Antik Parmak İzleri: İhmal Edilmiş bir Alan

 Günümüzde sıklıkla kriminal vakaların çözümünde kullanılıyor oluşundan ötürü salt bu amaç için laboratuvar ortamında keşfedildiği-geliştirildiği akla gelebilir ancak; parmak izinin keşfi ve modern bilimlerde uygulanması arkeolojik bir yerleşmenin ziyaret edilmesiyle başlar. Tokyo’da görevli olduğu Birleşik Krallık misyonerliğinde doktor olarak hizmet veren Henry Faulds (1870’ler), şehir yakınlarındaki yerleşmeyi ziyaret etmiş ve incelediği keramik buluntuların üstündeki parmak izlerini fark ederek not almıştır. Daha sonra gerçekleştirdiği gözlem ve çalışmaları, On the skin-furrows of the hand başlığı ile, dönemin -ve şimdinin- saygın bilim dergilerinden Nature’da yayınlamıştır (1880).

 Elbette Faulds’dan önce parmak izinin varlığından haberdar olan ve gözlem yapan isimler mevcut. Örneğin, Faulds’la aynı yüzyılda yaşayan Sir William Herschel de görevli olduğu Hindistan’da parmak izlerine dair gözlemlerde bulunmuş ancak bu gözlemleri hiçbir zaman bilimsel bir temelde geliştirip duyurmamıştır. Keza 17. ve 18. yy’da da parmak izinden bahseden isimlerle karşılaşabiliyoruz.

 20. yy’a gelindiğinde ise, Faulds’un yarattığı farkındalığın etkisiyle, Önasya’da yürütülen “arkeolojik” çalışmalarda ilk parmak izi gözlemlerine rastlanmakta. Eski ve Yeni Ahit ile ilgilenen Amerikalı teolog  W. F. Bade 1920’li yıllarda bölgeye gelmiş ve çalışmalarda bulunmuştur. Eski Ahit’teki karşılığı Mizpah varsayılan Tell en-Nasbeh’daki (Kudüs’ün kuzey batısı) çalışmalar esnasında kilden yapılma kandillerin üstünde parmak izlerine rastlamış ve bunları duyurmuştur. Sistemli olmayan bu çalışmayı, 1960’lı yıllara değin, Charles WaltsonKurt Obenhauer ve Harold Cummis  gibi isimler takip ediyor. 1980’lerde dermatoglifi ve daktiloskopi analizlerinde uzmanlaşmış laboratuvarların sayısında bir artış yaşanmış ve bu gelişmeyi takiben, sözkonusu laboratuvarlardan yardım alarak, Paul Aström antik parmak izleri üzerine yapılmış ilk sistemli çalışmayı gerçekleştirmiştir (Fingerprints and Archaeology).

Parmak İzi:

 El ve ayak parmaklarımızın -kavrama/tutunma maksatlı- zemin ya da obje ile temas ettikleri en uç nokta, çizgi halinde uzanan epidermal kabarcıkların birbirini takip edecek şekilde oluşturdukları bir yüzeye sahip. Çizgi halindeki kabarcıklar bir sırt oluştururken bu sırtların arasında aynı paralelde uzanan boşluklar meydana gelmekte. Bireye özgü, ünik bir özellik olan parmak izi, kimlik teşhisinde  DNA’dan bile daha kesin sonuçlar vermektedir.

 Farklı iki bireyde benzer bir parmak izine rastlamak, 2.980.232.769.250.000.000.000.000.000.000.000.000.000’da/de 1 olasılıktır. Ancak üst deriyi geri döndürülemez anlamda tahrip edecek bir kaza yaşanması halinde bireyin parmak izi yok olabilir-değişebilir. Bunun dışında birey, hayatı boyunca -bir kimlik kartı olarak- tek ve değişmez bir parmak izine sahip. Değişen tek şey, yaş almaya bağlı olacak şekilde, epidermal çizgiler arasındaki mesafedir. Birey yaşlandıkça çizgiler arası mesafe genişlemektedir ki, zaten herhangi bir arkeolojik buluntu üstünde rastladığımız parmak izinin sahibine dair yaptığımız yaş tahminleri işbu anatomik gerçekliğe dayanıyor. Önceden yaş tahmini yapılmış antik örnekler yahut da günümüze ait parmak izleri ile mukayese edilerek bireyin ortalama yaşı tespit edilebiliyor.

 Bir çeşit buluntu türü kabul edebileceğimiz parmak izlerine -maalesef- sık rastlanmıyor. Protohistorik/prehistorik kazılarda kil-keramik, organik ve metal objelerin üstünde, daha çok, rastlantısal bırakılan izler 3D yani negatif olarak izlenir. Papirüs/kağıt tipi objelerdeki izler ise 2D’dir (pozitif).

 Öncü Çalışmalar:

 Aström, çalışmalarını Pylos ve Knossos’da bulunan Linear B tabletleri üzerinde sürdürmüştür. Özellikle Knossos tabletlerinden elde edilen parmak izleri ilginç sonuçlar veriyor.

 İskandinavya’nın Viking çağından bilinen çocuk kil-keramik işçileri, sözkonusu Linear B tabletlerinin üzerinde rastlanan ve çocuklara ait olduğu kesinleşen parmak izleri ile, bu tip bir işgücü şeklinin Akdeniz Tunç Çağı’nda da görülmüş olabileceğini kanıtlamıştır. Bir diğer önemli çalışma İtalyan Francesco d’Andria tarafından yürütülmüştür. Metaponto’daki M.Ö. 4. yy’a tarihlenen bir keramik atölyesinde bulunan 125 vazo örneği incelenmiş ve parmak izlerine dayanılarak işbu atölyede 4 yetişkin işçinin-ustanın çalıştığı belirlenmiştir.

Keramik yüzeylerdeki parmak izleri

İzlerin Bulunduğu Yüzeyler:

 Şimdiye kadar yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu doğrudan arazi çalışmalarına dayanmıyor. Bir şekilde standart inceleme-tanımlama işlemleri yapılmış olup müze ya da ilgili kurumların depolarına kaldırılan envanterlik malzemeler parmak izi çalışmaları için tekrar incelenmiştir. Örneğin, Güney Moravya’da bulunan Dolni Vestonice adlı venüs taşıdığı parmak izlerini yakın bir tarihte yapılan çalışma ile gösterebilmiştir. Bilinen en eski kil figürin olarak kabul edilen venüsün 1925 yılında keşfedildiği hatırlanırsa taşıdığı parmak izleri için uzun bir süre beklenildiği anlaşılacaktır.

 Arkeolojik bağlamda ender bulunan parmak izlerine organik bileşen, metal obje, kil-keramik, parşömen ve mumyalanmış bireyin üstünde rastlanabilir. Kil yüzeye bırakılan baskı şeklindeki ve süs maksatlı bilinçli izlerin dışında, araştırılan izler objelerin üstüne gelişigüzel bırakılmıştır. Hammade, izin ne şekilde ve nasıl değerlendirileceğini belirleyen etkenlerden birisi. İzi taşıyan buluntu türünün kullanım ve üretim şekli de sözkonusu etkenler arasında yer almaktadır.

 Kil-keramik üstünde rastlanan izler, kil henüz yumuşakken çarktan kaldırıldığı ya da elle son şeklinin verildiği esnada oluşmakta iken, parşömen tipi antik kağıtlarda rastlanan izlerin oluşum süreci için standart bir zaman diliminden bahsedilemez. Kil-keramikteki izler ustaya-zanaatkara ya da işçiye aittir; parşömendeki izler ise yazarına ya da okuyucusuna/okuyucularına ait olabilir.

 İzin görünürlüğü, izi taşıyan maddenin tanecik yapısıyla ilişkili. Teknik olarak parmak izi kabul edilebilirler ve genel antropometrik analizler yapmak mümkündür. Ancak, spesifik analizler, örneğin daktiloskopik eşleştirmeler yapılamaz.

Organik bir madde üstünde bulunan en eski parmak izi günümüzden 80 bin yıl öncesine tarihlenmekte (Orta Paleolitik). Almanya’da yer alan Königsaue adlı paleolitik istasyonda, çakmaktaşından yapılma mızrak uçlarını sapa tutturmada kullanılan reçine yapışkanlar bulunmuştur. Yapılan incelemeler sonucunda reçine yapışkan üstündeki parmak izlerinin Neanderthal’e ait olduğu saptanmıştır.

İlgi Göremedi Çünkü:

 İz analizleri bir takım arkeolojik problemin çözümüne katkı sunulabilir. 2-3 mm2’lik bir parmak izi, bireyin yaş tahmini için yeterlidir. Keza, özellikle keramik parçaları üzerindeki izler sayesinde yerleşmeler arasında gerçekleşmiş olan nüfus hareketleri ve ticaret ilişkileri ortaya çıkarılabilir: Yerli üretim taklit mi yoksa ticaret ile ana yerleşmeden ithal edilen mal mı?

