Palmira’nın Geleceği: Toplumsal Hafıza ve Saha Temelinde Nasıl Bir arada Korunacak?

Sadece ben değil görmesini bilen tekmil cihan başından beri olacakların farkındaydı: Suriye: Yağmalanacak Miras Listesi Peki endişe duyduğum şey tam olarak kültürel mirasın yasa dışı yollar ile batılı müzelere taşınması mıydı? Elbette bunun için de endişe duyulmalı, düşünülmeli ve eleştiri getirilmeli. Ancak bilimsel koruma koşullarını sağlayamayan ve toprakları her an yeni bir silahlı çatışmaya gebe ülkeler yerine, bir şekilde toplumsal istikrarı sağlamış ve koruma koşullarında standart dahi belirleyebilen batılı ülkelerin -ekstra sorumluluk yüklenerek- farklı coğrafyalardan alınma taşınabilir kültürel mirası saklaması kimi zaman daha mantıklı bulunabilir. Sömürgeci aklın gücü karşısında boyun eğmek ve ona hizmet etmek mi? Zannetmiyorum. Bunun yerine, var olan nesnellikte kültürel mirasın iyiliği için uzlaşı ve orta yol bulma çabası demeyi tercih ederim. Endişe duyulması gereken esas tehdit ise kendinden başka her şeye düşman dinci fanatiklerin güçlenmesi ve kültürel mirasa karşı organize edecekleri olası saldırı ve yıkımlardı.

Geçen süre içerisinde korkulan yaşandı, Suriye sınırlarındaki birçok taşınmaz bilinçli şekilde ya tahrip ya da tamamıyla yok edildi ve bunlar arasında kamuoyu yaratarak dünyanın ilgisini bir anda Suriye’ye çeken de Palmira, yani Tedmur, oldu. Batı destekli iç savaş öncesinde sadece arkeologların ve tarihe ilgi duyanların bildiği kentin özellikle Halid Esad gibi insani kayıplarına, antik tiyatro sahnesinde düzenlenen vahşi infaz görüntüleri eşlik etti. Ardından Bel Tapınağı’nın da dahil olduğu tapınak ve mezar yapıları dinamitlendi ve sonra herhangi bir inançsal-dini bağlamı olmayan kemer vb yapı ögelerine sıra geldi: Dinci fanatizm tarafından yok edildiler. Böylelikle, mart 2016’nın sonunda Suriye güçlerince tekrar kontrol altına alınarak güvenliği sağlanan binlerce yıllık antik kent günümüze değin iyi korunmuş bir çok yapı ögesini 10 ay gibi bir sürede kaybetti.

Konservasyon mu Restorasyon mu?

Dinci teröristlerden büyük ölçüde temizlenen Palmira kent ve kırsalı için şu sıralar mayın tarama ve temizleme gibi zorunlu güvenlik aşamaları/faaliyetleri işletiliyor. Saha ve medya raporlarından anlaşılan şey ise, Suriye hükümeti gelecekteki bir başka olası işgali seçenekler arasından kaldırıp Palmira’da çok ortaklı ve kalıcı bir çalışma başlatacak. Halihazırda Suriye’deki kültürel miras için Unesco’nun organize ettiği projeler var (bkz: The Emergency Safeguarding of The Syrian Heritage Project). Ancak, genellikle tahribat ve tarihi eser kaçakçılığını izleme, rapor etme ve tüm bunlara dayanan bir tür veri bankası oluşturma adına çalışma yürüten işbu projeler ile Suriye hükümetinin tasarladığı saha çalışmasının nasıl ortaklaştırılacağına yahut bu tipte bir girişimin olup olmayacağına dair henüz netlik yok.

Merak edilen bir başka konu çalışmanın şekli. Anonim kalarak uluslararası portallara yorum bırakan uzmanlar ve diğerleri konu ile ilgili tartışma başlattı: Konservasyon mu Restorasyon mu?

Devam eden iç savaşta taraf tutmadığını ve tamamen bilimsel kaygılar ile konuya eğildiğini iddia eden şaibeli isimlerin, tasarlanan çalışma şeklinin bile ilan edilmemesine karşın, açıkça Suriye “muhalefitini” destekleyen ve Suriye hükümetini suçlayan provokatif bir dil kullandıklarını ve bu çelişkili hâl ile Unesco’dan tarafsız kalmasını talep eden irili ufaklı online kampanyanlar başlattıklarını birkaç gündür görebiliyoruz (bkz: UNESCO: To act as a neutral organization and stop the Palmyra reconstruction plans). Kültürel miras meselesi adına hiçbir olumlu yanı bulunmayan ve aşırı politikadan ötürü kirlenmiş bu tip cılız görüşlerin dışında konservasyon ve restorasyon seçenekleri arasında ciddi tartışmalar da yapılmakta.

Yakın Geçmişin Arkeolojisi

Suriyeli bakanın, “Palmira’yı eskisinden daha güçlü var edeceğiz ve bir daha hiç bir vandal ona dokunamayacak” şeklindeki sözleri topyekün bir yeniden ayağa kaldırma olarak algılandı. Restorasyon projesi başlatılacak ve bittiğinde tarihteki en görkemli haliyle Palmira’yı görebileceğiz. Düşünülen anlaşılan buydu. Makul olanı budur tespitini yapmadan önce, tarihteki en görkemli hali yerine, dinci teröristlerin işgalinden önceki haline tekrar kavuşmasını sağlamak ve bu kapsamda bir restorasyon projesi hazırlamak dahi tekrar tekrar düşünülmesi gerekilen bir yöntem. Geliştirilen itiraz; işgal tarihi olan mayıs 2015’ten hemen önceki Palmira’nın tasarlanan restorasyon projesi ile yeniden, eksiksiz ve herhangi bir yorum katmaksızın ayağa kaldırılıp kaldırılamayacağına dayanmıyor.

Rutin işleyiş içerisinde, arkeolojik sit alanı zamanın belli bir noktasında kültürel faaliyeti sonlandırır ve kültürel faaliyet neticesinde oluşan objeleri keşfedileceği zamana kadar bir kapsül olarak -ve başarabildiği ölçüde- taşır. Bu bir Neolitik höyük olabilir kuru tarımdan sulu tarıma geçişin evrelerini gösteren veya herhangi bir Demir Çağı yerleşimi. Hepsinin ortak noktası artık insanlık adına saklanması gereken herhangi bir kültürel faaliyet ve obje üretmiyor olmaları, sadece saklamaları. Keşfin ardından -hemen hemen- son üretimin yapıldığı tarih itibarı ile bu kez arkeolojik yöntemler ile saklanmaları, sözkonusu zaman diliminden kalma form ile korunmaları gerekir.

Dinci fanatizm tarafından yerle bir edilen Palmira’yı farklı kılan şey, bu temelde, artık ex olan kalıntıların beklenmedik bir şekilde insanlık ve toplumsal hafıza için tekrar üretim yapmaya başlamasıdır. Üretimin şekli rahatsız edici şekildedir; yıkım denebilecek bir tahribat yaşanmıştır, insani kayıplar verilmiştir, aslına bakılırsa sahadaki geçmiş hafıza bir grup anomali tip tarafından kurguladıkları-inandıkları inanç uğruna tahrip edilmiştir, insanlık tarihinin önemli ve üstüne kafa yorulması lazım gelen noktalarından biri haline gelmiştir…

Bu nedenle yaşadığı tahribat ile birlikte korunması, restore etmek yerine mevcut olanın teşhir edilmesi ve toplumsal hafızaya bu şekilde kaydedilmesi önemli. Yapı ve yapı ögeleri için, işgal öncesindeki dokümantasyon (mimari plan, fotoğraflandırma vb) kullanılarak lazer tarama yöntemi ile 3D modellerin oluşturulması ve sonra ışıklandırma ile ayağa kaldırılması, Palmira’nın gece ve gündüz, yani, en görkemli hali (veya işgalin hemen öncesindeki hali) ve dinci fanatizm sonrasındaki hali olarak her kesimden insanın istediği şekilde korunmasına/restore edilmesine olanak sağlayabilir.

Ayrıca, yakın bir lokasyona replikalar ve belki işgali ve işgal esnasında yaşanan tahribatı anlatan canlandırmalar inşa etmek, geçmiş görsellik ile toplumsal hafızanın bir arada yaşatılmasını destekleyen diğer unsurlar olabilir.

image

http://http://jmk-prime.deviantart.com/art/Khaled-Al-Asaad-554846060

Şu an projelendirme aşamasında ve konuyu yakından takip eden uzmanlara göre en az 1-1.5 yıl sonra çalışmalara başlanabilecek. Yöntem henüz netleşmedi ama ümit ediyorum ki Suriye ve kültürel miras adına her şey olumlu olacak.

Homo Naledi’nin Etrafında Verilen Kavga: Güney Afrika vs Doğu Afrika

Bilimsel düşünce ve pratiğin gelişimini takip eden ilk arkeolojik keşifler, geçmişte yaşamış birden fazla insan türünün tür içi ve farklı insan türleriyle yaşanan ilişkiler aracılığıyla modern insanı yarattığını ve bu yaratım sürecinin bir ayağı biyolojik olmak üzre kültürel başlıkları da içeren evrimsel bir işleyiş olduğunu kanıtladı. Özellikle İbrahimi dinlerin yaratılış inançlarını reddederek yerine bilimsel yöntemler ile kanıtlanabilen açıklamalar sunan ve startını Rönesans’ta verebileceğimiz sözkonusu farkındalık -amaçlanan şeyin bilgi üretme uğraşı olmasına rağmen- farklı aşamalardan geçti ve çoğu kez insanlık onurunu zedeledi, kullandığı yöntemler ve belki biraz da öncü olmanın verdiği bilgi noksanlığından ötürü ileri sürdüğü savlar ile “bilimsel” anlamda ırkçılık yaptı.

Bunlar arasında en acıklısı, daha çok Hotanto Venüsü adıyla tanınan, Saartjie Baartman’ın başına gelenlerdir. Yaşadığı Güney Afrika’dan bir aldatmaca ile (İskoç doktora satılma hikayesi için Baartman’ın iyiliği ve bizzat kendi iradesi olduğu da iddia edilmektedir) Avrupa’ya getirilen bu Khoe-San kadını dikkat çekici büyüklüğe sahip geniş kalçaları nedeniyle ilk önce Avrasya halklarından olmayan insanların sergilendiği insan/insanat bahçesine (Human zoo için Türkçe isim önerisi kabul edebilirim) yerleştirildi ve sonra, ekstra para ödeyenlerin elle ya da bir nesne yardımıyla kalçalarına ve cinsel organına dokunabileceği -hatta cinsel ilişkiye dahi girebileceği- sirklere satıldı. Yaşadığı acılar ölümünden sonra da peşini bırakmadı ve hayattayken izin vermediği bedeni üzerinde denenmek istenenler ölü bedeni üzerinde gerçekleşti. Nihayetinde, sözkonusu etik olmayan izinsiz kadavra incelemeleri eşliğinde, “insan ile maymun özellikleri taşıyan insansılar arasında kalma bir geçiş türü” iddiasına sahip ırkçı teorilere malzeme yapıldı.

