Hint-Avrupa dil ailesinin dışındaki Avrupa halklarından biri olan Etrüsklerin Türklerle muhtemel bağlantıları son yıllarda yine moda oldu. Etrüsklerin Anadolu kökenli olduğu iddiası uzun zamandan beri arkeolojik veriler ve yazılı kaynaklar ışığında dile getiriliyordu. Prof. Mesela Prof. Dr. Ekrem Memiş Troya ve Troyalılar (Troyalılar Türk müdür?) adındaki ultra bilimsel (!) kitabında konuya eğilmiş ve olayı Anadolu’dan alıp Türklere dayandırmıştır. Burada kimin haklı olabileceğini tartışmayacağım. Amacım Hürriyet’in bir haberinden yola çıkarak medyadaki ilgili haberleri birbiriyle ve bunların dayandığı bilimsel makalelerle karşılaştırıp arkeolojik bir problemin dışardan nasıl algılandığını, nasıl haberleştirildiğini göstermek. Bu arada arkeogenetik bizde pek bilinmeyen bir dal olduğu için elimden geldiğince size bir fikir vermeye çalışacağım.
Hürriyet’in söz konusu haberi genetik araştırmaların Etrüskleri Türklere bağladığını yazıyordu. Başlık Türkiye’de yaşayan biri olarak beni şaşırtmadı: “DNA Testleri Etrüskler’in Türk Kökenli Olduklarını Söylüyor”. Elbette bunun Kızılderililer Türk demekten bir farkı yoktu. Dolayısıyla Etrüsklerin Türklerle çağdaş olduğun fikrini hazmetmekte bir zorluk yaşamadım Türkiye şartlarında; sadece acı acı gülümsemekle yetindim. Elbette aslında ben bu başlığı Etrüsklerin “Anadolu kökenine” işaret eden genetik kanıtlar şeklinde okumalıydım ve zaten habere konu olan uzmanlar da tersini iddia etmiyorlardı.
Haber Torino Üniversitesi’nden İtalyan genetik uzmanı Prof. Alberto Piazza’nın araştırmasını ve söylediklerini kaynak almıştı. Piazza ve meslektaşlarının Hürriyet’e haber olan tespitlerini içeren 2007 tarihli çalışmalarının maalesef kendisini değil, ama bildiri özetini bulabildim. Bunun dışında bir de 2004’te yapılmış bir başka benzer çalışma var ki, ona sahibim. Ayrıca karşıt görüşler de medyada yer bulmuş. Bunlara da değineceğim. Ama öncelikle genetik tarihleme ya da arkeogenetik nasıl işler ona bakalım. Aşağıdaki satıları fazla kısaltma yapmadan –belki de yapmalıydım- Renfrew ve Bahn’ın Archaeology. Theories, Methods and Practice adlı kitabından aldım ve doğrudan Etrüsklerle ilgili değil. Her şeyi anladığımı iddia etmeyeceğim, ama bir fikir verecek kadar açıktır umarım (çeviri hataları varsa şimdiden özür dilerim işlerimin arasında uğraştım):
Genetik tarihleme nüfus olayları olarak tanımlayabileceğimiz olgularda geçerlidir. Genetik tarihlemede demografik olaylar, yeni mitokondriyal DNA ya da Y-kromozomu haplotiplerinin ortaya çıkışı veya bunların sıklıklarındaki önemli değişimlerle izlenmektedir. Mesela, Homo sapiens‘in Afrika’dan erken tarihli dağılmaları moleküler genetik verilerin incelenmesiyle tarihlenmiştir. Genetik verilerden yeniden kurgulanan soy ağaçlarıyla açığa çıkan nüfus bölünmelerini (yani “nüfus filojenileri”) tarihlemek, toplumların türlere benzedikleri ve birbirlerinden ayrıldıktan sonra hiçbir gen alışverişinin yaşanmadığı varsayımını öngörür. Oldukça tatmin edici çeşitli yöntemler mevcuttur. Hepsi de iki mitokondriyal DNA (mtDNA) ya da Y-kromozom soyu arasında gözlemlenen genetik mutasyonların (ayrılmalarından itibaren geçirdikleri mutasyon sayısı), ayrılmalarından itibaren geçen zamanı ölçmeye yarayacağı düşüncesine dayanır. Zamanın bir çeşit “saat” gibi kullanılabilen mutasyon oranı ile ölçülebilmesi, radyokarbon tarihlemesinin temelindeki radyoaktif saate benzemektedir. Bu yöntemler doğal olarak moleküler genetikçilerin altından kalkabileceği çok karmaşık hesaplamalara dayanmaktadır ve hâlen çözülmeyi bekleyen sorunlar vardır. Örneğin mitokondriyal DNA analizleri baz alınarak yapılan hesaplardan elde edilen sonuçlar Y-kromozomları analizlerinden çıkanlardan sistemli şekilde ayrılmaktadır.
