Medler ve Persler: Persler bir zamanlar Medler tarafından yönetilmiş miydi?

 Helenistik dönem öncesinde Ön Asya’yı boydan boya yöneten Ahamenid/Ahameniş İmparatorluğu hanedanlık hariç üst düzey mevkilerin neredeyse tamamını bu iki halk arasında paylaştırmıştı. Asur kaynaklarında Med isminin daha sık görünür oluşu ve yine Antik Yunan geleneğinde yer edinen bir takım açıklamalar nedeniyle Medler ile Persler arasına tutarlı bir öncül-ardıl ilişkisi (Medler öncül yapılacak şekilde) yerleştirilmek istenmiş ve şimdiye kadar yapılan birçok çalışmanın odak noktasına söz konusu ilişki hakim olmuştur. Basit bir anlatımla ilk önce Medler tarih sahnesine çıktı, klanlar arasında politik birlik sağlandı, dönemin büyük güçleri ile mücadele edildi ve imparatorluk seviyesine erişildi. Ardın sıra Persler aynı aşamaları tamamladı ve nihayetinde İran ve Ön Asya için Medlerle savaşıp onları devirdiler. Böylelikle Pers hanedanlığı altında Ahamenid/Ahameniş İmparatorluğu kurulmuş oldu.

 Şimdilerde terk edilen bir diğer tartışmalı görüş ise Med otoritesinin batıda Kızılırmak nehrine kadar uzanan bir alana hakim olarak imparatorluk seviyesine yükselmesidir. Antik Yunan geleneğinin anlattıkları dışında sahada bu görüşü doğrulayabilecek güçlü arkeolojik kanıtlara ulaşılamadı. Anayurtlarında dahi kendi kültürel özelliklerini yansıtan şehir ve idari merkezlere rastlanmamasına rağmen, imparatorluk görüşünü kanıtlayabilmek adına, uzak mesafelerdeki kimi antik kentler (örneğin Kerkenes Dağ) Med olarak tanımlandı. Ancak bir süre sonra söz konusu tanımlamalar ve imparatorluk görüşü terk edildi. 

 Nāme-ye Irān-e Bāstān adlı dergide yayınlanmış, Ahamenid/Ahameniş İmparatorluğu’ndan önceki Med-Pers ilişkisini irdeleyen makale, İran’da yer alan arkeolojik yerleşme ve çalışmalara zorluk yaşamadan ulaşabilen arkeolog Mohammad T. Imanpour tarafından hazırlanmıştır. Ayrıca konuya dair ana görüş ve tarihi kanıtları toparlıyor oluşu onu değerli kılan bir başka neden. 

 Nāme-ye Irān-e Bāstān İran merkezli uluslararası bir dergi. 2000’li yılların başlarında yayın hayatına başlıyor. Amacı İran’daki yayın boşluğunu doldurabilmek. Söz konusu dergiye kadar Antik İran çalışmalarının paylaşılabileceği herhangi bir süreli yayın yoktu. Kurucuları arasında yer alan İranlı arkeolog ve tarihçi Touraj Daryaee’nın (İran’ın görkemli ailelerinden birine üye, ilgi çekici bir hayatı olmuş) aktardıklarına göre birbirlerinin zıttı olan gruplar dergiye saldırma konusunda ortak hareket etmişe benziyor (Molla taraftarları Touraj ve dergiyi devrim karşıtı olmakla suçluyor, araştırma alanına ilgisi olan kimi Avrupalı ve Amerikalılar ise besmele ile başlamasını bahane ederek derginin boykot edilmesini istiyor).

Medler ve Persler: Persler bir zamanlar Medler tarafından yönetilmiş miydi?*

Mohammad-Tagni Imanpour**

Meşhed Üniversitesi

Çeviri: Okan Sezer

 Medler ile Persler arasında oldukça yakın akrabalık ilişkileri vardı ve Med toprakları Zagros bölgesinde yer alan Hamadan (Ekbatana) şehrinin kuzeyine kadar genişliyordu. M.Ö. 8. yüzyıldan M.Ö. 6. yüzyılın başlarına tarihlenen Mezopotamya kaynaklarında Med isminin Perslere oranla daha belirgin olduğunu görüyoruz. Doğrudan Zagros bölgesine yapılan seferlerde Medlerden sıklıkla bahsediliyor. Genelikle “uzaktaki Medler”, “doğunun güçlü Medleri”, “uzak ülkenin sahibi Medler”, “Bikni Dağı sınırlarındaki Medler” ve “Tuz çölü yakınlarında yaşayan Medler” şeklinde tanımlanıyorlar (1). Asur Zagros bölgesinde belli bir noktanın ötesine geçip doğuya doğru ilerlediğinde yalnızca Medler ile karşılaşmışa benziyor (2).

* Bu çalışma 1998 yılında Manchester Üniversitesi’ne sunulan “Parsa Toprakları: Perslerin ilk Anavatanı” başlıklı doktora tezimde yer alan bir bölümün yeniden çalışılmış halidir. Birden fazla değişiklik yapıldı. Bununla birlikte Charles Burney ve David Stronach’dan aldığım yardımlar orjinal metnin sahip olduklarına çok daha fazla katkı yaptı. Çalışma BANEA’nin (British Association for Near Eastern Archaeology) 16-18 Aralık 1999 tarihlerinde Cambridge Üniversitesi’nde gerçekleşen 13. konferansına da sunulmuştur.
** Meşhed Firdevsi Üniversitesi’nde öğretim elamanı. 
1. Bkz: LAR I, no. 795, 812; II, no. 54, 82, 540, 566.
2. LAR II, no. 79, 519. Birkaç akademisyen Med hakimiyetinin kuzey doğuda Tahran’a değin uzandığı varsayımında kullanılan Asur metinlerindeki Bikni Dağı’nın günümüzde Darnavand olarak isimlendirilen dağ ile eşleştiğini iddia etti. Ancak König’in ve ardın sıra Levine’nin (1974) Bikni Dağı için sundukları, “büyük ihtimalle Hamadan yakınlarındaki Alvand dağ sırasında yer alan bir yükselti” önerisinden sonra yukarıdaki varsayım tartışılır hâle geldi. Krş. Genito, 1986; Muscarella, 1987.

 Medlerin dışında sayısız yerli halk ve İrani dil kullanan aşiret bölgeyi iskân etmişti (3). Örneğin Asur metinleri Parsalar, Mannalar, Allabriler, Ellipinler ve Harharlar gibi bölgede hakimiyet kuran birçok halk grubunu kaydetmiştir. Bu bilgiyi destekleyecek şekilde Urartu savunma sistemlerine benzeyen planı ve masif tahkimat duvarları ile Hasanlu gibi bazı gösterişli şehirler ortaya çıkarıldı (4). Asurlar aslında Medleri doğu sınırlarında yer alan ve Perslerin de dahil olduğu birçok nüfus grubundan biri olarak sıralamıştı.

 Urartu M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında bölgede rakip olarak belirdiğinde Zagros dağ sırasının bulunduğu Batı İran’a düzenlenen Asur seferleri artmıştır (5). Asur ordusu önceki seferlerden daha kapsamlı olacak şekilde, Mezopotamya’dan İran platosuna kadar uzanan Büyük Horasan rotasının da dahil olduğu Orta ve Kuzey Zagros içlerine sıklıkla ilerlemiştir. Asur Batı İran’ı kontrol altına alma uğraşında iki farklı Med grubu ile karşılaşıyordu. Birinci grup Asur otoritesi altına girebilecek kadar çekirdek bölgeye yakındı ve Asur otoritesini kabul etmeleri için baskıya uğradılar. Ancak resmi olarak Asur İmparatorluğu’na dahil edilemediler. “Uzaktaki Medler” olarak tanımlanan ikinci grup imparatorluk sınırlarının dışındaydı, Bikni Dağı ise büyük ihtimalle Hamadan yakınlarındaki Alvand dağ sırasında yer alan bir yükseltiydi veya daha önce belirtildiği üzere Tahran yakınlarında yer alıyordu (6). Diğer bir anlatımla Medler doğuda Kazvin-Tahran bölgesinden batıdaki Alvand dağ sırasına (ve zaman zaman Alvandların da ötesine), güneyde günümüz Kaşhan ve İsfahan şehirlerinden kuzeydeki Sefid-Rud vadisi ile Meraga ve Miyaneh şehirlerine uzanan bir bölgede yer alıyordu (7). Ahamenid dönemden bildiğimiz Medya (Media) ise Orta Zagroslardan Azerbaycan’a değin genişleyen ülkenin dağlık kuzey ucuna ve ordan da doğuda tuz çölü ile Hazar kapılarına uzanan büyük bir eyaletti (8)

3. Diakonoff, 1985; Bu halklar hakkında daha fazla bilgi için bkz: Zadok, 2002.
4. Dyson ve Muscarella, 1989. 
5. Batı İran’daki Urartu varlığı ve Asur ile giriştiği rekabet hakkında daha fazla bilgi için bkz: Kuhrt, 1995.
6. Bkz: 1. ve 2. dipnotlar.
7. Diakonoff, 1985. Asur metinlerinde Medler ile ilişkilendirilen Bikni Dağı büyük ihtimalle Alvand dağ sırasında yer alan bir yükselti, ancak bu görüş Diakonoff’un Medlerin kontrol ettiği bölgeyi günümüz Kashan ve İsfahan şehirlerinden Kazvin-Tahran bölgesine değin yayan yaklaşımını reddetmek anlamına gelmiyor. Çünkü Bikni Dağı’na ek olarak Asur metinleri Medlerden tuz çölü yakınlarında yaşayan bir halk olarak da bahseder. Krş. 2. dipnot.
8. Cook, 1983.

 Zagroslardaki Geç Asur eyalet sisteminin son evresi ile eş zamanlı olacak şekilde Med aşiret şefleri (bir ihtimal diğer yerli Zagros halklarını da dahil ederek) M.Ö. 8. yüzyılın sonlarına doğru politik birliğe evrildiler (9). Ancak farklı Zagros halklarının M.Ö. 7. yüzyılda birleşik Medya’da kaynaşması Medlerin erken tarihini karmaşık hale getirmiştir ve Zagros bölgesinin hemen her köşesinden alınma halk hikaye ve anlatısının kümülatif şekilde birikmesi bu olumsuz duruma eşlik etmiş olabilir (10).

 Herodot’a göre (I. 96-106) altı Med aşireti aslen köylere dağılmış haldeydi ve sonra elli üç yıllık iktidarını Ekbatana’daki yönetim merkezini inşa ederek zirveye taşıyan Deiokes tarafından bir araya getirildiler. Deiokes’in oğlu ve halefi yirmi iki yıllık iktidarını ve hayatını Asur ile girdiği talihsiz savaşta kaybeden Phraortes’ti (11). Herodot ayrıca, “Phraortes yalnızca Medleri yönetmedi. Perslere saldırdı. Saldırdığı ve otorite altına aldığı ilk halk Perslerdi.” şeklinde not etmiştir. Med ordusunu toparlayan ve babasının krallığını yeniden inşa eden Phraortes’in mirasçısı Kyaksares’ti (12).

9. Shahbazi, 1997.
10. Helm, 1981.
11. Phraortes’in Asur başkentine yapılan bir saldırıda ölüp ölmediğinden emin değiliz; ancak Asurlar tarafından öldürülmüşe benziyor. Krş. Brown, 1988; Helm, 1981
12. Sancisi-Weerdenburg’un “Med İmparatorluğu” terimini sorguladığı makale (1988) sonrasında “Med İmparatorluğu” başlığı akademisyenler arasında daha fazla kullanılmadı. Krş. Kuhrt, 1995.

