.

Yurt dışına götürülen tarihi eserler ve bunların geri istenmesiyle ilgili tartışmalar her alevlendiğinde ve bu vesileyle “Geçmiş kime aittir?” sorusu her sorulduğunda, aklıma bu stelin öyküsü gelir. Kimdir bu stelin sahibi; ilk dikildiği yer olan Sippar’ın bugün yer aldığı Irak mı; stele binlerce yıl ev sahipliği yapan Susa’nın bulunduğu İran mı; yoksa onu kazılarla ortaya çıkaran ve dönemin şahından da izin alarak kendi ülkelerine götüren Fransızlar mı? Gerçekten cevabı zor bir soru; Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi, herkes haklı. Tarihte buna benzer karmaşıklıkta çok örnek var; mesela Latin egemenliği sırasında İstanbul’dan Roma’ya götürülen eserler, mesela İstanbul’a Mısır’dan getirilen dikilitaş…

Topumu Vermem Top Benim!

Tabi hiç de bu denli karmaşık olmayan örnekler de mevcut. Diyarbakır Müzesi’nden 1979 yılında çalınan, Artuklu Dönemi’ne ait tunç sfenks, bir süre sonra Danimarka’daki The David Collection Müzesi’nde ortaya çıkar. Türkiye’nin bütün taleplerine rağmen, bugüne değin geri alınamamıştır.

Bir diğer örnek, son zamanlarda kamuoyunda da çok yankı bulan Yorgun Herkül heykeli. Perge Antik Kenti’nde 1980 yılında alt yarısı bulunan ve Antalya Müzesi’nde sergilenen Yorgun Herkül heykelinin üst yarısı, bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri, Boston Güzel Sanatlar Müzesi’ne kaçırılmıştır. Uzun yıllar süren ısrarlı girişimler neticesinde, heykelin üst yarısı 25. 09. 2011 tarihinde –bakanlığın internet sitesindeki ifadeyle- “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık uçağı ile Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın himayelerinde ülkemize getirilmiş” ve Antalya Müzesi’ndeki alt yarısı ile birleştirilmiştir.

Bunlara benzer örnekler saymakla bitmez (Bir liste için KTB’nin internet sitesine bakılabilir). Yalnızca British, Louvre, Metropolitan gibi büyük müzelerde değil, Avrupa ve Amerika’daki başka birçok müzede ve koleksiyonerde, Yakındoğu kökenli sayısız eser bulunur. Bunların ortaya çıkarıldıkları yerden -izinli veya izinsiz- götürülmeleri etik açıdan ne kadar yanlış ise, geri istenmesi de bir o kadar haklı bir taleptir, elbette. Fakat KTB’nin yaptığı gibi, yıllarca önce kaçırılmış bir eserden dolayı, sırf aynı ülkenin vatandaşı diye, başka birini cezalandırmak da sanırım pek hoş bir davranış olmasa gerek. Bunun daha önce başka ülkeler (örn. Yunanistan, İtalya) tarafından uygulanmış olması da bunu meşru göstermez.

Bu tavır kısa vadede bazı eserlerin iadesini sağlayabilir ama uzun vadede Türkiye arkeolojisine zarar verir. Türkiye’de nedense batılı ülkelerin arkeoloji alanında bize muhtaç olduğu algısı var ki “kazını iptal ederim ha!” tehditleri de bu algıdan kaynaklanıyor. Doğrudur, Türkiye arkeolojik açıdan çok zengin, cennet gibi bir yer. Fakat bu açıdan dünyadaki tek ülke de Türkiye değil. Örneğin İran, Irak, Azerbaycan gibi, komşumuz olan ülkeler de arkeolojik açıdan son derece zenginler ve Türkiye’nin karşılarına bin bir türlü engel çıkardığı yabancı ekipler bir kez bu ülkelere yöneldiler mi, arkeolojimiz artık “kendin çal kendin oyna”ya dönüşür. Bu ifadeler belki bir tür yabancı hayranlığı şeklinde algılanacaktır. Arkeoloji Türkiye’de, çeşitli nedenlerle, diğer bilim dallarına ve başka ülkelere kıyasla daha “ileri” bir durumdadır. Fakat teorik ve teknik bilgi akışının halen batılı ülkelerden bize doğru olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz. Elbette bu Türkiye’den olmayan kazı ekiplerinin, sırf “yabancı” diye her türlü kural kaideden bağımsız olmalarını gerektirmez ki işte o zaman yabancı hayranlığından söz edilebilir.

Bu Ne Perhiz Bu Ne Lahana Turşusu?

