Gelişmekte Olan Sosyal Ağların Bilime / Arkeolojiye Katkıları

Günümüzde internet giderek gelişmekte, bu gelişen sanal dünyaya ise bireyler sosyal ağlar aracılığı ile daha fazla tutunmakta. Daha önce sadece takipçisi olduğumuz internette sosyal ağlar sayesinde söz sahibi olma, bir yer (profil) edinebilmiş durumdayız. Zararları var mı yok mu ayrı bir tartışma konusudur ancak bu yazının amacı sosyal ağların bilime, bizim ve gazetenin de ortak alanı olan Arkeolojiye katkılarıdır.

Söz konusu sosyal ağlar; Academia.edu vb. gibi ağlar. Academia.edu, Facebook, Twitter gibi her standart internet kullanıcısının ve internet erişimi olan her bilgisayarın kolaylıkla kullanıcısı olabileceği, ücretsiz bir yapım. Academia.edu’yu diğer sosyal ağlardan uzantısındaki “edu” kısmı ayırmakta. Çünkü bu ağda kişiler/kullanıcılar akademik çalışmalarını yayınlamaktalar.

Kolaylıkla üye olunup, ücretsiz olarak faydalanılabilen Academia.edu ağının kabaca en büyük faydası giderek gelişen dijital bir kütüphaneye dönüşmesidir. Bu ağda kullanıcılar bir hesap açmakta, edindikleri profilde yayınlarını künyeleriyle beraber pdf. formatında ücretsiz indirilebilir olmak üzere siteye yüklemektedir. Bu yüklemeleri yapan araştırmacıların/kullanıcıların diğer sosyal ağlardaki gibi takipçisi olduğumuzda, bu yüklemelere “bir tıkla” ulaşabilmekteyiz.

Ülkemizde (hatta dünyada) zaten en sıkıntılı olduğumuz kütüphane/kaynak arayışı için bence en ideal çözüm bu tür sosyal ağlar olacak. Çok büyük kentlerimizde bile zaten kütüphane eksikliği çekiyoruz. Ayrıca her kütüphanenin her bilim dalından yayınları kusursuz olarak barındırmadığını da biliyoruz. Ancak bizi ilgilendirdiği için örneğimiz olan Arkeolojide tüm dünyadan kullanıcılar bu sosyal ağ veya ağlar sayesinde istediği kişinin, istediği yayınına doğrudan o kişinin profil takipçisi olarak erişebilmektedir. Ayrıca kendi çalışmalarını yayınladığı takdirde kendi faaliyetlerini de daha geniş bir çevreye duyurabilmektedir. Bir yayın çalışması herhangi bir süreli yayında yayınlandığında ne kadar geniş bir çevreye ulaşabilir? Ancak çalışmanız o süreli yayında yayınlandıktan sonra bir pdf. formatlı kopyasını da bu gibi bir sosyal ağda kendi profiliniz de paylaştığınızda müthiş bir hıza ulaşmış olursunuz. İtalya’daki bir kurumda çalışan önemli bir akademisyenin henüz dün yayınlanmış ve o ülkenin bir kurumuna (üniversite, enstitü, vb.) bağlı çalışan bir süreli yayına verilmiş olan makale, bildiri gibi bir araştırmasına, o araştırmayı bulmaya-okumaya istekli diğer bir araştırmacı ne kadar sürede ulaşabilir? Bu sosyal ağlar sayesinde yazar tarafından yüklendiği takdirde, yüklendiği andan itibaren ulaşılması birkaç saniyeyi geçmeyecektir. Tüm bilim disiplinleri giderek Academia.edu’ya yüklemelerini her geçen gün yapmakta ve Arkeoloji için de hatrı sayılır bir veri kaynağı giderek oluşmaktadır.

Ülkelerin bilim kuruluşlarından özellikle yönetimden sorumlu YÖK gibi kurumların da dikkatini vermesi gereken bir durumdur bu. Sosyal ağların ve bireysel internet kullanımının Medyayı, haberciliği bile ne kadar olumlu ve hızlı etkilediği su götürmez bir gerçek. Bugün en bilindik gazete, dergiler kendi web sayfalarında artık kişisel kullanım alanları oluşturmakta ve standart kullanıcıya söz sahibi olabilmesi için sanal kimlik sağlamaktalar. Bunun da yararları sıradan bir akşam haberlerini izlerken hemen fark edilebilmektedir. Hemen hiçbir haber artık görüntüsüz değil. İnandırıcılığı fazla olamayan, objektifliği tartışılır olan yazılı metinlerin birkaç fotoğrafla desteklendiği habercilik rafa kalkıyor.