 İsveçli arkeologlar parmak izi çalışmalarında bir tür standart belirlemeye çalışmış ve önceki çalışmalara dayanarak standart bir iz çalışması için gerekli olan zamanı hesaplamıştır. Buna göre, 5 kg’lık çanak-çömlek parçası üzerindeki izleri saptamak 2 kişilik bir çalışma ekibi ile 1 saat kadar sürmektedir. Bir kazı sezonunda ortalama 200 kg çanak-çömlek parçası üreten yerleşmenin iz araştırması ise 1 ya da 2 hafta sürecektir. (Perdahlanmış, yani, mümkün mertebe yüzeyi bir cisim aracılığıyla düzeltilmiş-pürüzsüz hale getirilmiş malzemenin ayrılması, bu çalışmanın en önemli aşamalarından olsa gerek).

 Ender rastlanıyor oluşuna ek olarak, teknik anlamda, hata ve yanılma payı gibi riskleri barındırması ilgi gör(e)memesinin nedenleri arasında. Kil-keramikteki izlerin metrik analizlerinde dikkat edilmesi gerekeken önemli husus, yüzeyin fırınlama (ya da güneşte kurutma) aşamasında yaşayacağı büzülmedir. Bu nedenle analizlerdeki büzülme payı hesaplanmalıdır. Ancak, çok fazla değişken olması standart bir büzülme payına izin vermemekte.

 Öte yandan, harcanan emek-mesai ile elde edilen (edilebilecek) sonuç arasında devasa bir fark bulunmakta. 1 ton saf altın rezervinden 100 gr’a tekabül eden işlenebilir altın elde etmek, -bence- parmak iz çalışmalarını özetleyen en iyi örneklerden biri. Tabi bu söylediklerim meseleyi değersiz bulduğum anlamına gelmiyor.

 Yöntem bilim meselesine, elde edilen arkeolojik buluntuların nasıl yorumlanması gerektiği konusuna, Amerikan arkeolojisi öncülük etmiş ve bugün kabul edilen birçok teori ve yaklaşımın gelişmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Walter Taylor ve Lewis Binford hatırlanması gereken ilk isimler, ve tabi, bu iki ismin birbirlerinden etkilenerek oluşturdukları açık olan teorileri; süreçsel arkeoloji ya da diğer bir ünvanı ile yeni arkeoloji. Birçok duayen arkeolog bu ilerlemenin niçin Amerikan arkeolojisi tarafından başlatıldığına dair kısa ve net konuşmaktadır: Amerika arkeolojik bağlamda en fakir kıtalardan birisidir, insanlığın alet yapımından başlayıp Neolitik Devrim ile devam eden bir bütün gelişim aşaması burada izlenememektedir, kültürel ve arkeolojik malzemenin yokluğu teorik çalışmaların önünü açmıştır. Bu, Amerikan arkeolojisi için bir zorunluluktu.

 Parmak izi çalışmalarına İskandinav bilim insanlarının öncülük etmesi ve standartlaştırma adına yaptıkları işler, neden ve motivasyon açısından -bir parça- Amerikan arkeolojisine ve onun teorik çalışmalarına benzetilebilir. Arkeoloji yapmak için gerekli tüm bilimsel koşullara ve kurumlara sahip ülkeler ve tabi onların arkeoloji kürsüleri, çalışma yapabilmek adına yeterli malzemeye sahip olmadıklarından ötürü, eldeki kısıtlı malzemeyi en ince ayrıntısına kadar incelemek zorunda. Ürettikleri yeni inceleme konuları ve teknikleri sayesinde farklı ülkelerdeki arkeolojik çalışmalara katılabiliyorlar. Ellerindeki tek silah bu.

Notlar:

Journal of Ancient Fingerprints, vol 1 2007

* Fingerprints and Archaeology (Studies in Mediterranean archaeology) by Paul Aström, Göteborg 1980

Prof. Dr. Gülsün Umurtak ile sözlü görüşme

Feminist Arkeoloji Ne İşe Yarar?

 Arkeoloji kurumsallaşıp bir bilim haline dönüştüğü tarihten bu yana birçok farklı amaç altında görev aldı. Farklı dünya görüşlerince yürütülen kimin daha meşru olduğu tartışmalarının dışında, meraklısı için, ülkeler arası/ülke arkeoloji kürsüleri arasında yaşanan çatışmalar da oldukça ilgi çekici.

 Prehistorya, özellikle Paleolitik, alanında otoriteye dönüşen Fransız arkeolojisi bugün kullandığımız literatürü büyük ölçüde tek başına oluşturmuş, ardın sıra ülke sınırlarının dışında gerçekleşen keşifleri keyfi nedenlerle reddetmeye başlamıştır. Aralarında en sansasyoneli Altamira Mağarası’nın keşfi; Üst Paleolitik duvar resim sanatının en nadide örneklerini içeren mağara 1879 yılında İspanyol arkeologlar tarafından keşfedilmiş, yaklaşık bir yıl sonra da bilim dünyasına tanıtılmıştır. Ancak, Fransız arkeolojisi mağaranın ve mağaradaki çizimlerin prehistorik olup olmadığı konusunda uzun süre sessiz kalmış, üyelerinden bazıları ise -kesin bir dille- keşfin prehistorik olduğunu reddetmiştir, ta ki Fransa topraklarında da mağaralar ve Paleolitik duvar resimleri bulunana kadar.

 Manipülasyon: Seçme, Ekleme ve Çıkarma Yoluyla Bilgi Değiştirme

 Küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse; uluslaşma sancısı çeken devletlerin köken arayışlarına ideolojiler arasında cereyan eden savaşın eşlik ettiğini ve 19. yy’ın sonu ile 20. yy’ın başlarından aynı yüzyılın ortalarına dek yoğun bir şekilde devam eden savaşta, Marksist ideolojinin arkeoloji ile daha içli dışlı olduğunu/olmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

 Tıpkı diğer -izm’ler gibi Marksizm de, tahayyül ettiği ya da doğru bulduğu gelecek ve hukuk için arkeolojik çalışmalardan yararlandı. Amerikalı antropolog Lewis H. Morgan’ın sosyal yapı ve evrim teorisi bu noktada önemlidir. Düz bir tarihsel gelişim çizgisinden bahseden Marksist yazın, depolanabilir artı değer öncesinde, yani kimler tarafından ne şekilde paylaşılacağı sorun olan ürünler öncesinde, -ki daha çok besin ve onun özelinde tarımsal ürünler refere edilir- ilkel komünal toplumların var olduğundan, ve, işbu toplumların eşitlikçi bir yapı sergilediği, yine aynı şekilde yöneten ile yönetilen gibi ayrımların olmadığı, herhangi bir toplumsal çatışmada agresif bir tavır göstermedikleri ve barışçıl yaşamı/uzlaşıyı seçtiklerinden bahseder.

 Kısaca, Paleolitik dönem sınıfsız toplumların savaş ve çatışma olmaksızın yaşadığı bir periyottu, Neolitik ile birlikte eşitsizlikler başladı ve insan kendi doğasından uzaklaştı, iddia edilen buydu. Ancak, Paleolitik istasyonlarda bulunan ve toplumun her üyesine yetecek sayıda olmayan bir takım objeler (süs eşyası olarak yorumlananlar), toplumda statü sahibi kimselerin olduğunu gösterdi, öte yandan duvar resimlerinde birbirini tekrarlayan çizim ve betimlemeler toplumu yöneten bir ideolojinin-hiyerarşinin varlığını ciddi şekilde kanıtladı ve toplamında bu iki gözlem, aynı hiyerarşide bir grup ayrıcalıklının var olduğunu işaret etmekte. El Sidron gibi istasyonlarda bulunan yamyamlık belirtileri ise grupların (ve tabi bireylerin) yaşadığı problemleri barışçıl yöntemlerle çözmediğini gösteriyor.

 Bu yazdıklarım bilcümle Marksist tezi çürütüyor mu? Tabi ki hayır. Çürüyen şey eşitlikçi ve barışçıl yaşam şeklinin insana içkin olduğu tezidir. Problem, Marksist düşüncenin tasarladığı gelecek için, daha doğrusu bu geleceğin meşru kabul edilmesi için, “insan doğası barışçıldır ve evrimin ana dinamiği yetersiz doğal kaynaklar ve çatışma değil dayanışmadır” tezlerini masaya koyarsa oluşur.

Feminist Arkeoloji: Böyle bir şey olabilir mi?

 Feminist arkeoloji olarak anılan şeyin kendisi bir disiplin değil bir çeşit bakış açısı. Kendini tanımlama şeklinden anlaşılan şey; bakış açısı kategorisinden çıkıp oluşturmak istediği pratik sayesinde bir çeşit arkeolojik yöntem olmayı arzuluyor. Tartışma ve çıkış noktası üzerinden bir hayli zaman geçmiş. Aslında, fen bilimlerinin arkeolojik araştırmalarda kullanılmaya başladığı tarihle eş zamanlı olarak, geçmişin nasıl yorumlanması gerektiği sorusu üzerinden 1970/80’li yıllarda bakış açıları-yaklaşımlar gelişmeye başlıyor. Feminist arkeolojinin temel tezi ise, günümüzdekine benzer şekilde, geçmişte iş bölümleri cinsiyetler ve cinsiyet farklılıkları esas alınarak oluşturulmamıştır.

