iPhone Üzerinden Bir Arkeolojik Geçmiş Kurma Denemesi

Başlığın çok havalı ama bir o kadar da manasız olduğunun farkındayım. O yüzden bu ilk paragrafta yazının meramını açıklamaya çalışayım. Farz edelim ki önümüzdeki birkaç yıl içinde, bütün dünyayı etkileyen bir felaket, salgın hastalık, meteor çarpması gibi bir olay meydana geldi ve bu olay neticesinde insan soyu ani bir şekilde tükendi (Böyle bir şey mümkün değil diyenler dinozorların ve Pompei ile Herculaneum’un akıbetini okuyabilirler). Diyelim ki bu felaketin üzerinden yüzlerce-binlerce yıl geçti ve dünyada yeni bir zeki canlı türü evrimleşti ya da dünya dışından bazı canlılar dünyaya yerleştiler. Bu canlılarda geçmiş merakı, bilim, falan fıstık derken, arkeoloji de olsun. Onlar da geçmişteki insanların nasıl yaşadıklarını, kültürlerini, siyasi, ekonomik, sosyal durumlarını, yokoluşlarını, kısacası biz bugün arkeoloji adı altında neyi araştırıyorsak onları araştırıyor olsunlar. Malum, biz arkeologlar materyal kültürden, yani gözle görülür, elle tutulur kalıntılardan yola çıkarak hayatın geri kalanını, o gözle görülür, elle tutulur olmayanı yeniden kuruyor / kurmaya çalışıyoruz. Örneğin bir çanak-çömlek grubundan, formundan ya da bezemesinden yola çıkarak bir millet inşa etmeye çalışanlar bile oldu şu fani dünyada. Maalesef halen de varlar. Velhasıl, bu farazi canlılar 21. yy’ı araştırırken araba bujisi, pet şişe, diş fırçası, saç düzleştirme aleti gibi bir yığın lüzumsuz şeyin yanı sıra, iPhone adı verilen cep telefonuna da rastlayacaklardır. İşte bu iPhone’ların, gelecekteki farazi arkeologlar tarafından, 21. yy’ın siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal dünyasını açıklamak, anlamak ve yeniden kurmak için başlıca öğelerden biri olarak kullanıldığını varsayalım. Ben de bu yazıda o farazi arkeologların, iPhone’u, dolayısıyla günümüz toplumlarını nasıl yorumlamış olabileceklerine dair tahminlerde bulunacağım. Tabi içinde biraz ironi olduğunu da belirteyim.

Farazi arkeologlar iPhone’u ilk defa bugünkü Guangzhou’ya (Çin) denk gelen Qetbehişt bölgesinde bulurlar ve adını da ilk defa bulunduğu yere izafeten QET koyarlar. Başlarda QET’in ne olduğu ve ne işe yaradığıyla ilgili bir yığın tartışma yaşanır. Bir kısım araştırmacı onun ayna gibi bir alet olduğunu iddia eder, ama neden öyle parçalı, düğmeli vs olduğunu açıklayamaz. Başka bir grup onun bir tür el feneri olduğunu iddia eder. Fakat ampul, kablo vb kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla geçmişte el fenerinin bu denli yaygın olmasını gerektirecek bir karanlık söz konusu değildir. Bir başka araştırmacı grubu, çok az sayıdaki yazılı belgelerden de yola çıkarak QET’in bir tür iletişim aracı olduğunu öne sürer. Fakat onlar da iletişimde kullanılan bir aletin herkeste olması gerektiği (kendi kültürlerinde öyledir çünkü), QET’in ise nispeten az sayıda insanda bulunduğu şeklindeki karşı-fikre bir yanıt bulamazlar. En çok kabul gören ise QET’in ilahi güçlerle insanlar arasında iletişim kurmayı sağladığı, dolayısıyla kültsel bir işlevi olduğu düşüncesi olur. Birçok insanın ölmeden kısa süre önce, son duasını edercesine veya nedamet (kelime-i şehadet) getirircesine bu nesneye sarılmış olması, bir anlamda ondan medet umması, bu fikrin en önemli kanıtı olarak sunulur.

Qetbehişt’e komşu bölgelerde yapılan kazılarda bulunan QET sayısı artınca bu bölgeye QET bölgesi, kültüre de QET kültürü adı verilir. Fakat bu defa QET’in kökeniyle ilgili tartışmalar başlar. Bazı araştırmacılar QET’in, Qetbehişt’te yaşayan insanlar tarafından icat edildiğini ve diğer bölgelere de onlar tarafından götürüldüğünü iddia eder. QET orada icat edilmiştir, çünkü o bölgenin iklimi canlıların daha zeki olmalarına yol açmaktadır. Geçmişte bu bölgede yaşayanlar da iklimin etkisiyle daha zeki olmuşlar ve çevrelerine kıyasla dönemin en ileri kültürü olan QET kültürünü yaratmışlardır. Yaşam koşulları da daha iyi olduğundan nüfusları artmış, bir süre sonra yaşadıkları bölge dışına göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerleri istila etmiş, üstün yönetme kabiliyetleri nedeniyle oralarda yaşayan toplumları kontrol etmeye başlamışlardır. Ayrıca deniz aşırı bölgeleri de kolonize ederek kendi kültürlerini oralara taşımışlardır. İşte Qetbehişt dışındaki bölgelerde QET denilen nesnenin çok sayıda bulunmasının nedeni de budur. Bugünkü Kuzey Kore ve çevresini kapsayan bölgede QET’in hiç bulunamaması ise o bölgede farklı türden, dolayısıyla farklı kültürden insanların yaşamasıyla açıklanır.

Bu görüş arkeoloji camiasında çok yaygın bir şekilde kabul görür. Ta ki bir kısım araştırmacı, bugünkü Bağdat (Irak) yakınlarında daha ilkel QET’ler bulana kadar. Bu yeni bulunan QET’lere QET -1 (QET eksi 1) adı verilir ve bu nesnenin burada icat edildiği ve dünyanın geri kalanına, tabi ki bu arada Qetbehişt’e de buradan gittiği iddiası ortaya atılır. Bu keşif ve iddiayla Qetbehişt insanlarının daha zeki ve ileri olduğu fikri de kökünden sarsıntıya uğrar elbette. Başka araştırmacılar bugünkü İstanbul (Türkiye) ve Bükreş’e (Romanya) denk gelen bölgelerde daha eski bir QET’e (QET -2) ait örnekler ortaya çıkarınca, bu aletin ilk defa günümüz Avrupa kıtasında icat edildiği ve sonradan hem doğuya hem batıya ticaret veya başka türlü karşılıklı barışçıl ilişkiler sayesinde yayıldığı genel olarak kabul edilir. Bu son keşifler sayesinde QET Kültürü adlaması artık tüm dünya için kullanılır; 21. yy’a QET yy’ı adı verilir. Bazı araştırmacılar ise yeni keşiflerle birlikte artık QET adının geçerliliğini yitirdiğini, değiştirilmesi gerektiğini belirtirler. Ancak hem okunuşu kolay olduğundan hem de çok yerleştiğinden bu öneri pek destek bulmaz.

Uzun yıllar geçerli olan bu son teori, kısa süre önce, günümüzdeki Osaka’da (Japonya) bir mekan içinde toplu halde çok sayıda QET’in bulunmasıyla yeniden tartışmaya açılır. Buranın bir tür tapınak / kültsel mekan olduğu iddia edilir. Bu yeni keşifteki bir diğer önemli nokta, bulunan QET’lerin Avrupa’da bulunanlardan daha eski olmasıdır. Bu da QET’in işlevi, kökeni, ismine dair tüm teorilerin yeniden tartışılmasına neden olur.

Not: Yazıyı bitirdikten sonra, bu tür bir denemenin cep telefonları üzerinden de yapılabileceğini ve belki daha “verimli” olabileceğini fark ettim. Onu da başka birileri dener belki.

yorum.

Medya, Genler ve Etrüsklerin Kökeni

108aHint-Avrupa dil ailesinin dışındaki Avrupa halklarından biri olan Etrüsklerin Türklerle muhtemel bağlantıları son yıllarda yine moda oldu. Etrüsklerin Anadolu kökenli olduğu iddiası uzun zamandan beri arkeolojik veriler ve yazılı kaynaklar ışığında dile getiriliyordu. Prof. Mesela Prof. Dr. Ekrem Memiş Troya ve Troyalılar (Troyalılar Türk müdür?) adındaki ultra bilimsel (!) kitabında konuya eğilmiş ve olayı Anadolu’dan alıp Türklere dayandırmıştır. Burada kimin haklı olabileceğini tartışmayacağım. Amacım Hürriyet’in bir haberinden yola çıkarak medyadaki ilgili haberleri birbiriyle ve bunların dayandığı bilimsel makalelerle karşılaştırıp arkeolojik bir problemin dışardan nasıl algılandığını, nasıl haberleştirildiğini göstermek. Bu arada arkeogenetik bizde pek bilinmeyen bir dal olduğu için elimden geldiğince size bir fikir vermeye çalışacağım.