Bu sorunlara rağmen, sonuçlar önemlidir ve geniş bir alanda kullanılmaktadır. Mesela, kendi türümüzün Afrika’dan ayrılışını günümüzden 60.000 yıl öncesine tarihlemekte yardımcı olmuştur. Sonuçlar genel olarak Avustralya’da ilk insanların ortaya çıkışına dair doğrudan tarihlemeleri gösteren sonuçlar (örneğin radyokarbon yoluyla) ile uyum içindedir. Aslına bakılırsa, İsrail’deki Quafzeh’te bulunmuş anatomik anlamda modern insan kalıntılarına verilen 90.000 yıl öncesine ait tarihlerin yeniden gözden geçirilmesini sağlayacak kadar moleküler genetik tarihlerine güven vardır. Bu yeni inceleme sonunda ortaya çıkan uyumsuzluk, Quafzeh’te ele geçen insanların anatomik ya da biyolojik anlamdan modern olmayan daha erken tarihte ayrılmış bir hominini temsil ettiği sonucunu ortaya çıkarmıştır.
Bir kemikten alınan eski DNA örneği gömünün cinsini belirlemek için kolayca kullanılabilir, ama aile ilişkilerine dair potansiyel çalışmalar daha fazlasını gerektirir. Krali mezarlarda, örneğin Mısır firavunlarının mumyaları ile yapılan araştırmalar dahilinde, A mumyasının B mumyasının annesi olup olmadığı bilgisini sadece anneden alınan mitokondriyal DNA (mtDNA) ile tespit edilebilmelidir. Yine de güvenilir bir kronolojik çerçeveye ihtiyaç duyulacaktır, çünkü sonuçlar pozitif çıksa bile, tersi bir durum, yani B’nin A’nın annesi olması imkân dahilindedir. Babalık ve genel olarak erkek soy ağacından doğan ilişkiler ile ilgili benzer yaklaşımlar Y kromozomu incelemeleriyle mümkündür, ama çekirdek DNA’sının uygun şekilde korunması mtDNA’ya göre daha sorunlu olabilir.
Henüz eski DNA’ları bütün aile yapısını (yani genetik anlamda) kurmak için kullanan gelişmiş mezarlık analizleri yapılmamış olmakla beraber, aynı mantık, yaşayan Yahudilerden alınan Y kromozomu DNA örnekleriyle çok eskilere uzanan ilişkileri yeniden kurgulamak amacıyla benimsenmiştir. Mark Thomas, David Goldstein ve meslektaşları tarafından yapılan böyle bir çalışma, DNA’nın yardımıyla, Yahudi inancında rahiplerin (kohenler) kesinlikle baba soyundan (erkek tarafından izlenen soy ağacı) gelmesi şartına riayetin derecesini incelemek amacını taşıyordu. İsrail, Kanada ve İngiltere’de yaşayan 306 Yahudiden örnekler alındı. Örnekleri veren kohenler, erkek tarafında ortak soya işaret eden özel bir Y kromozmu haplotipi paylaşıyordu ve kromozomların ortak bir ata kromozomundan çıktığı zaman yaklaşık 2650 yıl öncesine kadar indirilebilmekteydi. Yazarlar bu tarihin ilk Yahudi tapınağının MÖ 586’da tahribi ve rahipliğin yayılması ile ilişkilendirilebileceğini düşünmüşlerdir. Tarihin böyle özel bir bağlantı kurulabilecek kadar kesin olması zordur, ama bu örnek yaklaşımın potansiyeline içgörü sağlar.