Bununla birlikte Kyaksares iktidarının yirmiz sekiz yılını İskit akınları ile mücadele ederek geçirdi. Nihayet İskit beylerini kovdu ve ülkesini tekrar elde etmiş oldu. M.Ö. 612’de Babil ve Medler Ninova’yı ele geçirdiğinde iktidarının kırkıncı yılıydı (yirmi sekiz yıllık İskit egemenliği bu süreye dahil). Astyages Kyaksares’in oğluydu. M.Ö. 585’te babasının ölümünden sonra Med tahtına çıktı ve otuz beş yıl iktidarda kaldı. İktidarının sonunda Pers İmparatorluğu’nun kurucusu Büyük Kiros tarafından yenilgiye uğratıldı.

 Herodot’un M.Ö. 7. yüzyıldaki Med devletine dair verdiği kısa açıklama başka herhangi bir tarihi kaynak ile desteklenmeksizin iki bin yıl boyunca tek başvuru kaynağı olarak kaldı. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Asur çalışmalarında yaşanan gelişmeler ve Geç Asur metinlerinin anlaşılması ile Medlerin erken tarihi için bağımsız kaynaklar oluşmuş oldu. 1869’da George Smith, M.Ö. 715 yılında Asur kralı II. Sargon tarafından Kuzey Suriye’ye sürgüne gönderilen Mannea valisi Daikku ile Med kraliyet ailesinin kurucusu Deiokes arasında bağlantı kurdu (13). Ayrıca Winckler’in II. Sargon yıllıklarında geçen mekan adı Bit-Daiukk kelimesini (Deiokes’in evi) okuması (14) ve Kashtrian adlı Zagroslu asinin Deiokes’in oğlu Phraortes ile eşlestirilmesi (15) sonrasında Herodot’a ait açıklamaların tarihselliği adına kanıtlar ortaya çıkmışa benziyordu.

 Asur metinlerinde geçen “Daiukku” ve “Kashtrait” isimlerinin Deiokes ve Phraortes ile eşleşebileceğine ya da eşleşemeyeceğine dair önerileri bir kenara bırakırsak (16) en önemli soru; Herodot’un bahsettiği merkezileşmiş Med devleti ve Medlerin Persler üzerinde kurduğu hakimiyet arkeolojik kanıt ve birincil kaynaklar ile nasıl doğrulanacak? Örneğin, Herodot, Deiokes döneminde (I. 95-97) köy yaşamından şehir yaşamına geçişten bahsederken Asur kaynaklarında yalnızca (arkeolojik kanıtlarla da doğrulanabilen) savunma sistemleri ve köylerle ilgili anlatılar bulunmaktadır (17).

13. 20. yüzyılın ikinci yarısı ve sonrasında gerçekleştirilen Med tarihi ve Zagros Geç Asur coğrafya çalışmaları hakkında daha fazla bilgi için bkz: Genito, 1986; Levine, 1973, 1974.
14. Winckler, 1889.
15. König, 1934; Genito, 1986.
16. Öneri hakkında daha fazla bilgi için bkz: Helm, 1981; Diakonoff, 1985; Brown, 1988; Briant, 1996.
17. Genito, 1986. Medlerin tarihi ile ilgili arkeolojik kanıtlar hakkında daha fazla bilgi için bkz: Genito, 1986.

Horasan rotasının güneyinde kalan ve M.Ö. 7. yüzyıla tarihlenen Godin Tepe ve Nuş-i Can Tepe adlı iki yerleşmede kazı çalışmaları yürütüldü. Med olarak tanımlabilirler (18). Clare Goff tarafından Med etkisine maruz kaldığı düşünülen Baba Can Tepe ile birlikte diğer her iki yerleşme Med sosyo-politik yapısında gözlemlenen önemli bir değişimi yansıtıyor (19). Yerleşmelerden biri savunma öğeleri kullanmaya başlıyor ve hepsi çoklu sütuna sahip salonlarıyla birlikte önemli yapılar barındırmakta (20). En önemlisi de M.Ö. 6. yüzyılın başlarında adı geçen yerleşmeler etraflarında dağınık halde bulunan küçük yerleşmelerin sayısını azaltmışa benziyor (gelişmekte olan güçlü bir devlet yorumunu destekleyen ender kanıtlardan biri) (21). Bruno Genito’nun belirttiği üzere, “Bu kazılarda dikkate değer önemli bir maddi kültüre ve sanatsal değere sahip herhangi bir nesneye rastlanmamıştır. Med sanatı olarak tanımlanan birkaç maddi örnek oldukça uzak lokasyonlarda ortaya çıkarılmıştır.” (22) Med başkenti Ekbatana’dan elde edilme güvenilir bir kanıt olmamasından ötürü bahsi geçen yerleşmeler yazılı kaynaklar ile eşleştirme yapabileceğimiz yegane arkeolojik alanlardır (23).

 Yukarıda anılan yerleşmelerin kötü koruma koşulları ve Medlere dair ilave kanıtların bulunmaması bazı akademisyenlerin, “Medler muhtemelen bir aşiret konfederasyonundan öteye geçememişti” şeklinde spekülasyon yapmalarına neden olmuştur.

18. Med dönemi İranının arkeolojik arka planı için bkz: Dyson, 1965; Young, 1967; ayrıca Godin Tepe yerleşmesi için bkz: Young ve Levine, 1974. Nuş-i Can Tepe için bkz: Stronach, 1968, 1969; Roaf ve Stronach, 1973; Stronach, 1978. Baba Can’daki olası Med etkisi için bkz: Goff, 1968, 1969, 1977, 1978. 
19. Goff, 1978.
20. Kuhrt, 1995; Calmeyer, 1987.
21. Kuhrt, 1995.
22. Genito, 1986.
23. Ekbatana’da (modern Hamadan) Dr. M. Sarraf yönetimindeki İranlı arkeologlarca kazı çalışmaları yürütülmekte. Ekbatana’nın önemli bir yerleşme olduğunu işaret eden birçok arkeolojik buluntuya ulaşılmasına rağmen, “yerleşme Herodot’un tanımladığı Med başkentiydi” iddiasını kesin bir dille doğrulayamıyoruz.

Örneğin, Sancisi-Weerdenburg M.Ö. 7. yüzyılda Nuş-i Can, Godin Tepe ve Baba Can temelinde devlet oluşumuna dönük bir gelişmenin yaşandığını öne sürmekte (24). Ancak bu şey yerel merkezlerin büyümesini tetikleyen Asur tehditi ve bölgesel ticaret taleplerinin bir sonucuydu (25). Bu bağlamda Amelie Kuhrt da, “Medlerin Kızılırmak’tan İran platosuna değin uzanan alanda bazı iktidar modellerini tecrübe ettiğine dair olasılık mevcut olsa da, bu durumun doğası ve hangi seviyelere ulaştığı belirsizdir.” şeklinde not etmiştir. Kuhrt ayrıca, “Asur’a karşı açılan savaş Babil ile ortak yürütülmüştü, ancak Asur devletinin yok edilmesi ile boşalan topraklardan faydalanan sadece Babil olmuştu.” görüşünü paylaşmaktadır. Lidya ile girişilen savaş iki tarafın yenişememesi ile sonuçlanmış ve Persler ile yaşanan çatışma ise Medlerin yok olmasına neden olmuştur. Tüm bu yaklaşımların temelinde kabul edebileceğimiz şey (geleneksel anlamda devlet yapısı olmasa bile), oldukça büyük askeri güçleri hareket ettirebilmek bazı iktidar modellerini tecrübe etmiş Medlerin operasyon yetenekleri arasında olmalıydı (26). Günümüzde birincil kaynaklar, güncel arkeolojik kanıtlar ve Med başkenti Ekbatana’dan çıkarılma yeni kanıtların yokluğunda önerebileceğimiz tek sonuç; M.Ö. 7. yüzyılda Nuş-i Can, Godin Tepe ve Baba Can devlet oluşumuna dönük belli bir gelişmeye tanıklık etmiştir. Medler Herodot’un öne sürdüğü gibi devlet oluşumunu tamamlamış olsalar bile bu şey kısa sürmüşe ve muhtemelen kendi yurtlarına idari merkez inşa edemeden ya da Güney Batı İran’da bulunan Pers aşiretlerini otorite altına alamadan ortadan kalkmışa benziyor.

 Herodot’a ait Perslerin Medlerce yönetildiği açıklaması muhtemelen kendisine ait, “Medler, Asur imparatorluğuna son vererek ülke sınırlarını Kızılırmak nehrine değin genişleten ve bu sayede bölgesel güçler arasına giren emperyal bir devlet kurdu” varsayımına dayanıyordu. Ancak Herodot’un, “Persler, Medler tarafından boyunduruk altına alınan ilk halktı” (27) ya da “Persler bir zamanlar Medler tarafından yönetiliyordu” ifadelerini doğrulayabilecek erken bir kanıt yok. Perslerin Medlerle olan ilişkisini açıklığa kavuşturabilmek için bazı kanıtların mercek altına alınması zorunlu görünüyor.

24. Hasanlu IV ve Baba Can’ın Medlerle ilişkilendirilmesi tartışmalı. Tartışma bahsi geçen yerleşmelerden elde edilme belirsiz tipteki birçok sanatsal ürün için de geçerli. Krş. Genito, 1986.
25. Sancisi-Weerdenburg, 1988, 1994; cf Genito, 1986; Kuhrt, 1995; Boardman, 2000.
26. Kuhrt, 1995. Krş. Sancisi-Weerdenburg, 1988.
27. Herodotus, I. 102.

 Herodot’a göre Medler yukarıda bahsedilen bölgede dağınık halde yaşayan altı aşirete ayrılıyordu (I. 101). Dil bilimsel ve kültürel anlamda Medlerle oldukça yakın akrabalık ilişkileri bulunan Persler diğer bir İrani halktı ve Elam şehri Anşan’a bakacak şekilde Med topraklarının güney sınırlarında yaşıyorlardı. Perslerin on iki aşirete ayrıldığını Xenophon’dan (Cyropaedia 1, 2, 3) biliyoruz. Herodot’a kulak verecek olursak içlerinden on tanesini isimlendirebildiği birçok Pers aşireti bulunuyordu (I. 125). Buna ek olarak, III. Shalmaneser iktidarının yirmi dördüncü yılında Parsa ülkesinin yirmi yedi kralından hediyeler kabul ettiğini aktarmaktadır (28). Bir yandan bu bilgi diğer yandan Kiros ve Büyük Darius dönemine ait tarihi kanıtlar gösteriyor ki, Pers aşiretlerinin sayısı ve İran’a yapmış oldukları göç esnasında iskân ettikleri topraklar Medlerin sahip olduklarından az olmamalı. Ayrıca Asur metinlerinde Orta Zagroslarda yer alan Harhar, Namri ve Med halklarıyla birlikte anılmalarının dışında daha güneydeki Ellipin, Anzan ve Elam gibi halklarla da anılmaları (29), Pers çiftçi ve hayvancılarının Parsa’nın lokasyonu olarak tanımlanan Mahidasht bölgesinden daha geniş bir alana yayılmış olabileceklerini göstermektedir (30). Asur’un Parsa/Parsua şeklinde andığı Persler tarafından iskân edilmiş toprakların çok büyük ihtimalle Mahidasht ovasından doğuya, Orta İran’a doğru uzandığı ve güney batıda Elam-Anşan sınırı ile kuzeyde Medler ile Messi ve yine Harhar gibi İranlı olmayan beylikler ile sınırlandırıldığı kabul edilebilir (31).

28. LAR I, no: 581; krş. Zadok, 2002.
29. Levine, 1974; krş. Levine, 1982; bu yerleşmelerin lokasyonları hakkında daha fazla bilgi için bkz: Waters, 1999.
30. Mahidasht, Levine tarafından Orta Zagroslardaki Pers yerleşmesi olan Parsa olarak önerilmiştir (1974); krş. Potts, 1999.
31. Bölgenin arkeolojik ve coğrafik konumu için bkz: Levine, 1969, 1974; Stein, 1938; krş. Matheson, 1976. Parsa’nın lokasyonu için bkz: Imanpour, 1998.