Hürriyet’in söz konusu haberi genetik araştırmaların Etrüskleri Türklere bağladığını yazıyordu. Başlık Türkiye’de yaşayan biri olarak beni şaşırtmadı: “DNA Testleri Etrüskler’in Türk Kökenli Olduklarını Söylüyor”. Elbette bunun Kızılderililer Türk demekten bir farkı yoktu. Dolayısıyla Etrüsklerin Türklerle çağdaş olduğun fikrini hazmetmekte bir zorluk yaşamadım Türkiye şartlarında; sadece acı acı gülümsemekle yetindim. Elbette aslında ben bu başlığı Etrüsklerin “Anadolu kökenine” işaret eden genetik kanıtlar şeklinde okumalıydım ve zaten habere konu olan uzmanlar da tersini iddia etmiyorlardı.

Haber Torino Üniversitesi’nden İtalyan genetik uzmanı Prof. Alberto Piazza’nın araştırmasını ve söylediklerini kaynak almıştı. Piazza ve meslektaşlarının Hürriyet’e haber olan tespitlerini içeren 2007 tarihli çalışmalarının maalesef kendisini değil, ama bildiri özetini bulabildim. Bunun dışında bir de 2004’te yapılmış bir başka benzer çalışma var ki, ona sahibim. Ayrıca karşıt görüşler de medyada yer bulmuş. Bunlara da değineceğim. Ama öncelikle genetik tarihleme ya da arkeogenetik nasıl işler ona bakalım. Aşağıdaki satıları fazla kısaltma yapmadan –belki de yapmalıydım- Renfrew ve Bahn’ın Archaeology. Theories, Methods and Practice adlı kitabından aldım ve doğrudan Etrüsklerle ilgili değil. Her şeyi anladığımı iddia etmeyeceğim, ama bir fikir verecek kadar açıktır umarım (çeviri hataları varsa şimdiden özür dilerim işlerimin arasında uğraştım):

Genetik tarihleme nüfus olayları olarak tanımlayabileceğimiz olgularda geçerlidir. Genetik tarihlemede demografik olaylar, yeni mitokondriyal DNA ya da Y-kromozomu haplotiplerinin ortaya çıkışı veya bunların sıklıklarındaki önemli değişimlerle izlenmektedir. Mesela, Homo sapiens‘in Afrika’dan erken tarihli dağılmaları moleküler genetik verilerin incelenmesiyle tarihlenmiştir. Genetik verilerden yeniden kurgulanan soy ağaçlarıyla açığa çıkan nüfus bölünmelerini (yani “nüfus filojenileri”) tarihlemek, toplumların türlere benzedikleri ve birbirlerinden ayrıldıktan sonra hiçbir gen alışverişinin yaşanmadığı varsayımını öngörür. Oldukça tatmin edici çeşitli yöntemler mevcuttur. Hepsi de iki mitokondriyal DNA (mtDNA) ya da Y-kromozom soyu arasında gözlemlenen genetik mutasyonların (ayrılmalarından itibaren geçirdikleri mutasyon sayısı), ayrılmalarından itibaren geçen zamanı ölçmeye yarayacağı düşüncesine dayanır. Zamanın bir çeşit “saat” gibi kullanılabilen mutasyon oranı ile ölçülebilmesi, radyokarbon tarihlemesinin temelindeki radyoaktif saate benzemektedir. Bu yöntemler doğal olarak moleküler genetikçilerin altından kalkabileceği çok karmaşık hesaplamalara dayanmaktadır ve hâlen çözülmeyi bekleyen sorunlar vardır. Örneğin mitokondriyal DNA analizleri baz alınarak yapılan hesaplardan elde edilen sonuçlar Y-kromozomları analizlerinden çıkanlardan sistemli şekilde ayrılmaktadır.

Bu sorunlara rağmen, sonuçlar önemlidir ve geniş bir alanda kullanılmaktadır. Mesela, kendi türümüzün Afrika’dan ayrılışını günümüzden 60.000 yıl öncesine tarihlemekte yardımcı olmuştur. Sonuçlar genel olarak Avustralya’da ilk insanların ortaya çıkışına dair doğrudan tarihlemeleri gösteren sonuçlar (örneğin radyokarbon yoluyla) ile uyum içindedir. Aslına bakılırsa, İsrail’deki Quafzeh’te bulunmuş anatomik anlamda modern insan kalıntılarına verilen 90.000 yıl öncesine ait tarihlerin yeniden gözden geçirilmesini sağlayacak kadar moleküler genetik tarihlerine güven vardır. Bu yeni inceleme sonunda ortaya çıkan uyumsuzluk, Quafzeh’te ele geçen insanların anatomik ya da biyolojik anlamdan modern olmayan daha erken tarihte ayrılmış bir hominini temsil ettiği sonucunu ortaya çıkarmıştır.

Bir kemikten alınan eski DNA örneği gömünün cinsini belirlemek için kolayca kullanılabilir, ama aile ilişkilerine dair potansiyel çalışmalar daha fazlasını gerektirir. Krali mezarlarda, örneğin Mısır firavunlarının mumyaları ile yapılan araştırmalar dahilinde, A mumyasının B mumyasının annesi olup olmadığı bilgisini sadece anneden alınan mitokondriyal DNA (mtDNA) ile tespit edilebilmelidir. Yine de güvenilir bir kronolojik çerçeveye ihtiyaç duyulacaktır, çünkü sonuçlar pozitif çıksa bile, tersi bir durum, yani B’nin A’nın annesi olması imkân dahilindedir. Babalık ve genel olarak erkek soy ağacından doğan ilişkiler ile ilgili benzer yaklaşımlar Y kromozomu incelemeleriyle mümkündür, ama çekirdek DNA’sının uygun şekilde korunması mtDNA’ya göre daha sorunlu olabilir.

Henüz eski DNA’ları bütün aile yapısını (yani genetik anlamda) kurmak için kullanan gelişmiş mezarlık analizleri yapılmamış olmakla beraber, aynı mantık, yaşayan Yahudilerden alınan Y kromozomu DNA örnekleriyle çok eskilere uzanan ilişkileri yeniden kurgulamak amacıyla benimsenmiştir. Mark Thomas, David Goldstein ve meslektaşları tarafından yapılan böyle bir çalışma, DNA’nın yardımıyla, Yahudi inancında rahiplerin (kohenler) kesinlikle baba soyundan (erkek tarafından izlenen soy ağacı) gelmesi şartına riayetin derecesini incelemek amacını taşıyordu. İsrail, Kanada ve İngiltere’de yaşayan 306 Yahudiden örnekler alındı. Örnekleri veren kohenler, erkek tarafında ortak soya işaret eden özel bir Y kromozmu haplotipi paylaşıyordu ve kromozomların ortak bir ata kromozomundan çıktığı zaman yaklaşık 2650 yıl öncesine kadar indirilebilmekteydi. Yazarlar bu tarihin ilk Yahudi tapınağının MÖ 586’da tahribi ve rahipliğin yayılması ile ilişkilendirilebileceğini düşünmüşlerdir. Tarihin böyle özel bir bağlantı kurulabilecek kadar kesin olması zordur, ama bu örnek yaklaşımın potansiyeline içgörü sağlar.

Bir başka ilginç Y kromozomu soyu, Tatiana Zerjal ve meslektaşları tarafından Orta Asya’da geniş bir alana yayılmış yaşayan 16 halk arasında tanımlanmıştır. Bunlarda kromozom erkek nüfusun %8’i tarafından taşınmaktaydı. Ekip birbiriyle yakından bağlantılı yüksek frekanslı bir küme fark etmiş ve bunu “yıldız kümesi” olarak adlandırmıştır. Buradan soyun yaklaşık 1000 yıl önce ortaya çıktığı sonucuna varmışlardır. Bu kadar hızlı bir yayılımın şans eserini olamayacağını ileri sürmüş ve bir seçimin sonucu olduğunu düşünmüşlerdir. İstilacı Moğolları ve liderleri Cengiz Han’ı anahtar etken olarak belirlemişlerdir: “Soy muhtemelen Cengiz Han’ın erkek torunları tarafından taşınmıştır. Bu yüzden Moğolların davranışlarından kaynaklanan ‘yeni bir sosyal seçim’ aracılığıyla yayıldığını düşünüyoruz”. Yazarlar bunu söylerken çok nazik davranmasına rağmen, kullandıkları “yeni bir sosyal seçim” ifadesi, Cengiz Han ve akrabalarının neslinin nüfusta bu kadar büyük bir kısmı temsil edilmesini sağlayan tecavüz ve talana denk gelir.