19. yy’ın sonlarına doğru Antik Yunan ve Mezopotamya uygarlıklarının kutsal metinler ve diğer yazılı/sözlü efsaneler ile biliniyor oluşuna ek olarak insanlık tarihinin çok daha eskiye dayandığı düşüncesi artık yerini sağlamlaştırmış ve biyoloji gibi fen bilimlerinde yaşanan devrimler ile yakın ilişki içine girmişti bile; yüzyıl başında Avrupa’da Cro-Magnon da dahil olmak üzre birkaç antik insan türüne ait fosil keşfedildi, yüzyıl ortasında Alman bilimci Johann Carl Fuhlrott keşfedilen Neanderthal fosillerini inceledi ve modern insandan kolaylıkla ayırt edilebilir anatomik özelliklerinin de yardımı ile bilinmeyen eski bir insan türü olduğunu iddia etti ve türün isim babası oldu (1823’te Britanya’da keşfedilen ve Red Lady of Paviland ismi verilen Cro-Magnon fosili modern insan ile taşıdığı yakın anatomik özellikleri nedeniyle uzunca bir süre Roma dönemine tarihlendirildi, ayrıca günün şartlarından ötürü erkek özellikleri dahi kaşifince fark edilemedi). Avrupa’daki keşiflere Asya ve Endonezya’nın Java adasındaki Homo erectus buluntuları eşlik etti. öz (1)Java’daki buluntu kaşifi Eugène Dubois tarafından insan ve maymun/orangutan arasındaki kayıp halka olarak tanıtıldı. Birkaç kez ismi değiştirildi, Dubois’un iddiasına karşı onlarca makale yayınlandı, işbu makale sahiplerinin fosili birlikte inceleme teklifleri Dubois ve ekibince geri çevrildi… Ancak 1921 yılında Pekin’de keşfedilen diğer bir Homo erectus fosili sayesinde türün kayıp halka değil doğrudan modern insan öncüllerinden biri olduğu kanıtlanmış oldu.

Aslına bakılırsa Afrika’dan önce Asya’ya yoğunlaşılmasına, Charles Darwin ile çağdaşı bir başka doğa bilimci Alfred Russel Wallace arasındaki evrim tartışması/iddiaları ve başlangıçta Wallace’a ait “evrimsel bağlamda insanlar ile orangutanlar arasında yakın ilişkiler vardı” şeklinde özetlenebilecek teorinin bilimciler arasında nispeten yaygın oluşu neden oluyor. İleriki yıllarda gerçekleşen arkeolojik keşifler ve genetik çalışmalar ise, evrimsel bağlamda hominid-pongid ayrımının Afrika’da yaşandığını, hominid-pongid makasının birbirine en yakın olduğu noktada -günümüzde pongid ailesinin üyesi olduğu bilinen- orangutanlardan değil goril ve şempanze gibi büyük maymunlardan bahsedilebileceğini ve tüm bunların toplamında, modern insanın orangutan ile değil de goril ve şempanze gibi büyük maymunlar ile ortak bir ataya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Afrika: İnsanlığın Şafağı

Raymond Dart’ın 1925’te Nature’da yayınlanan Australopithecus africanus: The Man-Ape of South Africa” adlı makalesi bütün ilginin Afrika’ya kaymasına neden oldu. Dart’ın bilim dünyasına kabul ettirdiği iki ayağı üstünde  yürüyebilen bu keşfe/türe ait diğer fosil keşifler 1940’lı yıllarda Robert Broom tarafından gerçekleştirildi. Nihayet modern insan, yani Homo sapiens sapiens’in de dahil olduğu homo cinsi ile modern apelerin paylaşılabileceği ortak ata Güney Afrika’da bulunmuş gibiydi. Yalnız, modern insanın günümüze kadar olan serüveninde ona eşlik eden en önemli öge halen bulunamamıştı: Alet.

Erken Australopithecus'larin Dağılımı
Erken Australopithecusların Dağılımı (*)

Alet, en azından standartlaşarak günümüze kadar ulaşabilen örnekleri bunu gösteriyor, Australopithecuslar tarafından kullanılmadı. Buna karşın bilinen en eski standart alet olan Oldowan endüstrisinin kabul gören yaşını (2.5 milyon) geriye çeken tartışmalı örnekler mevcut ve bahsi geçen tartışmalı olanlarının yanı sıra diğer kimi örneklerin Australopithecus -fosil- yayılım alanlarında yer alıyor oluşu (Özellikle Etiyopya’dakiler) geç Australopithecusların da alet kullanmış olabileceğini düşündürüyor. Günümüz insan teknolojisinin ulaştığı noktadan bakıldığında -her ne kadar dönemin şartları gözönünde bulundurulsa dahi- detay içermeyen yapısından ötürü fazlaca “ilkel” bulunabilen Oldowan türü aletlerin de öncüsü sayılabilecek tecrübeler olmalı. Sadece insanın değil doğanın evrim macerasında da, öncekine keskin bir balta darbesi indirerek varolan geçişler -bu tip bir değişim/dönüşüm tasavvuru- evrimsel ilerleyiş ile çelişir. Kendi içinde birikerek ilerleyen milyon ve milyar yıllık bu iki “farklı” evrimsel işleyişin hızlı ve keskin geçişlerle ilerlediğini iddia etmek yahut bu anlama gelebilecek işler ortaya koymak yerine, hem geçmişte hem de şimdi yavaş ve yumuşak geçişler ile işleyişin yaşandığını ve devam ettiğini iddia etmek akla daha yatkın diyebiliriz.

Coğrafya

İnsanı diğer primatlardan ayırarak günümüzdeki modern şekline kavuşturan etmenler arasında yer alan ve -belki de- iki ayak üstünde yürüyebilme, geniş beyin hacmi ve dil/iletişim kabiliyeti şeklinde çizgisel sıralanan bu etmenlerin sonuncusu ve de en önemlisi sayılabilecek alet yapabilme becerisini (Birbirinden bağımsız maddeleri birleştirme ya da birini bir diğerinin işleve dönük şekillendirilmesinde kullanma performansı ve bunun sonucunda elde edilen kültürel madde) kanıtlayan ilk keşifler 1960’larda Leakey ailesince Doğu Afrika’da gerçekleştirildi. Arkasından Donald Johanson’un 1974 yılında gerçekleştirdiği ve günümüzde birkaç farklı veri ile desteklenerek güçlü bir şekilde homo cinsinin doğrudan -ya da bilinmeyen bir başka homo aracılığıyla dolaylı yoldan- atası olduğu savunulan Australopithecus afarensis’in (3,9-2,9 milyon) Etiyopya’nın Afar bölgesindeki keşfi Afrika’nın insan evrimindeki yerini sağlamlaştırdı ve devamında, Doğu Afrika’nın güneye oranla daha fazla önem kazanmasını sağladı.

Coğrafik anlamda kuzey-güney yönlü bağlantıya sahip sözkonusu her iki bölge, evrimsel işleyiş için gerekli baskıyı ve dinamiği yaratabilecek potansiyele sahipti. 20-25 milyon yıl önce harekete geçen ve günümüzde de hareket halinde olan Rift çatlağı, Afrika kıtasını doğu-batı yönlü ikiye ayıran yükseltileri inşa ederken yükseltiler ise yağışlı iklim şartlarının doğuya geçişini engelledi. Kurak iklim koşullarıyla beraber yok olan ormanlık alan yerini savanalara bıraktı, su gibi yaşamın devamında birincil öneme sahip kaynaklar daraldı ve insan türleri ile diğer canlılar arasında rekabete neden oldu. Benzer şartların Afrika Boynuzu’ndan güneye, Swartkrans’a kadar olan bölgede de yaşandığı tahmin ediliyor. Ancak, 2000’lerin başında Afar’da keşfedilen 2.5 milyonluk yaşa sahip bilinen en eski Oldowan tipi taş alet ve Oldowan’ın Doğu Afrika’da sık yayılım göstermesi çekirdek bölgenin Doğu Afrika olduğuna dair güçlü bir kanıt olabilir.

Modern toplum ve ilgili sosyal bilimlerce ruhsal bozukluk, sendrom ve fobi şeklinde tanımlanarak anormal bulunan sosyal ve bireysel davranışların kökenine inildiğinde insanın doğal bir parçası oldukları anlaşılacaktır. Zenofobi bunlardan birisi. Elimizdeki güncel arkeolojik veriler anksiyete bozukluğu olarak da tanımlanan sözkonusu “anormal” davranışın evrimsel işleyişin itici gücü olduğunu kanıtlıyor; El Sidrón mağarası ve Atapuerca istasyonu aynı insan türleri arasında yaşanan yamyamlığı gösteriyor. Bu şeyin temelinde sadece günübirlik bir besin ihtiyacı ve ihtiyacın karşılanması yok, tüm kaynakları ile beraber bir bölgenin mutlak hakimiyeti için gelişiyor. Bugün evrimsel işleyişin bir sonucu olarak farklı bulduğumuz kişilere karşı genellikle korku hissine kapılmamız şaşılacak bir şey değil (1). 

Modern insan öncüllerinin Afrika dışına doğru -olası- yayılım rotaları ile beraber düşünüldüğünde, sahip olduğu stratejik konum insanlığın beşiği adlı kavgada Doğu Afrika’yı bir kez daha öne geçiriyor. Asya ve Levant vasıtasıyla Kafkasya, ordan da Avrupa içlerine doğru yapılan başarılı ve -çoğunluğu- başarısız birçok göç deneyimi -başta Afar olmak üzere- Doğu Afrika’nın istasyonlarında mola verdi ve tabi, yine büyük bir olasılıkla bu göç deneyimlerinin tamamı aynı bölgede (ve çevre-çeperinde) devasa bir biyolojik ve kültürel birikime neden oldu.