Bir kez daha vurgulamaktan zarar gelmez, yurt dışına çıkarılmış / kaçırılmış eserleri geri istemek, tabi ki en doğal haktır ve tabi ki önce “hırsız suçlu”dur. Bununla birlikte, elimizde bulunan eserleri korumaya ve kaçırılmalarını engellemeye daha çok çaba göstermenin gereğini de konuyla ilgili herkes kabul edecektir. Yurt dışındaki eserlerin geri getirilebilmesi için diplomatik girişimlerde bulunmanın ve mesai harcamanın yanı sıra, önemli miktarda harcamaların da yapıldığını tahmin etmek zor değil. KTB son yıllarda arkeolojik çalışmalara verilen ödeneği önemli oranda arttırdı, ancak bu maalesef yeterli düzeyde değil halen. Söz konusu eserlerin geri getirilmesi için gösterilen ehemmiyet Türkiye’deki araştırmalara gösterilse, o eserlerden misliyle bulunması işten bile değil, eğer amaç müzelere “güzel görünen” eser kazandırmaksa. Kaldı ki müzelerin depoları arkeolojik eserlerle, Herkül’ün değil yorgunları, dinç olanlarıyla da tıka basa doludur. İlgili mevzuat değiştirilip müzeler -Mehmet Özdoğan’ın deyişiyle- “eski eser hapishanesi” olmaktan çıkarılarak çağa uygun bir hale getirilse ve yeni müzeler kurulsa, bu eserler de depolarda çürümekten ya da kaybolmaktan, çalınmaktan kurtulurlar. Böylece “yabancı”ların “siz önce ülkenizdeki eserlere sahip çıkın” şeklindeki -kısmen haklı- serzenişlerinin de önüne geçilmiş olur.

Bu konudaki sorunlar yalnızca mevzuat değişikliğiyle ya da bir-iki düzenlemeyle çözülebilecek kadar basit değil elbette. Ancak en azından Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun “Yurt dışından kültür varlığı getirmek serbesttir.” şeklindeki 33. maddesini kaldırmakla başlanabilir belki. Yurt dışından ülkenize eser getirilmesine bir itirazınız yoksa, ülkenizden yurt dışına götürülmesine de –hiç olmazsa etik bakımından- itirazınız olamaz.

Ben Artık O Eski Ben Değilim!

Son olarak, KTB’nin strateji değişikliğinin ardındaki motivasyona değinerek bitirmek istiyorum. Nağış & Gültekin, Kate Fitz Gibbon’a atıfla, eserlerin yurt dışına kaçırılma olaylarının, vakti zamanında düşülen bir acziyetin göstergesi olduğunu belirtiyorlardı. O halde bu eserlerin geri istenmesini de bu aciz durumdan kurtulmuş olmanın bir ifadesi yani bir güç gösterisi olarak mı görmek lazım? Mevcut hükümetin Türkiye’yi ekonomik ve siyasi bakımlardan küresel bir güç haline getirme iddiası sır değil. Acaba bu kaçırılan eserlerle ilgili sertleşen tutum da bu küresel güç olma çabasının bir tezahürü mü? Yani bu eserleri geri isterken, gerçekten o eserlere duyulan bir muhabbet söz konusu değil de işin ardında başka dürtüler mi var? Hatırlayalım, Yorgun Herkül’ün üst yarısını Amerika’dan özel uçağıyla bizzat getiren Başbakan Erdoğan, Yenikapı’daki kazı çalışmalarını (ki son yılların dünya çapında en önemli arkeolojik kazılarından biridir) “çanak çömlek arıyorlar” diye eleştirmişti.

Bu yazı vesilesiyle internette arama yaparken, Trt’de yayınlanan Büyük Takip adlı belgeselin, yurt dışına kaçırılan eserleri konu edinen bir bölümüne denk geldim (Bilmeyenler için, belgeselin tamamen hükümetin politikası doğrultusunda bir yayın yaptığını belirteyim.) Belgeselin sonunda sunucu şöyle diyordu: “Gelişen ve büyüyen ülkemiz, tarihine de sahip çıkmayı öğrendi.” Sanırım bu cümle ne demek istediğimi anlatıyor.

Not: Bu yazı, Toplumsal Tarih Dergisi’nin (Mayıs 2013 tarihli) 233. sayısında yayımlanmıştır.

Arkeolojiyle İlgili Yayınların Bulunabileceği İnternet Siteleri

Bu yazıya, Arkeoloji Gazetesi okuyucularının affına sığınarak, bir itirafla başlamak istiyorum. Alper’le (Gölbaş) arkadaşlığımız 12-13 yıl eskiye dayanır (itiraf bu değil henüz). Üniversitede tanışmıştık. Kendisi iyi bir insandır, fakat bir kusuru var. Her konuda benimle iddialaşmayı, ama her defasında da kaybetmeyi çok sever (FIFA’da 6-1 yenmişliğim vardır). Yenilgiden haz alıyor sanırım. Arkeoloji Gazetesi’ne yazdığımız yazılardan hangisinin Facebook üzerinden daha çok beğeni alacağı üzerinden yine böyle bir iddiaya girmiştik. Benim yazım Tarih ve Post-modernizm başlıklı bir çeviriydi. O ise arkeologların nasıl iş bulabileceğiyle ilgili Türkiye’de Nasıl Arkeologluk Yapılır başlıklı bir yazı yazmıştı (bu konularda çok deneyimlidir :). Haliyle onun yazısı benim yazdığıma fark attı. Fakat ona, bu iddianın henüz bitmediğini, onunkinden daha çok beğenilecek bir yazı yazacağımı söylemiştim. İşte bu yazının asıl yazılma nedeni budur.