DNA’nın bir sosyal gruba, örneğin törensel bir gruba ya da konuştukları dile göre tanımlanan bir kavime ya da yerel topluluğa ait üyelerden alınarak analiz edildiği “nüfüsa özgü çokbiçimliliğin” çalışılması, daha geniş bir uygulama alanına sahiptir. Antonio Torrini ile meslektaşlarının Orta Amerika’da bu şekilde tarif edilmiş grup üyelerinden elde edilen örnekler üzerindeki incelemesi çok yüksek bir grup içi tutarlılık tespit etmiştir. Söz konusu örnekler mtDNA’dan olduğu için grup içinde ya yüksek bir endogami (iç evlilik) ya da katı bir anayersel evlilik modeli (karı-kocanın kadının ailesi ile birlikte yaşaması) söz konusudur.

Avrupa’da, belirli bir çokbiçimliliğe sahip bir nüfusun içindeki dağılım incelendiğinde, mtDNA’sı (yani dişinin soyu) analiz edilen haplogrubun nüfustaki konumu, Y kromozomundaki (yani erkek soyundaki) benzer çokbiçimliliklerden uzamsal anlamda daha yerel veya sınırlı olduğu gözlemlenir. Bunun neden böyle olması gerektiği üzerine düşünmek ilgi çekicidir. Önerilerden biri, uzun vadeli babayersel ikamet modelinin zaman içindeyerel genetik özelliklere, bundan ötürü de uzamsal çeşitliliğe meyledeceğidir (Diğer taraftan, anayersellik ile mtDBA haplotiplerinde uzamsal çeşitlilik arasında bağ kurulabilir).

Alternatif bir açıklama şudur: Nüfusta kadın ve erkek başına düşen ortalama doğum sayısı açıkça yaklaşık aynı olması gerekirken, sapma erkeklerde, özellikle de yüksek mevkideki erkeklerin kadınlara öncelikli erişiminin bulunduğu hiyerarşik toplumlarda artmaya meyillidir.

Bir tarihöncesi mezarlığından alınan eski DNA örnekleriyle yapılmış en kapsamlı analiz, Illionis’daki Norris Farms mezarlığından gelmektedir. Oneota kültür geleneğine dahil olan ve MS 1300 civarına tarihlenen mezarlıkta 260 iskelet kazılmıştır. Yerel şartlar DNA’nın korunmasını sağlamıştır ve Anne Stone ile Mark Stoneking örneklerin %70’inden mtDNA, %15’inden de çekirdek DNA (Y kromozomları) elde etmeyi başarmıştır. Çekirdek DNA’dan cinsiyet belirleme dışında, verileri Amerika kıtasında nüfusun nasıl arttığına dair farklı görüşleri yeniden değerlendirmek için kullanmışlar ve 37.000 ila 23.000 yıl öncesinde bir genişlemeye işaret eden “tek dalga” tezini tercih etmişlerdir. Mezarlığın detaylı topografisi yayımlanmamıştır, ama kazılar arkeologların “aile kümeleri” adını verdiği gömüleri ortaya çıkardığında, genetik ilişkileri incelemek için yapılacak DNA analizleri çok ilginç ve değerli olacaktır.

Şimdi gelelim Etrüsklerin kökeni meselesine. Yukarıda bahsettiğim 23.10.2007 tarihli Hürriyet’in haberi şunları yazıyordu:

Torino Üniversitesi’nin son 4 yıl içerisinde yaptığı çok yönlü araştırmaların sonuçları açıklandı ve Etrüsk’lerin Anadolu’da ki aşırı kıtlık nedeni ile toplu halde Lidya’dan önce Limni Adası’na ve buradan da deniz yoluyla Orta İtalya’da ki Toskano bölgesine göç ettikleri ortaya çıktı.

Araştırmayı yürüten genetik uzmanı Prof Dr. Alberto Piazza Toscano bölgesinde Etrüsklerin odaklandığı üç kasaba Volterra, Murlo, ve Casentino’da toplam 263 kişinden alınan kanın DNA testlerinin daha sonra Kuzey ve Güney İtalya, Güney Balkanlar, Sicilya Adası, Sardunya Adası, Limni Adası ve Anadolu’nun eski Lidya topraklarında yaşayanların toplam 1264 DNA sı ile karşılaştırıldığını ve en yakın olarak Türkiye’de yaşayanlarla es değerde bulunduğunu söyledi. Testlerde 5 kişinin DNA’sının Lidya bölgesindekilerle tıpa tıp, aynen uyduğunu da sözlerine ekledi.

Fransa’nın Nis kentinde ki Avrupa Toplumları Kongresinde konuşan İtalyan genetik araştırmacı gönüllü olarak bu kasabalarda kan veren ve en az üç nesildir Toskano topraklarında oturanların DNA’larının İtalya’daki ve Balkanlar’daki diğer bölgelere oranla Lidya bölgesinde kilere çok daha yakın olduğu bulgusuna ulaştıklarını ve Bodrum doğumlu ünlü tarihçi Heredot’un varsayımının doğru olabileceğini vurguladı. M.Ö. 1200 yıllarında Demir Çağında Etrüskler’in ilk izlerine rastlanmış yine M.Ö 425′de Heredot’un ölmeden önceki araştırmalarında Etrüsklüler’in Anadolu’dan koparak İtalya’ya kıtlık nedeni ile göç ettiklerini söylemişti.

İtalyan araştırmacı 30 Etrüsk mezarından alınan DNA’ların daha önce Ferrara Üniversite sinde araştırıldığı ve buna benzer bir sonuçla bu uygarlığın köklerinin Anadolu’da filizlendiğin ortaya çıktığını hatırlatarak “Özellikle Etrüsklerin yoğun yapılandığı ve yaşadığı Siena’ya bağlı Murlo kasabasında yaşayanların DNA testlerinin sonuçlarına göre kanlarında normal bir İtalyan’dan çok Türk kökenlilerinkine benzer kanların bulunduğuna rastladık. Bu bakımdan tezimizin yüzde yüz olmasa bile buna yakın doğru olduğuna inanmaktayız.”dedi.

Bu haberde dikkatimi çeken iki nokta var. İlki Limni, yani Lemnos adası. Adanın bir göç durağı olarak zikredilmesinin sebebi, burada keşfedilmiş Etrüsk diline benzer bir metin. MÖ 6. yüzyıla tarihlenen ve Lemnos Steli olarak bilinen bu buluntu Etrüsklerin söz konusu dönemde adada bulunduklarını gösteriyor, ama elbette Etrüsklerin Anadolu’dan geldiğini söylemek için yeterli değil; sadece bir ticari ya da başka bir ilişkiye işaret ediyor olabilir. İkinci nokta ise 263 kişiden alınan DNA örneklerinden sadece 5 tanesinde Anadolu kökenine dair izlere rastlanmış. Konunun uzmanı değilim tabii, ama bu çok az bir oran gibi geldi bana. Ciddi bir göçe işaret eder mi bilmiyorum. Ayrıca söz konusu genlerin çok daha sonraki dönemlerde, mesela buraya varmış Anadolulu tüccarlar tarafından evlilik vb. yoluyla getirilme olasılığı var mı diye düşünmedim değil. Ama haber bu konuda bir açıklama getirmiyor elbette. Bu arada MÖ 1200’ün Demir Çağları olarak nitelendirilmesine hiç girmiyorum.

Öte yandan L.A. Times da aynı iddiayı haberleştirmiş, ama ilginç olan gazetenin karşıt görüşlere de yer vermiş olması ki, bundan sonra bir Klasik bilimci olarak Türk dergilerine değil L.A. Times’a abone olsam yeridir. Hürriyet bir L.A. Times kadar olamamış derdim, ama bilmiyorum karşılaştırma yapmak adil mi? Yine de kahrolsun kartel medyası:

“We think that our research provides convincing proof that Herodotus was right,” Piazza said.

Others are not so sure.

“I guess I would have to say that I am unconvinced at this stage,” said archeologist Anthony Tuck of the University of Massachusetts at Amherst, who is excavating an Etruscan site in Italy. “It is premature to declare the issue resolved on our current understanding of this genetic evidence.”

Archeologist Jean Macintosh Turfa of the University of Pennsylvania’s Museum of Archeology and Anthropology was more dismissive. “There is really no sound archeological evidence that shows the influx of a big migration, or any kind of influx, from Asia Minor,” she said. “There is never a sharp break in cultures, no destroyed villages, etcetera.”

Turfa and Tuck hold to the view that the Etruscans evolved from the Villanovan culture, which emerged in central Italy. But the genetic findings will force a harder look at the evidence about their origins.

Geneticist Guido Barbujani of the University of Ferrara in northern Italy conducted an analysis of burials, and in a report in 2004 concluded that the Etruscans had, indeed, come from Turkey. That study, however, has been criticized by other experts, who say the minute amounts of DNA Barbujani obtained from Etruscan burials had been overwhelmed by modern-day DNA contamination — a problem not unusual in such analyses.