Bölgede süren küresel ve yerel-mezhepsel çatışma koşulları uzunca bir süre Arabistan yarımadasında yapılması planlanan arkeolojik çalışmaları engelledi. Ayrıca bölgeyi kontrol eden rejimlerin evrimsel işleyişi anlamaya çalışan araştırmalara pek sıcak bakmıyor oluşu (Herhangi bir somut delil içermiyor, birtakım politik çıkarsamalara dayanan kişisel bir düşünce) süreyi uzattı. Anlaşılan İngilizler mazisi oldukça eskiye dayanan politik ilişkilerini kullanarak müttefikleri Suudi Arabistan’ı ikna etmiş, 2011’de başlamasına karşın son 1-2 yılda düzenli ve sistemli bir araştırmaya dönüşen Oxford merkezli The Palaeodeserts Project yakın zamanda önemli bilgiler üretmeye başladı (2). İki yüzeylilerin de bulunduğu çeşitli Orta Paleolitik alet çantalarına Suudi Arabistan sınırlarında yer alan istasyonlarda rastlandı. Buluntular ve yarımadanın kuzeyinde kalan Manot mağarası gibi (işgal altındaki Filistin) yerleşimler arasındaki zamanlama ve güncel genetik çalışmalar Out of Africa’nın günümüzden 100 ila 50 bin yıl önce gerçekleştiğini kanıtlamaktadır.

Homo Naledi: Teamülleri Sarsıyor

2013’te, Güney Afrika’nın Gauteng eyaletinde yer alan Rising Star mağara sistemini gezi amaçlı ziyaret eden SEC adlı doğa sporları üyesi iki mağaracı yüzeyinde fosil kalıntılara rastlanan Dinaledi Chamber’ı keşfetti. Fosillerin varlığını bu iki mağaracıdan öğrenen University of the Witwatersrand üyesi Dr Lee Berger aynı yılın sonlarına doğru 21 gün süren bir kazı gerçekleştirdi (Takip eden yılda 4 haftalık bir başka kazı daha yaptı) ve kazılardan tam iki yıl sonra (National Geographic fonu ile birlikte) kendi takımı haricinde herhangi bir uzmana ait eleştiri-gözden geçirme olmaksızın online yayınlanan bir dergide -ve tabi NG & NOVA gibi popüler yayınlarda- homo cinsine ait yeni bir insan öncülü bulduğunu ilan etti (3). öz (1)Science yahut Nature gibi hakemli dergilerde tanıtılmalarına alışık olduğumuz fosiller farklı yöntemler ile (Lee Berger’ın kişisel sosyal medya hesapları da dahil olacak şekilde) bilim dünyasına tanıtılmış oldular.

Tanıtılma şeklinin garipsenmesine ek olarak, henüz tarihlendirme/yaş çalışmaları tamamlanmamış 1550 parçalık sözkonusu fosil koleksiyon aynı bilim ekibince kazıldı, tanımlama/taksonomi çalışmaları yapıldı ve yayınlandı. Paleoantropoloji bu tip keşiflerde farklı akademilerden farklı uzmanlıklara sahip araştırmacıların (Fosili kazan ekibin dışında) ortaklaşa çalışma yürütmelerini bir tür gereklilik gördü, çalışmalar ise araştırmacıların uzun yıllarını aldı (Şimdiye dek). Örneğin, Homo naledi ile yakın bir lokasyonda keşfedilen bir başka fosil kayıt Little Foot, Ronald Clarke ve ekibince yürütülen on küsur yıllık çalışmalarının sonunda tanıtılmıştır. Yayın ve öncesindeki tüm çalışmaları üstlenen Berger ve genç ekibi, bu işleri iki yıl gibi kısa bir sürede tamamladı.

Homo naledi'nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu.
Homo naledi’nin John Gurche tarafından hazırlanan illüstrasyonu (**)

Kompleks sosyal davranışlara sahip bir öncü mü soyu tükenmiş farklı bir kol mu?

Dinaledi Chamber’daki fosil koleksiyon dışında şimdiye kadar -iddia olunan yeni- türe ait bir başka fosile ya da fosil koleksiyon ile sabık fosil keşiflerin eşleştirilmesi sonucunda tespit edilen örneklere rastlanmadı. Australopithecus ve homo özelliklerini bir arada barındıran fosil koleksiyon yapılan incelemeler eşliğinde -ortalama- boy ve kilo bilgisi ile bir takım anatomik tahminler sundu, buna karşın tek bir lokasyonda biliniyor ve türe ait herhangi bir kültürel obje bulunamadı. Bu gibi eksikliklere ve uzmanlar arasında görüş birliği sağlanamamasına rağmen Berger -özellikle- el yapısının tutma ve kavramaya elverişli oluşunu işaret ederek naledi‘yi homo cinsine dahil ediyor, iskelet yapısında bulunan Australopithecus özelliklerin soya dayalı olduğu iddiası ile birlikte onu homo cinsinin en erken üyesi konumuna yükseltiyor.

Berger’a göre, Dinaledi Chamber fosil koleksiyonu morfolojik yapısının yanında sergilemiş olduğu kompleks sosyal davranış ve organizasyonlar ile homo cinsinin yeni bir üyesi kabul edilmeli. Temelde Berger ve fosil koleksiyona karşı itirazlar da bu noktada ikiye ayrılıyor.

William Jungers’ın da dahil olduğu grup fosil koleksiyonu -yeni bir tür olup olmadığından emin olmasalar bile- homo cinsi kabul ediyor ancak ölü gömmeyi ispat edecek yeterli kanıtın varlığından şüpheliler. Dinaledi Chamber yüzeyin 30 m altında, mağara girişine olan uzaklığı ise 80 m. Salona ulaşılabilmek için 2 farklı dar geçit aşılmalı. Dragon’s Back 15 m’ye yakın serbest bir tırmanıştan sonra 10 m boyunca sadece sürünerek ilerlenebilen yapısı ile parkurun en zorlu kısımlarından biri (Tabi öncesinde skinny bedenlerin aşabileceği Superman’s Crawl var). Berger, fosillerin bir takım doğa olayları yerine bilinçli bir şekilde buraya taşındığını düşünüyor. Salonun zor ulaşılabilir yapısı geçmişte -özellikle- büyük etçillerden korunmaya (Leş ile beslenenler de dahil) olanak sağlıyor olabilir. Berger’ın bu hipotez üzerine kanıt olarak sunabileceği tek şey fosil koleksiyon üstünde herhangi bir etçile ait diş izine rastlanmaması. Bulunamayan iz ile var olduğuna inanılan geçmiş bir sosyal organizasyonu tahmin etmek, bunu kurgulamak ve iddia haline getirmekse sağlıklı bir yönteme hiç benzemiyor.

Eleştirilere karşı fazla duyarlı sayılmaz; tartışma ve anlaşmazlıkları bilim adına olağan kabul ederken, genelin aksine bu tip keşifler için kullanılan belki vb kelimeleri uygun olmayan kirli kelimeler şeklinde nitelendiriyor (?!). Berger için belki bilimin sınırlarını geliştirmez onu var olan sınır içinde hapseder, statükocudur.

Homo naledi’ye dönük diğer ana eleştiri, düşünce ve şüphe, coğrafyanın dayattığı izole koşulların yaşam ve beslenme şeklini kötü yönde etkilediğine dayanıyor. Besin kaynakları çeşitlilik açısından tekdüze giden benzer canlı grubu ötekine oranla daha düşük bir profil çizebilmektedir. Bu biyolojik gerçekliğe istinaden Homo erectus ile ilişkilendirilen naledi türün primitif bir üyesi şeklinde yorumlanmakta. Yine de, alanında uzman bir çok saygın araştırmacı kesin bir şey söylemek için tarihlendirme/yaş çalışmalarının tamamlanmasını bekliyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor?

Elimizde tarihlendirme/yaş calışmaları tamamlanmamış ama göreli tarihlendirme ile 2 milyon yıl öncesine yerleştirilen ve zayıf kanıt(lar) eşliğinde kompleks sosyal davranışlara sahip olduğu iddia edilen yeni bir homo türü var. Üstelik, soyutlamaya dayalı ve hayatta kalma adına önceliği olmayan ikincil ihtiyaçların neden olduğu davranış şekillerini (Ölü gömme, tin vb ritüeller) günümüz maymunlarına yaklaşabilen beyin hacmi ile oluşturuyor (Elbette beyin boşluğunun büyüklüğü tek başına beynin kapasite-yaratım kabiliyetini belirlemiyor, ama bununla beraber önemli bir etken olduğu unutulmamalı).

İlk evvel aklıma gelen şey yabancısı olmadığımız insani bir güdü; popüler olma isteği, sağlayacağı prestij ve buna duyulan açlık. Keşfin yeni bir tür olduğunu gösteren seçeneği tamamen devre dışı bırakmıyorum. Belki de ilerleyen yıllarda elde edilecek veriler ve yapılacak çalışmalar ile keşfe dair tüm savlar somutlaştırılacak, şüphe duymak için bir neden kalmayacak, Güney Afrika bir adım daha öne geçebilecek… Bunlar olabilir çünkü paleoantropoloji uzun ve titiz bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Şu anki hali ile yalnızca popüler yayın sektöründe kullanılan bir meta.

1. Spikins P. The Stone Age Origins of Autism. Recent Advances in Autism Spectrum Disorders – Volume II 2013: 3-23

2. First Arabians: Revealing the Stone Age Prehistory of Saudi Arabia. Current World Archaeology – Issue 75 2016: 26-30 Source: Dr Huw Groucutt

3. Berger L.; et al. Homo Naledi, a new species of the genus Homo from the Dinaledi Chamber, South Africa. eLife http://elifesciences.org/content/4/e09560v1

(*) Wikipedia’dan alınmıştır.

(**) National Geographic’ten alınmıştır (John Gurche & Mark Thiessen).

Prehistorya, “tarih öncesi” midir?

Bir arkeoloji dalı olarak Prehistorya nedir? Prehistorya kelimesini chicken translation (=piliç çevirme) metoduyla Türkçe’ye tercüme etmeye kalkışırsak bodoslama karşılığının “pre-historya”=”tarih-öncesi” olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi bu şekilde ikiye ayırmanın temel nedeni Nuh nebi zamanlarında birilerinin “tarih yazıyla başlar” şeklinde formüle edilmiş ve bir şekilde de genel kabul görmüş bir görüş ortaya atmış olmasıdır (1). Bu muhteşem fikri bir yerlere yazıyla da not etmiş olduklarından, daha doğru olabilecek sözler uçup geriye bu kalmıştır: “tarih yazıyla başlar”, yazı öncesi de tarihin öncesidir…

Bu önkabulden dolayı, Prehistorya esasen yazı öncesi zamanların arkeolojisidir. Doğrudur, yazının kullanıldığı zamanlarla, yazının henüz kullanılmadığı zamanların arkeolojisi hem yöntem hem de “kafa” olarak birbirlerinden çok farklıdır. Ancak insan varsa ve bir şekilde arkeolojik kayıtlar varsa, o dönemlerin tarih’in öncesi olduğunu söylemek oldukça güçtür. Çünkü tarih, bir bilim olarak yazılı veya yazısız olsun, “geçmişteki olaylarla ilgilenen” bir bilim dalıdır, dolayısıyla tarihin tarihi insanla yaşıttır. Kısacası, insanın geçmişiyle ilgili bir döneme “tarih öncesi” veya “prehistorya” demek mantıksızlıktır.