 Yukarıda bahsi geçen kanıtlar dahilinde Pers aşiretlerinin iskân ettiği topraklar; Orta Zagroslardan Orta İran’a, Kirman ile Yezd’e, ordan da Güney Zagroslar ile Elam-Anşan sınırlarının içine ve hatta ötesine dek uzanan alandaki lokasyon eşleştirmeleriyle (32-33), Kuzey Batı İran’da Medler tarafından iskân edilenden daha geniş olmalıdır.

 III. Shalmaneser ile II. Sargon dönemlerine tarihlenen ve Zagros beyliklerine yapılan seferleri anlatan Asur metinlerinden Zagros bölgesinde Persler ya da Medler arasında kayda değer bir siyasi birliğin sağlanamadığı sonucunu çıkarabiliriz (34). Şeflerin yönetimi altında yaşayan dağınık aşiretler şeklinde bahsedilmekteler (35). Kendi aralarında birlik olma arayışları İrani halklara ve Batı İran’da yaşayan diğer beyliklere karşı sürekli hale gelen Asur tehditi sonrasına denk geliyordu (36). Batı İran’ın söz konusu politik ve askeri durumu ile Orta Zagroslar ve Güney Batı İran’da bulunan Perslerin güçlü posizyonları birlikte ele alındığında (37), Medlerin Perslerle koalisyona girmek yerine onları kendi iktidarları altına almak için girişimde bulunmaları olası gözükmemektedir. Özellikle Pers aşiretlerinin sayısı tekrar akla geldiğinde güneyde Persler tarafından iskân edilen topraklar Medlerin ellerinde tuttuklarından daha az değildi. Diğer bir anlatımla Batı İran’a karşı sıklıkla gerçekleştirilen Asur seferleri İranlıların kendi aralarında savaşmasına fırsat vermemiştir.

32. Shahbazi, 1998/I377; Imanpour, 1998. 
33. Örneğin bazı akademisyenler Parsumah’ı Anşan/Parsa sınırları içinde tanımlıyor. Krş. Potts, 1999; Reade, 1995.
34. Bkz: Medvedskaya, 1999.
35. LAR I, no. 581, 587, 588, 637 ve LAR II, no. 146, 148.
36. Sancisi-Weerdenburg, 1998; Shahbazi, 1997.
37. M.Ö. 7. yüzyılın başlarında ve ortalarında Perslerin askeri kabiliyetleri hakkkında daha fazla bilgi için bkz: Waters, 1999. 

 Herodot’a göre (I. 95-100) Medlerin kendi aralarında siyasi birlik sağlama arayışları artan Asur saldırıları sonrasına denk geliyordu (38). Söz konusu siyasi birlik eş zamanlı olarak Persler arasında da sağlanmış olabilir (39). Aksi takdirde politik bir ilerleme olmaksızın dağınık halde yaşayan aşiretlerden meydana gelen Perslerin M.Ö. 691’de Anzan, Ellipin ve Elam tarafından oluşturulan Asur karşıtı ittifağa katılmaları imkansızdı (40). Tarihi kanıtlar Perslerin M.Ö. 691 yılında Med vasalı yerine bağımsız bir aşiret devletiymiş gibi hareket ettiğini göstermekte. Şöyle de denebilir; Asur tehditi ve tüm bölgede (özellikle de Batı İran’da) hissedilen baskının artması bölgesel beyliklere kendi aralarında işbirliği ya da koalisyon yapma fikri dışında başka herhangi bir alternatife fırsat vermeyecek denli ciddiye benziyor. Devamında Medlerin Deiokes, Perslerin ise muhtemelen Ahameniş önderliğinde birleştiğini görüyoruz. Özetle bağımsız bir şekilde Anzan, Ellipin ve Elam ittifağına katıldıkları yıl olan M.Ö. 691’den önce Perslerin Med hakimiyetini kabul ettiklerini gösteren kanıt bulunmamaktadır (41).

 Ninova’nın düştüğü tarih olan M.Ö. 612’ye değin devam eden Asur tehditinin bölgesel bir probleme dönüştüğünü baz aldığımızda yukarıdaki varsayım M.Ö. 691 ile M.Ö. 612 yılları arasında da geçerli kabul edilebilir. Olası Asur saldırılarından kendilerini korumak amacıyla Batı İran halkları arasında bir çeşit işbirliği zorunluluğu vardı. Bu nedenle birbirleriyle yakın akrabalık ilişkileri bulunan bu iki İranlı halkın arasında ciddi bir kavganın meydana geldiğine ya da M.Ö. 612’den önce Medlerin kendi otoritesini Persler üzerine yaymaya çalışmasına ikna olmak oldukça güç. Phraortes’in Perslere saldırdığını ve onları Med otoritesi altına aldığını iddia eden Herodot’a ait açıklamaların doğruluğunu gösteren birincil tarihi kanıtlar bulunmamaktadır. Aksine tarihi kanıtlar gösteriyor ki, Phraortes döneminde Persler Güney Batı İran’da kendi bağımsız devletlerini kurdular ve bu dönemde herhangi bir çatışma yaşanmadı.

38. Krş. Diakonoff, 1985; Helm, 1981; Brown 1988. 
39. Pers hanedanlığının kronolojik sıralaması hakkında Miroschedji (1985, sayfa 280-285) tarafından üretilen tartışmalı öneri haricinde, Perslerin Ahameniş önderliğinde birleşmesini Medlerin siyasi birliklerini tamamladığı tarihle eş zamanlı olacak şekilde M.Ö. 700 civarına yerleştiren öneriler de ortaya atıldı. Krş. Cameron, 1936; Shahbazi, 1970; Schmitt, 1985; Yamauchi, 1990. 
40. LAR II, no. 252.
41. Ibid.

 Büyük Kiros’un anlatısına göre Persler Kiros’tan önceki üç kuşak boyunca Anşan/Parsa’da büyük kral tarafından yönetildi (42). Kiros’un anlatısı, “Kuraş, Parsumaş ülkesinin kralı, (Asurbanipal’e ait) büyük zaferi işitti … ve oğlu Arukku’yu barış adına vergi ödemesi için Ninova’ya gönderdi.” (43) şeklinde bilgi veren bağımsız bir Asurbanipal metni ile teyit edilmiş oluyor. Birçok akademisyen Asurpanibal metinlerinde geçen Kuraş’ın Anşan/Parsa’yı yaklaşık olarak M.Ö. 640’larda yöneten ve aynı zamanda Büyük Kiros’un dedesi olan I. Kiros olabileceğini kabul etti (44). Eğer bu durumu doğru kabul edersek Anşan/Parsa’daki I. Kiros iktidarı Medya’daki Phraortes iktidarı (M.Ö. 646-625) ile çağdaş olabilir (45). Herodot’a göre (I. 102) eğer I. Kiros Phraortes’in vasalıysa, Asurbanipal’in kesin zaferi için endişelenmesi ve oğlunu barış adına vergi ödemek için Ninova’ya göndermesi için ortada bir neden yok gibi duruyor.

 Birincil kaynaklar söz konusu tarihi olaylardan en az dört nesil sonra Herodot tarafından yazılmış alıntıları doğrulamıyor (46). Çağdaş kaynaklar Phraortes iktidarı esnasında Güney Batı İran’da, özellikle de Anşan/Parsa’da Med varlığını işaret eden herhangi bir bilgi sunmamaktadır. Bu iki halk arasında Perslerin Medlerce yönetildikleri sonucunu çıkarabileceğimiz çatışma kaydedilmemiştir (47). Phraortes’i M.Ö. 674 ile M.Ö. 653 tarihleri arasına yerleştirerek Asur kaynaklarında geçen “Xshathrita” ile eşleştiren Diakanoff’a ait alternatif kronolojiyi (48) izlesek de Persleri Med otoritesi altında tanımlamak mümkün görünmüyor. Çünkü Perslere dair hiçbir şeyden bahsetmeyen Xshathrita yemin metni Medya hakkında dahi kapsamlı bilgi vermiyor, yalnızca Xshathrita’nın krallığı ile sınırlı tutuluyordu (49).

42. Pritchard, 1969.
43. Weidner, 1931-1932.
44. Young, 1988; Cook, 1983. I. Kiros dönemini M.Ö. 646’dan sonraki tarihlere yerleştiren en erken Akhamenid kronolojisi hakkındaki son tartışma için bkz: Miroschedji, 1985; krş. Briant, 1984.
45. Med kronolojisi için bkz: Scurlock, 1990.
46. Young, 1988.
47. Cf. Briant, 1996.
48. 1985.
49. Ibid.

 Üstelik Parsa söz konusu zaman diliminde Asur egemenliğinin altındaymış gibi duruyor, zira şehre kargaşa hakimken ya da Manna saldırısı yaşandığında Parsa valisi yardım isteyen mektubu (No. 165) Medlere değil Asur kralına gönderiyor (50). Ayrıca Herodot’a ait Phraortes iktidarıyla ilgili açıklamalar, bu bağlamdaki diğer açıklamaları Asur kaynakları ile eşleştirildiğinde daha da problematik bir hâl alıyor. Herodot’a göre (I. 102) Phraortes Perslere saldırdı ve onları Med otoritesi altına aldı. Herodot devamında Phraortes’in Asur’a karşı sefere çıktığını ve Asur ile yapılan savaşta öldüğünü aktarmaktadır (51). Ancak, Phraortes’in Asur’a karşı sefere kalkışmış ve onlarla yapılan bir savaşta ölmüş olabileceğine dair Asur metinlerinde herhangi bir ima geçmemektedir. Özellikle Phraortes’in söz konusu savaşta hayatını kaybettiğini kabul edecek olursak eğer Asur metinlerinden gizlenebilecek kadar küçük bir gelişme değildi bu durum. Asur, sözümona, Medler ile giriştikleri savaşa dair bir şey bilmiyordu. Asur metinlerinin bir tanesi bile bu olaydan bahsetmemektedir. Hiçbir çağdaş kaynağın Herodot’a ait, Phaortes’in Perslere saldırmış ve yine onları Pers egemenliği altına almış olabileceğine dair açıklamayı doğrulamaması nedeniyle Herodot’un Pers-Med ilişkisi ile ilgili açıklamaları güvenilmez bir hâl alıyor.

 Alternatif olarak hiçbir kanıt olmaksızın Cameron ve Dandamaev tarafından önerilen (52), Perslere saldıran ve Büyük Kiros’un ya da Darius’un ataları tarafından nesiller boyu yönetilmiş Anşan/Parsa Krallığı’nın sonunu getiren kişinin bir ihtimal Kyaksares olduğu görüşünü kabul edebiliriz. Ancak bu öneriye karşı kimi itirazlar da yükselebilir. Öncelikle, Herodot’a göre Kyaksares döneminde Med toprakları yirmi sekiz yıl İskit işgali altında kaldı. Eğer bu doğruysa bölgedeki İskit varlığı süresince Kyaksares tarafından Perslere karşı organize edilmiş bir saldırı girişimine inanmak için hiçbir nedenimiz yok. Dahası İskit egemenliğinin yıkılışının ardından Kyaksares çok büyük ihtimalle Asur’a karşı hayati öneme sahip bir savaşa katılmak için hazırlık yapıyordu. Böylelikle, özellikle de Güney Batı İran’ın dominant gücü olan Perslerin kolay bir şekilde Med hakimiyetine girmeyeceklerini hatırladığımızda, Kyaksares’in Perslere saldırmaktansa onlarla ittifak arayışına girmesi akla daha yatkındır. 