Gelelim ikinci nedene.

İnternet aleminde, arkeolojiyle ilgili kitap ve makale içeren bir dolu YASAL site var. Bunların bazılarını herkes biliyor, bazılarındansa kimsenin haberi yok. Derli toplu bir liste içeren bir yer de yok maalesef. Bu yazıda, işte bu eksikliği bir nebze olsun doldurabilmek amacıyla, bu sitelerin –benim bildiklerimin- bir dökümünü yapmak istiyorum. Her birinin altına da kısa açıklamalar yapmaya çalışacağım. Böylece internette arkeolojiyle ilgili makale, kitap arayanların elinin altında bir başvuru kaynağı olur. Benim ilgi alanım prehistorya olduğu için, bu konudaki yayınları içeren siteler daha fazla. Sizin bildiğiniz, ama bu listede olmayan bir yer varsa, bana veya site yönetimine haber verirseniz, listeyi güncelleriz.

Bu sitelerin çoğunda kitap ve makaleler ücretsiz, ancak ücretli ya da kısmen-ücretli olanlar da var. Kıyıda köşede birikmişim var, diyorsanız, kredi kartı kullanarak bunlara da ulaşabilirsiniz elbet. Yine bu sitelerin bazılarına ücretsiz erişim için, bir üniversitenin ya da benzeri bir kurumun ağıyla bağlanmak gerekebiliyor. Sitelerin ve elbette makale ve kitapların çoğu İngilizce.

Kitap, Dergi, Makale vb. İçeren Siteler

ACADEMIA.EDU: Emrullah (Kalkan) bu siteden bahsetmişti daha önce. Burası akademisyelerin facebook’u gibi bir şey. Üye olabilmek için yalnızca bir üniversitede okumak veya çalışmak gerekiyor. Hatta o bile gerekiyor mu emin değilim. Buraya üye olanlar, kendi yazdıkları makale veya kitapları ekleyerek dünyanın dört bir yanındakilerin kullanımına açıyorlar. Ücretli dergilerde yayımlanan bazı yazıları veya kitap bölümlerini bulmak mümkün.

JSTOR: Herhalde ilgili olan herkes jstor’u bilir. En büyük makale arşivi. Bir üniversite veya enstitünün internet ağıyla bağlanmak gerekiyor.

 

EBSCOHOST: Jstor benzeri bir site. Farklı veritabanlarında arama yapılabiliyor. Ancak buna da bir üniversite vb kanalıyla bağlanmak lazım.

WILEY ONLINE LIBRARY: Jstor benzeri bir başka site. Madem jstor var, bunları niye kullanayım derseniz, jstor’da olmayıp da buralarda bulabileceğiniz dergi ve makaleler var.

 

SPRINGERLINK: Bir başka jstor benzeri site.

SAGE: Jstor benzeri bir başka site.

ABZU: Eski Yakındoğu ve Mezopotamya ile ilgili kitap ve makalelerin bulunabileceği site.

AMAR: Yakındoğu’daki kazıların raporlarını (kitap, makale vs) dijitalize eden bir site. Türkiye ve İran’da da birçok araştırma yapan Elisabeth Stone’un direktörlüğünde yürüyor. Bu siteyi ailecek takip ediyoruz.

PALEORIENT: Fransız Ulusal Araştırma Enstitüsü’nün (CNRS- Centre national de la recherche scientifique) çıkardığı bir dergi. Daha çok Yakındoğu ve Orta Asya prehistoryasıyla ilgili makaleler yayımlanıyor. Yakındoğu prehistoryası için önemli yayınların olduğu bir dergidir. 1973 ile 2008 arasındaki eski sayılarına ulaşmak mümkün.

DOCUMENTA PRAEHISTORICA: Ljubjana Üniversitesi (Slovenya) Arkeoloji Bölümü’nün dergisi. Adından da anlaşılacağı üzere, ağırlıklı olarak prehistorik dönemlerle ilgili yazılar yayımlanıyor. Bölge olarak da Avrupa ve Yakındoğu ağırlıklı. İsmine aldanmayın, yazılar İngilizce. Bunun da eski sayılarına erişim ücretsiz.

NEO-LITHICS: Berlin Free Üniversitesi’nin “Güneybatı Asya Yontmataş Çalışmaları” ağırlıklı, ama başka konularda da yazılar bulunabilecek olan dergisi. İlk sayısı 94’te çıkmış. 2010’a kadarki sayılara erişim ücretsiz.

CAMBRIDGE ARCHAEOLOGICAL JOURNAL: Cambridge Üniversitesi’nin arkeoloji yayını. İlk sayısı 1991’de yayımlanmış. Bir üniversite, kütüphane vb kanalıyla bağlandığınızda, dergide 2000 yılından itibaren yayımlanmış birçok makaleye erişebiliyorsunuz.

 

EXPEDITION: Pennsylvania Müzesi’nin dergisi. Bu derginin ilgi alanı arkeoloji ve antropoloji. Konu, dönem vs sınırlaması yok. 1958 ile 2009 arasındaki tüm sayılara erişim ücretsiz. Ayrıca güzel tarafı, bu tarihler arasındaki sayıları kapsayan bir indeksinin olması.