Tarihin öncesi var mıdır? “Tarih”i insanla başlatırsak, meselâ dinozorlar “tarih öncesi” canlılardır. Büyük ihtimâlle tarihin bir de sonrası olacaktır. Eğer bunu ifade edebilecek birileri kalacaksa, insan türü yok olduktan sonra bir de “tarih sonrası” olacaktır. Ama bu şimdilik bizi ilgilendirmez, çünkü “sonrası” diyecek canlının olasılıkla insan odaklı bir geçmiş kurması gerekmeyecektir.

Kılıç Kökten’in köylü ile sohbeti

Arkeolojinin kuruluş zamanlarından beri tekrarlaya tekrarlaya bugünlere ulaşan bu hata (Prehistorya terimi) bir türlü düzeltilememiştir. Bu terminolojik hatayı düzeltmek için Türkiye’de Prehistorya’nın kurucularından Kılıç Kökten haricinde kimseden de görülür bir çaba gelmemiştir.

Rivayet edilir ki, K. Kökten bir gün Anadolu’da kendisine ne işle meşgul olduğunu soran bir köylüye, “işte, çok eski taşlarla, çanak çömlek parçalarıyla uğraşıyorum” şeklinde bir açıkmalama yapmaya başlamış ve bu konuşmanın sonunda köylü “anladım, sen tarihin dibiyle uğraşıyorsun” şeklindeki muhteşem açıklamasıyla bu konuşmaya noktayı koymuştur.

Bu konuşma ile “Prehistorya” gibi dilimize/beynimize yabancı bu kavrama karşılık olabilecek yeni ve olasılıkla çok daha uygun bir terim bulunmuştur: “diptarih”. Geçen zaman içinde K. Kökten bu terimi eserlerinde pek çok kez kullanmış olmasına karşın (2), “diptarih” terimi bir türlü dilimize yerleşememiştir. Oysa ki, Prehistorya’nın en doğru ve düzgün açıklaması “diptarih” olabilirdi (isterseniz daha havalı görünmesi için “dip-tarih” şeklinde arasına tire koyarak bile yazabilirsiniz!).

Prehistoryanın sonu…

Çeviri ve terminoloji sıkıntılarını bir yana bırakırsak, Prehistoryanın veya “tarih öncesi”nin bir başka sıkıntısı da tarihin yazıyla başladığı kabulünün başlı başına bir sıkıntı olmasıdır. Şimdiki bilgilerimize göre, “Prehistorya” Anadolu’da taş âlet yapan insanların buraya ilk ayak basmasından yazının keşfedilmiş olduğunu kesin olarak bildiğimiz İlk Tunç Çağı sonuna kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Ancak Prehistorya’nın bitiş tarihi dünyanın çeşitli yerlerinde farklılık göstermektedir. Şans eseri “beyaz adam”ın geç ayak bastığı “Yeni Dünya”nın bir kısmında, örneğin bazı Pasifik adalarında, prehistorya yaklaşık MS 19. yüzyıla kadar sürmüştür.

Yazıya takıntılı şekilde bağlı bu Prehistorya tanımına göre yazı kullanmayan ve yazı kullanan topluluklarla ilişkisi olmayan bu 19. yüzyıl toplumları da “prehistorik”tir. Oysa ki, tarihin “dibinde” değil, bugüne göre artık “sonunda” bulunurlar. Ancak yazı kullanmadıkları sürece, iki milyon yıllık Paleolitik buluntularla, 200 yıllık Yeni Gine kabilesinin köyü aynı arkeoloji disiplinin ilgi alanına girer. Garip ama gerçek… Öyle bir “bilimsel” disiplin düşünün ki, başı sonu belli değil… Her an her yerden bir prehistoryacı fırlayıp, “bu benim uzmanlık alanım” diyebilir. Mevcut prehistorya tanımına göre haklıdır kendisi, elinizdeki malayı yavaşça yere bırakıp kazıyı ona terk edin.

Yazı var da okuyan kaç kişi?

Prehistorya kavramının yazıya sıkı sıkı bağlı olarak tanımlanmasının bir başka sıkıntısı da, yazının toplumların hayatında gerçek anlamda ne gibi bir değişiklik yapmış olabileceğidir. Yazının olup olmaması bugün o dönemleri araştıranlar için çok büyük bir öneme sahiptir. Bir toplumda yazının varlığı, arkeolojik araştırma yöntemini belirgin bir şekilde değiştirir. Ancak yazı, “sade vatandaş” olarak tanımlanabilecek toplumların büyük çoğunluğu için çok büyük bir değişim midir?

Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde okuma-yazma oranının en fazla %50 civarında olduğundan söz edilmektedir (bu oran pek çok kaynakta %10 veya altındadır). Bu oranları Anadolu Orta ve ya Son Tunç çağlarında düşünmek bile korkutucudur. Ancak %1 okur-yazar bile bir toplumda, toplumun yapısında çok şeyi değiştirebilir. Yazı, egemenlerin elinde okuma yazma bilmeyen büyük kitlelere karşı kullanılabilecek en önemli silâhlardan biridir. Ancak, bir devri kapayıp (tarih öncesi), ötekini (tarih) açmaya yetecek kadar büyük bir etkisi var mıdır?

Bir anabilim dalı, iki Prehistorya

Konunun özüne geri dönersek, bugünkü tanımıyla Prehistorya, en azından Anadolu’da, birbirinden yöntemsel olarak tamamıyla farklı iki ana dönemin arkeolojisini içermektedir. Bunlardan bir tanesi Paleolitik Çağ arkeolojisi, diğeri de Neolitik ve sonrasındaki (ama yazı bulunana kadar!) dönemlerin arkeolojisidir. Bu iki temel dönem hem onları bugün araştıranlar, hem de o dönemlerde yaşamış olanlar için birbirinden çok farklıdır.

Bir tanesinde genellikle avcı-toplayıcı olarak kabul edilen, nerede akşam orada sabah serseri bir hayat (tabi, aslan, kaplan vb. gibi bir takım dezavantajları da mutlaka vardır); diğerinde yerleşik yaşam, besin üretimi, tapınaklar gibi, gibi, gibi… Bu iki hayat birbirinden öyle farklıdır ki bunların resimlerini yanyana koysak ve “iki resim arasındaki 7 farkı bulun” şeklindeki o eski bulmacalar gibi bir şey yapsak 7 değil, onbin fark bulabiliriz.

Ancak ikisinin de arkeolojisi bugünkü arkeoloji dalları ayrımında aynı anabilim dalına dâhildir.  Ve birbirinden çok farklı bu iki alanın ikisine de Türkçe’de “Tarih Öncesi Arkeolojisi” denir. Hatta Türkiye’de Prehistorya eğitimi vermekte olan Ankara ve İstanbul’daki her iki anabilim dalı da isimlerini yakın zamanda “Tarih Öncesi Arkeolojisi” olarak değiştirmiştir. Bu değişikliğin yarattığı ve yaratacağı bürokratik sorunlar ayrı bir yazının konusu olabilir.

Öyleyse, olayı biraz daha provoke etmek amacıyla, iki dönemin de arkeolojisinin ortak özelliğinin yazının olmaması olduğundan bir kez daha yola çıkalım. Neolitik ve sonrasındaki süreç, aslında etkilerini Endüstri Devrimi’ne (hatta bugüne) kadar sürdüren çok geniş bir zaman dilimidir. Temel hayat tarzı -belki başlarında çok değil ama- tarım, hayvancılık, yerleşik hayat gibi yazının bulunmasını da zorunlu kılan bir hayat tarzıdır.

Robert Braidwood Türkiye’deki birçok prehistoryacının hâlen başucu kitabı olan “Tarihöncesi İnsan” kitabında (3) bu aşamayı, insanlık tarihi oyununun “ikinci perdesi” olarak yorumluyor. Bu ikinci perdede temel hayat tarzı aslında günümüzden 100-150 yıl öncesine kadar pek fazla değişmiyor. Evet, çok önemli olan yazı bulunuyor, devletler kurulup yıkılıyor, çağlar, dönemler vb. değişiyor ancak, insanların üretme biçimindeki değişimler -örneğin iki bin yıl sonra Mars’tan Dünya’ya bakan bir tarihçi için- yakın zamana kadar aynı genel çerçevenin çok da dışına çıkmıyor (on bin yıllık koskoca tarih tek bir sepete toplanabiliyor!).

MS 2126: “Neolitik kazıdan yazı çıktı!” haberi (4)

Peki ya, Neolitik Dönem’de bir yerlerde bir şekilde yazı keşfedildiyse ve biz onun kanıtını henüz bulamadıysak? Bunun büyük bir saçmalık olduğunun söylenebilir. Ama hayal etmekten de zarar gelmez. Son yıllarda Neolitik Dönem’e bakışımız yeni ortaya çıkan bilgiler ve keşiflerle çok hızlı bir şekilde değişiyor. “Olamaz!”, diye şaşırdığımız bir çok yeni keşif, bu dönemi neredeyse hiç tanımamış olduğumuzu her geçen gün bir kez daha gösteriyor.

Göbeklitepe gibi, dönemi, bizim yakın zamana kadar düşünmüş olduğumuzdan, çok daha organize olmuş toplumlar şeklinde yansıtan keşiflerin sayısı gelecekte belki daha da çoğalacak (5). İnsan düşünmeden edemiyor; ya birisi bir yerlere bir şeylerin notunu aldıysa (“bugün sekiz tane taş diktik, valla süper” gibi)? Nasrettin hocadan beri, “ya tutarsa” diye bir iddialaşma şekli vardır. Ama gerçekten, neden olmasın?

Bu fikirler “Prehistorya tanrısı”na şirk koşmak gibi gelebilir. Ancak yazıyı “ilk” kullanan Tunç Çağı’ndakilerle, Neolitik-Kalkolitik toplulukların resimleri arasında gerçek anlamda “7 fark” bulabilir miyiz? Uzmanı belki bulur ama bunlar uzaktan görünecek kadar büyük olmayabilir.