50. Ibid.
51. Cf. Briant, 1996.
52. Dandamaev ve Lukonin, 1989; Cameron, 1936

 Ninova’nın düşüşü ve Medlerin bölgede büyük bir güç olarak belirmesinin ardından Persleri de kapsayacak şekilde komşuları kontrol altına almaya çabalayan bir Med otoritesini öngörmek makul kabul edilebilir. Ancak bu şey olası değildi çünkü; birincisi aralarında yakın akrabalık ilişkileri vardı ve dahası Perslerin Elam-Anşan da dahil olacak şekilde Güney Batı İran’da kurdukları hakimiyet ve askeri kabiliyetleri Medlerce biliniyordu. Kısaca Persleri kontrol altına almanın zor olduğunu biliyorlardı. Çünkü politik anlamda İran’ın bu iki grubu arasında çok fazla fark yoktu (53). Her iki grup da aynı askeri aktivitelere ve organizasyona sahip yarı göçerdi. Tek fark Perslerin sahip olduğu toprak ve nüfus Medlerin sahip olduğundan oldukça fazlaydı. Ayrıca Elamlarla iç içe geçen Persler Anşan/Parsa’daki iktidarı sağlamlaştırmışa ve M.Ö. 7. yüzyılın sonunda Güney Batı İran’da büyük bir güç olmayı başarmışa benziyor (54). Sonuç olarak Medler için Pers iktidarını devirmek ve onları otorite altına almak kolay bir iş değildi. Bu öneri Med kralı Astyages’in politik ilişkileri sağlamlaştırmak adına kızını bir Persli ile evlendirdiğini anlatan Herodot’a ait açıklama ile anlamlı hâle gelir.

 Herodot’a göre (I. 107) Astyages kızlarından birini Pers prensi Kambises ile evlendirdi (55). Astyages ayrıca henüz bir prensken diğer bir kızını Asur karşıtı ittifakta müttefigi olan Babilli bir prensle evlendirmişti. Bu hikayelerin tarihselliği her zaman şüpheli kabul edilmiştir ancak gerçeğe dair küçük kırıntılar taşıyabilirler. Burdaki kırıntı söz konusu krallıklar arasında bir çeşit politik ittifakın gerçekleşmiş olabileceğidir (56). Medlerin Babil ile Pers varlığını olasılıkla aynı düzeyde kabul ettiği sonucu da çıkarılabilir. Diğer bir anlatımla Medler güney sınırlarında yer alan Persleri bağımsız bir krallık olarak kabul etmiştir. Onları güçlü ve bağımsız bir güç olarak tanıyorlardı. Aksi takdirde kralın bir vasala ya da otoritesini kabul eden bir soyluya kız vermesi politik anlamda uygun değildi.

53. Shahbazi, 1970.
54. Tuplin, 1994; Helmi 1981; Sancisi-Weerdenburg, 1988.
55. Cf. Briant, 1996, 1984; Ben-Gurion, 1974.
56. Brosius, 1996.

Herodot’un işaret ettiği üzere (I. 107-130), kötü bir rüyadan sonra Astyages kızını Pers Kambises ile evlendirir. Çünkü kızının onu tahtından edebilecek bir Med soylusu doğurmasından korkmaktadır. Astyages’in ölümünden sonra kızının dünyaya getirdiği çocuğun tahta geçmesi tartışmasız yasal bir haktı (57). Aslında Pers soylusu ile yapılan bu evlilik aracılığıyla Med kralı Persleri vasal değil bunun yerine müttefik olarak kabul etmiş oldu. Bir üçüncü şey, Babil ile yaptıkları işbirliği sayesinde Asur İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmalarına rağmen, Medler halen Anşan’daki Pers kralını devirecek denli güçlü bir imparatorluk izlenimi vermiyordu (58). Stronach’ın not ettiği üzere Pers prensine kız vermek Medler ile bölgede büyük bir güç olan Persler arasındaki politik ilişkiyi güçlendirmek adına iyi bir başlangıç olabilirdi (59). Yukarıdaki öneri birincil kaynaklar ile güçlü bir seçenek haline geliyor. Ayrıca, Herodot Astyages’in varolan bir isyanı bastırmak yerine Persleri boyunduruk altına almak için saldırdığını kaydediyor.

 Herodot’a göre savaş için ilk önce Medler yürüyüşe geçti. Herodot’un bu raporu, “Astyages ordusunu topladı ve fetih için Anşan kralı Kiros’un üstüne yürüdü” şeklinde bilgi veren Babil kronikleri ile doğrulanabiliyor (60). Nabonidus’un rüya metinlerinden ise ilk saldıran tarafın Persler olduğu sonucunu çıkarmak mümkün. Ancak ne rüya metinleri ne de kronolojik metinler Büyük Kiros’u Astyages’in vasalı olarak tanıtıyor (61). Babil kronikleri Astyages “fetih” için yürüdü şeklinde görüş bildiriyor. Kronik, Medlerin Persleri vasal yapabilmek adına sefere çıktıklarını güçlü bir şekilde gösteriyor.

 Perslerin olası bir erken tarihte Medler tarafından boyunduruk altına alındığına ve Kiros’un asi olarak isimlendirildiğine dair tek kanıtımız söz konusu tarihi olaylardan en az dört kuşak sonra Herodot’un yazmış olduğu ikincil kaynakta karşımıza çıkıyor (62). Bununla birlikte Young’ın ileri sürdüğü öneri (Herodot’a ait Pers topraklarının Phraortes tarafından fethedildiği açıklaması Orta Zagroslarda yer alan Parsa/Parsuash/Parsumash’a yönelik bir ima olabilir) (63) tarihi kanıtlar ile desteklenemediği için olası görünmüyor. 

57. Frye, 1962.
58. Kuhrt, 1995.
59. Stronach, 1971; Shahbazi, 1970.
60. Brosius, 2000; Grayson, 1975.
61. Ibid.; Thomas, 1958.
62. Young, 1988.
63. Ibid.

Daha önce belirtildiği üzere Perslerin politik birliği Medlerinki ile eş zamanlı tamamlanmışa benziyor ve eğer öyleyse Persler Orta Batı İran’da dahi Medlerin tebası olmayabilirler. Bir ikincisi Batı İran’a yapılan seferleri anlatan Asur metinlerinde Perslerin Med vasalı olduklarına dair herhangi bir imaya rastlanmamakta. Üç, Asur’un sıklıkla Batı İran’ı tehdit ettiği dönem söz konusu bölgede yer alan beyliklerin kendi aralarında çatışmasına fırsat vermedi. Bunun yerine Orta Zagroslarda Namri ve Harhar ve yine güneyde Anzan ve Elam ile Persler arasında gerçekleşen ittifaklara benzeyecek şekilde Asur tehditi yaşayan İran beyliklerinin kendi aralarında ittifak arayışına girmeleri gerekiyordu (64).

 Tüm bunlarla birlikte mevcut bilgilerimiz (hem Orta Batı İran’da Pers isminin ortaya çıktığı dönemde hem de Anşan/Parsa’da iktidar oldukları dönemde), Perslerin Med vasalı olabileceklerini ya da Med krallarınca yönetilmiş olduklarını gösteren güçlü bir kanıtın ve birincil kaynağın olmadığını gösteriyor. Astyages’in iktidarında Medler ile Persler arasında gerçekleşen savaştan önce bu iki İranlı halk ciddi bir düşmanlık olmaksızın yüzyıllarca barış içinde yaşamışa benziyor. Gerçekte savaş Astyages’in torunu olan Büyük Kiros’un Anşa/Parsa’da iktidara geldiği ve yine Pers sınırlarını Susa’ya doğru genişlettiği tarihi takip eden süreçte meydana geldi (65). Bu gelişmelerden sonra Astyages’in müzakere için torunu Kiros’u davet etmiş olması yüksek bir olasılık. Ancak davet Kiros tarafından reddedildiğinde Persleri kontrol altına almak için onlara saldırmaya karar vermiş olmalıdır. Bu iki akraba ve bağımsız halk arasında yaşanan ve Medlerin Pasargad düzlüğündeki büyük savaşta yenilgiye uğratılarak Kiros’un hem Med hem de Pers tahtını ele geçirmesi ile sonuçlanan çatışma muhtemelen üç yıl sürdü. Buna karşın savaş iki halk arasında herhangi bir düşmanlığın doğmasına neden olmadı. Büyük Kiros sonrasında Med tahtına geçen Pers kralları asla bir hanedanlığın diğeri ile yer değiştirmesi olarak görülmedi. Meşru kabul edildiler.

64. Levine, 1974, 1982; Waters, 1999.
65. Smith, 1924; Olmstead, 1948.

 Akamenid dönemde Medler yüksek mevkilere sahip oldu ve hatta Kiros Perslere Med pelerini giymelerini emretti. Magiler hükümdarlık sarayında gerçekleşen Pers törenlerine katıldı (Cyropaedia, VIII, 3: 10, 34) (66). Eski Pers yazıtlarında Med isimleri (kimi istisnalar dışında) çoğunlukla Persler ile birlikte anıldı. Bununla birlikte Akamenid dönem heykeltraşlığında Pers seçkinleri Medler ile yan yana tasvir edildi (67). Kiros’un başarısı Medleri ve Persleri tek bir politik çatı altında toplayabilmesiydi. Dışardan bakanlar için Akamenid İmparatorluğu bu iki halka aitti (68) öyle ki; Tevrat’ta beş defa anılan Med ve Pers halklarının baskı olmaksızın bir araya geldiklerinden bahsedilir (69).

66. Örneğin, M.Ö. 546 yılındaki Anadolu seferinde orduyu yöneten bir Med generalini biliyoruz (Herodotus, I. 156). Ayrıca, Texmapada ve Vindafarana (Intapherne) Büyük Darius’un statü sahibi memurlarıydılar (Kent, 1953).
67. Schmidt, 1953. Sayı I. Akhamenid dönemde Medlerin özel konumlarını gösterecek şekilde Pers satraplıklarından sonra Med satraplık isimleri sıralanır. Krş. Kent, 1943.
68. Fyre, 1962; Boardman, 2000.
69. Ben-Gurion, 1974.

Kaynakça:

Ben-Gurion, D., 1974. “Cyrus, the King of Persia”, AcIr 1: 127-134.
Boardman, J., 2000. Persia and the West: An Archaeological Investigation of the
Genesis of Achaemenid Art, Tames and Hudson, London.
Briant, P., 1984. “La Perse avant l’Empire: un état de la question”, IrAnt 19: 73-118.
Briant, P., 1996. Histoire de L’Empire Perse: De Cyrus a Alexandre, Paris.
Brosius, M., 1996. Women in Ancient Persia 559-331, Oxford Classical Monographs, Oxford.
Brosius, M., 2000. The Persian Empire from Cyrus II to Artaxerxes I, The London Association of Classical Teachers, London.
Brown, S. C., 1988. “The Medikos Logos of Herodotus and Evolution of the Median State”, in A. Kuhrt and H. Sancisi-Weerdenburg eds., Achaemenid History III: Method and Theory, Leiden, pp. 71-86.
Calmeyer, P., 1987. “Median Art and Architecture”, Enclr 2: 565-569
Cameron, G. G., 1936. History of Early Iran, Chicago.
Cook, J. M., 1983. The Persian Empire, New York.
Dandamaev, M. A. and V. G. Lukonin, 1989. The Cultural and Social Institutions of Ancient Iran, Philip L. Kohl, ed., Cambridge.
Diakonoff, I. M., 1985. “Media”, CHI 2: 36-149.
Dyson, R. H. Jr., 1965. “Problems of Protohistoric Iran as Seen from Hasanlu”, JNES 24/3: 193-217.
Dyson, R. H. Jr. and O. W. Muscarella, 1989. “Constructing the Chronology and Historical Implications of Hasanlu IV”, Iran 27: 1-27.
Frye. R. N., 1962. The Heritage of Persia, London.
Genito, B., 1986. “The Medes: A Reassessment of the Archaeological Evidence”, East and West 36: 11-87.
Goff, C., 1968. “Luristan in the First Half of the First Millennium BC”, Iran 6: 105-134
Goff, C., 1969. “Excavation at Baba Jan 1967: Second Preliminary Report”, Iran 7: 115-130.
Goff, C., 1977. “Excavation at Baba Jan, the Architecture of the East Mound, Levels II and III” Iran 15: 103-140.
Goff, C., 1978. “Excavation at Baba Jan: The Pottery and Metal from Levels III and II”, Iran 16: 29-66.
Grayson, A. K., 1975. Assyrian and Babylonian Chronicles, Texts from Cuneiform Sources 5, Locust Valley and New York.
Helm, R. R., 1981. “Herodotus’ Medikos Logos and Median History”, Iran 19: 85-90.
Herodotus, 1987. The History of Herodotus, D. Grene, trans., Chicago and London.
Imanpour, M. T., 1998. The Land of Parsa: The first Persian Homeland, PhD thesis which has been submitted to the University of Manchester.
Kent, R. G., 1943. “Old Persian texts”, JNES 2: 302-306.
Kent, R. G., 1953. Old Persian: Grammar, Texts, Lexicon, 2nd ed., New Hawen.
König, F. W., 1934. “Alteste Geschichte der Meder und Perser”, DAO 33/3-4: 4-61.
Kuhrt, A., 1995. The Ancient Near East c. 3000-330 BC, Vol. 2, London.
Levine, L. D., 1969. Contribution to the Historical Geography of the Zagros in the Neo-Assyrian Period, PhD dissertation in the University of Pennsylvania.
Levine, L. D., 1973. “Geographical Studies in the Neo-Assyrian Zagros-I”, Iran 11: 1-27.
Levine, L. D., 1974. “Geographical Studies in the Neo-Assyrian Zagros-II”, Iran 12: 99-122.
Levine, L. D., 1982. “Sennacherib’s Southern Front, 704-689 BC”, JCS 34: 28-57.
Luckenbill, D. D., 1973. Ancient Records of Assyria and Babylonia, 2 vols., 2nd reprinting by Greenwood publisher, New York.
Matheson, S. A., 1976. Persia: An Archaeological Guide, London.
Medvedskaya, I. N., 1992. “The Question of the Identification of 8th-7th Century Median Sites and the Formation of the Iranian Architecture Tradition”, AMI 25: 73-80.
Medvedskaya, I. N., 1999. “Media and its Neighbours I: The Localization of Ellipi”, IrAnt 34: 53-70.
Miroschedji, P. de, 1985. “La fin du royaume d’Ansan et de Suse et la naissance de l’Empire Perse”, ZA 75: 265-306.
Muscarella, O. W., 1987. “Median Art and Medizing Scholarship”, JNES 46:
109-160.
Olmstead, A. T., 1948. History of the Persian Empire, Chicago.
Potts, D. T., 1999. The Archaeology of Elam: Formation adn Transformation of Ancient Iran State, Cambridge University Press, Cambridge.
Pritchard, J. B. (ed.), 1969. Ancient Near Eastern Texts: Relating to Old Testament, 3rd ed., New Jersey.
Reade, J. F., 1995. “Iran in the Neo-Assyrian Period”, in M. Liverani, ed., Neo-Assyrian Geography, Pome: Quaderni di Geografia Storica 5: 31-42.
Roaf, M. and D. Stronach, 1973. “Tepe Nush-i Jan 1970: Second Interim Report”, Iran 11: 129-140.
Sancisi-Weerdenburg, H., 1988. “Was There Ever a Median Empire?”, in A. Kuhrt, and H. Sancisi-Weerdenburg, eds., Achaemenid History III: Methods and Theory, Leiden, pp. 197-212.
Sancisi-Weerdenburg, H., 1988. “The Orality of Herodotus, ‘Medikos Logos”’, in H. Sancisi-Weerdenburg, A. Kuhrt, and M. C. Root, eds., Achaemenid History VIII: Continuity and Change, Leiden, pp. 39-55.
Schmidt, E. F., 1953. Persepolis I: Structures, Reliefs, Inscriptions, OIP 68, Chicago.
Schmitt, R., 1985. “Achaemenid Dynasty”, Enclr 1: 414-426.
Scurlock, J. A., 1990. “Herodotus’ Median Chronology Again?!, including or
excluding”, IrAnt 25: 149-164.
Shahbazi, A. Sh., 1970. Cyrus the Great: Founder of the Persian Empire, Shiraz.
Shahbazi, A. Sh., 1997. “Army in Pre-Islamic Iran”, Iranian Journal of Archaeology and History 20: 22-37.
Shahbazi, A. Sh., 1998/1377. “The Entrance of the Persians to the History”, in M. Bagherzadeh, ed., Arjname-ye Iraj (in Persian), Tehran, pp. 601-613.
Smith, S., 1924. Babylonian Historical Texts Relating to the Capture and Downfall of Babylon, London.
Stein, A., 1938. “An Archaeological Journey in Western Iran”, GJ92: 313-342.
Stronach, D., 1968. “Tepe Nush-i Jan: A Mound in Media”, Bulletin of the
Metropolitan Museum of Art.
Stronach, D., 1969. “Excavations at Tepe Nush-i Jan 1967”, Iran 7: 1-21.
Stronach, D., 1971. “Cyrus the Great”, Revue d’achéologie et d’art Iraniens
7-8: 4-21.
Stronach, D., 1978. Pasargadae: A Report on the Excavation Conducted by the British Institute of Persian Studies from 1961 to 1963, Oxford. Thomas, D. W. (ed.), 1958. Documents from Old Testament Times, Society for Old
Testament Study, London.
Tuplin, C., 1994. “Persians as Medes”, in H. Sancisi-Weerdenburg, A. Kuhrt, and M. C. Root, eds., Achaemenid History VIII: Continuity and
Change, Leiden, pp. 235-256.
Waters, M. W., 1999. “The Earliest Persians in Southwestern Iran: The Textual Evidence”, JSIS 32: 99-107. Weidner, E. F., 1931-1932. “Die alteste Nachricht über das persische Königshaus Kyros I: ein Zeitgenosse Assurbanaplis”, AfO 7: 1-7.
Winckler, H., 1889. Die Keilschrifttexte Sargon 1, Leipzig.
Xenophon, 1914-25. Cyropedia, W. M. Miller, trans., 2 Vols., Cambridge,
Massachusetts: Harvard University Press.
Yamauchi, E. M., 1990. Persia and the Bible, Grand Rapids.
Young, T. C. Jr., 1967. “The Iranian Migration into the Zagros”, Iran 5: 11-34.
Young, T. C. Jr., 1988. “The Persian Empire”, 2nd ed., CAH 4: 1-111.
Young, T. C. Jr., and L. D. Levine, 1974. Excavations at Godin Tepe Project,
Second Progress Report, Royal Ontario Museum, Occasional Paper 26.
Zadok, R., 2002. “The Ethno-linguistic Character of Northwestern Iran and
Kurdistan in the Neo-Asyrian Period”, Iran 60: 89-153.

Alpha ya da Alfa: Bir Diğer Prehistorik Film Denemesi

 Film projesi yaklaşık iki yıl önce ilan edilmiş. 2016 başlarında casting işleri tamamlanarak çekimlere geçiliyor. Geçtiğimiz ay ise, proje süreci açısından anılması gerekli diye düşünüyorum, The Solutrean olarak belirlenen isim Alphaya çevrildi. İlgilenenlerin bildiği üzre Solutrean bir Üst Paleolitik kültürü. Kendine has ve öncüllerine oranla daha fazla incelik gerektiren (ya da daha fazla detay çalışılan) taş teknolojisi ile bilinmekte. İsim değişikliği isabetli olmuş zira yayınlanan ilk fragmandan anlaşılabiliyor; film bahsi geçen Üst Paleolitik kültüre odaklanmıyor. Bunun yerine insan toplumunun -bilinen- ilk kültüre alma yani evcilleştirme “başarısını” anlatıyor: Köpeğin evcilleştirilmesi

 Günümüz köpek ve kurt cinsleri Canidae (Köpekgiller) familyasına üye ve bununla birlikte ortak bir ataya sahipler. Köpekler kurtlardan türedi-türetildi demek, evcilleştirme işlemini ve sonucunu açıklayan en kısa ve yerinde ifade olacaktır. Filme döndüğümüzde, ortak atayı, filme de ismini veren, Alpha/Alfa isimli kurt canlandırmakta (Alfa aynı zamanda zoolojik bir terim; sürü içerisindeki dominant birey).

 Köpek ilk ne zaman, nerde ve nasıl evcilleştirildi bugün halen yanıt aranan sorular. İlk diyorum çünkü tıpkı diğer farklı kültüre alma/evcilleştirme süreçlerinde olduğu üzre, köpeğin evcilleştirilmesi de tek bir merkezde ve tek bir seferde tamamlanmış olamaz. Daha doğru bir ifade ile, aksi bir beklenti akla yatkın gelmiyor. Böyle düşünmemize neden olan onlarca arkeolojik kanıt ve gen çalışması bulunmakta.

 Birkaç yıl öncesine kadar Üst Paleolitik dönemin sonlarına doğru, Epipaleolitik/Mezolitik’te köpeğin evcilleştirildiği tahmin ediliyordu. Ancak, yakınlarda sonuçlanan gen çalışmaları ve yine işbu çalışmaları destekleyen arkeolojik keşifler, sürecin çok daha eskiye dayandığını gösterdi. Arkeolojik keşifler arasında sıralayabileceklerimiz; Predmostí (Çek Cumhuriyeti/Çekya) yerleşmesinde ele geçen 3 köpek kafatası (Kurt cinsleri ile karşılaştırıldığında daha ufak bir yapıya sahipler). Kafatasları insan gömüleri ile hemen hemen aynı alanda bulunmuştur. Kafataslarında herhangi bir kasaplık izine rastlanmamış ve daha da önemlisi içlerinden birinin ağzına özenli bir şekilde bir başka hayvana ait kemik yerleştirilmiştir. Tarihlendirme kalibrasyonu günümüzden 32 bin ile 22 bin yıl öncesine konumlanmaktadır. Bir diğer önemli buluntu ise ünlü Chauvet mağarasından (Fransa) gelmekte. 10 yaşındaki bir çocuğa ait ayak izlerinin yanı sıra, onu takip edecek şekilde, köpekgillerden bir etçilin ayak izlerine rastlanıyor. Yapılan karşılaştırmalar ile bu izlerin bir kurda ait olamayacak kadar küçük olduğu anlaşılmıştır. 26 bin yıl öncesine tarihlenmekteler.

 Film, tarihi-tarihlendirmeyi ıskalamamış diyebiliriz. 20 bin yıl öncesini anlatma iddiasını sahip bir filmin, bilimsel anlamda, köpek evcilleştirilmesi ile beraber düşünüldüğünde, anakronik bir hata taşıması söz konusu olamaz. Yakın tarihler, yakın zaman dilimleri pek ala kullanılabilir.

 Anakronik hata demişken… Fragmanda belli olmayan ama IMDb’nin film için ayırdığı sayfada görülebilen ilginç bir detay var. Cast listesinde Patrick Flanagan adlı oyuncunun Neanderthal canlandırdığı yazmakta (Birkaç Neanderthal daha olduğu #3 ifadesi ile anlaşılıyor, e tabi kim öle kim kala, Mart 2018’e kadar hangi sahneler çıkarılır hangi oyunculara kıyılır belli olmaz).

  Neanderthallerin yok oluş süreci günümüzden 41-39 bin yıl öncesinde tamamlanıyor. Bu tarihten sonra Neanderthallere rastlanmamakta (Bize bıraktıkları kültürel ögeleri ve genleri saymazsak). Ama filme bakılırsa 20 bin yıl öncesinde halen ortalarda dolanan birkaç Neanderthal var.

 Zaman konusunda ıskalamadı dedik, e tabi Neanderthalleri saymazsak, bence mekan da ıskalanmamış. Köpeğin Asya ya da Avrupa’da, bu iki coğrafyanın birinde ilk önce kültüre alındığı, ardından sürecin hızlanarak devam ettiği biliniyor. Hangisinin merkeze konulacağı şu an için önemli değil.