 

WORLD ARCHAEOLOGY: Taylor & Francis Yayınevi’nin çıkardığı, arkeolojiyle ilgili makalelerin yayımlandığı World Archaeology dergisindeki bazı yazılara ücretsiz erişilebiliyor.

 

PNAS: Tam emin değilim ama, herhalde Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi’nin yayını (Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America). Anthropology başlığı altında arkeolojiyle ilgili birçok makale mevcut. 6 aydan daha eski olan tüm sayılar ücretsiz.

 

CHICAGO ÜNİVERSİTESİ DOĞU ENSTİTÜSÜ YAYINLARI: Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü (Oriental Institute of the University of Chicago) tarafından yayımlanan kitapların bulunduğu site. Bir kısmı ücretsiz.

 

PECYA: Nihayet Türkçe yayınların olduğu bir site. Dergi ve kitap sayısı şimdilik az ama artıyor. Sosyal Bilimler başlığı altında 13 dergi, 93 kitap bulunuyor an itibarıyle. Yayınların bir kısmı ücretli.

ASOS INDEX: Akademia Sosyal Bilimler İndeksi (ASOS Index), sosyal bilimler alanında düzenli olarak basılı ya da elektronik yayınlanmakta olan “hakemli” dergileri taramayı ve sosyal bilimler alanında ulusal düzeyde profesyonel indeksleme hizmetini sunmayı hedeflemektedir. Dergi konuları arasında arkeoloji henüz yok ama tarih ve antropoloji başlığı altında arkeolojiyle ilgili birkaç yayın bulunabilir.

 

INTERNET ARCHIVE: Tarih ve arkeoloji konularında birçok kitap, video, fotoğraf vb içeren bir site.

PERSEUS: Tufts Üniversitesi’nin (ABD) desteğiyle yürütülen bu çalışmada, Antik Yunan ve Roma metinlerinin orijinalleri ve İngilizce çevirileri dijital ortama aktarılmış. Bir de güzel bir tarama fasilitesi olsa, tadından yenmeyecek.

 

THEOI: Perseus benzeri, ancak yalnızca metin değil, ayrıca resim, çizim vs de bulunabilecek bir site.

ANTIQUITY: 1927’de ilk sayısı çıkan Antiquity, kurucusu O. G. S. Crawford’un sözleriyle, “araştırma alanı dünya, dönemi milyon yıldan fazla, konusu insan” olan bir dergi. Yazıların Avrupa ağırlıklı olduğunu ekleyeyim. İlk sayısından-2012’deki son sayısına kadar erişim ücretli. Yalnızca bazı makalelere ulaşabiliyorsunuz.

PROJECT GUTENBERG: 1971 yılında kurulan Project Gutenberg, genelde telif hakkı olmayan kitapların bulunabileceği bir site. Arkeolojiyle ilgili çok fazla şey yok ama bir göz atılabilir.

GOOGLE BOOKS: Bunu da herkes biliyordur zaten. En kıl olduğum site olduğu için, bunu en sona attım. Kitabı bulursun, tam sana lazım olan kısmına erişim olmaz (Murphy yasası).

Kütüphane Katalogları

TOKAT: Ulusal Toplu Katalog, Türkiye’deki kütüphanelerin kataloglarına erişebileceğiniz site.

 

DAINST: Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün kütüphane katoloğu.

 

HOLLANDA ARKEOLOJİ ENSTİTÜSÜ: Hollanda Araştırma enstitüsü’nün kitaplığının online kataloğu.

 

FRANSIZ ANADOLU ARAŞTIRMALARI: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün online kataloğu.

 

 

Tarih ve Postmodernizm

Çeviri notu:

Genel olarak post-modernizm çatısı altında toplanabilecek bazı yaklaşımlar, son yarım yüzyılda sosyal bilimleri ve özellikle de tarih bilimini omuzlarından kavrayıp şöyle sıkıca bir sarstı. Bu silkeleme, post-modernizmin zaferiyle sonuçlanmış ya da en azından kısmen durulmuşa benziyor-şimdilik.

Tarihçiliği evrak-ı metruke ya da tahrir defteri yayınlamakla, arkeolojiyi de duvar ya da tuvalet oturağı bulmakla eşdeğer sayan bizimki gibi ülkelere bu tür “teorik” meseleler biraz geç yansır. Güneş Duru, Ian Hodder’ın Geçmişi Okumak kitabının Türkçe çevirisi için yazdığı sunuşta (s. 11) bu tür tartışmaları bir dalgaya benzetiyordu. O dalga bizim kıyılarımıza ulaştığında, kaynaklandığı yerde çoktan bitmiş, hatta yeni bir dalga başlamış oluyor. Kimimiz işte bu geç gelen, artık durulmaya yüz tutmuş dalganın enerjisinden birazcık da olsa faydalanmak için sörf tahtamızı alır, eğlenmeye, ayakta durmaya çalışırız. Kimimiz karşı durmaya çabalar, kimimiz de böyle bir şey hiç yokmuş, olmamış gibi davranır. Ne var ki istediğimiz kadar dalganın varlığını görmezden gelmeye veya kıyıdan uzakta durmaya çalışalım, dalga büyük olduğu zaman, en azından paçalarımızın ıslanmasına engel olamıyoruz.