 İş bölümleri için cinsiyetler arasında kesin, sınırları belirgin paylaşımlar/paylaştırmalar yapılmadığını iddia edip ardın sıra biyolojik farklılık/dayanıklılık üzerinden av gibi organizasyonların erkekler tarafından yürütüldüğü hipotezine itiraz edecek ve finalde kadınlar yüz binlerce yıldır toprağı taradı, nerde ne tür bitki hangi tarihte yetişir ezberini yaptı ki bundan ötürü tarımı kadınlar bulmuş olmalıydı denilecek?! Neyse ki bu anlayış akademide yer kaplamıyor (çok fazla yer kaplamıyor). Postmodern anlayışların ortak noktası olan otorite karşıtlığı ve 18. yy Alman filozoflarından yapılma alıntılar bilimsel anlamda kanıtlanabilirliği sorunlu olan iddialar -ya da en masum hali ile çıkarımlar- ile birleşiyor ve sonuç: Feminist arkeoloji.

 Marksist arkeoloji (Marksizmin arkeolojiye dayandırdığı tezler) ile taşıdığı benzerlik; geçmişe dair yapılan okuma ve işbu okumada insan doğasına yöneltilen aşırı pozitif bakış. Agresif davranışlar, çatışma, topluluk birimleri (yaş, sınıf-grup, cinsiyet ve birey) arasındaki şiddete dayalı erk dengesi vb insana içkin değildi, toplumsal yaşantıda kadın-erkek eşitliği tam anlamıyla işletildi ancak nerde, ne zaman ve nasıl olduğu belli olmayan bir değişim ile ataerkil anlayış iktidarı ele geçirdi. Akademik kimliği bulunmayan kesim bunları daha kolay dillendirebiliyor, cüretkar olabiliyorlar.

 Kültür tarihçisi şeklinde anabileceğimiz Riane Eisler, ki kendisine ait daha birçok uzmanlık ve ünvan bulunmakta, önerdiği cinsiyet eşitliğine dayanan toplum modeli için, daha doğrusu uygulanabilirliğini bir kez daha kanıtlamak için, yukarıda andığım geçmiş okumasını yaptı (aslında bunu yapanlar arasında en popüleri). Ünlü kitabı The Chalice and The Blade (1987), Erken Tunç Çağı’na değin Avrupa ve Akdeniz çevresinde zaten cinsiyet-eşitlikçi barışçıl bir toplum modelinin varlığını sürdürdüğünü, ancak kısa bir süre sonra yaşanan kaotik ortamın işbu modeli yok ettiğini iddia etmekteydi. Özellikle Minos gibi Ege uygarlıklarını refere eden Eisler, dönem itibarıyla, üstünde durulması-tartışılması gereken arkeolojik verileri kullanmıştı. Kitabın uzmanlar tarafından eleştirilmesi fazla zaman almadı ve içerdiği zayıf veriler iddia edilen geçmiş cinsiyet-eşitlikçi toplumu taşıyamadı.

 Yakın zamanda kitabı ve yarattığı etkiyi kontrol ettim. Eğer doğruysa orjinal ve farklı dillerdeki baskılarıyla birlikte yarım milyona yakın satmış. Türkçe’ye kazandırılmasının üstünden çok geçmemiş ve, daha kötüsü, basılmaya devam ediliyor. Kısacası; büyük felaket.

Bilimi Savunmak 

 Bilim ve kullandığı yöntemler muazzam bir geleneğe sahip. İbrahimi dinleri/mezhepleri ve temel ibadet kurallarını sıralamaya dahil etmezsek eğer, dünya üstünde fikir birliğine varılmış en kapsamlı mesele bilimsel yöntemlerdir. Temel aldığı işleyiş son derece basit; gözlem yapmak/araştırmak, hipotez sunmak ve bunu test etmek ya da doğrulamak. Öznellik içermemek, nesnel olmak diğer olmazsa olmazı. Herhangi bir bilim dalında, ortaya konulan hipotez öznellik/ön yargı barındırıyorsa orda zaten bilim yapılmıyordur, konuşulan ya da yazılan şeyin kendisi de hipotez olamaz.

 Feminist arkeolojinin çıkış noktasından hareketle, geçmişin yorumlanmasında günümüze ait birtakım öznelliklerin-ön yargıların var olduğu düşünülüyorsa, bilimsel eleştiri kullanılması lazım gelen tek silah. Bu tip etiketler göze hoş geliyor olabilir, kimi çevreler bu sayede bilime devrimci bir aşı yaptıklarını düşünüyor olabilir. Ancak, öznellik içerdiği düşünülen bilimsel meselede yeterli gözlem olmaksızın yapılan kontra yanıtlar (öznellikler), dalgalar, akımlar zaten karmaşık olan problemi daha da karmaşık bir hale getirmekte.

 Bilim ve bilimsel yöntemler kapsamında üretilen bilginin kendisi -doğası gereği- iddialıdır. İddiasından ötürü de politiktir. Bilimi hiçbir etiket olmaksızın savunmak, bilimi otoriterliği ağır basan toplumsal kurumlara karşı savunmak sizi zaten politik yapar hiç merak etmeyin. Geri kalanı gösteriştir.

Not: Türkiye’nin yetiştirdiği saygın bilim insanlarından biri olan Güven Arsebük hocamı saygı ve sevgiyle anıyorum. Derslerine katılmış olmak benim için büyük bir şans ve onurdur. Işıklar içinde uyu hocam.

Palmira’nın Geleceği: Toplumsal Hafıza ve Saha Temelinde Nasıl Bir arada Korunacak?

Sadece ben değil görmesini bilen tekmil cihan başından beri olacakların farkındaydı: Suriye: Yağmalanacak Miras Listesi Peki endişe duyduğum şey tam olarak kültürel mirasın yasa dışı yollar ile batılı müzelere taşınması mıydı? Elbette bunun için de endişe duyulmalı, düşünülmeli ve eleştiri getirilmeli. Ancak bilimsel koruma koşullarını sağlayamayan ve toprakları her an yeni bir silahlı çatışmaya gebe ülkeler yerine, bir şekilde toplumsal istikrarı sağlamış ve koruma koşullarında standart dahi belirleyebilen batılı ülkelerin -ekstra sorumluluk yüklenerek- farklı coğrafyalardan alınma taşınabilir kültürel mirası saklaması kimi zaman daha mantıklı bulunabilir. Sömürgeci aklın gücü karşısında boyun eğmek ve ona hizmet etmek mi? Zannetmiyorum. Bunun yerine, var olan nesnellikte kültürel mirasın iyiliği için uzlaşı ve orta yol bulma çabası demeyi tercih ederim. Endişe duyulması gereken esas tehdit ise kendinden başka her şeye düşman dinci fanatiklerin güçlenmesi ve kültürel mirasa karşı organize edecekleri olası saldırı ve yıkımlardı.

Geçen süre içerisinde korkulan yaşandı, Suriye sınırlarındaki birçok taşınmaz bilinçli şekilde ya tahrip ya da tamamıyla yok edildi ve bunlar arasında kamuoyu yaratarak dünyanın ilgisini bir anda Suriye’ye çeken de Palmira, yani Tedmur, oldu. Batı destekli iç savaş öncesinde sadece arkeologların ve tarihe ilgi duyanların bildiği kentin özellikle Halid Esad gibi insani kayıplarına, antik tiyatro sahnesinde düzenlenen vahşi infaz görüntüleri eşlik etti. Ardından Bel Tapınağı’nın da dahil olduğu tapınak ve mezar yapıları dinamitlendi ve sonra herhangi bir inançsal-dini bağlamı olmayan kemer vb yapı ögelerine sıra geldi: Dinci fanatizm tarafından yok edildiler. Böylelikle, mart 2016’nın sonunda Suriye güçlerince tekrar kontrol altına alınarak güvenliği sağlanan binlerce yıllık antik kent günümüze değin iyi korunmuş bir çok yapı ögesini 10 ay gibi bir sürede kaybetti.

Konservasyon mu Restorasyon mu?

Dinci teröristlerden büyük ölçüde temizlenen Palmira kent ve kırsalı için şu sıralar mayın tarama ve temizleme gibi zorunlu güvenlik aşamaları/faaliyetleri işletiliyor. Saha ve medya raporlarından anlaşılan şey ise, Suriye hükümeti gelecekteki bir başka olası işgali seçenekler arasından kaldırıp Palmira’da çok ortaklı ve kalıcı bir çalışma başlatacak. Halihazırda Suriye’deki kültürel miras için Unesco’nun organize ettiği projeler var (bkz: The Emergency Safeguarding of The Syrian Heritage Project). Ancak, genellikle tahribat ve tarihi eser kaçakçılığını izleme, rapor etme ve tüm bunlara dayanan bir tür veri bankası oluşturma adına çalışma yürüten işbu projeler ile Suriye hükümetinin tasarladığı saha çalışmasının nasıl ortaklaştırılacağına yahut bu tipte bir girişimin olup olmayacağına dair henüz netlik yok.