 Gelelim yanıtlanması en çetrefilli ve tartışmaya açık soruya: Köpekler nasıl evcilleştirildi?

 Filmin hikayesi aslında bu soru. Şimdiye kadar birkaç teori üretildi ve bunlar arasında en çok rağbet göreni Çöp Teorisi oldu. Buna göre, kurtlar avcı-toplayıcı insan topluluklarının arkalarında bıraktıkları çöpleri zamanla fark etti. Avlanmaya oranla daha az risk alınan ve yine daha az enerji harcanan bu yeni besin kaynağı bir süre sonra kurtların insanları takip etmesini sağladı. Bir başka mevsimsel geçim kaynağı için bulunduğu lokasyonu terk  eden avcı-toplayıcılar beraberlerinde kurtları da getirmiş ve daha sonra ise kurtlar ile insanlar arasındaki ilk temas gerçekleşmiş oldu. Başlangıçta olası tehlikeleri önceden öğrenebilmek için kullanılıyorlar. Kültüre alma ilerledikçe av organizasyonlarının da vazgeçilmezi oluyorlar.

 Açıkçası kurtlar ile insanlar arasında sonu evcilleştirmeye kadar gidecek olan ilk temasın böyle başlamış olmasını gerçekçi bulmuyorum. Paleolitik avcı-toplayıcılar doğadan elde ettikleri materyalleri (İster av yolu ile olsun ister toplama) tek bir aşamada kullanıp onları tekrar doğaya bırakacak bir sosyo-ekonomik modele sahip değillerdi: Bizon ya da bir başka hayvan avlanır. Et ve sakatat kısmı yenir. Daha sonra kemiklerin ilikleri çıkarılır ve tüketilir. İçinde ilik bulunmayanları ve az önce ilik için kırılanları ya süs/prestij objesi olarak kullanılır-şekillendirilir ya da ateş yakmada-ısıyı arttırmada kullanılır. Büyük uzunluk ve genişliklere sahip olanları çadır yapımında ya da yine alet yapımında kullanılır. Ateş için kullanılan kemiğin külleri temizlik için alınır tekrar yahut da olası boya-şifa yapımlarında kullanılır. 

 Çöp birikimi Paleolitik avcı-toplayıcılar için pek olası görünmüyor. Zaten bunu destekleyebilecek herhangi bir arkeolojik buluntu yok. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Dolní Věstonice (Çek Cumhuriyeti/Çekya) adlı yerleşmede ele geçen kemik yığını (Büyük çoğunluğu mamutlara ait) kazıcıları tarafından (Absolon, 1945) çöp yığını şeklinde yorumlanmıştı. Ancak işbu yorum, Paleolitik toplulukların elde ettikleri materyali nasıl ve ne dereceye kadar kullandıklarına dair bilginin noksan oluşuna dayanıyordu.

 İlk temasın ve sürecin nasıl başlayıp devam ettiği teorize edilmemeli bence (Varsayımlar tabi ki olmalı demek istediğim başka). Bunun yerine -şimdilik- işi rastlantısal olaylara bırakmak en iyisi. İkisi de yaralı ve klanlarından ayrı düşmüş kurt ve insanın hayatta kalmak için birlikte mücadele etmek zorunda kalmaları ve bu sayede dost olmaları da açıklama kabul edilebilir. Filmde olduğu üzre. Kimseye zararı dokunmaz.

 Henüz elimizde bir adet fragman var. Hollywood yapımı olması biraz düşündürüyor ileride başımızı yakabilir diye ama sanırım bu sefer olmuş.

      

Antik Parmak İzleri: İhmal Edilmiş bir Alan

 Günümüzde sıklıkla kriminal vakaların çözümünde kullanılıyor oluşundan ötürü salt bu amaç için laboratuvar ortamında keşfedildiği-geliştirildiği akla gelebilir ancak; parmak izinin keşfi ve modern bilimlerde uygulanması arkeolojik bir yerleşmenin ziyaret edilmesiyle başlar. Tokyo’da görevli olduğu Birleşik Krallık misyonerliğinde doktor olarak hizmet veren Henry Faulds (1870’ler), şehir yakınlarındaki yerleşmeyi ziyaret etmiş ve incelediği keramik buluntuların üstündeki parmak izlerini fark ederek not almıştır. Daha sonra gerçekleştirdiği gözlem ve çalışmaları, On the skin-furrows of the hand başlığı ile, dönemin -ve şimdinin- saygın bilim dergilerinden Nature’da yayınlamıştır (1880).

 Elbette Faulds’dan önce parmak izinin varlığından haberdar olan ve gözlem yapan isimler mevcut. Örneğin, Faulds’la aynı yüzyılda yaşayan Sir William Herschel de görevli olduğu Hindistan’da parmak izlerine dair gözlemlerde bulunmuş ancak bu gözlemleri hiçbir zaman bilimsel bir temelde geliştirip duyurmamıştır. Keza 17. ve 18. yy’da da parmak izinden bahseden isimlerle karşılaşabiliyoruz.

 20. yy’a gelindiğinde ise, Faulds’un yarattığı farkındalığın etkisiyle, Önasya’da yürütülen “arkeolojik” çalışmalarda ilk parmak izi gözlemlerine rastlanmakta. Eski ve Yeni Ahit ile ilgilenen Amerikalı teolog  W. F. Bade 1920’li yıllarda bölgeye gelmiş ve çalışmalarda bulunmuştur. Eski Ahit’teki karşılığı Mizpah varsayılan Tell en-Nasbeh’daki (Kudüs’ün kuzey batısı) çalışmalar esnasında kilden yapılma kandillerin üstünde parmak izlerine rastlamış ve bunları duyurmuştur. Sistemli olmayan bu çalışmayı, 1960’lı yıllara değin, Charles WaltsonKurt Obenhauer ve Harold Cummis  gibi isimler takip ediyor. 1980’lerde dermatoglifi ve daktiloskopi analizlerinde uzmanlaşmış laboratuvarların sayısında bir artış yaşanmış ve bu gelişmeyi takiben, sözkonusu laboratuvarlardan yardım alarak, Paul Aström antik parmak izleri üzerine yapılmış ilk sistemli çalışmayı gerçekleştirmiştir (Fingerprints and Archaeology).

Parmak İzi:

 El ve ayak parmaklarımızın -kavrama/tutunma maksatlı- zemin ya da obje ile temas ettikleri en uç nokta, çizgi halinde uzanan epidermal kabarcıkların birbirini takip edecek şekilde oluşturdukları bir yüzeye sahip. Çizgi halindeki kabarcıklar bir sırt oluştururken bu sırtların arasında aynı paralelde uzanan boşluklar meydana gelmekte. Bireye özgü, ünik bir özellik olan parmak izi, kimlik teşhisinde  DNA’dan bile daha kesin sonuçlar vermektedir.

 Farklı iki bireyde benzer bir parmak izine rastlamak, 2.980.232.769.250.000.000.000.000.000.000.000.000.000’da/de 1 olasılıktır. Ancak üst deriyi geri döndürülemez anlamda tahrip edecek bir kaza yaşanması halinde bireyin parmak izi yok olabilir-değişebilir. Bunun dışında birey, hayatı boyunca -bir kimlik kartı olarak- tek ve değişmez bir parmak izine sahip. Değişen tek şey, yaş almaya bağlı olacak şekilde, epidermal çizgiler arasındaki mesafedir. Birey yaşlandıkça çizgiler arası mesafe genişlemektedir ki, zaten herhangi bir arkeolojik buluntu üstünde rastladığımız parmak izinin sahibine dair yaptığımız yaş tahminleri işbu anatomik gerçekliğe dayanıyor. Önceden yaş tahmini yapılmış antik örnekler yahut da günümüze ait parmak izleri ile mukayese edilerek bireyin ortalama yaşı tespit edilebiliyor.

 Bir çeşit buluntu türü kabul edebileceğimiz parmak izlerine -maalesef- sık rastlanmıyor. Protohistorik/prehistorik kazılarda kil-keramik, organik ve metal objelerin üstünde, daha çok, rastlantısal bırakılan izler 3D yani negatif olarak izlenir. Papirüs/kağıt tipi objelerdeki izler ise 2D’dir (pozitif).

 Öncü Çalışmalar:

 Aström, çalışmalarını Pylos ve Knossos’da bulunan Linear B tabletleri üzerinde sürdürmüştür. Özellikle Knossos tabletlerinden elde edilen parmak izleri ilginç sonuçlar veriyor.

 İskandinavya’nın Viking çağından bilinen çocuk kil-keramik işçileri, sözkonusu Linear B tabletlerinin üzerinde rastlanan ve çocuklara ait olduğu kesinleşen parmak izleri ile, bu tip bir işgücü şeklinin Akdeniz Tunç Çağı’nda da görülmüş olabileceğini kanıtlamıştır. Bir diğer önemli çalışma İtalyan Francesco d’Andria tarafından yürütülmüştür. Metaponto’daki M.Ö. 4. yy’a tarihlenen bir keramik atölyesinde bulunan 125 vazo örneği incelenmiş ve parmak izlerine dayanılarak işbu atölyede 4 yetişkin işçinin-ustanın çalıştığı belirlenmiştir.

Keramik yüzeylerdeki parmak izleri

İzlerin Bulunduğu Yüzeyler:

 Şimdiye kadar yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu doğrudan arazi çalışmalarına dayanmıyor. Bir şekilde standart inceleme-tanımlama işlemleri yapılmış olup müze ya da ilgili kurumların depolarına kaldırılan envanterlik malzemeler parmak izi çalışmaları için tekrar incelenmiştir. Örneğin, Güney Moravya’da bulunan Dolni Vestonice adlı venüs taşıdığı parmak izlerini yakın bir tarihte yapılan çalışma ile gösterebilmiştir. Bilinen en eski kil figürin olarak kabul edilen venüsün 1925 yılında keşfedildiği hatırlanırsa taşıdığı parmak izleri için uzun bir süre beklenildiği anlaşılacaktır.

 Arkeolojik bağlamda ender bulunan parmak izlerine organik bileşen, metal obje, kil-keramik, parşömen ve mumyalanmış bireyin üstünde rastlanabilir. Kil yüzeye bırakılan baskı şeklindeki ve süs maksatlı bilinçli izlerin dışında, araştırılan izler objelerin üstüne gelişigüzel bırakılmıştır. Hammade, izin ne şekilde ve nasıl değerlendirileceğini belirleyen etkenlerden birisi. İzi taşıyan buluntu türünün kullanım ve üretim şekli de sözkonusu etkenler arasında yer almaktadır.

 Kil-keramik üstünde rastlanan izler, kil henüz yumuşakken çarktan kaldırıldığı ya da elle son şeklinin verildiği esnada oluşmakta iken, parşömen tipi antik kağıtlarda rastlanan izlerin oluşum süreci için standart bir zaman diliminden bahsedilemez. Kil-keramikteki izler ustaya-zanaatkara ya da işçiye aittir; parşömendeki izler ise yazarına ya da okuyucusuna/okuyucularına ait olabilir.

 İzin görünürlüğü, izi taşıyan maddenin tanecik yapısıyla ilişkili. Teknik olarak parmak izi kabul edilebilirler ve genel antropometrik analizler yapmak mümkündür. Ancak, spesifik analizler, örneğin daktiloskopik eşleştirmeler yapılamaz.

Organik bir madde üstünde bulunan en eski parmak izi günümüzden 80 bin yıl öncesine tarihlenmekte (Orta Paleolitik). Almanya’da yer alan Königsaue adlı paleolitik istasyonda, çakmaktaşından yapılma mızrak uçlarını sapa tutturmada kullanılan reçine yapışkanlar bulunmuştur. Yapılan incelemeler sonucunda reçine yapışkan üstündeki parmak izlerinin Neanderthal’e ait olduğu saptanmıştır.