Bir başka ilginç Y kromozomu soyu, Tatiana Zerjal ve meslektaşları tarafından Orta Asya’da geniş bir alana yayılmış yaşayan 16 halk arasında tanımlanmıştır. Bunlarda kromozom erkek nüfusun %8’i tarafından taşınmaktaydı. Ekip birbiriyle yakından bağlantılı yüksek frekanslı bir küme fark etmiş ve bunu “yıldız kümesi” olarak adlandırmıştır. Buradan soyun yaklaşık 1000 yıl önce ortaya çıktığı sonucuna varmışlardır. Bu kadar hızlı bir yayılımın şans eserini olamayacağını ileri sürmüş ve bir seçimin sonucu olduğunu düşünmüşlerdir. İstilacı Moğolları ve liderleri Cengiz Han’ı anahtar etken olarak belirlemişlerdir: “Soy muhtemelen Cengiz Han’ın erkek torunları tarafından taşınmıştır. Bu yüzden Moğolların davranışlarından kaynaklanan ‘yeni bir sosyal seçim’ aracılığıyla yayıldığını düşünüyoruz”. Yazarlar bunu söylerken çok nazik davranmasına rağmen, kullandıkları “yeni bir sosyal seçim” ifadesi, Cengiz Han ve akrabalarının neslinin nüfusta bu kadar büyük bir kısmı temsil edilmesini sağlayan tecavüz ve talana denk gelir.
DNA’nın bir sosyal gruba, örneğin törensel bir gruba ya da konuştukları dile göre tanımlanan bir kavime ya da yerel topluluğa ait üyelerden alınarak analiz edildiği “nüfüsa özgü çokbiçimliliğin” çalışılması, daha geniş bir uygulama alanına sahiptir. Antonio Torrini ile meslektaşlarının Orta Amerika’da bu şekilde tarif edilmiş grup üyelerinden elde edilen örnekler üzerindeki incelemesi çok yüksek bir grup içi tutarlılık tespit etmiştir. Söz konusu örnekler mtDNA’dan olduğu için grup içinde ya yüksek bir endogami (iç evlilik) ya da katı bir anayersel evlilik modeli (karı-kocanın kadının ailesi ile birlikte yaşaması) söz konusudur.
Avrupa’da, belirli bir çokbiçimliliğe sahip bir nüfusun içindeki dağılım incelendiğinde, mtDNA’sı (yani dişinin soyu) analiz edilen haplogrubun nüfustaki konumu, Y kromozomundaki (yani erkek soyundaki) benzer çokbiçimliliklerden uzamsal anlamda daha yerel veya sınırlı olduğu gözlemlenir. Bunun neden böyle olması gerektiği üzerine düşünmek ilgi çekicidir. Önerilerden biri, uzun vadeli babayersel ikamet modelinin zaman içindeyerel genetik özelliklere, bundan ötürü de uzamsal çeşitliliğe meyledeceğidir (Diğer taraftan, anayersellik ile mtDBA haplotiplerinde uzamsal çeşitlilik arasında bağ kurulabilir).
Alternatif bir açıklama şudur: Nüfusta kadın ve erkek başına düşen ortalama doğum sayısı açıkça yaklaşık aynı olması gerekirken, sapma erkeklerde, özellikle de yüksek mevkideki erkeklerin kadınlara öncelikli erişiminin bulunduğu hiyerarşik toplumlarda artmaya meyillidir.