Hürriyet’in haberinde Prof. Piazza 2004 tarihli bir diğer araştırmaya değiniyor ve orada sunulan verilerin Anadolu’yu işaret ettiğini kesin bir dille belirtiliyor. Bu 2004 makalesini okudum ve söyleyebilirim ki, yazarlar bir bağdan söz etmekle birlikte, bu bağ büyük çaplı bir göçü kanıtlayacak türden değil; hatta bu bağın kesinlikle Anadolu’dan olmaması mümkün. Burada bir yanlış bilgilendirme var. Makalenin uzmanlık alanı benim boyumu aştığı için çok ayrıntılı bir inceleme yapamayacağım, ama özetle söylenenler şöyle:

Araştırmacılar Etrüsk mezarlarından çıkarılmış 80 cesetten modern DNA kirlenmesi veya bozunmaya rastlanmayan 30 tanesinin kemikleri üzerinde analiz yapmışlar. Buna göre Etrüskler genetik açıdan en az bugünkü toplumlar kadar çeşitliliğe sahip (ki bu da aşağıda değindiğim bir başka araştırmayla uyumlu). Arkeolojik sit alanlarına ve dönemlere göre dikkate değer bir heterojenlik saptanmadığından Etrüsk topluluklarının tek bir kültür dışında aynı mitokondriyal genetik havuzu da paylaşmadıkları düşünülüyor. Genetik aralık ve genetik diziler Doğu Akdeniz’le bir yakınlık gösteriyor. Bilim adamlarının Anadolu kökenlerine dair görüşlerini aynen aktarıyorum (“The Etruscans: A Population-Genetic Study”, Am. J. Hum. Genet. 74/2004, s. 702):

On the contrary, the similarity between the Etruscan and Turkish gene pools may indeed reflect some degree of gene flow. Commercial exchanges are documented between the Etruscan harbours and Asia Minor (Tykot 1994) and trading is often accompanied by interbreeding, ultimately leading to detectable levels of genetic affinity (see Rutherford and Crawford 1995). Thus, the present study suggests that gene flow from the eastern (and possibly southern) Mediterranean shores, not necessarily from Lydia as proposed by Herodotus, left a mark in the Etruscan gene pool, above and beyond what is observed in contemporary Italy.

Kalın belirttiğim ifadelerden de anlaşılacağı üzere iki toplum –Türkler değil, Anadolu nüfusu!- arasındaki genetik bağ ticaret, kız alıp verme gibi ilişkilerle açıklanabilecek düzeyde. Ayrıca sadece Türk değil, mesela Alman haplotiplerine de rastlanmış. Diğer bir deyişle büyük bir göç dalgasını desteklemiyor ve gen akışının illa ki Anadolu’dan gelmesi gibi bir durum da söz konusu değil. Dolayısıyla haberin –ya da habere kaynak olan uzmanların- dediği üzere Etrüsk kültürünün Anadolu’da “filizlenmesi” diye bir şey yok ortada. Bununla birlikte Anadolu’nun da içinde bulunduğu –ama baskın olmadığı!- bir Doğu Akdeniz öğesi mevcut olabilir.

Bu küçük ama çok önemli ayrıntıyı belirttikten sonra Piazza’nın 2007 makalesine, daha doğrusu buna ait elimdeki çok kısa bildiri özetine bakalım (European Journal of Human Genetics 15, suppl. 1, 2007, s. 19):

We found traces of recent Near Eastern gene flow still present in Tuscany, especially in the archaeologically important village of Murlo. The samples from Tuscany show eastern haplogroups E3b1-M78, G2*P15, J2a1b*-M67 and K2-M70 with frequencies very similar to those observed in Turkey and surrounding areas, but significantly different from those of neighbouring Italian regions. The microsatellite haplotypes associated to these haplogroups allow inference of ancestor lineages for Etruria and Near East whose time to the most recent common ancestors is relatively recent (about 3,500 years BP) and supports a possible non autochthonous post-Neolithic signal associated with the Etruscans.

Görüldüğü gibi bu araştırma ekibi Etrüsk cesetlerinde doğu haplogruplarının baskın olduğunu belirtiyor ve özellikle Murlo’dan gelen örneklerde Yakın Doğu gen akışının belirgin olduğunu söylüyorlar. Yazarlara göre Etrüsk genlerine Neolitik sonrasında dışardan müdahale söz konusu. Benim söylenenlere bakarak şüphe duyabileceğim tek bir nokta var: Elimizde Anadolu kökenine işaret edebilecek tek bir Etrüsk yerleşimi mevcut. Gerçekten bir göçten söz edebilmemiz için farklı yerlerden çok daha fazla kemiğin incelenmesi gerektiğini anlıyorum buradan ben. Sadece Murlo’da böyle bir verinin ortaya çıkması büyük bir göçün yansıması mıdır diye şüphelenmiyor değilim. Ama maalesef elimdeki kısa bir özet olduğundan daha fazla fikir yürütemiyorum. Makalenin kendisini bulan olursa insaniyet namına bizi bilgilendirsin.

Öte yandan Wikipedia’nın 2007 çalışması aleyhine refere ettiği bir makale var (“Measuring European Population Stratification with Microarray Genotype Data”, The American Journal of Human Genetics 80, Mayıs 2007 ). Alınan örneklere göre bir nüfus içindeki bireylerin soylarını inceleyen çok teknik bir yazı ve neden bunun kaynak gösterildiğinden pek emin değilim, ancak doğrudan Etrüsklerle ilgili olmamakla beraber şu ifadelere rastladım:

Within the two broad northern (Polish, Irish, English, Germans, and some Italians) and southeastern (Greeks, Armenians, Jews, and some Italians) clusters, further reliable structure is less obvious because individuals from different population samples are often interspersed with each other. Thus, in some cases, geographic distance or physical barriers are not well reflected. For instance, despite their insular origin, Irish and English individuals cluster with the continental Germans and Poles. Similarly,large geographical gaps, such as that between Greece and Armenia, are much less obvious at the genetic level. Conversely, Italy appears to be a zone of sharp differentiation over small distances. Some Italians cluster with the northern Europeans, whereas others fall into the southeastern grouping (fig. 4A). The SKT confirms significant stratification within those metaclusters, as suggested by the wide amount of PCoA space occupied by each (fig. 4A). Significant SKT stratification is also observed within the Spanish and the Italian samples. However, Mantel correlations between genetic and geographic distance were not significant within northern and southeastern metaclusters. It is likely that additional populations, additional individuals for some populations, and an increased number of markers will be required to investigate the nature and extent of these more subtle patterns.

Benim buradan anladığım en azından günümüz İtalya’sında genetik çeşitlilik küçük gruplar arasında bile görülebiliyor ve Avrupa’nın genelinde coğrafi uzaklık genetik verilere iyi yansımıyor. Antik dönem için herhangi bir bilgi verilmemekle birlikte, bu veriler yine de geçmişe dönük soy araştırmaları için daha fazla veriye gerek duyulduğunu söylüyor. Bu makaledeki savlar Etrüsklerdeki gen çeşitliliğini de destekliyor gibi geldi bana.

İlginç başka bir araştırma da Wikipedia’nın kaynak gösterdiği bir kitapta ve aynı zamanda L.A. Times’ın yukarıdaki haberinde geçiyor. Buna göre modern Toskana bölgesindeki sığırların mitokondriyal DNA’ları üzerindeki analizler İtalya’nın başka bölgelerindeki sığırlarınkinden farklı, ama Yakındoğu’dakilere yakın. Fakat Wikipedia önemli bir ayrıntıyı vermezken, L.A. Times makalesi bu konuda daha açık: Analizler sadece dört antik sığır kalıntısında yapılmış ve sığırların göç etmiş nüfusla birlikte gelmiş olabileceği iddia ediliyor. Bu sonucu ve üstteki iddiaları sayfalarına taşıyan New York Times ise bir ilave bilgi daha veriyor: Sığır mtDNA analizleri Etrüsk göçünün günümüzden 6400-1600 yıl önce gerçekleşmiş olabileceğini göstermekte.

Etrüsklerin kökeni meselesi genetik araştırmalarla birlikte arkeoloji ve tarihten başka bir alana da kaydı, ama her şeye rağmen genetik veriler Etrüsklerin Anadolu kökeni tartışmasını bitirmiş gibi görünmüyor. Mevcut kanıtlar en iyi ihtimalle küçük çaplı olağan göçlere ya da ticari vb. ilişkilere işaret ediyor. Konu teknik olduğu için bir fikir yürütmem zor, ama daha çok örnek üzerinde yapılacak analizler durumu belirleyecek anlaşılan. Öte yandan bazı yakın tarihli yazılara bakınca Etrüsklerin Anadolu’yla bağlarını kabul etme eğiliminden söz edilebilir. Mesela Arkeoatlas’ın 2010 tarihli 7. sayısında Fransız yazarlar bunu iddia ediyor. Ayrıca elimde bulunan R. S. P. Beekes’in 2003 tarihli The Origins of the Etruscans başlıklı makalesi de aynı fikirde. Bu ikisi de arkeolojik ve linguistik kanıtlardan yola çıkarken genetik verilere değinmemişler (sonuncusu basım tarihi itibarıyla). Kısacası Etrüskler bir süre daha bizi oyalayacak gibi görünüyor.

yorum.