Daha fazla romantikleşmeden ve lafı da uzatmadan sadede geleyim. Lawrence Stone (1919-1999) -toprağı bol olsun- ünlü bir İngiliz tarihçi. 1991 yılında Past and Present dergisinde, History and Post-Modernism adında, post-modernist yaklaşımları eleştirdiği kısa bir not yayımlıyor. Bunun üzerine birkaç makaleyle devam eden bir tartışma başlıyor. Ben bu tartışmadan Salih Özbaran’ın Tarih Tarihçi ve Toplum kitabı vesilesiyle haberdar olmuş (s. 79 vd), sonradan da kâh keyifle, kâh anlamadığım için kafamı duvarlara vurarak okumuş / okumaya çalışmıştım. Velhasıl aşağıda bu tartışmayı başlatan yazının çevirisi var. Gelecekte vakit olursa, Allah’tan da bir maraz gelmezse, tartışmanın diğer makalelerini de peyderpey çevirmeye çalışacağım.

Çevirinin ne denli kötü olduğunu görmek isteyenler için yazının aslı şurada. Devamındaki tartışmalar için şu ve şu bağlantılara bakılabilir. Ayrıca Stone’un aynı meselelere kafa yoran daha eski tarihli bir yazısı (The Revival of Narrative: Reflections on a New Old History) için de şuraya bakılabilir.

Son olarak, katkılarından dolayı Hilal Gültekin ve Adalet Dinamit’e, çevirinin kendisinden daha uzun bir sunuş yazdığım için de kendime teşekkür ederek sizi yazıyla baş başa bırakıyorum.

Heval Bozbay

TARİH VE POST-MODERNİZM

Lawrence Stone

Geçtiğimiz yirmi beş yıl boyunca, tarih biliminin tüm ana meseleleri (yani olaylar ve tutumlar ve veri; yani çağdaş metinler ve problem; yani zaman içindeki değişimin açıklanması), özellikle Fransa ve Amerika’da, mesleğin kendisini, neyi ve nasıl yaptığıyla ilgili bir özgüven bunalımına düşürecek bir biçimde sorgulandı. İlk tehdit, Saussure’dan başlayıp Derrida’ya uzanan ve yapısökümü ile zirveye ulaşan çizgideki dilbiliminden geldi. Buna göre, yazanın niyeti hiç dikkate alınmaksızın, kişisel okuma / yorumlara sonuna dek açık olan metnin dışında hiçbir şey yoktu. Böylece metinler, birbirlerinin dışında hiçbir şeyi yansıtmayan aynaların olduğu bir salon haline geliyordu ki zaten aydınlatılması gereken bir “hakikat” de yoktu ortada. (Bu argümandaki mantıksal tutarsızlıkların zararlı etkileri için bkz. John Searle, “The Storm over the University”, New York Rev. Books, 6 Dec. 1990, pp. 34-42.)

İkinci gelişme, başlangıçta müthiş özgürleştirici olan ancak sonuçta bir hayli tehdit edici hale gelen ve Clifford Geertz, Victor Turner, Mary Douglas ve benzerlerinin başını çektiği bir grup parlak bilgin tarafından geliştirilen kültürel ve sembolik antropolojinin etkisiyle ortaya çıktı. Onların çalışmaları, bilhassa Amerika ve Fransa’da olmak üzere, son on yılın en iyi tarihçilerinden birçoğunu etkiledi. Ancak kültür tarihçileri ve sembolik antropoloji taraftarları sonradan bölündüler; ikinciler, “gerçek, hayal ürünü kadar gerçek dışıdır”[1] diyorlardı. Bu muhtemelen, her ikisinin (hayal ürünü ve gerçek) de yaşamın tüm simgelerine hükmeden bir takım göstergesel kodlar oldukları manasına gelmektedir; maddi olan anlamın içinde erimiştir; ve metnin (text) bağlam (context) ile alakası kalmamıştır.

Üçüncü tehdit, Yeni Tarihsicilik’ten geldi. İlk başlarda metni; coğrafi, zamansal, sosyal, ekonomik ve entelektüel bağlamı içinde okumaya bir geri dönüş olsa da sonradan, dili “içinde gerçekliğin inşa edildiği ve anlaşıldığı bir ortam” olarak kabul eden sembolik ve göstergebilimsel bakışın bir çeşidi haline geldi. Sonuç olarak, Yeni Tarihsicilik, siyasal, kurumsal ve toplumsal pratikleri “kültürel metinler” ya da söylemden ibaret bir takım sembolik sistem veya kod olarak gördü.