Bir tarihöncesi mezarlığından alınan eski DNA örnekleriyle yapılmış en kapsamlı analiz, Illionis’daki Norris Farms mezarlığından gelmektedir. Oneota kültür geleneğine dahil olan ve MS 1300 civarına tarihlenen mezarlıkta 260 iskelet kazılmıştır. Yerel şartlar DNA’nın korunmasını sağlamıştır ve Anne Stone ile Mark Stoneking örneklerin %70’inden mtDNA, %15’inden de çekirdek DNA (Y kromozomları) elde etmeyi başarmıştır. Çekirdek DNA’dan cinsiyet belirleme dışında, verileri Amerika kıtasında nüfusun nasıl arttığına dair farklı görüşleri yeniden değerlendirmek için kullanmışlar ve 37.000 ila 23.000 yıl öncesinde bir genişlemeye işaret eden “tek dalga” tezini tercih etmişlerdir. Mezarlığın detaylı topografisi yayımlanmamıştır, ama kazılar arkeologların “aile kümeleri” adını verdiği gömüleri ortaya çıkardığında, genetik ilişkileri incelemek için yapılacak DNA analizleri çok ilginç ve değerli olacaktır.
Şimdi gelelim Etrüsklerin kökeni meselesine. Yukarıda bahsettiğim 23.10.2007 tarihli Hürriyet’in haberi şunları yazıyordu:
Torino Üniversitesi’nin son 4 yıl içerisinde yaptığı çok yönlü araştırmaların sonuçları açıklandı ve Etrüsk’lerin Anadolu’da ki aşırı kıtlık nedeni ile toplu halde Lidya’dan önce Limni Adası’na ve buradan da deniz yoluyla Orta İtalya’da ki Toskano bölgesine göç ettikleri ortaya çıktı.
Araştırmayı yürüten genetik uzmanı Prof Dr. Alberto Piazza Toscano bölgesinde Etrüsklerin odaklandığı üç kasaba Volterra, Murlo, ve Casentino’da toplam 263 kişinden alınan kanın DNA testlerinin daha sonra Kuzey ve Güney İtalya, Güney Balkanlar, Sicilya Adası, Sardunya Adası, Limni Adası ve Anadolu’nun eski Lidya topraklarında yaşayanların toplam 1264 DNA sı ile karşılaştırıldığını ve en yakın olarak Türkiye’de yaşayanlarla es değerde bulunduğunu söyledi. Testlerde 5 kişinin DNA’sının Lidya bölgesindekilerle tıpa tıp, aynen uyduğunu da sözlerine ekledi.
Fransa’nın Nis kentinde ki Avrupa Toplumları Kongresinde konuşan İtalyan genetik araştırmacı gönüllü olarak bu kasabalarda kan veren ve en az üç nesildir Toskano topraklarında oturanların DNA’larının İtalya’daki ve Balkanlar’daki diğer bölgelere oranla Lidya bölgesinde kilere çok daha yakın olduğu bulgusuna ulaştıklarını ve Bodrum doğumlu ünlü tarihçi Heredot’un varsayımının doğru olabileceğini vurguladı. M.Ö. 1200 yıllarında Demir Çağında Etrüskler’in ilk izlerine rastlanmış yine M.Ö 425′de Heredot’un ölmeden önceki araştırmalarında Etrüsklüler’in Anadolu’dan koparak İtalya’ya kıtlık nedeni ile göç ettiklerini söylemişti.
İtalyan araştırmacı 30 Etrüsk mezarından alınan DNA’ların daha önce Ferrara Üniversite sinde araştırıldığı ve buna benzer bir sonuçla bu uygarlığın köklerinin Anadolu’da filizlendiğin ortaya çıktığını hatırlatarak “Özellikle Etrüsklerin yoğun yapılandığı ve yaşadığı Siena’ya bağlı Murlo kasabasında yaşayanların DNA testlerinin sonuçlarına göre kanlarında normal bir İtalyan’dan çok Türk kökenlilerinkine benzer kanların bulunduğuna rastladık. Bu bakımdan tezimizin yüzde yüz olmasa bile buna yakın doğru olduğuna inanmaktayız.”dedi.