Buna örnek birçok haber konusu var. En azından benim aklıma gelen ilk haber geçenlerde İstanbul’dan İzmir’e gitmekte olan tarifeli bir yolcu uçağının motoruna çarpan şimşek/yıldırım nedeniyle alev alması ve sonunda neyse ki bir can kaybı yaşanmadan havalimanına inişini gerçekleştirmesi. Bu haber daha önce belki birkaç fotoğraf ve spikerin sözlü sunumu ile verilebilirdi. Ancak bu haber anlık bir olayı içerir ve eğer bir tesadüf olmazsa(uçakta gazeteci, kameraman yoksa) görüntülenmesi bile imkansızken, uçağın içinden yolcular bir yandan görüntü almış, bir yandan uçak havada seyrederken dışarıdan bu yanan uçağı gören vatandaşlar görüntü almış ve hemen bu video dosyalarını haber ajanslarının sitelerindeki kendi hesaplarına yüklemişler, ajanslarda bu haberi anında vatandaşın yolladığı görüntülerle geçmişlerdir. Bu sayede akıllarda soru işareti bırakmayan haberciliğe doğru adımlar atılabilmekte.

Bizi bu habercilik örneğinde ilgilendiren konu ajansların bu standart kullanıcıyı destekleyen tavrıdır. Bilim kuruluşları da sosyal ağların bu gelişimini doğru kanalize edebilirse çok büyük dijital arşivlere sahip olmamız kaçınılmaz. Birçok rafta kalkmış yayın yönetici bilim kuruluşlarının teşvik ve zorunluluğu (art niyetli bir zorunluluktan bahsetmiyorum) ile bu tür dijital kaynaklara yerleştirilse amacına daha çok hizmet edebilecek, sadece o yayına ulaşabilenler değil doğrudan söz konusu okunmak, faydalanılmak istenen kaynak çok daha fazla insanın hizmetine sunulabilecektir.

Giderek gelişen bu tür sosyal ağlar içerisinde arkeolojide bizim de desteğimizle (kullanıcısı olmak ve faydalanırken güncel olarak kendi verilerimizi sunmamız sayesinde) kendi alanını kurabilir ve hatta sadece Arkeoloji camiasından insanlara hizmet eden bir sosyal ağ kurulabilir. Bu sayede hem artık tartışması bile sıkıcı gelen “kaynak yok, kütüphane yok” sorunu rafa kalkmış olur hem de yazar ve okuyucu arasında doğrudan bir bağ kurulabilir. Üniversite, Enstitü, YÖK vb. gibi yönetici kuruluşlarda bunu bir zorunluluk haline getirdiği takdirde ister istemez önemli bir dijital kaynak alanına sahip olabiliriz. (JSTOR gibi)

Zaten YÖK tarafından ülkede her akademisyenin her yıl faaliyetlerini yüklemekle zorunlu olduğu Yök-Sis adında bir dijital kaynak var ancak kullanımı, sitenin erişim hızı, ve paylaşıma kapalı bir yapılanma olması ile yine de istenilen düzeye en azıdan Academia.edu gibi bir düzeye ulaşamamaktadır.

Akademik paylaşım içerikli bir sosyal ağ sayesinde yazarlar içinde birçok fayda sağlanabilir. Bu arşiv aynı zamanda araştırmacının kendi akademik yayınlarının da bir arşivi olabilecek, istediği anda kendi yayın kronolojisi ve künyelerine ulaşabilecek, ne kadar takip edildiğini, paylaşımlarının kalitesini tartışıp/gözlemleyebileceği, yorumları dikkate alacağı bir ortam sunulabilecektir. Ayrıca bugün hepimiz üzerinde çalıştığımız tez, makale, bildiri vb. bilgisayar ortamında hazırladığımız her veriyi zaten yok olma kaygısı ile ister istemez 40 defa farklı yere kopyalıyoruz. Ancak cd, pc, usb bellek, harici belleklere güvenimiz hiçbir zaman, çalınma ihtimali, bozulma, çökme (virüs saldırısı), çalışmama, kullanıcı tarafından istemeyerek silinebilme gibi nedenler ile tam değildir.  Yine en güvenilir kopyalama alanı bir e-mail hesabı vb.dijital alanlardır. Bu alanlara kaydedilen çalışmalara defalarca kolay erişebiliyor, güvenli bir ortamda depolayabiliyoruz.