Merak edilen bir başka konu çalışmanın şekli. Anonim kalarak uluslararası portallara yorum bırakan uzmanlar ve diğerleri konu ile ilgili tartışma başlattı: Konservasyon mu Restorasyon mu?

Devam eden iç savaşta taraf tutmadığını ve tamamen bilimsel kaygılar ile konuya eğildiğini iddia eden şaibeli isimlerin, tasarlanan çalışma şeklinin bile ilan edilmemesine karşın, açıkça Suriye “muhalefitini” destekleyen ve Suriye hükümetini suçlayan provokatif bir dil kullandıklarını ve bu çelişkili hâl ile Unesco’dan tarafsız kalmasını talep eden irili ufaklı online kampanyanlar başlattıklarını birkaç gündür görebiliyoruz (bkz: UNESCO: To act as a neutral organization and stop the Palmyra reconstruction plans). Kültürel miras meselesi adına hiçbir olumlu yanı bulunmayan ve aşırı politikadan ötürü kirlenmiş bu tip cılız görüşlerin dışında konservasyon ve restorasyon seçenekleri arasında ciddi tartışmalar da yapılmakta.

Yakın Geçmişin Arkeolojisi

Suriyeli bakanın, “Palmira’yı eskisinden daha güçlü var edeceğiz ve bir daha hiç bir vandal ona dokunamayacak” şeklindeki sözleri topyekün bir yeniden ayağa kaldırma olarak algılandı. Restorasyon projesi başlatılacak ve bittiğinde tarihteki en görkemli haliyle Palmira’yı görebileceğiz. Düşünülen anlaşılan buydu. Makul olanı budur tespitini yapmadan önce, tarihteki en görkemli hali yerine, dinci teröristlerin işgalinden önceki haline tekrar kavuşmasını sağlamak ve bu kapsamda bir restorasyon projesi hazırlamak dahi tekrar tekrar düşünülmesi gerekilen bir yöntem. Geliştirilen itiraz; işgal tarihi olan mayıs 2015’ten hemen önceki Palmira’nın tasarlanan restorasyon projesi ile yeniden, eksiksiz ve herhangi bir yorum katmaksızın ayağa kaldırılıp kaldırılamayacağına dayanmıyor.

Rutin işleyiş içerisinde, arkeolojik sit alanı zamanın belli bir noktasında kültürel faaliyeti sonlandırır ve kültürel faaliyet neticesinde oluşan objeleri keşfedileceği zamana kadar bir kapsül olarak -ve başarabildiği ölçüde- taşır. Bu bir Neolitik höyük olabilir kuru tarımdan sulu tarıma geçişin evrelerini gösteren veya herhangi bir Demir Çağı yerleşimi. Hepsinin ortak noktası artık insanlık adına saklanması gereken herhangi bir kültürel faaliyet ve obje üretmiyor olmaları, sadece saklamaları. Keşfin ardından -hemen hemen- son üretimin yapıldığı tarih itibarı ile bu kez arkeolojik yöntemler ile saklanmaları, sözkonusu zaman diliminden kalma form ile korunmaları gerekir.

Dinci fanatizm tarafından yerle bir edilen Palmira’yı farklı kılan şey, bu temelde, artık ex olan kalıntıların beklenmedik bir şekilde insanlık ve toplumsal hafıza için tekrar üretim yapmaya başlamasıdır. Üretimin şekli rahatsız edici şekildedir; yıkım denebilecek bir tahribat yaşanmıştır, insani kayıplar verilmiştir, aslına bakılırsa sahadaki geçmiş hafıza bir grup anomali tip tarafından kurguladıkları-inandıkları inanç uğruna tahrip edilmiştir, insanlık tarihinin önemli ve üstüne kafa yorulması lazım gelen noktalarından biri haline gelmiştir…

Bu nedenle yaşadığı tahribat ile birlikte korunması, restore etmek yerine mevcut olanın teşhir edilmesi ve toplumsal hafızaya bu şekilde kaydedilmesi önemli. Yapı ve yapı ögeleri için, işgal öncesindeki dokümantasyon (mimari plan, fotoğraflandırma vb) kullanılarak lazer tarama yöntemi ile 3D modellerin oluşturulması ve sonra ışıklandırma ile ayağa kaldırılması, Palmira’nın gece ve gündüz, yani, en görkemli hali (veya işgalin hemen öncesindeki hali) ve dinci fanatizm sonrasındaki hali olarak her kesimden insanın istediği şekilde korunmasına/restore edilmesine olanak sağlayabilir.

Ayrıca, yakın bir lokasyona replikalar ve belki işgali ve işgal esnasında yaşanan tahribatı anlatan canlandırmalar inşa etmek, geçmiş görsellik ile toplumsal hafızanın bir arada yaşatılmasını destekleyen diğer unsurlar olabilir.

image

http://http://jmk-prime.deviantart.com/art/Khaled-Al-Asaad-554846060

Şu an projelendirme aşamasında ve konuyu yakından takip eden uzmanlara göre en az 1-1.5 yıl sonra çalışmalara başlanabilecek. Yöntem henüz netleşmedi ama ümit ediyorum ki Suriye ve kültürel miras adına her şey olumlu olacak.

Homo Naledi’nin Etrafında Verilen Kavga: Güney Afrika vs Doğu Afrika

Bilimsel düşünce ve pratiğin gelişimini takip eden ilk arkeolojik keşifler, geçmişte yaşamış birden fazla insan türünün tür içi ve farklı insan türleriyle yaşanan ilişkiler aracılığıyla modern insanı yarattığını ve bu yaratım sürecinin bir ayağı biyolojik olmak üzre kültürel başlıkları da içeren evrimsel bir işleyiş olduğunu kanıtladı. Özellikle İbrahimi dinlerin yaratılış inançlarını reddederek yerine bilimsel yöntemler ile kanıtlanabilen açıklamalar sunan ve startını Rönesans’ta verebileceğimiz sözkonusu farkındalık -amaçlanan şeyin bilgi üretme uğraşı olmasına rağmen- farklı aşamalardan geçti ve çoğu kez insanlık onurunu zedeledi, kullandığı yöntemler ve belki biraz da öncü olmanın verdiği bilgi noksanlığından ötürü ileri sürdüğü savlar ile “bilimsel” anlamda ırkçılık yaptı.

Bunlar arasında en acıklısı, daha çok Hotanto Venüsü adıyla tanınan, Saartjie Baartman’ın başına gelenlerdir. Yaşadığı Güney Afrika’dan bir aldatmaca ile (İskoç doktora satılma hikayesi için Baartman’ın iyiliği ve bizzat kendi iradesi olduğu da iddia edilmektedir) Avrupa’ya getirilen bu Khoe-San kadını dikkat çekici büyüklüğe sahip geniş kalçaları nedeniyle ilk önce Avrasya halklarından olmayan insanların sergilendiği insan/insanat bahçesine (Human zoo için Türkçe isim önerisi kabul edebilirim) yerleştirildi ve sonra, ekstra para ödeyenlerin elle ya da bir nesne yardımıyla kalçalarına ve cinsel organına dokunabileceği -hatta cinsel ilişkiye dahi girebileceği- sirklere satıldı. Yaşadığı acılar ölümünden sonra da peşini bırakmadı ve hayattayken izin vermediği bedeni üzerinde denenmek istenenler ölü bedeni üzerinde gerçekleşti. Nihayetinde, sözkonusu etik olmayan izinsiz kadavra incelemeleri eşliğinde, “insan ile maymun özellikleri taşıyan insansılar arasında kalma bir geçiş türü” iddiasına sahip ırkçı teorilere malzeme yapıldı.

19. yy’ın sonlarına doğru Antik Yunan ve Mezopotamya uygarlıklarının kutsal metinler ve diğer yazılı/sözlü efsaneler ile biliniyor oluşuna ek olarak insanlık tarihinin çok daha eskiye dayandığı düşüncesi artık yerini sağlamlaştırmış ve biyoloji gibi fen bilimlerinde yaşanan devrimler ile yakın ilişki içine girmişti bile; yüzyıl başında Avrupa’da Cro-Magnon da dahil olmak üzre birkaç antik insan türüne ait fosil keşfedildi, yüzyıl ortasında Alman bilimci Johann Carl Fuhlrott keşfedilen Neanderthal fosillerini inceledi ve modern insandan kolaylıkla ayırt edilebilir anatomik özelliklerinin de yardımı ile bilinmeyen eski bir insan türü olduğunu iddia etti ve türün isim babası oldu (1823’te Britanya’da keşfedilen ve Red Lady of Paviland ismi verilen Cro-Magnon fosili modern insan ile taşıdığı yakın anatomik özellikleri nedeniyle uzunca bir süre Roma dönemine tarihlendirildi, ayrıca günün şartlarından ötürü erkek özellikleri dahi kaşifince fark edilemedi). Avrupa’daki keşiflere Asya ve Endonezya’nın Java adasındaki Homo erectus buluntuları eşlik etti. öz (1)Java’daki buluntu kaşifi Eugène Dubois tarafından insan ve maymun/orangutan arasındaki kayıp halka olarak tanıtıldı. Birkaç kez ismi değiştirildi, Dubois’un iddiasına karşı onlarca makale yayınlandı, işbu makale sahiplerinin fosili birlikte inceleme teklifleri Dubois ve ekibince geri çevrildi… Ancak 1921 yılında Pekin’de keşfedilen diğer bir Homo erectus fosili sayesinde türün kayıp halka değil doğrudan modern insan öncüllerinden biri olduğu kanıtlanmış oldu.