Bu meseleler, Gabrielle M. Spiegel’in etkili makalesi “History, Historicism and The Social Logic of the Text in the Middle Ages”in (Tarih, Tarihsicilik ve Orta Çağ Metinlerinin Toplumsal Mantığı) (Speculum, LXV (1990), pp. 59-86) konularıydı. O yazıda Spiegel, tarihe ve tarihi metinlere yönelik bu üç bakış açısıyla bir mücadeleye girişmiş, ve biz tarihçilere, kendimizi içinde bulduğumuz bu tuzaktan bir çıkış yolu önermişti. Bu makale, alanı, dönemi veya yöntemi ne olursa olsun, yakın disiplinlerde süregelen tarihin sonunun geldiği yönündeki kakofoniden rahatsız olan her tarihçi tarafından okunmalıdır.



[1] “Gerçek, zihnimizdekilerin bir yansımasıdır.” şeklinde de okunabilir. (çevirenin notu)

iPhone Üzerinden Bir Arkeolojik Geçmiş Kurma Denemesi

Başlığın çok havalı ama bir o kadar da manasız olduğunun farkındayım. O yüzden bu ilk paragrafta yazının meramını açıklamaya çalışayım. Farz edelim ki önümüzdeki birkaç yıl içinde, bütün dünyayı etkileyen bir felaket, salgın hastalık, meteor çarpması gibi bir olay meydana geldi ve bu olay neticesinde insan soyu ani bir şekilde tükendi (Böyle bir şey mümkün değil diyenler dinozorların ve Pompei ile Herculaneum’un akıbetini okuyabilirler). Diyelim ki bu felaketin üzerinden yüzlerce-binlerce yıl geçti ve dünyada yeni bir zeki canlı türü evrimleşti ya da dünya dışından bazı canlılar dünyaya yerleştiler. Bu canlılarda geçmiş merakı, bilim, falan fıstık derken, arkeoloji de olsun. Onlar da geçmişteki insanların nasıl yaşadıklarını, kültürlerini, siyasi, ekonomik, sosyal durumlarını, yokoluşlarını, kısacası biz bugün arkeoloji adı altında neyi araştırıyorsak onları araştırıyor olsunlar. Malum, biz arkeologlar materyal kültürden, yani gözle görülür, elle tutulur kalıntılardan yola çıkarak hayatın geri kalanını, o gözle görülür, elle tutulur olmayanı yeniden kuruyor / kurmaya çalışıyoruz. Örneğin bir çanak-çömlek grubundan, formundan ya da bezemesinden yola çıkarak bir millet inşa etmeye çalışanlar bile oldu şu fani dünyada. Maalesef halen de varlar. Velhasıl, bu farazi canlılar 21. yy’ı araştırırken araba bujisi, pet şişe, diş fırçası, saç düzleştirme aleti gibi bir yığın lüzumsuz şeyin yanı sıra, iPhone adı verilen cep telefonuna da rastlayacaklardır. İşte bu iPhone’ların, gelecekteki farazi arkeologlar tarafından, 21. yy’ın siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal dünyasını açıklamak, anlamak ve yeniden kurmak için başlıca öğelerden biri olarak kullanıldığını varsayalım. Ben de bu yazıda o farazi arkeologların, iPhone’u, dolayısıyla günümüz toplumlarını nasıl yorumlamış olabileceklerine dair tahminlerde bulunacağım. Tabi içinde biraz ironi olduğunu da belirteyim.

Farazi arkeologlar iPhone’u ilk defa bugünkü Guangzhou’ya (Çin) denk gelen Qetbehişt bölgesinde bulurlar ve adını da ilk defa bulunduğu yere izafeten QET koyarlar. Başlarda QET’in ne olduğu ve ne işe yaradığıyla ilgili bir yığın tartışma yaşanır. Bir kısım araştırmacı onun ayna gibi bir alet olduğunu iddia eder, ama neden öyle parçalı, düğmeli vs olduğunu açıklayamaz. Başka bir grup onun bir tür el feneri olduğunu iddia eder. Fakat ampul, kablo vb kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla geçmişte el fenerinin bu denli yaygın olmasını gerektirecek bir karanlık söz konusu değildir. Bir başka araştırmacı grubu, çok az sayıdaki yazılı belgelerden de yola çıkarak QET’in bir tür iletişim aracı olduğunu öne sürer. Fakat onlar da iletişimde kullanılan bir aletin herkeste olması gerektiği (kendi kültürlerinde öyledir çünkü), QET’in ise nispeten az sayıda insanda bulunduğu şeklindeki karşı-fikre bir yanıt bulamazlar. En çok kabul gören ise QET’in ilahi güçlerle insanlar arasında iletişim kurmayı sağladığı, dolayısıyla kültsel bir işlevi olduğu düşüncesi olur. Birçok insanın ölmeden kısa süre önce, son duasını edercesine veya nedamet (kelime-i şehadet) getirircesine bu nesneye sarılmış olması, bir anlamda ondan medet umması, bu fikrin en önemli kanıtı olarak sunulur.