Yazının ana fikrine belki birçok muhalefet olacaktır. Ancak şimdiden belirtmek isterim ki; “öğrenci zaten kütüphaneye gitmiyor, şimdi hiç gitmesin” gibi bir gelenekçi eleştiriye baştan kapalıyım. Zaten mantık olarak amaç bir binanın içine fiziksel olarak girmek değil, amaç ister bir binada, ister bir sanal ortamda yazılı bir bilimsel kaynağa ulaşıp, okuyabilmek ve okuyanın da yazabilmesini daha fazla teşvik etmektir.

Saygılarımla.

Emrullah KALKAN

Dokuz Eylül Üniversitesi

Arkeoloji Bölümü

 

Türkiye’de Basın ve Arkeoloji

Basın tüm dünya kamuoyuna hizmet eden büyük bir güçtür. Basın doğru kullanıldığında öğretici, yönlendirici rolü tartışılamaz. Bu nedenle basının arkeoloji için neler yapabileceği üzerinde düşünmek, düşündürmek gerekmektedir.

Ancak; bu yazımızda basının her zaman doğru olduğunu, her zaman insanların refahına hizmet ettiğini- maalesef asli görevi bunlar olsa da- iddia etmiyoruz. Zaten bu makalenin asıl ilgilendiği konu basının ne olup olmadığı, doğruluğu vs… değildir.

Yazımızın amacı; basın ve arkeoloji ikilisinde Türkiye’de durumun ne olduğudur.

Basın, arkeoloji ile ülkenin genel ilgisi kadar ilgileniyor. Ya hiç umursamıyor ya da işin macerası olarak görülen “definecilik mantığı” işliyor. Zaten ülkenin arkeolojiye olan genel ilgisi de; arkeolojik eserlere, antik kentlere ve ya müzelere insanların kendilerine ait Kültür ve Tarih Mirası olarak bakmadığı, arkeolojiyi definecilik, kaçakçılık gibi “akla gelen her uydurma hikaye ile uğraşan bir bilim” olarak gördüğü, tahribat oranında en önde koşan ülkelerden olması ile aşikar.

Türkiyeli insanların kültür ve tarih mirasına olan bu olumsuz bakışı, bu birikimin kendine ait olduğuna bir türlü inanamayışı, sonucu onulmaz tahribatlarla biten saldırganlığında her türlü kurum ve kişinin payı olduğu kadar basının payı da büyüktür.

Birkaç örnekle basının arkeolojiye yarar sağlamak yerine zarar verdiğine değinmek gerekirse:

M. Özdoğan’ın Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları adlı eserinde değinilen İznik Çinileri örneği[1]. Bu yayında; Bir İznik çinisinin yüz milyonlarca lira değere satıldığını gazetelerde övünerek yansıttıktan …cümlesi ile basında çıkan bir hatalı haberin (hatası haberin yansıtılışında) Şehzadebaşı’ndaki türbenin çini panolarının tahribatına yol açtığına değinilmektedir.

Bir başka örneği 2009 yılı Temmuz ayında günlük yayın yapan bir gazetenin bir antik kentin nekropolünde ele geçen 65 parça altın eseri tanıtması. Bu yazıda tanıtılan yalnızca altınlar olmuş, arkeolojik sit ile ilgili iki satır yazı yazılmıştır. Kısa süre sonra antik kentin nekropolünde kaçak kazı yapıldığı da kulağımıza gelmiştir.

Bunlar gibi birçok örnek basında yer almakta. Her biri birbirinin aynı, bilinçsizlik örneği haberler bir nevi insanlara arkeolojinin yalnızca maddi kültür kalıntısı ile ilgilendiği mesajını iletmektedir.

Belki; kötü niyet taşımasa da bu tür, “x kazısında altın bulundu, y höyüğünde değeri … TL olan madeni eser bulundu” haberleri insanları defineciliğe yönelten nedenlerden biridir. Halkın arkeoloji konusunda eğitilmesi apayrı ve çok önemli bir konu olmakla beraber bu yazının kapsamında yer almamaktadır. Ancak basının halkı olumsuz yönlendirdiği yukarıdaki örneklerle kolayca görülmektedir.