Aslına bakılırsa Afrika’dan önce Asya’ya yoğunlaşılmasına, Charles Darwin ile çağdaşı bir başka doğa bilimci Alfred Russel Wallace arasındaki evrim tartışması/iddiaları ve başlangıçta Wallace’a ait “evrimsel bağlamda insanlar ile orangutanlar arasında yakın ilişkiler vardı” şeklinde özetlenebilecek teorinin bilimciler arasında nispeten yaygın oluşu neden oluyor. İleriki yıllarda gerçekleşen arkeolojik keşifler ve genetik çalışmalar ise, evrimsel bağlamda hominid-pongid ayrımının Afrika’da yaşandığını, hominid-pongid makasının birbirine en yakın olduğu noktada -günümüzde pongid ailesinin üyesi olduğu bilinen- orangutanlardan değil goril ve şempanze gibi büyük maymunlardan bahsedilebileceğini ve tüm bunların toplamında, modern insanın orangutan ile değil de goril ve şempanze gibi büyük maymunlar ile ortak bir ataya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Afrika: İnsanlığın Şafağı

Raymond Dart’ın 1925’te Nature’da yayınlanan Australopithecus africanus: The Man-Ape of South Africa” adlı makalesi bütün ilginin Afrika’ya kaymasına neden oldu. Dart’ın bilim dünyasına kabul ettirdiği iki ayağı üstünde  yürüyebilen bu keşfe/türe ait diğer fosil keşifler 1940’lı yıllarda Robert Broom tarafından gerçekleştirildi. Nihayet modern insan, yani Homo sapiens sapiens’in de dahil olduğu homo cinsi ile modern apelerin paylaşılabileceği ortak ata Güney Afrika’da bulunmuş gibiydi. Yalnız, modern insanın günümüze kadar olan serüveninde ona eşlik eden en önemli öge halen bulunamamıştı: Alet.

Erken Australopithecus'larin Dağılımı
Erken Australopithecusların Dağılımı (*)

Alet, en azından standartlaşarak günümüze kadar ulaşabilen örnekleri bunu gösteriyor, Australopithecuslar tarafından kullanılmadı. Buna karşın bilinen en eski standart alet olan Oldowan endüstrisinin kabul gören yaşını (2.5 milyon) geriye çeken tartışmalı örnekler mevcut ve bahsi geçen tartışmalı olanlarının yanı sıra diğer kimi örneklerin Australopithecus -fosil- yayılım alanlarında yer alıyor oluşu (Özellikle Etiyopya’dakiler) geç Australopithecusların da alet kullanmış olabileceğini düşündürüyor. Günümüz insan teknolojisinin ulaştığı noktadan bakıldığında -her ne kadar dönemin şartları gözönünde bulundurulsa dahi- detay içermeyen yapısından ötürü fazlaca “ilkel” bulunabilen Oldowan türü aletlerin de öncüsü sayılabilecek tecrübeler olmalı. Sadece insanın değil doğanın evrim macerasında da, öncekine keskin bir balta darbesi indirerek varolan geçişler -bu tip bir değişim/dönüşüm tasavvuru- evrimsel ilerleyiş ile çelişir. Kendi içinde birikerek ilerleyen milyon ve milyar yıllık bu iki “farklı” evrimsel işleyişin hızlı ve keskin geçişlerle ilerlediğini iddia etmek yahut bu anlama gelebilecek işler ortaya koymak yerine, hem geçmişte hem de şimdi yavaş ve yumuşak geçişler ile işleyişin yaşandığını ve devam ettiğini iddia etmek akla daha yatkın diyebiliriz.

Coğrafya

İnsanı diğer primatlardan ayırarak günümüzdeki modern şekline kavuşturan etmenler arasında yer alan ve -belki de- iki ayak üstünde yürüyebilme, geniş beyin hacmi ve dil/iletişim kabiliyeti şeklinde çizgisel sıralanan bu etmenlerin sonuncusu ve de en önemlisi sayılabilecek alet yapabilme becerisini (Birbirinden bağımsız maddeleri birleştirme ya da birini bir diğerinin işleve dönük şekillendirilmesinde kullanma performansı ve bunun sonucunda elde edilen kültürel madde) kanıtlayan ilk keşifler 1960’larda Leakey ailesince Doğu Afrika’da gerçekleştirildi. Arkasından Donald Johanson’un 1974 yılında gerçekleştirdiği ve günümüzde birkaç farklı veri ile desteklenerek güçlü bir şekilde homo cinsinin doğrudan -ya da bilinmeyen bir başka homo aracılığıyla dolaylı yoldan- atası olduğu savunulan Australopithecus afarensis’in (3,9-2,9 milyon) Etiyopya’nın Afar bölgesindeki keşfi Afrika’nın insan evrimindeki yerini sağlamlaştırdı ve devamında, Doğu Afrika’nın güneye oranla daha fazla önem kazanmasını sağladı.

Coğrafik anlamda kuzey-güney yönlü bağlantıya sahip sözkonusu her iki bölge, evrimsel işleyiş için gerekli baskıyı ve dinamiği yaratabilecek potansiyele sahipti. 20-25 milyon yıl önce harekete geçen ve günümüzde de hareket halinde olan Rift çatlağı, Afrika kıtasını doğu-batı yönlü ikiye ayıran yükseltileri inşa ederken yükseltiler ise yağışlı iklim şartlarının doğuya geçişini engelledi. Kurak iklim koşullarıyla beraber yok olan ormanlık alan yerini savanalara bıraktı, su gibi yaşamın devamında birincil öneme sahip kaynaklar daraldı ve insan türleri ile diğer canlılar arasında rekabete neden oldu. Benzer şartların Afrika Boynuzu’ndan güneye, Swartkrans’a kadar olan bölgede de yaşandığı tahmin ediliyor. Ancak, 2000’lerin başında Afar’da keşfedilen 2.5 milyonluk yaşa sahip bilinen en eski Oldowan tipi taş alet ve Oldowan’ın Doğu Afrika’da sık yayılım göstermesi çekirdek bölgenin Doğu Afrika olduğuna dair güçlü bir kanıt olabilir.

Modern toplum ve ilgili sosyal bilimlerce ruhsal bozukluk, sendrom ve fobi şeklinde tanımlanarak anormal bulunan sosyal ve bireysel davranışların kökenine inildiğinde insanın doğal bir parçası oldukları anlaşılacaktır. Zenofobi bunlardan birisi. Elimizdeki güncel arkeolojik veriler anksiyete bozukluğu olarak da tanımlanan sözkonusu “anormal” davranışın evrimsel işleyişin itici gücü olduğunu kanıtlıyor; El Sidrón mağarası ve Atapuerca istasyonu aynı insan türleri arasında yaşanan yamyamlığı gösteriyor. Bu şeyin temelinde sadece günübirlik bir besin ihtiyacı ve ihtiyacın karşılanması yok, tüm kaynakları ile beraber bir bölgenin mutlak hakimiyeti için gelişiyor. Bugün evrimsel işleyişin bir sonucu olarak farklı bulduğumuz kişilere karşı genellikle korku hissine kapılmamız şaşılacak bir şey değil (1). 

Modern insan öncüllerinin Afrika dışına doğru -olası- yayılım rotaları ile beraber düşünüldüğünde, sahip olduğu stratejik konum insanlığın beşiği adlı kavgada Doğu Afrika’yı bir kez daha öne geçiriyor. Asya ve Levant vasıtasıyla Kafkasya, ordan da Avrupa içlerine doğru yapılan başarılı ve -çoğunluğu- başarısız birçok göç deneyimi -başta Afar olmak üzere- Doğu Afrika’nın istasyonlarında mola verdi ve tabi, yine büyük bir olasılıkla bu göç deneyimlerinin tamamı aynı bölgede (ve çevre-çeperinde) devasa bir biyolojik ve kültürel birikime neden oldu.

Bölgede süren küresel ve yerel-mezhepsel çatışma koşulları uzunca bir süre Arabistan yarımadasında yapılması planlanan arkeolojik çalışmaları engelledi. Ayrıca bölgeyi kontrol eden rejimlerin evrimsel işleyişi anlamaya çalışan araştırmalara pek sıcak bakmıyor oluşu (Herhangi bir somut delil içermiyor, birtakım politik çıkarsamalara dayanan kişisel bir düşünce) süreyi uzattı. Anlaşılan İngilizler mazisi oldukça eskiye dayanan politik ilişkilerini kullanarak müttefikleri Suudi Arabistan’ı ikna etmiş, 2011’de başlamasına karşın son 1-2 yılda düzenli ve sistemli bir araştırmaya dönüşen Oxford merkezli The Palaeodeserts Project yakın zamanda önemli bilgiler üretmeye başladı (2). İki yüzeylilerin de bulunduğu çeşitli Orta Paleolitik alet çantalarına Suudi Arabistan sınırlarında yer alan istasyonlarda rastlandı. Buluntular ve yarımadanın kuzeyinde kalan Manot mağarası gibi (işgal altındaki Filistin) yerleşimler arasındaki zamanlama ve güncel genetik çalışmalar Out of Africa’nın günümüzden 100 ila 50 bin yıl önce gerçekleştiğini kanıtlamaktadır.