Sahibinden Az Kullanılmış Tarihi Eser

Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Korunması Gerekli Taşınır Kültür Ve Tabiat Varlıklarının Tasnifi, Tescili ve Müzelere Alınmaları Hakkında Yönetmelik”in bazı maddelerini, 19 Ocak 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmelikle değiştirdi. (‘yönetmelik ile değişen yönetmelik’ şeklindeki Kafkaesk bürokrasiye takılmayın lütfen!) Yeni yönetmeliğin 10. maddesinin 4. ve 5. bendleri şu şekilde:

4. Müzeye getirilen ve bir yıl içinde sahiplerince geri alınmayan varlıklar müzelerde korunabilir, durumlarına uygun olarak kayıt altına alınabilir veya usulüne uygun olarak Devletçe satılabilir.

5. Değerlendirme komisyonu tarafından müzeye alınmasına gerek duyulmayan tescile tabi taşınır kültür ve tabiat varlıkları, envanter bilgileri çıkartılarak müze emanetinde alıkonulur. Bu şekilde değerlendirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile komisyon tarafından etütlük eser olarak tasnif edilen ve müzeye alınmasına gerek görülmeyen taşınır varlıkların Bakanlık denetimindeki özel müze veya koleksiyoncuların envanterlerine kaydedilmek üzere satışına izin verilir. Bir yıl içerisinde özel müzelere veya koleksiyonculara devri gerçekleşmeyen bu taşınır kültür ve tabiat varlıkları durumlarına uygun olarak müzelerde kayıt altına alınır.

Bu değişikliklerle ilgili söylenmesi gereken çok şey var; nitekim konuyla doğrudan ilgili olan arkeolog, müzeci, sanat tarihçisi esnaf tarafından çeşitli itirazlar yapıldı / yapılıyor. İnternet üzerinden, “Kültür Varlıkları Satılamaz” başlıklı bir imza kampanyası da devam ediyor:

İtiraz edilecek hususların başında gerekli-gereksiz ayrımı geliyor. Arkeoloji günümüzde 19-20. yy’lardaki gibi, bir yerleri kazarak mimari kalıntıları ortaya çıkarma ve müzelerde sergilenebilecek görsel ya da maddi değeri yüksek olan eserleri toplama faaliyeti olmaktan çok uzakta. Bir çömlek kırığından, taşlaşmış dışkı kalıntısına dek, geçmişte yaşamış toplumlar ve bireyler hakkında bilgi edinmeye, onları öğrenmeye, anlamaya ve yorumlamaya yarayabilecek her türden kalıntı, arkeoloji için olmazsa olmazdır. Kısacası günümüzde arkeoloji için gerekli-gereksiz diye bir ayrım söz konusu değildir. Fakat bizim arkeolojiyle ilgili mevzuatımız 19-20. yy’larda oluştuğu ve günümüze değin çok az değişiklik geçirerek geldiği için, kazılarda ortaya çıkarılan her şeye aynı işlem yapılmakta, arkeologlar da –özellikle yabancı olanlar- bu şeyleri kaçırmaya çalışan hırsız muamelesi görmektedir. Eserler arasında hiçbir ayrım yapılmadan hepsi müzelere doldurulduğu ve daha sonra çalışılmasına da bürokratik bir yığın engellerle izin verilmediği için, birçok müzenin deposu, sergileme için uygun olmayan eski eserlerle doludur. Bu yönetmelik değişiminde, en iyimser tahminle, müzeler için -tabiri caizse- “atsan atılmaz, satsan satılmaz” durumundaki bu eserleri ne yapacağını bilememenin etkisi vardır. Fakat para yapacağı bilindiği için, atmak yerine satmak tercih edilmiş.

İkincisi, herhangi bir maddi değeri olsun ya da olmasın, hiçbir tarihi eser piyasada alınıp satılmamalıdır. Çünkü çok basit bir anlayışla, tarihi eserler bize atalarımızdan miras bırakılmadı, sonraki kuşaklara devredilmek üzere emanet edildi. Mirası alıp satabilirsiniz fakat emaneti hayır; emanete hıyanet olmaz. Uluslararası anlaşmalarla da bu emanetler koruma altına alınmaya çalışılmaktadır ki böyle önüne gelen her şeyi paraya çevirmeye niyetli gelgeç yönetimler tarafından zarar görmesin. Herhalde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görevi koleksiyonerleri, eski eser tacirlerini ihya etmek değil, doğru düzgün bir politika çerçevesinde eski eserlerin korunmasını, gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak olsa gerek. Bu değişikliğin yapılmasındaki bir diğer, belki de en önemli faktörün, lobi faaliyetlerini bilfiil sürdüren koleksiyonerler ve eski eser tacirleri olduklarını tahmin etmek zor değil. Bu çevrelerin yıllardır bir eski eser borsası oluşturma talepleri vardır, fakat şimdiye değin buna muvaffak olamamışlardı. Yönetmelikte yapılan değişiklikle bunun ilk adımı atılmış oluyor.

Yönetmeliğin nasıl uygulanacağı, yani 4. bentteki “usul”un ne olacağı da çok belirsiz. Örneğin eserlerin gerekli olup olmadığına, dolayısıyla satılıp satılamayacağına kim, hangi yetkiyle karar verecek? Kazılarda ortaya çıkarılan eserlerden müzeye alınması gerekli görülenler seçildikten sonra geri kalanlar satışa mı sunulacak? Kazı alanlarında / evlerinde “gereksiz” eski eser satış bölümleri mi oluşturulacak, yoksa bu iş müzayede gibi bir yöntemle mi halledilecek? Müzelerde geliri döner sermayeye aktarılan DÖSİM mağazalarında incik-boncuk satışı yapılır; buralara bir de eski eser vitrini mi eklenecek? Unutmayalım ki bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın diplomatik lobi faaliyeti yürüterek ve tabi bir dünya parayla geri almaya çalıştığı eserler de çok değil, 150 yıl önce, dönemin Osmanlı yöneticileri tarafından gereksiz görüldükleri için yabancılar tarafından kaçırılmış veya bir şey karşılığında satın alınmıştı.

Asıl kötüsü, kazı başkanlarının ve bakanlık nezdinde “sözü geçenler”in çoğunun, “aman kazımız elimizden alınmasın”, “aman bakanlıkla aramız bozulmasın” düşüncesiyle bu saçmalığa hiç ses çıkarmayacağını biliyoruz. (İtiraz eden, bir tepki veren, ses çıkaranları tenzih ederim).

yorum.

Türkiye’de Basın ve Arkeoloji

Basın tüm dünya kamuoyuna hizmet eden büyük bir güçtür. Basın doğru kullanıldığında öğretici, yönlendirici rolü tartışılamaz. Bu nedenle basının arkeoloji için neler yapabileceği üzerinde düşünmek, düşündürmek gerekmektedir.

Ancak; bu yazımızda basının her zaman doğru olduğunu, her zaman insanların refahına hizmet ettiğini- maalesef asli görevi bunlar olsa da- iddia etmiyoruz. Zaten bu makalenin asıl ilgilendiği konu basının ne olup olmadığı, doğruluğu vs… değildir.

Yazımızın amacı; basın ve arkeoloji ikilisinde Türkiye’de durumun ne olduğudur.

Basın, arkeoloji ile ülkenin genel ilgisi kadar ilgileniyor. Ya hiç umursamıyor ya da işin macerası olarak görülen “definecilik mantığı” işliyor. Zaten ülkenin arkeolojiye olan genel ilgisi de; arkeolojik eserlere, antik kentlere ve ya müzelere insanların kendilerine ait Kültür ve Tarih Mirası olarak bakmadığı, arkeolojiyi definecilik, kaçakçılık gibi “akla gelen her uydurma hikaye ile uğraşan bir bilim” olarak gördüğü, tahribat oranında en önde koşan ülkelerden olması ile aşikar.

Türkiyeli insanların kültür ve tarih mirasına olan bu olumsuz bakışı, bu birikimin kendine ait olduğuna bir türlü inanamayışı, sonucu onulmaz tahribatlarla biten saldırganlığında her türlü kurum ve kişinin payı olduğu kadar basının payı da büyüktür.