03.03.2012 tarihli ve yine Arkeoloji Gazetesi’nde yayınlamış Berkay Dinçer, Yiğit Ozar, Yasin Gökhan Çakan, Mihriban Özbaşaran’ın Film Sektörü ve Arkeolojik Tahribat yazısında bahsedilen dizi, film çekimleri sırasında 400.000 yıllık geçmişse sahip Yarımburgaz Mağarası’nın tahribatına basında değinilip, “tarihi dizi çeken bir ekibin tarihi yok ettiği” eleştirilseydi; belki o dizi ekibi ve yönetimi bu haberle rencide olacaktı ancak; bir daha Yarımburgaz ve ya başka arkeolojik yerleşimler bu tahribata mağruz kalmayacaktı. (Konu yazarlar aracılığı ile Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji 2 Mart 2012 sayı 1302′ de yayınlanmış olsa da güncel basında yer almamıştır.) Bu büyük hata yapılmış, mağara tahrip edilmiş ancak; sanmıyoruz ki bundan bir ders alınmış olsun. Dediğimiz gibi haber basında duyurulsaydı -ve daha bunun gibi örnekler- dizinin (yapımcının) bir cezai işleme tabi tutulması ile mutlaka diğer firmalar ve dizi, film camiası için caydırıcı bir yaptırım olacaktı. Hatta bırakın diğer ekiplerin duymasını hala Yarımburgaz’ı en son tahrip eden “Muhteşem Yüzyıl ekibi” bile böyle bir hatanın içinde olduklarından haberdar bile olmayabilirler. Basında diğer alanlarda olduğu gibi arkeoloji haberleri de güçlü olsaydı tabi ki; bu durum değişecekti.

Dünya basınında bu tür arkeoloji ve ya kültürel miras haberleri incelendiğinde yine standartın çok gerisinde olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Paul Bahn’ın; arkeoloji biliminin ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği gibi önemli konuları ile ilgilenen ve çok eğlenceli bir dille yazılmış ve dilimize çevrilmiş[2] Arkeolojinin ABC’si yayınında[3] verdiği örneklerde İngiltere’de yapılan “Basında Arkeoloji” yazılarını eleştirirken verdiği Japonya örneğine baktığımızda, “Japonya’da bir arkeolojik kazı başladığında gazetelerden duyurulmaktadır. Kazı devam ederken her sezon sonunda yıllık faaliyet raporu ve kazı tam olarak bittiğinde ortaya çıkan bilimsel sonuç raporu yine gazetelerde duyurulmak zorundadır.” anlatımı kültür mirası bilincinin yerleştiği ülkelerden neden farklı olduğumuzu anlamaya yetmektedir.

Öneri

Basının bu eksik bilgi kurbanı olumsuz haberlerinde bir art niyet olmadığı yalnızca
arkeolojiyi tanımamaktan bu tür eksik ve yanlış haberleri yaptıkları kanaatindeyiz. Bu sorunu giderebilmenin bizce en güzel yolu basında arkeolog çalıştırmaktır. Basında çalışacak olan arkeolog-muhabirin önemi; aşağıdaki maddeler ile daha iyi anlaşılmaktadır:

  • Basında yapılan arkeoloji haberlerinin sayısının az olmasından duyulan rahatsızlığın arkeolog-muhabir çalıştırma yönetimi ile haber sayısını çoğaltarak gidermek,
  • Eksik, yanlış, ideolojik haberleri ayıklayarak, halkın arkeolojiyi bir bilim dalı olarak görmesini sağlayabilecek yazıların yer almasını sağlayabilmek,
  • Kazı başlangıç-bitiş raporlarının belirli aralıklarla yayınlanarak saygın, okunan gazete, dergi gibi araçlarda arkeoloji köşeleri kurarak kalıcı olabilmek,
  • Önce kültürel mirasın korunmasına yönelik eğitici yazılar, sonra 2863 nolu taşınır, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına yönelik anayasal maddeleri anlatan yazıları halka basın aracılığı ile ulaştırarak tahribat konusunda eğitici olmak ve engellemek,
  • En son olarak ise; hak ettiği değeri göremeyen arkeolojinin ülkemiz için en önemli sorunlarından biri olan istihdam sorununu biraz olsun azaltabilmek (basında arkeolog-muhabir olarak çalışan arkeologlar ile lisans sonrası istihdam sorununa az da olsa katkı sağlanacaktır.)