Yazının varlığına/yokluğuna bel bağlamış, tarihi yazısızlık ve yazıyla ayıran o beyhude feryatlar ne olacak? Yüz elli yıllık oturmuş disiplinler ne olacak? Arkeolojinin ilk kurulduğu günlerden beri tekrarlaya tekrarlaya gelen bu “yazı öncesi/sonrası” yanlışından bir gün kurtulmak zorunda kalabiliriz. Şunu artık kabul edelim: tarihin başlangıcının yazıyla bir ilgisi yoktur.

Prehistoryacılar kucaklarında kocaman fakat oldukça eski bir bombayla oturuyor. Belki bombanın içindeki barut bozulmuştur da patlamaz diye ümit ediyoruz. Ama patlarsa, Neolitik ve sonrası Protohistorya’ya devredilir, ki Prehistorya ve Protohistorya terimlerinin her ikisi de geçmişi yapay ve zorlama bir sınıflandırma yoluyla ayırmıştır. Zaten tarihteki dönemler bölüşülürken Protohistorya’ya çok az düşmüştü. Klâsik Arkeoloji’yi karıştırmayalım, ama arkeoloji dalları içinde tanımı en doğru düzgün yapılmış olandır demekle yetinebiliriz.

Bugün artık, Neolitik, Kalkolitik gibi kavramlar terk edilmekte, pek çok kişi çalıştığı dönemi kalibre karbon tarihi ve bölge ile tanımlamaktayken, bu dalga prehistorya ya da tarih öncesine de ulaşmak zorunda. Türkiye üniversitelerinde en az 50-60 yıllık geçmişi olan prehistoryanın adı daha yeni “Türkçe’ye çevrilmişken” bunu tamamen terk etmeyi de düşünmeliyiz.

Prehistorya “Diptarih” olabilir mi?

Yüzelli yıllık bu hata bugün kendini çoğalta çoğalta üniversite ve düşünce sistemlerimizde kök salmış durumdadır. Bu patlamanın gerçekleşmesi için gereken, yazının “ilk”inden önceki “ilk” formunun ne olduğunu bulmamız ve bunu çözümlememiz için yüzyıllarımızı harcamamız da gerekebilir. Daha önce nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şeyin kanıtını nasıl arayabileceğimizi zaten nasıl bilebiliriz? Yani, kucağımızda patlamaya hazır bir bomba olsa bile paniğe gerek yok, bir süre daha rahat rahat takılabiliriz. Bize bir şey olmaz abi…

Aslında bu küçük terminolojik hata kimsenin çok da derdinde değildir. Herkes işinde gücündedir. Yarın öbür gün, onbin yıllık yazı bulunsa bile, bunun bizim zihinlerimize sirayet etmesi belki de yüzlerce yıl alacaktır (burada “önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor” gibi şeyler düşünün…). Prehistoryacı, yine prehistoryasını yapmaya huzurla devam edebilecektir.  Hatta çok sıkışırsak adına “yazılı prehistorya” bile diyebiliriz. Sonuçta yüzelli yıllık bir hatanın hata olduğunu artık fark etmemekte haklı değil miyiz? Sonuçta o hatayı ilk biz yapmadık… Hem kim ne diyebilir ki, bu ülkede prehistoryayla uğraşan iki elin (tamam, belki üç-dört elin) parmağı kadar insan var.

Bunca yılın “prehistoryası”na “tarih öncesi” deyip işin içinden sıyrılmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalıştım. İyi niyetli de olsa, prehistorya anabilim dallarına “tarih öncesi” demek yüzyıllık hatanın tekrarıdır. Bu türkçeleştirme çabası “computer”e “bilgisayar” demekten ziyade “otobüs”e “oturgaçlı götürgeç (ya da her neyse)” demeye daha çok benzemektedir.

Sonuç olarak, yine de ve ısrarla Kılıç Kökten’in ve konuştuğu o köylünün keşfettiği terimin, “diptarih”in bir kez daha düşünülmesinden faydalanabiliriz. Arkeoloji genel olarak, insanın bu gezegendeki hikâyesinin peşindedir ve bunu değişik alanlara ayırıp parçalayarak bu hikâyeyi daha karmaşık bir hâle sokabiliriz (zaten bu hikâye hâlihazırda kendi başına yeterince karmaşık). Ama her şeyi kategorize eden düşünce dünyamızda “Prehistorya”yı da bir rafa koymamız gerekiyorsa, isminden başlayarak bunu “diptarih” diye “eski ama yeni” bir rafa koymakta fayda olabilir. Hem o zaman Neolitik’te yazı bulunsa bile “ama bak, hâlâ tarihin dibine çok yakınız” denilebilir. Böylelikle gelecekte ne keşfedilirse keşfedilsin, “Neolitikçi”ler “diptarih”ten ayrılmak zorunda kalmaz, huzur içinde yaşayabilir.

Notlar:
1 – “Prehistorya” teriminin ilk kullanımı ile ilgili bilgileri şuradan okuyabilirsiniz: Kartal, M., 2015. “Prehistorya (Tarih Öncesi) Kavramı”, Anadolu Prehistorya Araştırmaları Dergisi (APAD) 1: 145-161.

2 – K. Kökten’in “diptarih” terimini kullandığı bazı makaleleri:
Kökten, K., 1960. “Anadolu-Maraş Vilayetinde Tarihten Dip Tarihe Gidiş”, Türk Arkeoloji Dergisi X/1: 42-52.
Kökten, K., 1962. “Maraş ve Antalya Vilayetinde Süreli Dip Tarih Araştırmaları Hakkında Kısa Bir Rapor”, Türk Arkeoloji Dergisi XI/1: 40-41.
Kökten, K., 1970. “Yazılıkaya’da ve Kurbanağa Mağarasında (Kars-Çamuşlu) Yeni Bulunan Diptarih Resimleri”, Karseli 6/69: 2-16.
Kökten, K., 1974. “Keban Baraj Gölü Alanında Diptarih Araştırmaları; 1971”, Keban Projesi 1971 Çalışmaları, ODTÜ Keban Projesi Yayınları, Ankara: 1-5.
Kökten, K., 1975. “Kars Çevresinde Dip Tarih Araştırmaları ve Yazılıkaya Resimleri”, Atatürk Konferansları V, TTK Yayınları, Ankara: 95-104.

3 – Braidwood, R. J., 1995. Tarihöncesi İnsan, B. Altınok (çev.), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

4 – “Haber” dedim, çünkü Türkiye’de bulunursa bu keşif Nature’a yazılmak yerine haber ajanslarının yerel muhabirlerine yapılan bir açıklamayla gazetelerde yayınlanır.

5 – İlginç bir tartışma için bakınız: Dönmez, Ş., 2015. “İnsanlık Tarihinin En Eski Ezberi Nasıl Bozuldu?”, #tarih 10: 40-43.

 

İsrail: Karanlığın Arkeolojik Kalbi

Israel Antiquities Authority, İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında bulunan arkeolojik mirası yönetmekle sorumlu birkaç kurum arasında yer alıyor. Kurum bin 948’den beri farklı isimler ile, ve değişen/genişliyen yetkileri aracılığıyla arkeolojik mirası yönetmekte. İsrail devletine bağlı her kurum gibi devletin temel ideolojisine, yani  siyonizme sıkı sıkıya bağlı. Tarihi, İsrail devletinin tarihine paralel olacak şekilde, uluslararası hukuk ihlalleri ile dolu. Bu kısa bilgiler dahi kurumun nasıl ve ne şekilde işletildiğini, aldığı kararlarda hangi ölçütleri kullandığını ve kime hizmet ettiğini açıklamada yeterli olacaktır.

Yakın zamanda yaşadığı yönetimsel değişiklik ise, kurumun (İsrail’deki arkeolojinin) siyonist çılgınlığın araçlarından biri olduğu gerçeğini tescilledi. Buna göre İsrail Parlamentosu (Knesset) Kadima Parti üyesi parlamenter İsrael (Yisrael) Hasson’u kurumun yeni başkanı olarak belirledi (ekim ayının sonlarına doğru yaşanan iç tartışmalar söz konusu ismin başkanlığını engelleyemedi sadece koltuğa oturacağı tarihi erteledi). Peki aşırı sağ ve siyonist ideolojiyi benimsemiş Kadima üyesi, Şam doğumlu ve İsrail haberalma teşkilatlarından biri olan Shin Bet’e 20 yıla yakın hizmet etmiş Hasson’un İsrail’deki arkeolojiyi yönetmesinde ne gibi bir sakınca olabilir?

Dışardan detaya odaklanmaksızın göz ucu ile bakıldığında, siyonist ideolojiyi benimsemiş bir devletin herhangi bir kurumuna-kurumun yönetimine, yine siyonist ideoloji için hizmet etmiş birisi getiriliyor. Bu rahatsız edici gerçek ile birlikte her şey doğaldır ve rutin işleyiş devam etmektedir. Yalnız neden olduğu haksızlığı/hak gasbını dahi bir başka haksızlık ile yaparak Filistin halkını katmerli şekilde mağdur eden İsrail, arkeoloji eğitimi almamış ve hiçbir arazi tecrübesi olmayan Hasson’u, yani arkeolog olmayan bir kişiyi arkeolojik mirası yönetmesi için işbu kurumun başına getirmiş oldu.

Yazının başlığını İsrail’deki ender bilim insanlarından alıntıladım. Rafi Greenberg dolaylı yoldan başlığı atmış oldu. Yakın geçmişe kadar İsrail’in arkeoloji alanında yapmış olduğu hak gasplarını, ihlal ettiği uluslararası hukuk kurallarını ve neden olduğu arkeolojik tahribatı ise Filistinli meslektaşım Ahmed Rjoob’tan okuyacaksınız:

İşgal Altındaki Filistin’de İsrail’in Kültürel Mirasın Korunmasına Verdiği Zarar: ‘Kurtarma Kazıları’ Sorunu

Ahmed A Rjoob

Filistin Turizm ve Kültür Bakanlığı

Çeviri: Okan Sezer

Filistin’de yer alan arkeolojik yerleşimler dünyada en fazla araştırılan ve ünik kabul edilen alanların başında gelir. İsrail’in 1967’de gerçekleştirdiği işgal arkeoloji adına Filistin’e ait kültürel mirasın İsrail askeri yönetiminin emrine girmesi ve tahribatın şiddetli bir şekilde artması ile sonuçlandı. Uluslararası hukuk ihlal edildi ve Filistin’e ait kültürel miras İsrailli araştırmacılar tarafından yürütülen sayısız illegal araştırma ile istismar edildi, arkeolojik yerleşimler tahrip edilirken tarihi eser kaçakçılığı hız kazandı. Lahey Sözleşmesi (UNESCO 1954) işgal altında bulunan coğrafyalardaki kültürel mirasın korunmasına dönük önemli antlaşmalardan biri olmasına rağmen, ‘kurtarma kazısı’ konusunda sınırları belirsiz bir tanım mevcut. İsrail söz konusu belirsizlikten faydalanıp bu durumu illegal yol ve yerleşim inşaatlarında ve işgal altındaki Filistin (1) topraklarında bulunan arkeolojik alanların tahrip edilmesinde bir kalkan olarak kullanıyor.