Birkaç örnekle basının arkeolojiye yarar sağlamak yerine zarar verdiğine değinmek gerekirse:

M. Özdoğan’ın Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları adlı eserinde değinilen İznik Çinileri örneği[1]. Bu yayında; Bir İznik çinisinin yüz milyonlarca lira değere satıldığını gazetelerde övünerek yansıttıktan …cümlesi ile basında çıkan bir hatalı haberin (hatası haberin yansıtılışında) Şehzadebaşı’ndaki türbenin çini panolarının tahribatına yol açtığına değinilmektedir.

Bir başka örneği 2009 yılı Temmuz ayında günlük yayın yapan bir gazetenin bir antik kentin nekropolünde ele geçen 65 parça altın eseri tanıtması. Bu yazıda tanıtılan yalnızca altınlar olmuş, arkeolojik sit ile ilgili iki satır yazı yazılmıştır. Kısa süre sonra antik kentin nekropolünde kaçak kazı yapıldığı da kulağımıza gelmiştir.

Bunlar gibi birçok örnek basında yer almakta. Her biri birbirinin aynı, bilinçsizlik örneği haberler bir nevi insanlara arkeolojinin yalnızca maddi kültür kalıntısı ile ilgilendiği mesajını iletmektedir.

Belki; kötü niyet taşımasa da bu tür, “x kazısında altın bulundu, y höyüğünde değeri … TL olan madeni eser bulundu” haberleri insanları defineciliğe yönelten nedenlerden biridir. Halkın arkeoloji konusunda eğitilmesi apayrı ve çok önemli bir konu olmakla beraber bu yazının kapsamında yer almamaktadır. Ancak basının halkı olumsuz yönlendirdiği yukarıdaki örneklerle kolayca görülmektedir.

03.03.2012 tarihli ve yine Arkeoloji Gazetesi’nde yayınlamış Berkay Dinçer, Yiğit Ozar, Yasin Gökhan Çakan, Mihriban Özbaşaran’ın Film Sektörü ve Arkeolojik Tahribat yazısında bahsedilen dizi, film çekimleri sırasında 400.000 yıllık geçmişse sahip Yarımburgaz Mağarası’nın tahribatına basında değinilip, “tarihi dizi çeken bir ekibin tarihi yok ettiği” eleştirilseydi; belki o dizi ekibi ve yönetimi bu haberle rencide olacaktı ancak; bir daha Yarımburgaz ve ya başka arkeolojik yerleşimler bu tahribata mağruz kalmayacaktı. (Konu yazarlar aracılığı ile Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji 2 Mart 2012 sayı 1302′ de yayınlanmış olsa da güncel basında yer almamıştır.) Bu büyük hata yapılmış, mağara tahrip edilmiş ancak; sanmıyoruz ki bundan bir ders alınmış olsun. Dediğimiz gibi haber basında duyurulsaydı -ve daha bunun gibi örnekler- dizinin (yapımcının) bir cezai işleme tabi tutulması ile mutlaka diğer firmalar ve dizi, film camiası için caydırıcı bir yaptırım olacaktı. Hatta bırakın diğer ekiplerin duymasını hala Yarımburgaz’ı en son tahrip eden “Muhteşem Yüzyıl ekibi” bile böyle bir hatanın içinde olduklarından haberdar bile olmayabilirler. Basında diğer alanlarda olduğu gibi arkeoloji haberleri de güçlü olsaydı tabi ki; bu durum değişecekti.

Dünya basınında bu tür arkeoloji ve ya kültürel miras haberleri incelendiğinde yine standartın çok gerisinde olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Paul Bahn’ın; arkeoloji biliminin ne olduğu, nasıl yapılması gerektiği gibi önemli konuları ile ilgilenen ve çok eğlenceli bir dille yazılmış ve dilimize çevrilmiş[2] Arkeolojinin ABC’si yayınında[3] verdiği örneklerde İngiltere’de yapılan “Basında Arkeoloji” yazılarını eleştirirken verdiği Japonya örneğine baktığımızda, “Japonya’da bir arkeolojik kazı başladığında gazetelerden duyurulmaktadır. Kazı devam ederken her sezon sonunda yıllık faaliyet raporu ve kazı tam olarak bittiğinde ortaya çıkan bilimsel sonuç raporu yine gazetelerde duyurulmak zorundadır.” anlatımı kültür mirası bilincinin yerleştiği ülkelerden neden farklı olduğumuzu anlamaya yetmektedir.

Öneri

Basının bu eksik bilgi kurbanı olumsuz haberlerinde bir art niyet olmadığı yalnızca
arkeolojiyi tanımamaktan bu tür eksik ve yanlış haberleri yaptıkları kanaatindeyiz. Bu sorunu giderebilmenin bizce en güzel yolu basında arkeolog çalıştırmaktır. Basında çalışacak olan arkeolog-muhabirin önemi; aşağıdaki maddeler ile daha iyi anlaşılmaktadır:

  • Basında yapılan arkeoloji haberlerinin sayısının az olmasından duyulan rahatsızlığın arkeolog-muhabir çalıştırma yönetimi ile haber sayısını çoğaltarak gidermek,
  • Eksik, yanlış, ideolojik haberleri ayıklayarak, halkın arkeolojiyi bir bilim dalı olarak görmesini sağlayabilecek yazıların yer almasını sağlayabilmek,
  • Kazı başlangıç-bitiş raporlarının belirli aralıklarla yayınlanarak saygın, okunan gazete, dergi gibi araçlarda arkeoloji köşeleri kurarak kalıcı olabilmek,
  • Önce kültürel mirasın korunmasına yönelik eğitici yazılar, sonra 2863 nolu taşınır, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunmasına yönelik anayasal maddeleri anlatan yazıları halka basın aracılığı ile ulaştırarak tahribat konusunda eğitici olmak ve engellemek,
  • En son olarak ise; hak ettiği değeri göremeyen arkeolojinin ülkemiz için en önemli sorunlarından biri olan istihdam sorununu biraz olsun azaltabilmek (basında arkeolog-muhabir olarak çalışan arkeologlar ile lisans sonrası istihdam sorununa az da olsa katkı sağlanacaktır.)

Basında arkeolojinin küçük de olsa bir kalıcı yer edinmesi bizim insanlara daha çok ulaşmamızı sağlayacaktır. Artan merak içinde taşıdığı eğitim birikimini insanlara ulaştıracak, daha çok insan kültürel mirasın soyut sahipleri olduklarına kanaat getirecektir.

Bu iyi niyetli ama zahmetli temennilere doğrudan arkeoloji haberi yapmakla değil, önce olumsuz haberciliği engellemekle başlamak gerekmektedir.

Yarın bir gün bir yerleşim merkezinde bulunan 1 ya da 2 gram altının haberinin yapılması nedeniyle kaçak kazıcılar, definecilere hedef gösterilen arkeolojik sitlerin basın eli ile başlatılan binlerce yıla tanıklık etmiş, belki üzerinde ilk tarımın yapılmaya başlandığı tabakaları, belki yeni yeni merkezi devlet sistemine geçişin tanığı ilk kamusal mekanların, belki ilk kentleşme işleminin izlerini taşıyan surlarının, belki de bir nekropolün, kabartmalı bir lahitin krolonojiyi değiştirebilecek bilgisinden yoksun kalabiliriz.

Bahn, P, 1999, Arkeoloji’nin ABC’si, Kabalcı Yayınları, (çev: Banu Örnek)

Özdoğan, M, 2008, Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul

*Dokuz Eylül Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü, Prehistorya ve Protohistorya Anabilim Dalı


[1] Özdoğan, 2008, 60

[2] Kabalcı Yayınları, çev:Banu Örnek

[3] Yayın çeviri dili ile Türkiye’deki en iyi örneklerden biridir.
Nedeni ise; daha güncel bir yayın olması ve mesleki terimleri az barındırıyor
olmasıdır. Ancak yine de okuması çok rahat olan bir Türkçe yayın haline
getirilebilmiştir. BKZ: Emrullah Kalkan, 01.03.2012 tarihli Türkiye’de
Arkeoloji Yayınları ve Çeviri Problemleri
yazısı, Arkeoloji Gazetesi)

yorum.

Film Sektörü ve Arkeolojik Tahribat

Berkay Dinçer*, Yiğit Ozar**, Yasin Gökhan Çakan***, Mihriban Özbaşaran***

İstanbul’da, Küçük Çekmece gölünün kuzeyinde yer alan Yarımburgaz Mağarası, Türkiye’nin en eski arkeolojik buluntu yerlerinden biri, kıtalar arasındaki coğrafi konumu ve arkeolojik bulgularının eskiliği nedeniyle tüm dünya için önemli arkeolojik buluntu yerlerinden bir tanesidir. Mağarada 1960′lı yıllarda Şevket Aziz Kansu tarafından arkeolojik kazılar yapıldı; 1977 yılında birinci derece arkeolojik sit alanı olarak tescil edildi. Fakat bu tescil de mağaranın yok oluşunu engellemedi. 1980′lerde tahribatın boyutlarının iyice artması yüzünden 1986′da Mehmet Özdoğan, 1988-1990 yıllarında Güven Arsebük yönetimindeki ekipler tarafından kazı çalışmaları gerçekleştirildi.