Bu haberde dikkatimi çeken iki nokta var. İlki Limni, yani Lemnos adası. Adanın bir göç durağı olarak zikredilmesinin sebebi, burada keşfedilmiş Etrüsk diline benzer bir metin. MÖ 6. yüzyıla tarihlenen ve Lemnos Steli olarak bilinen bu buluntu Etrüsklerin söz konusu dönemde adada bulunduklarını gösteriyor, ama elbette Etrüsklerin Anadolu’dan geldiğini söylemek için yeterli değil; sadece bir ticari ya da başka bir ilişkiye işaret ediyor olabilir. İkinci nokta ise 263 kişiden alınan DNA örneklerinden sadece 5 tanesinde Anadolu kökenine dair izlere rastlanmış. Konunun uzmanı değilim tabii, ama bu çok az bir oran gibi geldi bana. Ciddi bir göçe işaret eder mi bilmiyorum. Ayrıca söz konusu genlerin çok daha sonraki dönemlerde, mesela buraya varmış Anadolulu tüccarlar tarafından evlilik vb. yoluyla getirilme olasılığı var mı diye düşünmedim değil. Ama haber bu konuda bir açıklama getirmiyor elbette. Bu arada MÖ 1200’ün Demir Çağları olarak nitelendirilmesine hiç girmiyorum.
Öte yandan L.A. Times da aynı iddiayı haberleştirmiş, ama ilginç olan gazetenin karşıt görüşlere de yer vermiş olması ki, bundan sonra bir Klasik bilimci olarak Türk dergilerine değil L.A. Times’a abone olsam yeridir. Hürriyet bir L.A. Times kadar olamamış derdim, ama bilmiyorum karşılaştırma yapmak adil mi? Yine de kahrolsun kartel medyası:
“We think that our research provides convincing proof that Herodotus was right,” Piazza said.
Others are not so sure.
“I guess I would have to say that I am unconvinced at this stage,” said archeologist Anthony Tuck of the University of Massachusetts at Amherst, who is excavating an Etruscan site in Italy. “It is premature to declare the issue resolved on our current understanding of this genetic evidence.”
Archeologist Jean Macintosh Turfa of the University of Pennsylvania’s Museum of Archeology and Anthropology was more dismissive. “There is really no sound archeological evidence that shows the influx of a big migration, or any kind of influx, from Asia Minor,” she said. “There is never a sharp break in cultures, no destroyed villages, etcetera.”
Turfa and Tuck hold to the view that the Etruscans evolved from the Villanovan culture, which emerged in central Italy. But the genetic findings will force a harder look at the evidence about their origins.
Geneticist Guido Barbujani of the University of Ferrara in northern Italy conducted an analysis of burials, and in a report in 2004 concluded that the Etruscans had, indeed, come from Turkey. That study, however, has been criticized by other experts, who say the minute amounts of DNA Barbujani obtained from Etruscan burials had been overwhelmed by modern-day DNA contamination — a problem not unusual in such analyses.
Hürriyet’in haberinde Prof. Piazza 2004 tarihli bir diğer araştırmaya değiniyor ve orada sunulan verilerin Anadolu’yu işaret ettiğini kesin bir dille belirtiliyor. Bu 2004 makalesini okudum ve söyleyebilirim ki, yazarlar bir bağdan söz etmekle birlikte, bu bağ büyük çaplı bir göçü kanıtlayacak türden değil; hatta bu bağın kesinlikle Anadolu’dan olmaması mümkün. Burada bir yanlış bilgilendirme var. Makalenin uzmanlık alanı benim boyumu aştığı için çok ayrıntılı bir inceleme yapamayacağım, ama özetle söylenenler şöyle:
Araştırmacılar Etrüsk mezarlarından çıkarılmış 80 cesetten modern DNA kirlenmesi veya bozunmaya rastlanmayan 30 tanesinin kemikleri üzerinde analiz yapmışlar. Buna göre Etrüskler genetik açıdan en az bugünkü toplumlar kadar çeşitliliğe sahip (ki bu da aşağıda değindiğim bir başka araştırmayla uyumlu). Arkeolojik sit alanlarına ve dönemlere göre dikkate değer bir heterojenlik saptanmadığından Etrüsk topluluklarının tek bir kültür dışında aynı mitokondriyal genetik havuzu da paylaşmadıkları düşünülüyor. Genetik aralık ve genetik diziler Doğu Akdeniz’le bir yakınlık gösteriyor. Bilim adamlarının Anadolu kökenlerine dair görüşlerini aynen aktarıyorum (“The Etruscans: A Population-Genetic Study”, Am. J. Hum. Genet. 74/2004, s. 702):
On the contrary, the similarity between the Etruscan and Turkish gene pools may indeed reflect some degree of gene flow. Commercial exchanges are documented between the Etruscan harbours and Asia Minor (Tykot 1994) and trading is often accompanied by interbreeding, ultimately leading to detectable levels of genetic affinity (see Rutherford and Crawford 1995). Thus, the present study suggests that gene flow from the eastern (and possibly southern) Mediterranean shores, not necessarily from Lydia as proposed by Herodotus, left a mark in the Etruscan gene pool, above and beyond what is observed in contemporary Italy.