Basında arkeolojinin küçük de olsa bir kalıcı yer edinmesi bizim insanlara daha çok ulaşmamızı sağlayacaktır. Artan merak içinde taşıdığı eğitim birikimini insanlara ulaştıracak, daha çok insan kültürel mirasın soyut sahipleri olduklarına kanaat getirecektir.

Bu iyi niyetli ama zahmetli temennilere doğrudan arkeoloji haberi yapmakla değil, önce olumsuz haberciliği engellemekle başlamak gerekmektedir.

Yarın bir gün bir yerleşim merkezinde bulunan 1 ya da 2 gram altının haberinin yapılması nedeniyle kaçak kazıcılar, definecilere hedef gösterilen arkeolojik sitlerin basın eli ile başlatılan binlerce yıla tanıklık etmiş, belki üzerinde ilk tarımın yapılmaya başlandığı tabakaları, belki yeni yeni merkezi devlet sistemine geçişin tanığı ilk kamusal mekanların, belki ilk kentleşme işleminin izlerini taşıyan surlarının, belki de bir nekropolün, kabartmalı bir lahitin krolonojiyi değiştirebilecek bilgisinden yoksun kalabiliriz.

Bahn, P, 1999, Arkeoloji’nin ABC’si, Kabalcı Yayınları, (çev: Banu Örnek)

Özdoğan, M, 2008, Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul

*Dokuz Eylül Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü, Prehistorya ve Protohistorya Anabilim Dalı


[1] Özdoğan, 2008, 60

[2] Kabalcı Yayınları, çev:Banu Örnek

[3] Yayın çeviri dili ile Türkiye’deki en iyi örneklerden biridir.
Nedeni ise; daha güncel bir yayın olması ve mesleki terimleri az barındırıyor
olmasıdır. Ancak yine de okuması çok rahat olan bir Türkçe yayın haline
getirilebilmiştir. BKZ: Emrullah Kalkan, 01.03.2012 tarihli Türkiye’de
Arkeoloji Yayınları ve Çeviri Problemleri
yazısı, Arkeoloji Gazetesi)

Türkiye’de Arkeoloji Yayınları ve Çeviri Problemleri

Yabancı kaynaklar; her alanda olduğu gibi Arkeoloji için de hayati önem taşıyor. Tez, makale, ders notu gibi zorunlu okumalara ya da öğrenme hevesli okuma yapmaya tek dil yetmiyor. Arkeoloji okumaya başladığımızda genelde ilk tez döneminden itibaren kaynaklarla içli dışlı olmaya başlıyoruz ve o zaman bu konuda ne kadar zayıf olduğumuzun farkına varıyoruz. Zaten tek bir dilde yazılmış binlerce kaynak olsa ve bize yeterli olsa bile başka bir kültürün düşünce sistemini, mantığını bize aktarabilecek tek anahtar yine o kültürün dili oluyor.

Daha anlaşılabilir olabilmek için örnek vermek gerekirse: Şüphesiz gücü ve geçerliliği tartışmasız “devasa” dil İngilizce için konuşacak olursak; İngiliz bir araştırmacı herhalde kaynak konusunda dolup taşan ve kendi dilinde yazılmış olan kütüphane dolusu kitapla çalışabilecektir. Ancak; ikinci bir dilin kaynağına bulaşmaması muhakkak salt bilgi eksikliğine neden olmayacak, ancak daha da önemlisi, sorunlara farklı bakış getirebilmesi için sahip olması gereken alternatifi gözden kaçırmasına sebebiyet verecektir.

Türkçe için konuşacak olursak da, ne bizlerin kendi dilimizde salt bilgiyle dolup taşan kütüphane dolusu kaynağımız var, ne de böyle bir kaynağa sahip olsak bile yukarıda verilen örnek bizim içinde geçerli olduğundan, evrensel bilgiye sırt çevirme lüksümüz var.

Arkeoloji yayıncılığı Türkiye’de ne durumda diye bakacak olursak doğrudan Arkeoloji yayınları ile ilgili çok az yayınevinin olduğunu görürüz. Ancak; sadece arkeoloji yayını yapmasa bile umutlu sayıda yayınevi kültür, sanat, tarih, araştırma ve bilimsel yayın kapsamında ihtiyaç duyduğumuz yayınları “Türkçe” olarak bizlere sunuyor. Ama yetmiyor!