1988-1990 Yarımburgaz Mağarası kazılarında Paleolitik dönem tabakaları çok hassas bir şekilde kazılmış ve ayrıntılı olarak belgelenmişti.

Bu kazıların ayrıntılı sonuçları çok sayıda bilimsel çalışmayla yayımlandı. 2010 yılında ise, Paleolitik Çağ arkeolojisiyle ilgili sonuçlar bir kitap olarak yayımlandı[i]. Günümüzde Yarımburgaz Mağarası, Paleolitik Çağ kapsamında dünya çapında Türkiye’den bilinen çok az sayıdaki nitelikli araştırılmış buluntu yerinden bir tanesidir. Araştırmalar, mağaranın 400 bin yıl öncesinden başlayarak iskan edildiğini göstermiştir ki, bugüne kadar tüm Türkiye’de bu döneme ait sadece birkaç kazı yeri mevcuttur.

Yarımburgaz’ın önemi sadece ilk insanlarla ilgili de değildir. M. Özdoğan’ın çalışmaları mağaranın insanların ilk kez yerleşik yaşama geçtiği Neolitik dönemle ilgili önemini de açığa çıkarmıştır. Arkeolojide kültürler isimlerini ilk kez keşfedildikleri buluntu yerlerinden alır. Yarımburgaz, adını Neolitik bir kültüre vermiştir. Yarımburgaz kültürü, Neolitik yaşam biçiminin Avrupa’ya aktarımının anlaşılması açısından önemli bir keşif olmuştur.

Muhteşem Yüzyıl'ın Pirlere Niyaz Ederiz deyişinin söylendiği sahnesi için arkeolojik dolguların bulunduğu eski bir kazı alanı içinde ateş yakıldı (küçük resim).

Yarımburgaz Mağarası’nın arkeolojik önemi, adı geçen araştırmacıların çalışmalarında ayrıntılı olarak görülebilir. Ancak ne yazık ki bu yazıda, 2012 yılında gerçekleşen yeni tahribattan dolayı, tüm insanlığın ortak değeri olan ve yüzbinlerce yıllık tarih açısından önemi tartışılmaz olan Yarımburgaz’ın arkeolojik öneminden çok, böylesine önemli bir kültür varlığının elbirliğiyle katledilişinden söz edilmesi zorunluluğu doğmuştur. Zira, Yarımburgaz’da bilimsel araştırmaların yapıldığı beş yıllık bir süre haricinde tahribat günümüze dek artarak devam etmiştir.

1986 yılında başlayan kazılara kadar gerçekleştirilmiş tahribat, Yarımburgaz ve çevresindeki arkeolojik buluntuların büyük kısmının yok edilmesine neden oldu. Mağaranın yer aldığı ve 1980′lerin başında yerleşime açılan Altınşehir’in nüfusu günümüzde 120 bin kişidir. Bu yerleşim, mağara çevresindeki Geç Antik Çağ ve Bizans yerleşimlerinin tahrip olmasına yol açtı. Yine 1980′li yıllarda kamu kurumlarının mağaranın yakınına yaptığı tesisler, Yarımburgaz çevresindeki Bizans su yapılarının taşları kullanılarak inşa edildiği için bunları yok etti.

Aynı yıllarda mantar yetiştirmeye karar veren kişiler tarafından mağaranın içine iş makinaları sokuldu ve arkeolojik dolgular tesviye edildi. Bu etkinlik sonucunda mağaranın içindeki arkeolojik dolguların büyük kısmı yok edildi[ii]. Ayrıca iş makinalarının girişinin sağlanması amacıyla mağaranın ağzı da önemli ölçüde yıkıldı.

Define arayan kişiler de Yarımburgaz’da büyük tahribata neden oldu. İnsan türünün daha dünya üzerinde dâhi olmadığı bir dönem olan Eosen’de oluşmuş mağaranın anakayasında hazine aramak ancak cehaletin göstergesidir. Değerli madenlerin kullanılmadığı tarihöncesi dönemlere ait arkeolojik dolgular da, bu kısa yoldan zengin olma zihniyetinin kurbanı oldu. Yarımburgaz’da definecilerin tamamıyla cahillikten kaynaklanan etkinliği günümüzde de artarak devam ediyor.

Yarımburgaz’ın yok edilmesini engelleyebilmek amacıyla 1988-1990 yıllarındaki kazılar sırasında mağaranın girişlerine demir parmaklıklar yapıldı. Ancak bu parmaklıklar da kısa süre içinde işlevini yitirdi, yakın zamana kadar mağara, uyuşturucu kullanımı gibi işlerin yapıldığı bir “merkez”e dönüştü.

FİLMLERLE BELGELENEN TAHRİBAT

Can çekişen bir kültür varlığı olarak Yarımburgaz Mağarası’nın bugün neredeyse tamamen tahrip olmuş olmasındaki nedenler, ne yazık ki, sadece yukarıda sayılanlarla da sınırlı değildir. Yarımburgaz’ın yok edilmesinde sinema sektörü de elinden geleni ardına koymamıştır. Sektör, Yarımburgaz’ın katledilmesine iştirak etmekle kalmayıp ayrıca bu cinayeti takip edilebilir bir şekilde belgelemeyi de “başarmıştır”.

1971 yılında çekilen “Ali Baba ve Kırk Haramiler” filminde Yarımburgaz Mağarası haramilerin “açıl susam, açıl” diyerek girdikleri mağaradır. Bu film için mağaranın ağzına bir kapı yapılmıştır. Görüntülerde Yarımburgaz’ın çevresi henüz bakirdir, önünden sadece toprak bir yol geçer. Mağaranın içi de bugün görülenden farklıdır; tahribat henüz tam olarak başlamamıştır. “Küçük Ağa” filminin çekimleri içinse mağaranın duvarlarındaki freskler kazınarak yok edilmiştir.

Bir uzaylının mağarada yaşayan bir kadına olan aşkını anlatan “Yorr’un Öyküsü” filminde ise mağaranın içine büyük bir havuz yapılır. Film senaryosu gereği bu havuz dinamitle patlatılır. Bu patlamayla birlikte arkeoloji açısından son derece önemli olan dolgular mağaranın ağzından suyla birlikte akıp gider. Böylelikle bir arkeolojik sit alanı ilk kez “uzaylılar” tarafından tahrip edilmiş olur. Bu açıdan Yarımburgaz’ın dünyada bir başka benzeri yoktur.

MUHTEŞEM YÜZYIL’IN MAĞARASI

Pargalı İbrahim'in iyileşmek için girdiği su birikintisini oluşturmak için mağarada kazı yapıldı. Bu çukur çekimlerden sonra dolduruldu (küçük resim).

Yarımburgaz Mağarası’nda film sektörünün yarattığı tahribat, 1986′dan 2011 yılına kadar olan 25 yıllık süreçte oldukça azalmıştı. Bunda gerçekleştirilmiş bilimsel çalışmaların büyük bir etkisi olduğu açıktır. Yarımburgaz Mağarası 2011 yılıyla birlikte yeniden bir sahne haline getirildi. Bunda kurgularını platoların yapaylığından kurtarmak isteyen yapımcıların tarihi-kültürel değeri bulunan mekânların etkileyiciliğinden yararlanmak istemeleri rol almış olabilir. Ancak bu çabalar muazzam bir tahribatın altına imza atılmasına vesile olmuştur.

Örneğin, dizinin 30. bölümündeki deyiş sahnesi için bir mağaraya ihtiyacı olan “Muhteşem Yüzyıl”, sektörünün 1980′lerdeki geleneğini bozmamış ve birinci dereceden arkeolojik sit alanı olan Yarımburgaz Mağarası’nı seçmiştir. Bu bölümde Pirlere Niyaz Ederiz deyişinin söylendiği sahne Yarımburgaz’da geçmektedir.

Arkeolojik varlıklar hassas ve kırılgandır. Bunların içinde adım atmak bile büyük dikkat gösterilmesini gerektirir. Ancak “Muhteşem Yüzyıl”ın bu sahnesinin çekimi için onlarca kişi mağaranın içine doluşmuştur. Üstelik sözü geçen sahne için mağaradaki arkeolojik bir kazı alanının içinde ateş yakılmıştır.