Kalın belirttiğim ifadelerden de anlaşılacağı üzere iki toplum –Türkler değil, Anadolu nüfusu!- arasındaki genetik bağ ticaret, kız alıp verme gibi ilişkilerle açıklanabilecek düzeyde. Ayrıca sadece Türk değil, mesela Alman haplotiplerine de rastlanmış. Diğer bir deyişle büyük bir göç dalgasını desteklemiyor ve gen akışının illa ki Anadolu’dan gelmesi gibi bir durum da söz konusu değil. Dolayısıyla haberin –ya da habere kaynak olan uzmanların- dediği üzere Etrüsk kültürünün Anadolu’da “filizlenmesi” diye bir şey yok ortada. Bununla birlikte Anadolu’nun da içinde bulunduğu –ama baskın olmadığı!- bir Doğu Akdeniz öğesi mevcut olabilir.
Bu küçük ama çok önemli ayrıntıyı belirttikten sonra Piazza’nın 2007 makalesine, daha doğrusu buna ait elimdeki çok kısa bildiri özetine bakalım (European Journal of Human Genetics 15, suppl. 1, 2007, s. 19):
We found traces of recent Near Eastern gene flow still present in Tuscany, especially in the archaeologically important village of Murlo. The samples from Tuscany show eastern haplogroups E3b1-M78, G2*P15, J2a1b*-M67 and K2-M70 with frequencies very similar to those observed in Turkey and surrounding areas, but significantly different from those of neighbouring Italian regions. The microsatellite haplotypes associated to these haplogroups allow inference of ancestor lineages for Etruria and Near East whose time to the most recent common ancestors is relatively recent (about 3,500 years BP) and supports a possible non autochthonous post-Neolithic signal associated with the Etruscans.
Görüldüğü gibi bu araştırma ekibi Etrüsk cesetlerinde doğu haplogruplarının baskın olduğunu belirtiyor ve özellikle Murlo’dan gelen örneklerde Yakın Doğu gen akışının belirgin olduğunu söylüyorlar. Yazarlara göre Etrüsk genlerine Neolitik sonrasında dışardan müdahale söz konusu. Benim söylenenlere bakarak şüphe duyabileceğim tek bir nokta var: Elimizde Anadolu kökenine işaret edebilecek tek bir Etrüsk yerleşimi mevcut. Gerçekten bir göçten söz edebilmemiz için farklı yerlerden çok daha fazla kemiğin incelenmesi gerektiğini anlıyorum buradan ben. Sadece Murlo’da böyle bir verinin ortaya çıkması büyük bir göçün yansıması mıdır diye şüphelenmiyor değilim. Ama maalesef elimdeki kısa bir özet olduğundan daha fazla fikir yürütemiyorum. Makalenin kendisini bulan olursa insaniyet namına bizi bilgilendirsin.