Homo Naledi: Teamülleri Sarsıyor

2013’te, Güney Afrika’nın Gauteng eyaletinde yer alan Rising Star mağara sistemini gezi amaçlı ziyaret eden SEC adlı doğa sporları üyesi iki mağaracı yüzeyinde fosil kalıntılara rastlanan Dinaledi Chamber’ı keşfetti. Fosillerin varlığını bu iki mağaracıdan öğrenen University of the Witwatersrand üyesi Dr Lee Berger aynı yılın sonlarına doğru 21 gün süren bir kazı gerçekleştirdi (Takip eden yılda 4 haftalık bir başka kazı daha yaptı) ve kazılardan tam iki yıl sonra (National Geographic fonu ile birlikte) kendi takımı haricinde herhangi bir uzmana ait eleştiri-gözden geçirme olmaksızın online yayınlanan bir dergide -ve tabi NG & NOVA gibi popüler yayınlarda- homo cinsine ait yeni bir insan öncülü bulduğunu ilan etti (3). öz (1)Science yahut Nature gibi hakemli dergilerde tanıtılmalarına alışık olduğumuz fosiller farklı yöntemler ile (Lee Berger’ın kişisel sosyal medya hesapları da dahil olacak şekilde) bilim dünyasına tanıtılmış oldular.

Tanıtılma şeklinin garipsenmesine ek olarak, henüz tarihlendirme/yaş çalışmaları tamamlanmamış 1550 parçalık sözkonusu fosil koleksiyon aynı bilim ekibince kazıldı, tanımlama/taksonomi çalışmaları yapıldı ve yayınlandı. Paleoantropoloji bu tip keşiflerde farklı akademilerden farklı uzmanlıklara sahip araştırmacıların (Fosili kazan ekibin dışında) ortaklaşa çalışma yürütmelerini bir tür gereklilik gördü, çalışmalar ise araştırmacıların uzun yıllarını aldı (Şimdiye dek). Örneğin, Homo naledi ile yakın bir lokasyonda keşfedilen bir başka fosil kayıt Little Foot, Ronald Clarke ve ekibince yürütülen on küsur yıllık çalışmalarının sonunda tanıtılmıştır. Yayın ve öncesindeki tüm çalışmaları üstlenen Berger ve genç ekibi, bu işleri iki yıl gibi kısa bir sürede tamamladı.

Homo naledi'nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu.
Homo naledi’nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu (**)

Kompleks sosyal davranışlara sahip bir öncü mü soyu tükenmiş farklı bir kol mu?

Dinaledi Chamber’daki fosil koleksiyon dışında şimdiye kadar -iddia olunan yeni- türe ait bir başka fosile ya da fosil koleksiyon ile sabık fosil keşiflerin eşleştirilmesi sonucunda tespit edilen örneklere rastlanmadı. Australopithecus ve homo özelliklerini bir arada barındıran fosil koleksiyon yapılan incelemeler eşliğinde -ortalama- boy ve kilo bilgisi ile bir takım anatomik tahminler sundu, buna karşın tek bir lokasyonda biliniyor ve türe ait herhangi bir kültürel obje bulunamadı. Bu gibi eksikliklere ve uzmanlar arasında görüş birliği sağlanamamasına rağmen Berger -özellikle- el yapısının tutma ve kavramaya elverişli oluşunu işaret ederek naledi‘yi homo cinsine dahil ediyor, iskelet yapısında bulunan Australopithecus özelliklerin soya dayalı olduğu iddiası ile birlikte onu homo cinsinin en erken üyesi konumuna yükseltiyor.

Berger’a göre, Dinaledi Chamber fosil koleksiyonu morfolojik yapısının yanında sergilemiş olduğu kompleks sosyal davranış ve organizasyonlar ile homo cinsinin yeni bir üyesi kabul edilmeli. Temelde Berger ve fosil koleksiyona karşı itirazlar da bu noktada ikiye ayrılıyor.

William Jungers’ın da dahil olduğu grup fosil koleksiyonu -yeni bir tür olup olmadığından emin olmasalar bile- homo cinsi kabul ediyor ancak ölü gömmeyi ispat edecek yeterli kanıtın varlığından şüpheliler. Dinaledi Chamber yüzeyin 30 m altında, mağara girişine olan uzaklığı ise 80 m. Salona ulaşılabilmek için 2 farklı dar geçit aşılmalı. Dragon’s Back 15 m’ye yakın serbest bir tırmanıştan sonra 10 m boyunca sadece sürünerek ilerlenebilen yapısı ile parkurun en zorlu kısımlarından biri (Tabi öncesinde skinny bedenlerin aşabileceği Superman’s Crawl var). Berger, fosillerin bir takım doğa olayları yerine bilinçli bir şekilde buraya taşındığını düşünüyor. Salonun zor ulaşılabilir yapısı geçmişte -özellikle- büyük etçillerden korunmaya (Leş ile beslenenler de dahil) olanak sağlıyor olabilir. Berger’ın bu hipotez üzerine kanıt olarak sunabileceği tek şey fosil koleksiyon üstünde herhangi bir etçile ait diş izine rastlanmaması. Bulunamayan iz ile var olduğuna inanılan geçmiş bir sosyal organizasyonu tahmin etmek, bunu kurgulamak ve iddia haline getirmekse sağlıklı bir yönteme hiç benzemiyor.

Eleştirilere karşı fazla duyarlı sayılmaz; tartışma ve anlaşmazlıkları bilim adına olağan kabul ederken, genelin aksine bu tip keşifler için kullanılan belki vb kelimeleri uygun olmayan kirli kelimeler şeklinde nitelendiriyor (?!). Berger için belki bilimin sınırlarını geliştirmez onu var olan sınır içinde hapseder, statükocudur.

Homo naledi’ye dönük diğer ana eleştiri, düşünce ve şüphe, coğrafyanın dayattığı izole koşulların yaşam ve beslenme şeklini kötü yönde etkilediğine dayanıyor. Besin kaynakları çeşitlilik açısından tekdüze giden benzer canlı grubu ötekine oranla daha düşük bir profil çizebilmektedir. Bu biyolojik gerçekliğe istinaden Homo erectus ile ilişkilendirilen naledi türün primitif bir üyesi şeklinde yorumlanmakta. Yine de, alanında uzman bir çok saygın araştırmacı kesin bir şey söylemek için tarihlendirme/yaş çalışmalarının tamamlanmasını bekliyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor?

Elimizde tarihlendirme/yaş calışmaları tamamlanmamış ama göreli tarihlendirme ile 2 milyon yıl öncesine yerleştirilen ve zayıf kanıt(lar) eşliğinde kompleks sosyal davranışlara sahip olduğu iddia edilen yeni bir homo türü var. Üstelik, soyutlamaya dayalı ve hayatta kalma adına önceliği olmayan ikincil ihtiyaçların neden olduğu davranış şekillerini (Ölü gömme, tin vb ritüeller) günümüz maymunlarına yaklaşabilen beyin hacmi ile oluşturuyor (Elbette beyin boşluğunun büyüklüğü tek başına beynin kapasite-yaratım kabiliyetini belirlemiyor, ama bununla beraber önemli bir etken olduğu unutulmamalı).

İlk evvel aklıma gelen şey yabancısı olmadığımız insani bir güdü; popüler olma isteği, sağlayacağı prestij ve buna duyulan açlık. Keşfin yeni bir tür olduğunu gösteren seçeneği tamamen devre dışı bırakmıyorum. Belki de ilerleyen yıllarda elde edilecek veriler ve yapılacak çalışmalar ile keşfe dair tüm savlar somutlaştırılacak, şüphe duymak için bir neden kalmayacak, Güney Afrika bir adım daha öne geçebilecek… Bunlar olabilir çünkü paleoantropoloji uzun ve titiz bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Şu anki hali ile yalnızca popüler yayın sektöründe kullanılan bir meta.

1. Spikins P. The Stone Age Origins of Autism. Recent Advances in Autism Spectrum Disorders – Volume II 2013: 3-23

2. First Arabians: Revealing the Stone Age Prehistory of Saudi Arabia. Current World Archaeology – Issue 75 2016: 26-30 Source: Dr Huw Groucutt

3. Berger L.; et al. Homo Naledi, a new species of the genus Homo from the Dinaledi Chamber, South Africa. eLife http://elifesciences.org/content/4/e09560v1

(*) Wikipedia’dan alınmıştır.

(**) National Geographic’ten alınmıştır (John Gurche & Mark Thiessen).

Prehistorya, “tarih öncesi” midir?