Mağaranın etkileyici görsel ortam sunmasından olacak, “Muhteşem Yüzyıl” dizisi bu kadarla da kalmayıp 43 ve 44. bölümlerde de mağarayı kullanmaya devam etmiştir. Yaralanan İbrahim Paşa’nın iyileşmesi için “Deva Mağarası”na, yani Yarımburgaz’a gitmesi ve orada tedavi olması gerekmiştir. Tedavi olması için mağaranın içindeki bir suda bir süre yatırılmıştır. Bu su birikintisinin yapılabilmesi için bu sefer eski kazı alanları kullanılmamıştır. Ancak ne yazık ki, bu durum sevindirici değildir. Çünkü bu su birikintisinin yapılabilmesi için birinci derece arkeolojik sit alanı olan Yarımburgaz Mağarası’nda yeni bir kazı yapılarak bir çukur oluşturulmuştur.

Yarımburgaz’ın Paleolitik tabakaları bilim insanları tarafından kazılırken insanlığın ortak tarihinin hiçbir kısmının zarar görmemesi amacıyla fırça, dişçi âletleri gibi çok hassas âletler kullanılmıştır; çıkarılan her taş ya da kemik parçası üç boyutlu olarak belgelenmiş, ölçekli olarak çizilmiştir. Ancak Muhteşem Yüzyıl, İbrahim Paşa iyileşecek diye mağarada bir kazı gerçekleştirmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’deki herhangi bir arkeolojik alanda kazı yapan ekiplere, başında konunun uzmanı bir profesör olsa bile bir temsilci gönderir ve yapılan çalışmayı denetler. “Muhteşem Yüzyıl”ın Yarımburgaz kazısında böyle bir temsilci de bulunmamıştır. Zira bulunsaydı, bu şekilde bir kazının gerçekleştirilmesi hiçbir gerekçeyle mümkün olamazdı.

Pargalı İbrahim Paşa’nın tedavisi sonrasında çukur, dizi ekibi tarafından tekrar toprakla doldurulmuş, ayrıca havuzun biraz ilerisindeki bir tümsek de kazılarak tesviye edilmiştir. Dizi ekibinin kazı yaptığı bu alan, 1990’larda mağarada en hassas yöntemlerle çalışan arkeologların, gelecekte ileri teknolojiler ve yeni analiz yöntemleri ile yeni kuşakların araştırması için özellikle dokunmadan, kazmadan bıraktıkları alandır. Yarımburgaz’da yapılan bu tahribat, “Muhteşem Yüzyıl”ın, buna izin veren ve/veya göz yuman merciilerin en az bir defineci kadar suçlu olduğunu ortaya koymaktadır.

“Muhteşem Yüzyıl”ın söz konusu bölümlerinin çekimi sırasındaki tahribat sadece kaçak kazı ile sınırlı değildir. Mağarayı yeterince etkileyici bulmayan yapımcılar, mağaraya yapay sarkıtlar ekleme gereği duymuş ve bu eklentiler mağara tavanında kalıcı izler bırakmıştır. Dizide görülen meşalelerin kalıntıları da mağaranın çeşitli yerlerine terk edilmiştir.

Muhteşem Yüzyıl çekimleri için mağara tavanına çok sayıda yapay sarkıt yapıldı. Bunlar söküldükten sonra mağara tavanında çıkmayacak şekilde izleri kaldı (küçük resimler).

Mağaranın 1990′larda büyük ekonomik zorluklarla yaptırılan demir kapısının daha az dayanıklı malzemelerle yeniden kaynaklanarak kapatıldığı da tespit edilmiştir. Daha az dayanıklı malzeme ve özensiz işçilikle yapılan bu yamalar, çok kolay kırılabileceğinden, ilerideki olası tahribata  da ortam hazırlamıştır.

Leyla ile Mecnun dizisi de çekimleri için Yarımburgaz Mağarası'nda tahribat yaptı.

Mağarada tespit edilen bir diğer tahribat ise TRT’de yayınlanan “Leyla ile Mecnun” dizisinin yılbaşı özel bölümünün çekimleri sırasında oluşturulmuştur. Burada pek çok zebaninin olduğu bir cehennem sahnesi çekilmiş, bunun için mağaranın pek çok yerinde ateş yakılmıştır. Mağaranın duvarına Bizans Dönemi’nde oyulmuş apsislerin arasına boyayla bir “acil çıkış”ın yapıldığı ilk kez bu bölümde “belgelenmiştir”. “Leylâ ile Mecnun” dizisinin burada yaptığı çekimin neden olduğu tahribat da en az diğerleri kadar vahimdir.

Türkiye’de tarihi değeri olan alanların film sektörü tarafından hoyratça kullanımına tek örnek Yarımburgaz Mağarası da değildir. Muhteşem Yüzyıl Yarımburgaz’da çekimler yaparken, aynı günlerde bir başka tahribat daha gerçekleşti. Yeni yayınlanmaya başlayan “Hayat Devam Ediyor” dizisinin Kapadokya Sinasos’ta yaktığı/boyadığı Rum binaları da bir kültür ürünü olması gereken film ve dizilerin kültür varlıklarına verdiği zararın bir başka örneği oldu.

YARIMBURGAZ’I SADECE FİLMLER Mİ YOK ETTİ?

Werner Herzog’un “Cave of Forgotten Dreams” filmi Fransa’daki bir Paleolitik mağara olan Chauvet’yle ilgilidir. Bu filmde, çekimlerin ne şartlarda yapıldığı da anlatılmaktadır. Herzog, mağaraya zarar vermemek amacıyla ne profesyonel kamera, ne de ışık kaynakları kullanmıştır. Yapılan bütün çekimler, mağaranın hassas yapısı korunarak, uzmanların eşliğinde ve gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Yarımburgaz Mağarası’nın insanlığın bir kültür değeri olarak Chauvet’den hiçbir farkı yoktur. Ancak film yapımcılarının kültür varlıkları hakkındaki entellektüel düzeyi, bu alanlarda yapılan çekimlerin niteliğini de belirgin bir biçimde değiştirmektedir.

Jeolojik olarak İstanbul yakın çevresinde Yarımburgaz dışında başka bir doğal mağaranın olmaması, Yarımburgaz’ı lojistik olarak mecburi bir sahne haline getirmektedir. Bu lojistik mecburiyet şüphesiz ki yüzbinlerce yıldır bir mağaraya ihtiyaç duyan tarihöncesi insan toplulukları için de geçerliydi. Yarımburgaz’ın arkeolojik öneminin çok fazla olmasının nedenlerinden bir tanesi belki de budur. Bugün, 2012 yılında, yüzbinlerce liralık maddi kaynakları, âlet ve ekipmanı olan dizileri çekenlerin, tarihöncesi insandan farksız bir biçimde aynı mecburiyetlerin boyunduruğunda kalmış olduğunu görmek oldukça düşündürücüdür.

Tarihi ve kültürel değerlerin korunmasında demir parmaklıkların ya da bekçilerin bir etkisi olmadığı, toplum bunları sahiplenmedikçe önemi ne olursa olsun arkeolojik buluntu yerlerinin tahrip edildiği, Yarımburgaz örneğinde gayet açık olarak görülmektedir. Tarihi ve arkeolojik alanların film çekimi gibi etkinlikler amacıyla nasıl kullanılacağı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yönetmelikleriyle açık bir şekilde belirlenmiştir. Yarımburgaz’da görüldüğü gibi, bu yönetmeliklerin işlememesi bütün insanlığın ortak kültür varlıklarının geri dönüşsüz bir biçimde yok olmasına kolaylıkla neden olabilmektedir. Dolayısıyla, Yarımburgaz’ın yok edilmesindeki tek sorumlu, ne “Muhteşem Yüzyıl”, ne “Leylâ ile Mecnun”, ne de daha önceki filmleri çekenlerdir. Yasa ve yönetmelikleri uygulamayan, bunların uygulanmamasına göz yuman kamu yetkilileri ve kurumlarının da sorumluluğu en az söz konusu çekim ekipleri kadardır. Avrupa kültür başkentliği yapmış bir şehir olan İstanbul’un, şüphesiz en önemli ve en eski arkeolojik alanının, müze olacağı yerde yok ediliyor olması, bu tahribatın sistematik ve kurumsal oluşunu kanıtlamaktadır.

Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji  2 Mart 2012 sayı 1302′ de yayınlanmıştır.

* Ardahan Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı.

** İstanbul Üniversitesi, Klâsik Arkeoloji Anabilim Dalı.

*** İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı.

[i] F. C. Howell, G. Arsebük, S. L. Kuhn, M. Özbaşaran, M. C. Stiner, 2010, Culture and Biology at a Crossroads. The Middle Pleistocene Record of Yarımburgaz Cave (Thrace, Turkey), Ege Yayınları, İstanbul.

[ii] M. Özdoğan, 1990, “Yarımburgaz Mağarası”, X. Türk Tarih Kurumu Kongresi C.: 1, TTK Basımevi, Ankara: 373-388. M. Özdoğan, 2000, “Yarımburgaz Mağarası 1986 Kazıları”, Türkiye Arkeolojisi ve İstanbul Üniversitesi (Derleyen: O. Belli), İÜ Rektörlük Yayınları, Ankara: 9-13.

 

yorum.