Qetbehişt’e komşu bölgelerde yapılan kazılarda bulunan QET sayısı artınca bu bölgeye QET bölgesi, kültüre de QET kültürü adı verilir. Fakat bu defa QET’in kökeniyle ilgili tartışmalar başlar. Bazı araştırmacılar QET’in, Qetbehişt’te yaşayan insanlar tarafından icat edildiğini ve diğer bölgelere de onlar tarafından götürüldüğünü iddia eder. QET orada icat edilmiştir, çünkü o bölgenin iklimi canlıların daha zeki olmalarına yol açmaktadır. Geçmişte bu bölgede yaşayanlar da iklimin etkisiyle daha zeki olmuşlar ve çevrelerine kıyasla dönemin en ileri kültürü olan QET kültürünü yaratmışlardır. Yaşam koşulları da daha iyi olduğundan nüfusları artmış, bir süre sonra yaşadıkları bölge dışına göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerleri istila etmiş, üstün yönetme kabiliyetleri nedeniyle oralarda yaşayan toplumları kontrol etmeye başlamışlardır. Ayrıca deniz aşırı bölgeleri de kolonize ederek kendi kültürlerini oralara taşımışlardır. İşte Qetbehişt dışındaki bölgelerde QET denilen nesnenin çok sayıda bulunmasının nedeni de budur. Bugünkü Kuzey Kore ve çevresini kapsayan bölgede QET’in hiç bulunamaması ise o bölgede farklı türden, dolayısıyla farklı kültürden insanların yaşamasıyla açıklanır.

Bu görüş arkeoloji camiasında çok yaygın bir şekilde kabul görür. Ta ki bir kısım araştırmacı, bugünkü Bağdat (Irak) yakınlarında daha ilkel QET’ler bulana kadar. Bu yeni bulunan QET’lere QET -1 (QET eksi 1) adı verilir ve bu nesnenin burada icat edildiği ve dünyanın geri kalanına, tabi ki bu arada Qetbehişt’e de buradan gittiği iddiası ortaya atılır. Bu keşif ve iddiayla Qetbehişt insanlarının daha zeki ve ileri olduğu fikri de kökünden sarsıntıya uğrar elbette. Başka araştırmacılar bugünkü İstanbul (Türkiye) ve Bükreş’e (Romanya) denk gelen bölgelerde daha eski bir QET’e (QET -2) ait örnekler ortaya çıkarınca, bu aletin ilk defa günümüz Avrupa kıtasında icat edildiği ve sonradan hem doğuya hem batıya ticaret veya başka türlü karşılıklı barışçıl ilişkiler sayesinde yayıldığı genel olarak kabul edilir. Bu son keşifler sayesinde QET Kültürü adlaması artık tüm dünya için kullanılır; 21. yy’a QET yy’ı adı verilir. Bazı araştırmacılar ise yeni keşiflerle birlikte artık QET adının geçerliliğini yitirdiğini, değiştirilmesi gerektiğini belirtirler. Ancak hem okunuşu kolay olduğundan hem de çok yerleştiğinden bu öneri pek destek bulmaz.

Uzun yıllar geçerli olan bu son teori, kısa süre önce, günümüzdeki Osaka’da (Japonya) bir mekan içinde toplu halde çok sayıda QET’in bulunmasıyla yeniden tartışmaya açılır. Buranın bir tür tapınak / kültsel mekan olduğu iddia edilir. Bu yeni keşifteki bir diğer önemli nokta, bulunan QET’lerin Avrupa’da bulunanlardan daha eski olmasıdır. Bu da QET’in işlevi, kökeni, ismine dair tüm teorilerin yeniden tartışılmasına neden olur.

Not: Yazıyı bitirdikten sonra, bu tür bir denemenin cep telefonları üzerinden de yapılabileceğini ve belki daha “verimli” olabileceğini fark ettim. Onu da başka birileri dener belki.

Sahibinden Az Kullanılmış Tarihi Eser

Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Korunması Gerekli Taşınır Kültür Ve Tabiat Varlıklarının Tasnifi, Tescili ve Müzelere Alınmaları Hakkında Yönetmelik”in bazı maddelerini, 19 Ocak 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmelikle değiştirdi. (‘yönetmelik ile değişen yönetmelik’ şeklindeki Kafkaesk bürokrasiye takılmayın lütfen!) Yeni yönetmeliğin 10. maddesinin 4. ve 5. bendleri şu şekilde:

4. Müzeye getirilen ve bir yıl içinde sahiplerince geri alınmayan varlıklar müzelerde korunabilir, durumlarına uygun olarak kayıt altına alınabilir veya usulüne uygun olarak Devletçe satılabilir.

5. Değerlendirme komisyonu tarafından müzeye alınmasına gerek duyulmayan tescile tabi taşınır kültür ve tabiat varlıkları, envanter bilgileri çıkartılarak müze emanetinde alıkonulur. Bu şekilde değerlendirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile komisyon tarafından etütlük eser olarak tasnif edilen ve müzeye alınmasına gerek görülmeyen taşınır varlıkların Bakanlık denetimindeki özel müze veya koleksiyoncuların envanterlerine kaydedilmek üzere satışına izin verilir. Bir yıl içerisinde özel müzelere veya koleksiyonculara devri gerçekleşmeyen bu taşınır kültür ve tabiat varlıkları durumlarına uygun olarak müzelerde kayıt altına alınır.