Arkeoloji yayıncılığı için bugün en önde gelen yayınevi Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın her dönem için başlıca 3, 4 yayını bulunmakta. Kültürel kronolojide binlerce döneme yayılan, yüzlerce yerleşimde tespit edilmiş, kültürel yayılımda Türkiye sınırları içerisinde çok geniş alanlara sahip bir kültürün, Osman Hamdi Bey’den beridir arkeoloji yapan bir ülke olduğumuzu varsayarak yalnızca 3, 4 kaynağa sığdırılmış olması eleştirilmeye mahkum olmalı!

Bunların arasında örnek olabilecek çalışmalar zaten kütüphanelerdeki yerini alarak hakkını yedirmeyecektir. Neolitik Dönem araştırmaları ile önemli bir prehistoryen ve Türkiye Arkeolojisi için aslında bir fırsat, şans olan Mehmet Özdoğan’ın öncesinde yabancı dilde yaptığı, sonrasında Türkçe olarak yayınladığı Türkiye’de Neolitik Dönem (Neolithic in Turkey) yayını aslında bir kilometre taşıdır. Mellaart’ın Çatalhöyük ve Hacılar kazılarından beridir Türkiye’de Neolitik Dönem araştırması yapılmakta, onlarca Neolitik Höyük Güneydoğu’dan Batı Anadolu’ya kadar kazılmaktaydı. Ancak bütün bu değerli ama dağınık bilgi, onlarca araştırmacının katkısı ile Özdoğan tarafından evrenselliğe hizmet ederek yabancı dilde, üyesi olduğu Türkiye Arkeolojisi’ne hizmet ederek de kendi dilimizde basılarak, aslında tecrübesiz olduğumuz yayın yapmanın önemi ve nasıl olması gerektiği konusunda ders verici niteliktedir.

Türkiye için Neolitik; M.Ö. 10500 ( Türkiye yerleşik yaşam merkezi olarak en erken ama az güvenilir bir karbon örneği olarak) Hallan Çemi yerleşimi ile başlayan ve Ege ve Balkan Neolitik döneminin monokrom evresini temsil eden Fikirtepe yerleşimine kadar 3500 yıldan daha fazla Anadolu’nun konuğu olmuştur. Bu uzun sürecin eksikleri, yanlışları mutlaka olacaktır ancak; tek bir yayında toplamak tek kelimeyle başarıdır.

Beklentimiz şudur ki; Türkiye’de Kalkolitik Dönem, Türkiye’de Bronz Çağlar gibi yayınlarla bu dönemlerin uzmanları duayen hocalar tarafından yayınlar yapılsın ve Türkiye kronolojisi için bu çok uzun süre yer teşkil eden kültürlerin Anadolu’da kazılmış tüm yerleşimleri (mutlaka eksikleri ile) tek bir yayında toplansın.

Türkiye’de Kalkolitik Dönemleri anlatan bir yayın Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak erken evresini temsil eden Halaf kültürü bulunan yerleşimler (sonrasında Ubaid ve Uruk merkezleri ile Orta Anadolu ve Batı Anadolu’da Kalkolitik karakterde farklı yapıya sahip (Anadolu’ya özgü, yerel, boyalı çanak-çömlek kültürü) Can Hasan, Hacılar yerleşimlerini ve en batıda Aşağı Pınar yerleşimine kadar anlatan bir yayın eminim ki büyük bir açığı kapatacaktır. Bu her dönem için geçerlidir.

Çeviri sorunu ise; ayrıca can sıkan bir durumdur. Zaten sınırlı sayıda sahip olduğumuz kaynakları bir hevesle alıp okurken terminolojinin hatalı çevirisi ya da yıllarca arazi-kütüphane arasında kendine has gelişmiş Arkeoloji dilini bilmeyenlerce yapılmış olan mantık hataları yayınların kalitesini düşürmektedir.