İlgi Göremedi Çünkü:

 İz analizleri bir takım arkeolojik problemin çözümüne katkı sunulabilir. 2-3 mm2’lik bir parmak izi, bireyin yaş tahmini için yeterlidir. Keza, özellikle keramik parçaları üzerindeki izler sayesinde yerleşmeler arasında gerçekleşmiş olan nüfus hareketleri ve ticaret ilişkileri ortaya çıkarılabilir: Yerli üretim taklit mi yoksa ticaret ile ana yerleşmeden ithal edilen mal mı?

 İsveçli arkeologlar parmak izi çalışmalarında bir tür standart belirlemeye çalışmış ve önceki çalışmalara dayanarak standart bir iz çalışması için gerekli olan zamanı hesaplamıştır. Buna göre, 5 kg’lık çanak-çömlek parçası üzerindeki izleri saptamak 2 kişilik bir çalışma ekibi ile 1 saat kadar sürmektedir. Bir kazı sezonunda ortalama 200 kg çanak-çömlek parçası üreten yerleşmenin iz araştırması ise 1 ya da 2 hafta sürecektir. (Perdahlanmış, yani, mümkün mertebe yüzeyi bir cisim aracılığıyla düzeltilmiş-pürüzsüz hale getirilmiş malzemenin ayrılması, bu çalışmanın en önemli aşamalarından olsa gerek).

 Ender rastlanıyor oluşuna ek olarak, teknik anlamda, hata ve yanılma payı gibi riskleri barındırması ilgi gör(e)memesinin nedenleri arasında. Kil-keramikteki izlerin metrik analizlerinde dikkat edilmesi gerekeken önemli husus, yüzeyin fırınlama (ya da güneşte kurutma) aşamasında yaşayacağı büzülmedir. Bu nedenle analizlerdeki büzülme payı hesaplanmalıdır. Ancak, çok fazla değişken olması standart bir büzülme payına izin vermemekte.

 Öte yandan, harcanan emek-mesai ile elde edilen (edilebilecek) sonuç arasında devasa bir fark bulunmakta. 1 ton saf altın rezervinden 100 gr’a tekabül eden işlenebilir altın elde etmek, -bence- parmak iz çalışmalarını özetleyen en iyi örneklerden biri. Tabi bu söylediklerim meseleyi değersiz bulduğum anlamına gelmiyor.

 Yöntem bilim meselesine, elde edilen arkeolojik buluntuların nasıl yorumlanması gerektiği konusuna, Amerikan arkeolojisi öncülük etmiş ve bugün kabul edilen birçok teori ve yaklaşımın gelişmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Walter Taylor ve Lewis Binford hatırlanması gereken ilk isimler, ve tabi, bu iki ismin birbirlerinden etkilenerek oluşturdukları açık olan teorileri; süreçsel arkeoloji ya da diğer bir ünvanı ile yeni arkeoloji. Birçok duayen arkeolog bu ilerlemenin niçin Amerikan arkeolojisi tarafından başlatıldığına dair kısa ve net konuşmaktadır: Amerika arkeolojik bağlamda en fakir kıtalardan birisidir, insanlığın alet yapımından başlayıp Neolitik Devrim ile devam eden bir bütün gelişim aşaması burada izlenememektedir, kültürel ve arkeolojik malzemenin yokluğu teorik çalışmaların önünü açmıştır. Bu, Amerikan arkeolojisi için bir zorunluluktu.

 Parmak izi çalışmalarına İskandinav bilim insanlarının öncülük etmesi ve standartlaştırma adına yaptıkları işler, neden ve motivasyon açısından -bir parça- Amerikan arkeolojisine ve onun teorik çalışmalarına benzetilebilir. Arkeoloji yapmak için gerekli tüm bilimsel koşullara ve kurumlara sahip ülkeler ve tabi onların arkeoloji kürsüleri, çalışma yapabilmek adına yeterli malzemeye sahip olmadıklarından ötürü, eldeki kısıtlı malzemeyi en ince ayrıntısına kadar incelemek zorunda. Ürettikleri yeni inceleme konuları ve teknikleri sayesinde farklı ülkelerdeki arkeolojik çalışmalara katılabiliyorlar. Ellerindeki tek silah bu.

Notlar:

Journal of Ancient Fingerprints, vol 1 2007

* Fingerprints and Archaeology (Studies in Mediterranean archaeology) by Paul Aström, Göteborg 1980

Prof. Dr. Gülsün Umurtak ile sözlü görüşme

Feminist Arkeoloji Ne İşe Yarar?

 Arkeoloji kurumsallaşıp bir bilim haline dönüştüğü tarihten bu yana birçok farklı amaç altında görev aldı. Farklı dünya görüşlerince yürütülen kimin daha meşru olduğu tartışmalarının dışında, meraklısı için, ülkeler arası/ülke arkeoloji kürsüleri arasında yaşanan çatışmalar da oldukça ilgi çekici.

 Prehistorya, özellikle Paleolitik, alanında otoriteye dönüşen Fransız arkeolojisi bugün kullandığımız literatürü büyük ölçüde tek başına oluşturmuş, ardın sıra ülke sınırlarının dışında gerçekleşen keşifleri keyfi nedenlerle reddetmeye başlamıştır. Aralarında en sansasyoneli Altamira Mağarası’nın keşfi; Üst Paleolitik duvar resim sanatının en nadide örneklerini içeren mağara 1879 yılında İspanyol arkeologlar tarafından keşfedilmiş, yaklaşık bir yıl sonra da bilim dünyasına tanıtılmıştır. Ancak, Fransız arkeolojisi mağaranın ve mağaradaki çizimlerin prehistorik olup olmadığı konusunda uzun süre sessiz kalmış, üyelerinden bazıları ise -kesin bir dille- keşfin prehistorik olduğunu reddetmiştir, ta ki Fransa topraklarında da mağaralar ve Paleolitik duvar resimleri bulunana kadar.

 Manipülasyon: Seçme, Ekleme ve Çıkarma Yoluyla Bilgi Değiştirme

 Küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse; uluslaşma sancısı çeken devletlerin köken arayışlarına ideolojiler arasında cereyan eden savaşın eşlik ettiğini ve 19. yy’ın sonu ile 20. yy’ın başlarından aynı yüzyılın ortalarına dek yoğun bir şekilde devam eden savaşta, Marksist ideolojinin arkeoloji ile daha içli dışlı olduğunu/olmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

 Tıpkı diğer -izm’ler gibi Marksizm de, tahayyül ettiği ya da doğru bulduğu gelecek ve hukuk için arkeolojik çalışmalardan yararlandı. Amerikalı antropolog Lewis H. Morgan’ın sosyal yapı ve evrim teorisi bu noktada önemlidir. Düz bir tarihsel gelişim çizgisinden bahseden Marksist yazın, depolanabilir artı değer öncesinde, yani kimler tarafından ne şekilde paylaşılacağı sorun olan ürünler öncesinde, -ki daha çok besin ve onun özelinde tarımsal ürünler refere edilir- ilkel komünal toplumların var olduğundan, ve, işbu toplumların eşitlikçi bir yapı sergilediği, yine aynı şekilde yöneten ile yönetilen gibi ayrımların olmadığı, herhangi bir toplumsal çatışmada agresif bir tavır göstermedikleri ve barışçıl yaşamı/uzlaşıyı seçtiklerinden bahseder.

 Kısaca, Paleolitik dönem sınıfsız toplumların savaş ve çatışma olmaksızın yaşadığı bir periyottu, Neolitik ile birlikte eşitsizlikler başladı ve insan kendi doğasından uzaklaştı, iddia edilen buydu. Ancak, Paleolitik istasyonlarda bulunan ve toplumun her üyesine yetecek sayıda olmayan bir takım objeler (süs eşyası olarak yorumlananlar), toplumda statü sahibi kimselerin olduğunu gösterdi, öte yandan duvar resimlerinde birbirini tekrarlayan çizim ve betimlemeler toplumu yöneten bir ideolojinin-hiyerarşinin varlığını ciddi şekilde kanıtladı ve toplamında bu iki gözlem, aynı hiyerarşide bir grup ayrıcalıklının var olduğunu işaret etmekte. El Sidron gibi istasyonlarda bulunan yamyamlık belirtileri ise grupların (ve tabi bireylerin) yaşadığı problemleri barışçıl yöntemlerle çözmediğini gösteriyor.

 Bu yazdıklarım bilcümle Marksist tezi çürütüyor mu? Tabi ki hayır. Çürüyen şey eşitlikçi ve barışçıl yaşam şeklinin insana içkin olduğu tezidir. Problem, Marksist düşüncenin tasarladığı gelecek için, daha doğrusu bu geleceğin meşru kabul edilmesi için, “insan doğası barışçıldır ve evrimin ana dinamiği yetersiz doğal kaynaklar ve çatışma değil dayanışmadır” tezlerini masaya koyarsa oluşur.

Feminist Arkeoloji: Böyle bir şey olabilir mi?

 Feminist arkeoloji olarak anılan şeyin kendisi bir disiplin değil bir çeşit bakış açısı. Kendini tanımlama şeklinden anlaşılan şey; bakış açısı kategorisinden çıkıp oluşturmak istediği pratik sayesinde bir çeşit arkeolojik yöntem olmayı arzuluyor. Tartışma ve çıkış noktası üzerinden bir hayli zaman geçmiş. Aslında, fen bilimlerinin arkeolojik araştırmalarda kullanılmaya başladığı tarihle eş zamanlı olarak, geçmişin nasıl yorumlanması gerektiği sorusu üzerinden 1970/80’li yıllarda bakış açıları-yaklaşımlar gelişmeye başlıyor. Feminist arkeolojinin temel tezi ise, günümüzdekine benzer şekilde, geçmişte iş bölümleri cinsiyetler ve cinsiyet farklılıkları esas alınarak oluşturulmamıştır.

 İş bölümleri için cinsiyetler arasında kesin, sınırları belirgin paylaşımlar/paylaştırmalar yapılmadığını iddia edip ardın sıra biyolojik farklılık/dayanıklılık üzerinden av gibi organizasyonların erkekler tarafından yürütüldüğü hipotezine itiraz edecek ve finalde kadınlar yüz binlerce yıldır toprağı taradı, nerde ne tür bitki hangi tarihte yetişir ezberini yaptı ki bundan ötürü tarımı kadınlar bulmuş olmalıydı denilecek?! Neyse ki bu anlayış akademide yer kaplamıyor (çok fazla yer kaplamıyor). Postmodern anlayışların ortak noktası olan otorite karşıtlığı ve 18. yy Alman filozoflarından yapılma alıntılar bilimsel anlamda kanıtlanabilirliği sorunlu olan iddialar -ya da en masum hali ile çıkarımlar- ile birleşiyor ve sonuç: Feminist arkeoloji.

 Marksist arkeoloji (Marksizmin arkeolojiye dayandırdığı tezler) ile taşıdığı benzerlik; geçmişe dair yapılan okuma ve işbu okumada insan doğasına yöneltilen aşırı pozitif bakış. Agresif davranışlar, çatışma, topluluk birimleri (yaş, sınıf-grup, cinsiyet ve birey) arasındaki şiddete dayalı erk dengesi vb insana içkin değildi, toplumsal yaşantıda kadın-erkek eşitliği tam anlamıyla işletildi ancak nerde, ne zaman ve nasıl olduğu belli olmayan bir değişim ile ataerkil anlayış iktidarı ele geçirdi. Akademik kimliği bulunmayan kesim bunları daha kolay dillendirebiliyor, cüretkar olabiliyorlar.