Bir arkeoloji dalı olarak Prehistorya nedir? Prehistorya kelimesini chicken translation (=piliç çevirme) metoduyla Türkçe’ye tercüme etmeye kalkışırsak bodoslama karşılığının “pre-historya”=”tarih-öncesi” olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi bu şekilde ikiye ayırmanın temel nedeni Nuh nebi zamanlarında birilerinin “tarih yazıyla başlar” şeklinde formüle edilmiş ve bir şekilde de genel kabul görmüş bir görüş ortaya atmış olmasıdır (1). Bu muhteşem fikri bir yerlere yazıyla da not etmiş olduklarından, daha doğru olabilecek sözler uçup geriye bu kalmıştır: “tarih yazıyla başlar”, yazı öncesi de tarihin öncesidir…

Bu önkabulden dolayı, Prehistorya esasen yazı öncesi zamanların arkeolojisidir. Doğrudur, yazının kullanıldığı zamanlarla, yazının henüz kullanılmadığı zamanların arkeolojisi hem yöntem hem de “kafa” olarak birbirlerinden çok farklıdır. Ancak insan varsa ve bir şekilde arkeolojik kayıtlar varsa, o dönemlerin tarih’in öncesi olduğunu söylemek oldukça güçtür. Çünkü tarih, bir bilim olarak yazılı veya yazısız olsun, “geçmişteki olaylarla ilgilenen” bir bilim dalıdır, dolayısıyla tarihin tarihi insanla yaşıttır. Kısacası, insanın geçmişiyle ilgili bir döneme “tarih öncesi” veya “prehistorya” demek mantıksızlıktır.

Tarihin öncesi var mıdır? “Tarih”i insanla başlatırsak, meselâ dinozorlar “tarih öncesi” canlılardır. Büyük ihtimâlle tarihin bir de sonrası olacaktır. Eğer bunu ifade edebilecek birileri kalacaksa, insan türü yok olduktan sonra bir de “tarih sonrası” olacaktır. Ama bu şimdilik bizi ilgilendirmez, çünkü “sonrası” diyecek canlının olasılıkla insan odaklı bir geçmiş kurması gerekmeyecektir.

Kılıç Kökten’in köylü ile sohbeti

Arkeolojinin kuruluş zamanlarından beri tekrarlaya tekrarlaya bugünlere ulaşan bu hata (Prehistorya terimi) bir türlü düzeltilememiştir. Bu terminolojik hatayı düzeltmek için Türkiye’de Prehistorya’nın kurucularından Kılıç Kökten haricinde kimseden de görülür bir çaba gelmemiştir.

Rivayet edilir ki, K. Kökten bir gün Anadolu’da kendisine ne işle meşgul olduğunu soran bir köylüye, “işte, çok eski taşlarla, çanak çömlek parçalarıyla uğraşıyorum” şeklinde bir açıkmalama yapmaya başlamış ve bu konuşmanın sonunda köylü “anladım, sen tarihin dibiyle uğraşıyorsun” şeklindeki muhteşem açıklamasıyla bu konuşmaya noktayı koymuştur.

Bu konuşma ile “Prehistorya” gibi dilimize/beynimize yabancı bu kavrama karşılık olabilecek yeni ve olasılıkla çok daha uygun bir terim bulunmuştur: “diptarih”. Geçen zaman içinde K. Kökten bu terimi eserlerinde pek çok kez kullanmış olmasına karşın (2), “diptarih” terimi bir türlü dilimize yerleşememiştir. Oysa ki, Prehistorya’nın en doğru ve düzgün açıklaması “diptarih” olabilirdi (isterseniz daha havalı görünmesi için “dip-tarih” şeklinde arasına tire koyarak bile yazabilirsiniz!).

Prehistoryanın sonu…

Çeviri ve terminoloji sıkıntılarını bir yana bırakırsak, Prehistoryanın veya “tarih öncesi”nin bir başka sıkıntısı da tarihin yazıyla başladığı kabulünün başlı başına bir sıkıntı olmasıdır. Şimdiki bilgilerimize göre, “Prehistorya” Anadolu’da taş âlet yapan insanların buraya ilk ayak basmasından yazının keşfedilmiş olduğunu kesin olarak bildiğimiz İlk Tunç Çağı sonuna kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Ancak Prehistorya’nın bitiş tarihi dünyanın çeşitli yerlerinde farklılık göstermektedir. Şans eseri “beyaz adam”ın geç ayak bastığı “Yeni Dünya”nın bir kısmında, örneğin bazı Pasifik adalarında, prehistorya yaklaşık MS 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

Yazıya takıntılı şekilde bağlı bu Prehistorya tanımına göre yazı kullanmayan ve yazı kullanan topluluklarla ilişkisi olmayan bu 19. yüzyıl toplumları da “prehistorik”tir. Oysa ki, tarihin “dibinde” değil, bugüne göre artık “sonunda” bulunurlar. Ancak yazı kullanmadıkları sürece, iki milyon yıllık Paleolitik buluntularla, 200 yıllık Yeni Gine kabilesinin köyü aynı arkeoloji disiplinin ilgi alanına girer. Garip ama gerçek… Öyle bir “bilimsel” disiplin düşünün ki, başı sonu belli değil… Her an her yerden bir prehistoryacı fırlayıp, “bu benim uzmanlık alanım” diyebilir. Mevcut prehistorya tanımına göre haklıdır kendisi, elinizdeki malayı yavaşça yere bırakıp kazıyı ona terk edin.

Yazı var da okuyan kaç kişi?

Prehistorya kavramının yazıya sıkı sıkı bağlı olarak tanımlanmasının bir başka sıkıntısı da, yazının toplumların hayatında gerçek anlamda ne gibi bir değişiklik yapmış olabileceğidir. Yazının olup olmaması bugün o dönemleri araştıranlar için çok büyük bir öneme sahiptir. Bir toplumda yazının varlığı, arkeolojik araştırma yöntemini belirgin bir şekilde değiştirir. Ancak yazı, “sade vatandaş” olarak tanımlanabilecek toplumların büyük çoğunluğu için çok büyük bir değişim midir?

Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde okuma-yazma oranının en fazla %50 civarında olduğundan söz edilmektedir (bu oran pek çok kaynakta %10 veya altındadır). Bu oranları Anadolu Orta ve ya Son Tunç çağlarında düşünmek bile korkutucudur. Ancak %1 okur-yazar bile bir toplumda, toplumun yapısında çok şeyi değiştirebilir. Yazı, egemenlerin elinde okuma yazma bilmeyen büyük kitlelere karşı kullanılabilecek en önemli silâhlardan biridir. Ancak, bir devri kapayıp (tarih öncesi), ötekini (tarih) açmaya yetecek kadar büyük bir etkisi var mıdır?

Bir anabilim dalı, iki Prehistorya

Konunun özüne geri dönersek, bugünkü tanımıyla Prehistorya, en azından Anadolu’da, birbirinden yöntemsel olarak tamamıyla farklı iki ana dönemin arkeolojisini içermektedir. Bunlardan bir tanesi Paleolitik Çağ arkeolojisi, diğeri de Neolitik ve sonrasındaki (ama yazı bulunana kadar!) dönemlerin arkeolojisidir. Bu iki temel dönem hem onları bugün araştıranlar, hem de o dönemlerde yaşamış olanlar için birbirinden çok farklıdır.

Bir tanesinde genellikle avcı-toplayıcı olarak kabul edilen, nerede akşam orada sabah serseri bir hayat (tabi, aslan, kaplan vb. gibi bir takım dezavantajları da mutlaka vardır); diğerinde yerleşik yaşam, besin üretimi, tapınaklar gibi, gibi, gibi… Bu iki hayat birbirinden öyle farklıdır ki bunların resimlerini yanyana koysak ve “iki resim arasındaki 7 farkı bulun” şeklindeki o eski bulmacalar gibi bir şey yapsak 7 değil, onbin fark bulabiliriz.

Ancak ikisinin de arkeolojisi bugünkü arkeoloji dalları ayrımında aynı anabilim dalına dâhildir.  Ve birbirinden çok farklı bu iki alanın ikisine de Türkçe’de “Tarih Öncesi Arkeolojisi” denir. Hatta Türkiye’de Prehistorya eğitimi vermekte olan Ankara ve İstanbul’daki her iki anabilim dalı da isimlerini yakın zamanda “Tarih Öncesi Arkeolojisi” olarak değiştirmiştir. Bu değişikliğin yarattığı ve yaratacağı bürokratik sorunlar ayrı bir yazının konusu olabilir.

Öyleyse, olayı biraz daha provoke etmek amacıyla, iki dönemin de arkeolojisinin ortak özelliğinin yazının olmaması olduğundan bir kez daha yola çıkalım. Neolitik ve sonrasındaki süreç, aslında etkilerini Endüstri Devrimi’ne (hatta bugüne) kadar sürdüren çok geniş bir zaman dilimidir. Temel hayat tarzı -belki başlarında çok değil ama- tarım, hayvancılık, yerleşik hayat gibi yazının bulunmasını da zorunlu kılan bir hayat tarzıdır.