Öte yandan Wikipedia’nın 2007 çalışması aleyhine refere ettiği bir makale var (“Measuring European Population Stratification with Microarray Genotype Data”, The American Journal of Human Genetics 80, Mayıs 2007 ). Alınan örneklere göre bir nüfus içindeki bireylerin soylarını inceleyen çok teknik bir yazı ve neden bunun kaynak gösterildiğinden pek emin değilim, ancak doğrudan Etrüsklerle ilgili olmamakla beraber şu ifadelere rastladım:
Within the two broad northern (Polish, Irish, English, Germans, and some Italians) and southeastern (Greeks, Armenians, Jews, and some Italians) clusters, further reliable structure is less obvious because individuals from different population samples are often interspersed with each other. Thus, in some cases, geographic distance or physical barriers are not well reflected. For instance, despite their insular origin, Irish and English individuals cluster with the continental Germans and Poles. Similarly,large geographical gaps, such as that between Greece and Armenia, are much less obvious at the genetic level. Conversely, Italy appears to be a zone of sharp differentiation over small distances. Some Italians cluster with the northern Europeans, whereas others fall into the southeastern grouping (fig. 4A). The SKT confirms significant stratification within those metaclusters, as suggested by the wide amount of PCoA space occupied by each (fig. 4A). Significant SKT stratification is also observed within the Spanish and the Italian samples. However, Mantel correlations between genetic and geographic distance were not significant within northern and southeastern metaclusters. It is likely that additional populations, additional individuals for some populations, and an increased number of markers will be required to investigate the nature and extent of these more subtle patterns.
Benim buradan anladığım en azından günümüz İtalya’sında genetik çeşitlilik küçük gruplar arasında bile görülebiliyor ve Avrupa’nın genelinde coğrafi uzaklık genetik verilere iyi yansımıyor. Antik dönem için herhangi bir bilgi verilmemekle birlikte, bu veriler yine de geçmişe dönük soy araştırmaları için daha fazla veriye gerek duyulduğunu söylüyor. Bu makaledeki savlar Etrüsklerdeki gen çeşitliliğini de destekliyor gibi geldi bana.
İlginç başka bir araştırma da Wikipedia’nın kaynak gösterdiği bir kitapta ve aynı zamanda L.A. Times’ın yukarıdaki haberinde geçiyor. Buna göre modern Toskana bölgesindeki sığırların mitokondriyal DNA’ları üzerindeki analizler İtalya’nın başka bölgelerindeki sığırlarınkinden farklı, ama Yakındoğu’dakilere yakın. Fakat Wikipedia önemli bir ayrıntıyı vermezken, L.A. Times makalesi bu konuda daha açık: Analizler sadece dört antik sığır kalıntısında yapılmış ve sığırların göç etmiş nüfusla birlikte gelmiş olabileceği iddia ediliyor. Bu sonucu ve üstteki iddiaları sayfalarına taşıyan New York Times ise bir ilave bilgi daha veriyor: Sığır mtDNA analizleri Etrüsk göçünün günümüzden 6400-1600 yıl önce gerçekleşmiş olabileceğini göstermekte.
Etrüsklerin kökeni meselesi genetik araştırmalarla birlikte arkeoloji ve tarihten başka bir alana da kaydı, ama her şeye rağmen genetik veriler Etrüsklerin Anadolu kökeni tartışmasını bitirmiş gibi görünmüyor. Mevcut kanıtlar en iyi ihtimalle küçük çaplı olağan göçlere ya da ticari vb. ilişkilere işaret ediyor. Konu teknik olduğu için bir fikir yürütmem zor, ama daha çok örnek üzerinde yapılacak analizler durumu belirleyecek anlaşılan. Öte yandan bazı yakın tarihli yazılara bakınca Etrüsklerin Anadolu’yla bağlarını kabul etme eğiliminden söz edilebilir. Mesela Arkeoatlas’ın 2010 tarihli 7. sayısında Fransız yazarlar bunu iddia ediyor. Ayrıca elimde bulunan R. S. P. Beekes’in 2003 tarihli The Origins of the Etruscans başlıklı makalesi de aynı fikirde. Bu ikisi de arkeolojik ve linguistik kanıtlardan yola çıkarken genetik verilere değinmemişler (sonuncusu basım tarihi itibarıyla). Kısacası Etrüskler bir süre daha bizi oyalayacak gibi görünüyor.