Bu değişikliklerle ilgili söylenmesi gereken çok şey var; nitekim konuyla doğrudan ilgili olan arkeolog, müzeci, sanat tarihçisi esnaf tarafından çeşitli itirazlar yapıldı / yapılıyor. İnternet üzerinden, “Kültür Varlıkları Satılamaz” başlıklı bir imza kampanyası da devam ediyor:

İtiraz edilecek hususların başında gerekli-gereksiz ayrımı geliyor. Arkeoloji günümüzde 19-20. yy’lardaki gibi, bir yerleri kazarak mimari kalıntıları ortaya çıkarma ve müzelerde sergilenebilecek görsel ya da maddi değeri yüksek olan eserleri toplama faaliyeti olmaktan çok uzakta. Bir çömlek kırığından, taşlaşmış dışkı kalıntısına dek, geçmişte yaşamış toplumlar ve bireyler hakkında bilgi edinmeye, onları öğrenmeye, anlamaya ve yorumlamaya yarayabilecek her türden kalıntı, arkeoloji için olmazsa olmazdır. Kısacası günümüzde arkeoloji için gerekli-gereksiz diye bir ayrım söz konusu değildir. Fakat bizim arkeolojiyle ilgili mevzuatımız 19-20. yy’larda oluştuğu ve günümüze değin çok az değişiklik geçirerek geldiği için, kazılarda ortaya çıkarılan her şeye aynı işlem yapılmakta, arkeologlar da –özellikle yabancı olanlar- bu şeyleri kaçırmaya çalışan hırsız muamelesi görmektedir. Eserler arasında hiçbir ayrım yapılmadan hepsi müzelere doldurulduğu ve daha sonra çalışılmasına da bürokratik bir yığın engellerle izin verilmediği için, birçok müzenin deposu, sergileme için uygun olmayan eski eserlerle doludur. Bu yönetmelik değişiminde, en iyimser tahminle, müzeler için -tabiri caizse- “atsan atılmaz, satsan satılmaz” durumundaki bu eserleri ne yapacağını bilememenin etkisi vardır. Fakat para yapacağı bilindiği için, atmak yerine satmak tercih edilmiş.

İkincisi, herhangi bir maddi değeri olsun ya da olmasın, hiçbir tarihi eser piyasada alınıp satılmamalıdır. Çünkü çok basit bir anlayışla, tarihi eserler bize atalarımızdan miras bırakılmadı, sonraki kuşaklara devredilmek üzere emanet edildi. Mirası alıp satabilirsiniz fakat emaneti hayır; emanete hıyanet olmaz. Uluslararası anlaşmalarla da bu emanetler koruma altına alınmaya çalışılmaktadır ki böyle önüne gelen her şeyi paraya çevirmeye niyetli gelgeç yönetimler tarafından zarar görmesin. Herhalde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görevi koleksiyonerleri, eski eser tacirlerini ihya etmek değil, doğru düzgün bir politika çerçevesinde eski eserlerin korunmasını, gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak olsa gerek. Bu değişikliğin yapılmasındaki bir diğer, belki de en önemli faktörün, lobi faaliyetlerini bilfiil sürdüren koleksiyonerler ve eski eser tacirleri olduklarını tahmin etmek zor değil. Bu çevrelerin yıllardır bir eski eser borsası oluşturma talepleri vardır, fakat şimdiye değin buna muvaffak olamamışlardı. Yönetmelikte yapılan değişiklikle bunun ilk adımı atılmış oluyor.

Yönetmeliğin nasıl uygulanacağı, yani 4. bentteki “usul”un ne olacağı da çok belirsiz. Örneğin eserlerin gerekli olup olmadığına, dolayısıyla satılıp satılamayacağına kim, hangi yetkiyle karar verecek? Kazılarda ortaya çıkarılan eserlerden müzeye alınması gerekli görülenler seçildikten sonra geri kalanlar satışa mı sunulacak? Kazı alanlarında / evlerinde “gereksiz” eski eser satış bölümleri mi oluşturulacak, yoksa bu iş müzayede gibi bir yöntemle mi halledilecek? Müzelerde geliri döner sermayeye aktarılan DÖSİM mağazalarında incik-boncuk satışı yapılır; buralara bir de eski eser vitrini mi eklenecek? Unutmayalım ki bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın diplomatik lobi faaliyeti yürüterek ve tabi bir dünya parayla geri almaya çalıştığı eserler de çok değil, 150 yıl önce, dönemin Osmanlı yöneticileri tarafından gereksiz görüldükleri için yabancılar tarafından kaçırılmış veya bir şey karşılığında satın alınmıştı.

Asıl kötüsü, kazı başkanlarının ve bakanlık nezdinde “sözü geçenler”in çoğunun, “aman kazımız elimizden alınmasın”, “aman bakanlıkla aramız bozulmasın” düşüncesiyle bu saçmalığa hiç ses çıkarmayacağını biliyoruz. (İtiraz eden, bir tepki veren, ses çıkaranları tenzih ederim).