Robert Braidwood Türkiye’deki birçok prehistoryacının hâlen başucu kitabı olan “Tarihöncesi İnsan” kitabında (3) bu aşamayı, insanlık tarihi oyununun “ikinci perdesi” olarak yorumluyor. Bu ikinci perdede temel hayat tarzı aslında günümüzden 100-150 yıl öncesine kadar pek fazla değişmiyor. Evet, çok önemli olan yazı bulunuyor, devletler kurulup yıkılıyor, çağlar, dönemler vb. değişiyor ancak, insanların üretme biçimindeki değişimler -örneğin iki bin yıl sonra Mars’tan Dünya’ya bakan bir tarihçi için- yakın zamana kadar aynı genel çerçevenin çok da dışına çıkmıyor (on bin yıllık koskoca tarih tek bir sepete toplanabiliyor!).

MS 2126: “Neolitik kazıdan yazı çıktı!” haberi (4)

Peki ya, Neolitik Dönem’de bir yerlerde bir şekilde yazı keşfedildiyse ve biz onun kanıtını henüz bulamadıysak? Bunun büyük bir saçmalık olduğunun söylenebilir. Ama hayal etmekten de zarar gelmez. Son yıllarda Neolitik Dönem’e bakışımız yeni ortaya çıkan bilgiler ve keşiflerle çok hızlı bir şekilde değişiyor. “Olamaz!”, diye şaşırdığımız bir çok yeni keşif, bu dönemi neredeyse hiç tanımamış olduğumuzu her geçen gün bir kez daha gösteriyor.

Göbeklitepe gibi, dönemi, bizim yakın zamana kadar düşünmüş olduğumuzdan, çok daha organize olmuş toplumlar şeklinde yansıtan keşiflerin sayısı gelecekte belki daha da çoğalacak (5). İnsan düşünmeden edemiyor; ya birisi bir yerlere bir şeylerin notunu aldıysa (“bugün sekiz tane taş diktik, valla süper” gibi)? Nasrettin hocadan beri, “ya tutarsa” diye bir iddialaşma şekli vardır. Ama gerçekten, neden olmasın?

Bu fikirler “Prehistorya tanrısı”na şirk koşmak gibi gelebilir. Ancak yazıyı “ilk” kullanan Tunç Çağı’ndakilerle, Neolitik-Kalkolitik toplulukların resimleri arasında gerçek anlamda “7 fark” bulabilir miyiz? Uzmanı belki bulur ama bunlar uzaktan görünecek kadar büyük olmayabilir.

Yazının varlığına/yokluğuna bel bağlamış, tarihi yazısızlık ve yazıyla ayıran o beyhude feryatlar ne olacak? Yüz elli yıllık oturmuş disiplinler ne olacak? Arkeolojinin ilk kurulduğu günlerden beri tekrarlaya tekrarlaya gelen bu “yazı öncesi/sonrası” yanlışından bir gün kurtulmak zorunda kalabiliriz. Şunu artık kabul edelim: tarihin başlangıcının yazıyla bir ilgisi yoktur.

Prehistoryacılar kucaklarında kocaman fakat oldukça eski bir bombayla oturuyor. Belki bombanın içindeki barut bozulmuştur da patlamaz diye ümit ediyoruz. Ama patlarsa, Neolitik ve sonrası Protohistorya’ya devredilir, ki Prehistorya ve Protohistorya terimlerinin her ikisi de geçmişi yapay ve zorlama bir sınıflandırma yoluyla ayırmıştır. Zaten tarihteki dönemler bölüşülürken Protohistorya’ya çok az düşmüştü. Klâsik Arkeoloji’yi karıştırmayalım, ama arkeoloji dalları içinde tanımı en doğru düzgün yapılmış olandır demekle yetinebiliriz.

Bugün artık, Neolitik, Kalkolitik gibi kavramlar terk edilmekte, pek çok kişi çalıştığı dönemi kalibre karbon tarihi ve bölge ile tanımlamaktayken, bu dalga prehistorya ya da tarih öncesine de ulaşmak zorunda. Türkiye üniversitelerinde en az 50-60 yıllık geçmişi olan prehistoryanın adı daha yeni “Türkçe’ye çevrilmişken” bunu tamamen terk etmeyi de düşünmeliyiz.

Prehistorya “Diptarih” olabilir mi?

Yüzelli yıllık bu hata bugün kendini çoğalta çoğalta üniversite ve düşünce sistemlerimizde kök salmış durumdadır. Bu patlamanın gerçekleşmesi için gereken, yazının “ilk”inden önceki “ilk” formunun ne olduğunu bulmamız ve bunu çözümlememiz için yüzyıllarımızı harcamamız da gerekebilir. Daha önce nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şeyin kanıtını nasıl arayabileceğimizi zaten nasıl bilebiliriz? Yani, kucağımızda patlamaya hazır bir bomba olsa bile paniğe gerek yok, bir süre daha rahat rahat takılabiliriz. Bize bir şey olmaz abi…

Aslında bu küçük terminolojik hata kimsenin çok da derdinde değildir. Herkes işinde gücündedir. Yarın öbür gün, onbin yıllık yazı bulunsa bile, bunun bizim zihinlerimize sirayet etmesi belki de yüzlerce yıl alacaktır (burada “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor” gibi şeyler düşünün…). Prehistoryacı, yine prehistoryasını yapmaya huzurla devam edebilecektir.  Hatta çok sıkışırsak adına “yazılı prehistorya” bile diyebiliriz. Sonuçta yüzelli yıllık bir hatanın hata olduğunu artık fark etmemekte haklı değil miyiz? Sonuçta o hatayı ilk biz yapmadık… Hem kim ne diyebilir ki, bu ülkede prehistoryayla uğraşan iki elin (tamam, belki üç-dört elin) parmağı kadar insan var.

Bunca yılın “prehistoryası”na “tarih öncesi” deyip işin içinden sıyrılmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalıştım. İyi niyetli de olsa, prehistorya anabilim dallarına “tarih öncesi” demek yüzyıllık hatanın tekrarıdır. Bu türkçeleştirme çabası “computer”e “bilgisayar” demekten ziyade “otobüs”e “oturgaçlı götürgeç (ya da her neyse)” demeye daha çok benzemektedir.

Sonuç olarak, yine de ve ısrarla Kılıç Kökten’in ve konuştuğu o köylünün keşfettiği terimin, “diptarih”in bir kez daha düşünülmesinden faydalanabiliriz. Arkeoloji genel olarak, insanın bu gezegendeki hikâyesinin peşindedir ve bunu değişik alanlara ayırıp parçalayarak bu hikâyeyi daha karmaşık bir hâle sokabiliriz (zaten bu hikâye hâlihazırda kendi başına yeterince karmaşık). Ama her şeyi kategorize eden düşünce dünyamızda “Prehistorya”yı da bir rafa koymamız gerekiyorsa, isminden başlayarak bunu “diptarih” diye “eski ama yeni” bir rafa koymakta fayda olabilir. Hem o zaman Neolitik’te yazı bulunsa bile “ama bak, hâlâ tarihin dibine çok yakınız” denilebilir. Böylelikle gelecekte ne keşfedilirse keşfedilsin, “Neolitikçi”ler “diptarih”ten ayrılmak zorunda kalmaz, huzur içinde yaşayabilir.

Notlar:
1 – “Prehistorya” teriminin ilk kullanımı ile ilgili bilgileri şuradan okuyabilirsiniz: Kartal, M., 2015. “Prehistorya (Tarih Öncesi) Kavramı”, Anadolu Prehistorya Araştırmaları Dergisi (APAD) 1: 145-161.

2 – K. Kökten’in “diptarih” terimini kullandığı bazı makaleleri:
Kökten, K., 1960. “Anadolu-Maraş Vilayetinde Tarihten Dip Tarihe Gidiş”, Türk Arkeoloji Dergisi X/1: 42-52.
Kökten, K., 1962. “Maraş ve Antalya Vilayetinde Süreli Dip Tarih Araştırmaları Hakkında Kısa Bir Rapor”, Türk Arkeoloji Dergisi XI/1: 40-41.
Kökten, K., 1970. “Yazılıkaya’da ve Kurbanağa Mağarasında (Kars-Çamuşlu) Yeni Bulunan Diptarih Resimleri”, Karseli 6/69: 2-16.
Kökten, K., 1974. “Keban Baraj Gölü Alanında Diptarih Araştırmaları; 1971”, Keban Projesi 1971 Çalışmaları, ODTÜ Keban Projesi Yayınları, Ankara: 1-5.
Kökten, K., 1975. “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, TTK Yayınları, Ankara: 95-104.

3 – Braidwood, R. J., 1995. Tarihöncesi İnsan, B. Altınok (çev.), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

4 – “Haber” dedim, çünkü Türkiye’de bulunursa bu keşif Nature’a yazılmak yerine haber ajanslarının yerel muhabirlerine yapılan bir açıklamayla gazetelerde yayınlanır.

5 – İlginç bir tartışma için bakınız: Dönmez, Ş., 2015. “İnsanlık Tarihinin En Eski Ezberi Nasıl Bozuldu?”, #tarih 10: 40-43.