2000’lerdeki Mescid-i Aksa ayaklanması sırasında İsrail Ordusu gerçekleştirdiği askeri operasyonlarla Filistin’e ait kültürel mirası tahrip etti. Nablus ve El Halil’in (Hebron) tarihi şehir merkezleri kasıtlı bir şekilde yok edildi ve daha sonra, neden olduğu telafisi mümkün olmayan arkeolojik tahribat ve işbu özellikleri sayesinde eşi benzeri görülmemiş sıfatını kazanan ırkçı duvar inşa edildi. Irkçı duvar binlerce arkeolojik yerleşimi Batı Şeria’dan ayırarak illegal İsrail yerleşimlerine kattı.

Uluslararası hukuk kaçak kazılarla (2) mücadeleyi ve Filistin’e ait kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesini İsrail’in görevi olarak kabul ediyor. İsrail ise dünya çapında kabul gören temel koruma ve muhafaza ilkeleri olmaksızın İAF topraklarında yer alan arkeolojik araştırmaları 1967’den beri tekeline aldı. Böylelikle Filistinlilerin insan hakları ihlal edilirken kültürel mirasları birçok kez yok edildi ve söz konusu kültürel miras en temel koruma ve muhafaza koşullarından mahrum bırakılarak tahrip edildi ve Filistin halkı kendi kültürel mirasına ulaşamaz hale geldi.

Özet

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca yürütülmüş olan arkeolojik araştırmalar Filistin’deki kültürel mirasın zenginliğini ve çeşitliliğini ortaya çıkardı (Conder & Kitchener 1882; DACH Database 2008; Smith 1998, 58-74). Aynı zamanda bu keşifler güney Levant’ı dünyadaki en ilgi çekici arkeolojik alanlardan biri haline getirdi. Yüzey araştırmaları İAF topraklarında 12 binden fazla arkeolojik ve kültürel yerleşim tespit etti (Taha 2004, 31; DACH Database 2008). 1967’deki işgali takip eden süreçte yoğunlaşan arkeolojik faaliyetler sahip olduğu güç nedeniyle İsrail tarafından yürütüldü.

_____________________________________________________________

1) Metinde  İAF olarak kısaltılacaktır.
2) Burdaki ‘kaçak kazı’ bilimsel sonuçları yayınlanmayan ve bir şekilde İsrail otoritesine bağlı gizli kazı ve araştırmaları ifade eder.

______________________________________________________________

Bu araştırmalar İsrail’in yetki alanına girmeyen arkeolojik yerleşimleri hedefledi ve savaş şartları süresince uygulanması uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan kurallar aşağıdaki yöntemlerle açık bir şekilde ihlal edilmiş oldu:

  • Bilimsel, tarihi ve arkeolojik önemi olan nesnelerin işgal otoritesi -sıklıkla İsrailliler olmak üzre hem İsrailliler (örneğin; üst rütbeli komutanlar, askerler ve siviller) hem de Filistinliler- tarafından alandan kaldırılması.
  • İllegal kazı faaliyetleri. Sadece uluslararası antlaşmalarla yasaklananlar değil, Filistinli araştırmacıların erişemeyeceği şekilde nesne ve bilgi üreten ve genellikle culture-historical kapsamında değerlendirilip illegal işgale meşru zemin hazırlayan kazılar.

Bu illegal faaliyetler çok geniş ve muğlak politik amaçlar uğruna yürütüldü (Abu el-Haj 2001, 130-62). ‘Araştırma’ adına çeşitli alanlar için olanak sunan elverişli durum tesadüfi değil önceden planlanmış işgal hareketlerinin bir sonucuydu. Bunlar askeri karakolların ve yerleşimlerin inşaat ve altyapı çalışmaları ile bağlantı yollarını ve ırkçı duvarın yapımını içermektedir (Chamberlian 2005).

Birçok yerleşim işgal güçleri tarafından telafisi mümkün olmayacak şekilde ya tahrip edildi ya da tamamen yok edildi. Dikkate değer örnekler arasında; Kudüs eski şehirdeki Mughrabi çeyreğinin yok edilişi (Abu el-Haj 2002, 130-32), Doğu Kudüs’te yer alan Filistin Arkeoloji Müzesi’ndeki buluntuların Batı Kudüs’teki İsrail Müzesi’ne taşınması, Beytüllahim’deki Kutsal Doğum Kilisesi’nde (Nativity Church) yaşanan kuşatma (Sub Laban 2004), El Halil (Hebron) ve Nablus’un tarihi şehir merkezlerindeki sınıflandırması yapılmış binaların tahrip ve yok edilmesi (özellikle 2003 ve 2004 yıllarında) sıralanıyor.

Tamamı kişisel ilgi alanıma girmesine rağmen bu makale sadece arkeolojik etkinliklere ve İAF topraklarında İsrail’in yönettiği kazılara yoğunlaşacak. Bu kazılar ‘kurtarma kazısı’ etiketi ile maskelenmektedir. Söz konusu terimin kullanımı kültürel mirasa karşı işlenen suçları tanımlayan herhangi bir sağlıklı dilde eleştiriden muaf tutulamaz (Oyediran 1997, 41-45; Chamberlian 2005). Meselenin genişliği nedeniyle makalenin coğrafi kapsamı Kudüs ve Gazze Şeridi hariç tutularak Batı Şeria ile sınırlandırılmıştır.

Yasal Sorunlar

Devam eden süreci göz ardı ederek arkeolojik miras yönetimini tartışmak imkansız. Filistin 1967’den beri hukuksuz bir işgalin yönetimindedir (Security Council Resolutions Nos 242 & 338, United Nations 1973, 1967). Her türlü işgal gibi bu işgal de en temel insan haklarından birini kısıtlıyor: İnsan Hakları Beyannamesi ile taahhüt edilen hukuki ve politik temelde kendi kendini yönetebilme hakkı (Universal Declaration of Human Rights, United Nations 1948; article 2 & 10). Şu çok net bir şeydir ki illegal koşullar sadece illegal davranışlar üretebilir.

Bu bölüm işgalci bir güç olarak İsrail’in işgal ettiği topraklardaki kültürel mirası korumak için bağlı olduğu uluslararası sözleşmelere bir bakış sunmaktadır. Uluslararası toplum, 1907 Lahey Sözleşmesi’nde olduğu üzre silahlı çatışmalar süresince işgalci güce kültürel zenginliği yok etmeyi ve yağmalamayı yasaklayan birtakım araçlar geliştirmiştir (The Hague 1907, articles 47 & 56). Dördüncü Cenevre Sözleşmesi (United Nations 1949), ‘silahlı çatışma hallerinde kültürel objelere saygı gösterilmeli ve savaşın olası etkilerinden korunmalılar.’ ifadesini kullanarak işgal ettiği topraklardaki her türlü zenginlik tipinin yok edilmesini işgalci güce yasaklayan 33 maddeyi hükme bağladı.

Silahlı Çatışma Hallerinde Kültürel Zenginliğin Korunması için Antlaşma (UNESCO 1954) uluslararası hukukun en önemli sözleşmelerinden birisidir. Dördüncü Madde sözleşmeyi kabul eden taraflara kültürel yağmayı, arkeolojik ve tarihi alanlara dönük saldırıları ve suiistimalin her türlüsünü yasaklayarak gerekli hallerde müdahale etmesini talep ediyor ve taşınabilir kültürel zenginliğe el konulmasını engelliyor (UNESCO 1954).

İsrail tarafından imzalanan UNESCO’nun 1956 tarihli Arkeolojik kazılar için uluslararası ilkeler hakkındaki tavsiye kararı, işgalci gücün işgal ettiği arazide arkeolojik kazı yapamayacağını net bir şekilde taahhüt eder (UNESCO 1956). Ancak, 1970 tarihli Kültürel zenginliğin illegal ihracatını, ithalatını ve transferini yasaklayan antlaşma İsrail devleti tarafından onaylanmadı (UNESCO 1970). İsrail, ne şekilde elde edildiğine bakmaksızın arkeolojik buluntuların araştırılmasına izin veren antik eserler yasasını değiştirmemek için antlaşmaya direndi.

Genel olarak yukarıda bahsi geçen hükümler ahlaki bir sorumluluk oluştururken, kültürel zenginliğin yağmalanmasını ve suiistimali engellemeyi, barbarca etkinlikleri durdurmayı ve bu konularda önlem almayı zorunlu kılıyor. Bunlar herhangi bir arkeolojik malzemenin kaldırılmasını, bir başka deyişle ‘kurtarma kazısı’ bahanesi ile kazı yapmayı işgalci güce yasaklıyor.

Sahadaki Durum

İsrail işgali uluslararası antlaşmaların birçoğunu ihlal etti. Hem savaş hem de barış koşullarında kültürel mirası korumayı amaçlayan 1970 tarihli UNESCO Sözleşmesi’ni onaylamamayı tercih etti. İAF topraklarında yer alan kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesine ilişkin uluslararası hukuku aşağıdaki yöntemlerle ihlal etmeyi sürdürdü:

  • İllegal kazılar ve yüzey araştırmaları
  • Kültürel mirasın kasıtlı bir şekilde tahrip edilmesi
  • İAF topraklarında yer alan kültürel miras yapılarının koruma ve muhafaza koşullarıyla ilgilenilmemesi
  • İdeolojik ve politik amaçlar uğruna Filistin kültür mirasının suiistimal edilmesi
  • İAF topraklarında ortaya çıkarılan kültür objelerinin kaçırılması ve in situ haldeki bazı taşınmazların (örneğin; mozaik zemin) yerlerinden kaldırılması

İAF Topraklarında Arkeolojik Kazılar

İşgal topraklarındaki arkeolojik kazı meselesi geniş bir konu. 1954 Lahey Sözleşmesi (UNESCO 1954) esnek ve belirsiz olabilir, fakat silahlı çatışma hallerinde uygulanması gereken temel şeylerin sınırını çizmektedir.