Ancak bu sorun tabi ki çevirmenlerden kaynaklanmıyor. Çevirmenler yalnızca yayının orjinal dilini bilebilirler. Örneğin mudbrick terimi birçok çeviri eserde kilden yapılmış bina, güneşte kurutulmuş kil tuğla, pişmiş toprak tuğla gibi çevrilir. Ancak arkeoloji dilini bilen biri mudbrick kelimesi için bu kadar kıvranmaz ve basitçe kerpiç diye çevirir ve anlatmak istenen daha net anlatılmış, anlaşılmış olur. Bu sorunu çözmek için iki yol var: Ya çevirmenlere arkeoloji öğreteceğiz -ki bu mizahi cümle aslında çözümün tek yolu olduğuna kanıttır- ya da yine bu çeviriler arkeoloji camiasınca yapılmalıdır. Bu görev ise; akademisyenlere düşmektedir. Birçok kıymetli emekli hoca, maddi-manevi teşvikle kendileri için okudukları yayınların çevirilerini yapmaya teşvik edilmelidir. Sonrasında özellikle yurtdışında yetişmiş akademisyenler yayın çevirmeye yönlendirilmelidir. Yine bir örnek vermek gerekirse Göbeklitepe (Klaus Schmidt, Arkeoloji ve Sanat Yayınları) çok iyi Almanca bilen bir çevirmene verilseydi, arkeoloji dilini bilen bir akademisyenin çevirisi olarak bugün dilimize kazandırılmış bu yayın bu kadar anlaşılabilir olur muydu? Bu yayını şanslı kılan yıllardır arkeoloji yapan bir akademisyence (Rüstem Aslan) çevrilmiş olmasıdır. Yine örneğin; Ana Hatlarıyla Mezopotamya (Hans. J. Nissen, 2004) yayını, Göbeklitepe gibi aynı şansa sahip olamamış ve daha konu başlıkları, dönem adları bile arkeolojide kullanılmayan terimlerle verilmiş, Türkçe olsa da bu yayın okuyana boğuk bir ses gibi gelmektedir. Sonuç olarak çevirmenler çeviriye başladıklarında ne kadar araştırma yapsalar da yalnızca arkeoloji eğitimi almış birinin haznesine sahip değiller.

“Kuramsal arkeolojinin peygamberi” (Mehmet Özdoğan’ın deyimi ile) olarak nitelendirilen ve çalışmalarını da Türkiye’de yürüten (Çatalhöyük Projesi) Ian Hodder’ın Readig The Past (Geçmişi Okumak), post-süreçsel (post-processual) arkeoloji felsefesini yakından tanıyan bir akademisyen ya da araştırmacı, en azından arkeolog, antropolog tarafından çevrilseydi kitabın tadı bizce çok daha lezzetli olurdu. Olmaz mıydı?

Çevirilerden ziyade bir diğer parmak basılması gereken konu; tezlerdir. Yılların emeği master, doktora programı tezleri bittikten sonra tez jürisince onaylanması ile kütüphanelere girip, orada da kalmaktadır. YÖK’ün “Ulusal Tez Merkezi” zaman zaman web hizmeti bazen de tezi yazan kişinin izin sorunu nedeniyle yetersiz kalmaktadır. Çeviri eksiği ve yayın tecrübesizlikleri sorunlarına da yayın sayısını ciddi anlamda artırabilecek tezlerin oluşturulacak bir komisyonca yayın halinde bastırılması o kadar çok olumlu gelişmeye neden olacaktır ki, maddelemeden yazabileceğimizi zannetmiyorum:

  • Öncelikle tezlerin kütüphanelerde unutulması, değersizleştirilmesi engellenecektir,
  • Daha kaliteli çalışmaların basılacak olması kriter haline geldiği takdirde tez yapan araştırmacıların bilimsel rekabet ortamına sokularak, tezlerin bilimsel kalitesinin artırılması sağlanacaktır,
  • Az sayıda olduğu için bu yazıda da olduğu gibi öğretim üyesinden lisans öğrencisine kadar yakındığımız arkeoloji yayınlarının sayısının artırılması sağlanacaktır,
  • Araştırmacıya maddi-manevi destek ve tecrübe sağlayacaktır,
  • Başarılı master ve doktora tezleri yayınlaştırılmış araştırmacıların akademik hayatlarında yayının yeri ve önemi daha sağlam temelli olacaktır.

Bizce Türkiye Arkeolojisi için önemli bir katkı olacak “Tezlerin Yayınlaştırılması Projesi” yukarıda farkında olamadığımız için sayamadığımız pek çok olumlu gelişmeyi de beraberinde getirecektir. Değerli hocalarımızdan oluşan bir heyet, en asgari sayılarda bile olsa, her ay bir ciddi tezin yayınlaştırılması için kriter ve koşulları ortaya koyduğu takdirde, gerekli maddi çalışmaların da yürütülmesi sonrasında, bizlere düşen daha başarılı tezler ortaya çıkarmak olacaktır.