 Kültür tarihçisi şeklinde anabileceğimiz Riane Eisler, ki kendisine ait daha birçok uzmanlık ve ünvan bulunmakta, önerdiği cinsiyet eşitliğine dayanan toplum modeli için, daha doğrusu uygulanabilirliğini bir kez daha kanıtlamak için, yukarıda andığım geçmiş okumasını yaptı (aslında bunu yapanlar arasında en popüleri). Ünlü kitabı The Chalice and The Blade (1987), Erken Tunç Çağı’na değin Avrupa ve Akdeniz çevresinde zaten cinsiyet-eşitlikçi barışçıl bir toplum modelinin varlığını sürdürdüğünü, ancak kısa bir süre sonra yaşanan kaotik ortamın işbu modeli yok ettiğini iddia etmekteydi. Özellikle Minos gibi Ege uygarlıklarını refere eden Eisler, dönem itibarıyla, üstünde durulması-tartışılması gereken arkeolojik verileri kullanmıştı. Kitabın uzmanlar tarafından eleştirilmesi fazla zaman almadı ve içerdiği zayıf veriler iddia edilen geçmiş cinsiyet-eşitlikçi toplumu taşıyamadı.

 Yakın zamanda kitabı ve yarattığı etkiyi kontrol ettim. Eğer doğruysa orjinal ve farklı dillerdeki baskılarıyla birlikte yarım milyona yakın satmış. Türkçe’ye kazandırılmasının üstünden çok geçmemiş ve, daha kötüsü, basılmaya devam ediliyor. Kısacası; büyük felaket.

Bilimi Savunmak 

 Bilim ve kullandığı yöntemler muazzam bir geleneğe sahip. İbrahimi dinleri/mezhepleri ve temel ibadet kurallarını sıralamaya dahil etmezsek eğer, dünya üstünde fikir birliğine varılmış en kapsamlı mesele bilimsel yöntemlerdir. Temel aldığı işleyiş son derece basit; gözlem yapmak/araştırmak, hipotez sunmak ve bunu test etmek ya da doğrulamak. Öznellik içermemek, nesnel olmak diğer olmazsa olmazı. Herhangi bir bilim dalında, ortaya konulan hipotez öznellik/ön yargı barındırıyorsa orda zaten bilim yapılmıyordur, konuşulan ya da yazılan şeyin kendisi de hipotez olamaz.

 Feminist arkeolojinin çıkış noktasından hareketle, geçmişin yorumlanmasında günümüze ait birtakım öznelliklerin-ön yargıların var olduğu düşünülüyorsa, bilimsel eleştiri kullanılması lazım gelen tek silah. Bu tip etiketler göze hoş geliyor olabilir, kimi çevreler bu sayede bilime devrimci bir aşı yaptıklarını düşünüyor olabilir. Ancak, öznellik içerdiği düşünülen bilimsel meselede yeterli gözlem olmaksızın yapılan kontra yanıtlar (öznellikler), dalgalar, akımlar zaten karmaşık olan problemi daha da karmaşık bir hale getirmekte.

 Bilim ve bilimsel yöntemler kapsamında üretilen bilginin kendisi -doğası gereği- iddialıdır. İddiasından ötürü de politiktir. Bilimi hiçbir etiket olmaksızın savunmak, bilimi otoriterliği ağır basan toplumsal kurumlara karşı savunmak sizi zaten politik yapar hiç merak etmeyin. Geri kalanı gösteriştir.

Not: Türkiye’nin yetiştirdiği saygın bilim insanlarından biri olan Güven Arsebük hocamı saygı ve sevgiyle anıyorum. Derslerine katılmış olmak benim için büyük bir şans ve onurdur. Işıklar içinde uyu hocam.

Palmira’nın Geleceği: Toplumsal Hafıza ve Saha Temelinde Nasıl Bir arada Korunacak?

Sadece ben değil görmesini bilen tekmil cihan başından beri olacakların farkındaydı: Suriye: Yağmalanacak Miras Listesi Peki endişe duyduğum şey tam olarak kültürel mirasın yasa dışı yollar ile batılı müzelere taşınması mıydı? Elbette bunun için de endişe duyulmalı, düşünülmeli ve eleştiri getirilmeli. Ancak bilimsel koruma koşullarını sağlayamayan ve toprakları her an yeni bir silahlı çatışmaya gebe ülkeler yerine, bir şekilde toplumsal istikrarı sağlamış ve koruma koşullarında standart dahi belirleyebilen batılı ülkelerin -ekstra sorumluluk yüklenerek- farklı coğrafyalardan alınma taşınabilir kültürel mirası saklaması kimi zaman daha mantıklı bulunabilir. Sömürgeci aklın gücü karşısında boyun eğmek ve ona hizmet etmek mi? Zannetmiyorum. Bunun yerine, var olan nesnellikte kültürel mirasın iyiliği için uzlaşı ve orta yol bulma çabası demeyi tercih ederim. Endişe duyulması gereken esas tehdit ise kendinden başka her şeye düşman dinci fanatiklerin güçlenmesi ve kültürel mirasa karşı organize edecekleri olası saldırı ve yıkımlardı.

Geçen süre içerisinde korkulan yaşandı, Suriye sınırlarındaki birçok taşınmaz bilinçli şekilde ya tahrip ya da tamamıyla yok edildi ve bunlar arasında kamuoyu yaratarak dünyanın ilgisini bir anda Suriye’ye çeken de Palmira, yani Tedmur, oldu. Batı destekli iç savaş öncesinde sadece arkeologların ve tarihe ilgi duyanların bildiği kentin özellikle Halid Esad gibi insani kayıplarına, antik tiyatro sahnesinde düzenlenen vahşi infaz görüntüleri eşlik etti. Ardından Bel Tapınağı’nın da dahil olduğu tapınak ve mezar yapıları dinamitlendi ve sonra herhangi bir inançsal-dini bağlamı olmayan kemer vb yapı ögelerine sıra geldi: Dinci fanatizm tarafından yok edildiler. Böylelikle, mart 2016’nın sonunda Suriye güçlerince tekrar kontrol altına alınarak güvenliği sağlanan binlerce yıllık antik kent günümüze değin iyi korunmuş bir çok yapı ögesini 10 ay gibi bir sürede kaybetti.

Konservasyon mu Restorasyon mu?

Dinci teröristlerden büyük ölçüde temizlenen Palmira kent ve kırsalı için şu sıralar mayın tarama ve temizleme gibi zorunlu güvenlik aşamaları/faaliyetleri işletiliyor. Saha ve medya raporlarından anlaşılan şey ise, Suriye hükümeti gelecekteki bir başka olası işgali seçenekler arasından kaldırıp Palmira’da çok ortaklı ve kalıcı bir çalışma başlatacak. Halihazırda Suriye’deki kültürel miras için Unesco’nun organize ettiği projeler var (bkz: The Emergency Safeguarding of The Syrian Heritage Project). Ancak, genellikle tahribat ve tarihi eser kaçakçılığını izleme, rapor etme ve tüm bunlara dayanan bir tür veri bankası oluşturma adına çalışma yürüten işbu projeler ile Suriye hükümetinin tasarladığı saha çalışmasının nasıl ortaklaştırılacağına yahut bu tipte bir girişimin olup olmayacağına dair henüz netlik yok.

Merak edilen bir başka konu çalışmanın şekli. Anonim kalarak uluslararası portallara yorum bırakan uzmanlar ve diğerleri konu ile ilgili tartışma başlattı: Konservasyon mu Restorasyon mu?

Devam eden iç savaşta taraf tutmadığını ve tamamen bilimsel kaygılar ile konuya eğildiğini iddia eden şaibeli isimlerin, tasarlanan çalışma şeklinin bile ilan edilmemesine karşın, açıkça Suriye “muhalefitini” destekleyen ve Suriye hükümetini suçlayan provokatif bir dil kullandıklarını ve bu çelişkili hâl ile Unesco’dan tarafsız kalmasını talep eden irili ufaklı online kampanyanlar başlattıklarını birkaç gündür görebiliyoruz (bkz: UNESCO: To act as a neutral organization and stop the Palmyra reconstruction plans). Kültürel miras meselesi adına hiçbir olumlu yanı bulunmayan ve aşırı politikadan ötürü kirlenmiş bu tip cılız görüşlerin dışında konservasyon ve restorasyon seçenekleri arasında ciddi tartışmalar da yapılmakta.

Yakın Geçmişin Arkeolojisi

Suriyeli bakanın, “Palmira’yı eskisinden daha güçlü var edeceğiz ve bir daha hiç bir vandal ona dokunamayacak” şeklindeki sözleri topyekün bir yeniden ayağa kaldırma olarak algılandı. Restorasyon projesi başlatılacak ve bittiğinde tarihteki en görkemli haliyle Palmira’yı görebileceğiz. Düşünülen anlaşılan buydu. Makul olanı budur tespitini yapmadan önce, tarihteki en görkemli hali yerine, dinci teröristlerin işgalinden önceki haline tekrar kavuşmasını sağlamak ve bu kapsamda bir restorasyon projesi hazırlamak dahi tekrar tekrar düşünülmesi gerekilen bir yöntem. Geliştirilen itiraz; işgal tarihi olan mayıs 2015’ten hemen önceki Palmira’nın tasarlanan restorasyon projesi ile yeniden, eksiksiz ve herhangi bir yorum katmaksızın ayağa kaldırılıp kaldırılamayacağına dayanmıyor.

Rutin işleyiş içerisinde, arkeolojik sit alanı zamanın belli bir noktasında kültürel faaliyeti sonlandırır ve kültürel faaliyet neticesinde oluşan objeleri keşfedileceği zamana kadar bir kapsül olarak -ve başarabildiği ölçüde- taşır. Bu bir Neolitik höyük olabilir kuru tarımdan sulu tarıma geçişin evrelerini gösteren veya herhangi bir Demir Çağı yerleşimi. Hepsinin ortak noktası artık insanlık adına saklanması gereken herhangi bir kültürel faaliyet ve obje üretmiyor olmaları, sadece saklamaları. Keşfin ardından -hemen hemen- son üretimin yapıldığı tarih itibarı ile bu kez arkeolojik yöntemler ile saklanmaları, sözkonusu zaman diliminden kalma form ile korunmaları gerekir.

Dinci fanatizm tarafından yerle bir edilen Palmira’yı farklı kılan şey, bu temelde, artık ex olan kalıntıların beklenmedik bir şekilde insanlık ve toplumsal hafıza için tekrar üretim yapmaya başlamasıdır. Üretimin şekli rahatsız edici şekildedir; yıkım denebilecek bir tahribat yaşanmıştır, insani kayıplar verilmiştir, aslına bakılırsa sahadaki geçmiş hafıza bir grup anomali tip tarafından kurguladıkları-inandıkları inanç uğruna tahrip edilmiştir, insanlık tarihinin önemli ve üstüne kafa yorulması lazım gelen noktalarından biri haline gelmiştir…

Bu nedenle yaşadığı tahribat ile birlikte korunması, restore etmek yerine mevcut olanın teşhir edilmesi ve toplumsal hafızaya bu şekilde kaydedilmesi önemli. Yapı ve yapı ögeleri için, işgal öncesindeki dokümantasyon (mimari plan, fotoğraflandırma vb) kullanılarak lazer tarama yöntemi ile 3D modellerin oluşturulması ve sonra ışıklandırma ile ayağa kaldırılması, Palmira’nın gece ve gündüz, yani, en görkemli hali (veya işgalin hemen öncesindeki hali) ve dinci fanatizm sonrasındaki hali olarak her kesimden insanın istediği şekilde korunmasına/restore edilmesine olanak sağlayabilir.

Ayrıca, yakın bir lokasyona replikalar ve belki işgali ve işgal esnasında yaşanan tahribatı anlatan canlandırmalar inşa etmek, geçmiş görsellik ile toplumsal hafızanın bir arada yaşatılmasını destekleyen diğer unsurlar olabilir.

image

http://http://jmk-prime.deviantart.com/art/Khaled-Al-Asaad-554846060

Şu an projelendirme aşamasında ve konuyu yakından takip eden uzmanlara göre en az 1-1.5 yıl sonra çalışmalara başlanabilecek. Yöntem henüz netleşmedi ama ümit ediyorum ki Suriye ve kültürel miras adına her şey olumlu olacak.