İsrail, 1954 Lahey Sözleşmesi ile 1956 Unesco Tavsiye Kararı’nın (yasal bağlayıcılığı yok) arkeolojik kazıları tam anlamıyla yasaklamadığı görüşünü benimsedi. Arap devletleri ise tahribat yaratmaya meyilli doğaları gereği kazıların 1954 Lahey Sözleşmesi tarafından yasaklandığını iddia ettiler (Oyediran 1997, 17-18). Kimi uzmanlar ise, antlaşmanın kazıları yasaklama zorunluluğu olmadığını, ancak her ne olursa olsun hükümler ihlal edildiğinde, 1954 Lahey Sözleşmesi’nin işgalci güce herhangi bir buluntunun ihracatını yasakladığını ve buluntunun işgal altındaki topraklara iade edilmemesini öngören kuralları oluşturduğunu iddia etti (Oyediran 1997, 17-18).

Tüm bunların aksine işgalci güç İsrail, arkeolojik kazıları ve kültürel mirası işgal ettiği topraklara dönük politik iddiasını haklı çıkarmak için ideolojik bir araç olarak kullandı. Yürütülen arkeolojik kazılar sadece uluslararası hukukun ve antlaşmaların ihlali değil, aynı zamanda bu tutum ve kaçınılmaz olarak tek başına İsrail’e tabi olan yöntemler sayesinde, Filistinlilerin geçmişlerini keşfetme hakkının reddedilmesi anlamına gelmektedir.

İsrail kurulduğundan bu yana arkeoloji, halkının duyarlı olduğu yerleşimler ve kutsal metinlere dayandırılan hikayelere paralel olacak şekilde önemli bir ulusal-kültürel uygulama olmuştur. Arkeoloji, kolonici-ulusal paranoyanın biçimlendirilmesi ile İsrail’e ait toprak iddialarının kanıtlanmasında ve bunlara meşru zemin hazırlanmasında kritik bir rol oynuyor (Abu El-Haj 2001, I-2). Böylelikle, 19. yy’dan beri aralıksız olarak Filistin’deki Siyonist projeye destek sunmak ve İsrail’in genişlemesini kolaylaştırmak, Filistin topraklarının gasp edilmesini haklı çıkarmak için  kullanılmıştır (see also Greenberg this volume).

1967’den Günümüze Uluslararası Hukuk Yorumları

1967’de İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı işgalinden sonra arkeoloji yönetimi iki İsrailli yetkilinin emrine verildi (SOA): birisi, Doğu Kudüs hariç olacak şekilde, Batı Şeria’dan diğeri ise Gazze’den sorumlu tutuldu. Tuhaf olan kısım Doğu Kudüs’teki (işgal altındaki Batı Şeria’nın bir parçası) arkeolojik yönetimin 1990’lara değin İsrail Eğitim ve Kültür Bakanlığı tarafından sürdürülmesiydi, İsrail’in toprak ilhakları nedeniyle. 1990’dan sonra ise -şimdiye dek olacak şekilde- İsrail Eski Çağ Müdürlüğü (IAA) yönetmekte (Oyediran 1997, 41).

İsrail 1967 tarihinden beri uluslararası hukukun kazıları yasaklamadığı görüşünü benimsiyor. Takip eden yıllarda SOA ve IAA, sadece olağanüstü durumlarda ‘kurtarma kazısı’ izni veren uluslararası hukuku çiğneyerek işgal altındaki topraklarda binlerce kazı gerçekleştirdi ve aynı sayıda kazı lisansı yayınladı ve  tüm bunları işgal altında yaşayan halkın ‘yararına’ yapılan inşaat çalışmalarından önce arkeolojik ve kültürel eserleri korumak ve bilimsel bilgi üretmek bahaneleriyle gerçekleştirdi. Kudüs’teki yabancı arkeoloji kurumları (the British School of Archaeology, the French Ecole Biblique et Archéologique, the American W. F. Albright Institute of Archaeological Research ve the German Archaeological Institute) 1967’den sonra bu alanlarda kazı yapmaktan kaçındı ta ki 1994’te Filistin Ulusal Otoritesi arkeoloji yönetimini devralana dek (Oyediran 1997, 42).

‘Kurtarma kazıları’ uluslararası hukuk tarafından kabul edilmesine rağmen işgal altındaki topraklarda yürütülen kurtarma kazılarının yasalara uygunluğu şüphelidir. Kazıların büyük bir bölümü uluslararası hukuk kuralları kapsamında illegal sayılan İsrailli yerleşimler ve bu yerleşimlerin bağlantı yolları gibi alt yapı çalışmaları için gerçekleştirildi.

Örneğin, işgal edilen topraklarda devam eden illegal yerleşim çalışmaları için ‘kurtarma’ olarak adlandırılamayacak genişlikte kazılara ihtiyaç duyuldu. Chamberlian’in itirazları şu şekilde:

Bir yerleşme korumasız haldeyken İsrailliler buluntuların hızlı bir şekilde kaydedilmesini ve kaldırılmasını kapsayan bir ‘kurtarma kazısı’ başlatır ve ancak bu bittikten sonra yerleşme korumaya alınır. Ara sıra bazı yerleşmeler koruma altına alınsa da kazılar genellikle definecilik ve yerleşmenin yok edilmesi ile sonuçlanıyor. Diğer buluntular, mozaik zemin gibi, gelecekte yapılması planlanan araştırmalar adına ortadan kaybedilir. Ayrıca, sözde ‘kurtarma kazıları’ yerleşmenin bütün önemli bağlamlarının yok olmasına neden olur ve bu sayede üretebileceği bilgi sonsuza dek kaybolur (Chamberlain 2005).

Araştırılan arkeolojik yerleşimlerin büyük bir bölümü SOA’nın ürettiği gayrimeşru bahaneler ile kazıldı. Greenberg, İAF topraklarında İsrail’in yürüttüğü arkeolojik faaliyetler ile ilgili yapmış olduğu çalışmadan sonra, bu faaliyetleri ‘karanlığın arkeolojik kalbi’ olarak tanımladı (Greenberg as cited by Rapoport 2006). Kudüs hariç işgal atında bulunan Batı Şeria’daki 700 yerleşimde yürütülmek üzre 1100 kazı izni yayınlandığını keşfetti. 1980’ler boyunca İşgal altındaki Batı Şeria’da yürütülen  kazıların yaklaşık %60’ı İsrailli ve yabancı kurumlar tarafından yönetildi. Bununla birlikte 1993’deki barış sürecinden sonra, 1993 Oslo Görüşmesi ve 1995’te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında imzalanan Washington Antlaşması uyarınca tamamen İsrail İşgali’nin kontrolüne giren Alan C’deki (Batı Şeria’nın yaklaşık %70’ini temsil ediyor) bütün kazılar SOA tarafından yürütüldü. 1993 ile 1998 yılları arasında gerçekleştirilen kazıların %95’ini Dr Yitzhak Magen yönetti. SOA’nin verdiği 171 kazı izninden sadece 9 tanesi akademik kurumlar adına düzenlendi (Rapoport 2006).

Halen Batı Şeria’da uygulanan Ürdün Antik Eserler Kanunu’na göre: ‘kazı lisansı sadece bilimsel yeterliliği kanıtlanmış ve tatmin edici sonuçları güvence altına alabilmek adına kazıya mali destek sunabilecek kişilere verilebilir (…) lisanslar keşfedilen eserlerin muhafaza edilme zorunluluğu, devam eden kazılara dair bilgi verilmesi ve bilimsel yayın üretme gibi standart koşulların yerine getirilmesine tabi tutulur’ (Oyediran 1997, 32).

Ancak SOA’nın gerçekleştirdiği kazılar yukarıda bahsi geçen şartları asgari düzeyde dahi karşılamıyor. SOA, önceden planlanmış ve kendisi tarafından yürütülen kazılara lisans çıkarabilen yegane kurum. Arkeolojik çalışmaları bilimsel ilkelere göre sınırlayan Ürdün Antik Eserler Kanunu’nun İsrail ordusunca revize edilmesiyle birlikte antik eser yönetmeliklerine uygun davranmıyor. SOA’dan başka hiç kimse kazıların nerelerde gerçekleştiğini bilmiyor: düzenli bir liste ve yayın zorunluluğu yok,  yayın varsa bile bu, SOA’ya ve önceliklerine bağlı kalınacak şekilde belirleniyor. Elbette ki bunların hiçbiri arkeolojik ya da tarihi bir nitelik içermiyor (Rapoport 2006).

Batı Şeria’da SOA’nın Yönettiği ‘Kurtarma Kazıları’

İsrailli yerleşimlerin yapım çalışmalarıyla ilgili ‘Kurtarma kazıları’

Kudüs ve özellikle Haram-ül Şerif’in (The Great Mosque) güney ve güney batı duvarları boyunca yürütülen illegal kazıların dışında yerleşim faaliyetleriyle ilgili birçok kazı gerçekleştirildi. İsrail, sahada yeni unsurlar yaratma çabası ve uluslararası hukuku, özellikle de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal ederek Filistin topraklarının hemen her yerinde binlerce yerleşim ve askeri karakol inşa etti (Applied Research Institute of Jerusalem 2005).

İsrail’in illegal yerleşimleri 900’den fazla arkeolojik yerleşim ve yapı ögesi üstünde egemenlik kuruyor (Sub Laban 2004; DACH Database 2008). Örneğin Ma’aleh Adumin adlı yerleşmenin inşası ve Doğu Kudüs’e doğru genişlemesi 1980’ler  süresince devam eden geniş çaplı kazılara neden oldu. Bizans dönemine ait bir manastır kalıntısı ortaya çıkarılırken; Dr Magen 1993 yılı kazılarını Judea ve Samaria’da ve özellikle İsrail genelinde yürütülmüş en büyük kazı projesi olarak tanımladı (Oyediran 1997, 43).

Antik El Halil (Hebron) olarak adlandırılan Tell el-Rumeida, illegal faaliyetlerin tahrip ettiği bir diğer arkeolojik yerleşim. İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine ve sahip olduğu askeri güç vasıtasıyla Filistin kültürel mirasını sistemli bir şekilde yok etmesine verilebilecek en tipik örneği temsil ediyor. Ayrıca Filistin topraklarına, halkına ve kültürel mirasına dönük İsrail yerleşim politikasının en şiddetli örneklerinden birisidir (Sub Laban 2004). Tell el-Rumeida Filistin’deki en geniş höyüklerden ve İ.Ö. 3. binden itibaren aralıksız iskan edildiğine inanılıyor. 1984’te fanatik İsrailli yerleşimciler höyüğün bir kısmını işgal ederek burayı kalıcı bir yerleşime çevirme planlarını duyurdular (Wilder 2003). 1998’te ise İsrail Başbakanı arkeolojik yerleşim üstüne inşa edilmesi tasarlanan kalıcı evler için söz verdi. 2001 yılında inşaatına başlanan 10 adet apartman İsrail hükümetince onaylandı ve finanse edildi. Bir yıl sonra İsrail Sivil Otoritesi (3) 15 adet apartmanı kapsayan diğer bir yerleşim planını onayladı.

Arkeolojik kazılar (İsrail’in illegal işlerini kapsayan) önemli kalıntıları ortaya çıkardı. İAF topraklarında uygulanmış Ürdün Antik Eser Kanunu (1968) uyarınca hatalı faaliyetleri kanıtlamaları adına öneme sahipler (articles 41 & 45). Uluslararası koruma standartlarına olan kayıtsızlık Tell el-Rumeida’nın (Görsel 1) şiddetli bir şekilde zarar görmesine, arkeolojik tabakalarının yok edilmesine ve kültürel kimliğinin bozulmasına neden oldu (Sub Laban 2004).

______________________________________________________________

3) İsrail Ordusu, hükümeti ve Filistin Ulusal Otoritesi arasında devam eden süreçleri düzenlemekle görevli Tel-Aviv’e bağlı kurum.

______________________________________________________________

İsrailli yerleşimlerin altyapı çalışmalarıyla ilgili ‘Kurtarma kazıları’

İşgalci gücün Filistinliler ile temastan kaçınmak adına yerleşimciler için inşa ettiği geniş yol ağları bir başka ‘arkeolojik kurtarma kazılarını’ gerekli kıldı. Söz konusu inşaat çalışmaları Batı Şeria’nın doğal ve kültürel alanlarında daha önce eşi benzeri görülmemiş bir yıkım etkisi yarattı. Belki de içlerindeki en dramatik örnek Ramallah’ın yaklaşık 20 km batısındaki Wadi Natuf kültür alanını tahrip eden 446 no’lu karayoludur (Görsel 2). Wadi Natuf, Mallon tarafından 1924 yılında keşfedilen ve Garrod tarafından 1928 yılında kazılarına başlanan Filistin’deki en geniş prehistorik mağaralardan birine ev sahipliği yapıyor. Kazılar mağaranın yaklaşık olarak İ.Ö.12 bin yıl öncesi Epi-Paleolitik dönemde iskan edildiğini kanıtladı. Kazılardan elde edilen buluntular önemli teknolojik gelişmeleri kanıtlayarak Garrod’un bu teknolojiyi ‘Natuf Kültürü’ olarak tanımlamasına esin kaynağı oldu (named after Wadi en- Natuf). Bu terim tarım öncesi Neolitik toplumları tanımlamada halen yaygın bir şekilde kullanılmaktadır (Ministry of Tourism and Antiquities 2005, 33-4). Bu anahtar yerleşim, onu doğal ve kültürel çevresinden ayıran illegal yol-yapım çalışmalarının yaratmış olduğu olumsuz etki ile zarar gördü.

El Halil’deki (Hebron) 60 no’lu karayolu üzerinde Sa’ir ve Halhoul adlı yerleşimlerin ortasında kalan Khibet Abu-Dwier, İsrail’in illegal kazı faaliyetleri için bir başka örneği temsil ediyor (Görsel 3). Yerleşimin Roma, Bizans ve Eyyubi dönemlerine tarihlenen kalıntıları 1995 yılında SOA’nın yönettiği ‘kurtarma kazılarından’ bir başkasına kurban edildi. Kazılar hakkında ulaşabildiğimiz tek bilgi, birçok buluntunun ortaya çıkarıldığı ve araziden kaldırıldığıdır (Oyediran 1997, 43).

Arkeolojik barbarlık ve yağma adına yapılan kazılar

Yerel yönetmelikler (örneğin, Gazze şeridinde uygulanmış olan 1929 tarihli the British Mandate Antiquities law ve Batı Şeria’da uygulanmış olan 1968 tarihli the Jordanian Antiquities) İsrail işgalinden sonra farklı askeri emir ve düzenlemeler ile zorla kaldırılmış oldu. Bu düzenlemeler kültürel mirasın korunması için yapıldı.

Ancak, Antik Eser Hukuku üzerine İsrail’in yapmış olduğu düzenlemeler şüphelidir ve uluslararası hukuku ihlal etmektedir. 1986 tarihli ve 1166 no’lu Askeri Emir ile Batı Şeria’da geçerli olan 1968 Ürdün Antik Eserler Kanunu kaldırılmıştır.  Bu emir, Ürdün Antik Eserler Kanunu’nu kapsayacak ve daha güçlü olacak şekilde Batı Şeria için SOA’yı yetkilendirdi. Kültürel maddeleri alıkoyma ve kamulaştırma, arazi kamulaştırma, bireyleri arama ve bu tipte işgale askeri fayda sağlayabilecek her türlü hizmet için hak tanınmış oldu. Herhangi bir nedene dayandırılmaksızın ve İsrail otoritesince sunulan izin olmak koşuluyla kültürel objelerin İAF topraklarından farklı bir coğrafyaya taşınması kabul edildi. Tüm bu askeri değişiklikler Filistin kültür mirası adına koruma koşullarını zayıflattı ve 1907 Lahey Sözleşmesi’nin 43. fıkrasını dolaylı yoldan çiğnedi, çünkü bu değişikler zorunluluktan kaynaklanmadı, bir başka deyişle, değişiklikler ilgili antlaşmaları çiğnedi çünkü hem uluslararası hukukla çeliştiler hem de Filistin halkının yararına değildiler (Oyediran 1997, 37-8).

1.1

Tell el-Rumeida'da devam eden inşaat çalışmaları, hemen yukarıda arkeolojik kalıntılar.
Görsel 1: Tell el-Rumeida’da devam eden inşaat çalışmaları, hemen yukarıda arkeolojik kalıntılar.
Wadi Natuf'un çevresindeki kültürel tabiat yol yapım çalışmaları nedeniyle zarar gördü.
Görsel 2: Wadi Natuf’un çevresindeki kültürel tabiat yol yapım çalışmaları nedeniyle zarar gördü.
Yeni bağlantı yolunun kenarına sıralanmış Khirbet Abu-Dwier kalıntıları.
Görsel 3: Yeni bağlantı yolunun kenarına sıralanmış Khirbet Abu-Dwier kalıntıları.

Üstelik, Lahey Sözleşmesi’nin (UNESCO 1954) 4. fıkrası gerekli hallerde sözleşmenin taraflarını hırsızlık, yağma ve diğer barbarca fiiliyatların ve kültürel zenginliğe dönük suiistimalin önüne geçmeleri için görevlendirmektedir. Taşınabilir kültürel zenginliğe el koymayı yasaklamaktadır (UNESCO 1954, article 4).

Arkeolojik yağma Ortadoğu’da genel bir olgu olmasına rağmen Britanya Mandası ve Ürdün otoritesi altında etkileri sınırlandırılmıştı. İsrail işgali süresince süreklileşmiş ve kötü ekonomik koşullar nedeniyle Filistin toplumunda sosyo-ekonomik bir alan olarak kabul edilmiştir. Kötü yaşam koşullarına sahip birçok Filistinli çiftçi, İsrail işgal otoritesinden herhangi bir itiraz gelmeksizin arkeolojik buluntuları İsraillilere (askeri yetkililere ve sivil koleksiyonculara) satabileceklerini fark etti. Örneğin, 1967 yılında İsrail Savunma Bakanı görevine getirilen Moshe Dayan illegal arkeolojik kazıları teşvik etmiş ve sonrasında İsrail’deki en geniş koleksiyonlardan birine sahip olmuştur (Kletter 2003, 3-4).

1967’den sonra Filistin ekonomisi birkaç iş alanına ve İsrail ile yapılan ithalata bağlı kaldı. Birinci (1987) ve ikinci İntifada (2000) süresince iş imkanları ortadan kaybolurken bu iki toplumsal olay çok geniş bir işsizliğin yaşanmasına neden oldu. Yağma ve tarihi eser kaçakçılığı bu kötü ekonomik koşullarda gelişti (Blum 2003).

Uluslararası hukuka göre arkeolojik mirasın korunması ve illegal kazılar ve tarihi eser kaçakçılığı ile mücadele işgalci güç olan İsrail’in açıkça görevi. Ancak, İsrail işgali arkeolojik yerleşimlerin güvenliğini sağlayan uygun ve yeterli yasal önlemleri almak yerine, İAF topraklarında ‘kurtarma kazısı’ bahanesi ile bizzat kendisinin teşvik ederek kolaylık sağladığı gizli kazıları kullanmıştır.

Bu bağlamda Greenberg Batı Şeria’dan sorumlu SOA’ya, yani Magen’e eleştiri getiriyor;

kendini yerleşimleri tahribattan kurtaran bir araştırmacı olarak görüyor. Aslında bu anlayış, Mısırlılar’dan Mısır mirasını ve Yunanlar’dan da Yunanistan mirasını ‘kurtaran’ sömürgeci arkeolojinin doğrudan devamıdır. Saçmalığın ta kendisi olan bu yöntem yerleşimlerin tahrip olmasının asıl nedenidir. Magen hırsızlar için yerleşimlere ‘işaret’ koyuyor. Kazıları tamamladıktan sonra yerleşimi muhafaza etmek için Magen’ın yeterli parası yok. Bizans kilisesinde çok güzel bir mozaik zemin ortaya çıkardı ama daha sonra alanı terk etti ve hırsızlar gelip tüm mozaiği söktü (Greenberg as cited by Rapoport 2006).

Bu tip kazılara verilebilecek birçok örnek var özellikle El Halil (Hebron) bölgesinde; örneğin al Dahria’nın batısındaki Kh. Anab al-Kabir (Görsel 4), Dora’nın doğusundaki Kh. Tawas (Görsel 5), El Halil (Hebron)’in kuzeyindeki Kh Bait Aunon (Görsel 6) vb. El Halil (Hebron)’in çöllük arazisinde bulunan Bani Na’im’in doğusundaki Kh. Al-Qasir (Görsel 7) tipik bir örnektir. SOA hiçbir geçerli neden olmaksızın yerleşimi kazdı, tüm buluntuları bilinmeyen bir yere götürdü ve daha sonra yerleşimi korumasız bir halde antik eser hırsızlarının merhametine terk etti. Eski bir SOA çalışanının iddiasına göre SOA kazısından önce Kh. Al-Qasir yerleşimi oldukça korunaklıydı. Kazı sonrası derin olmayan birkaç defineci çukuru açıldı. Aynı eski çalışan, ‘kazı bittikten sonra yerleşimin zemini oldukça etkileyiciydi: zemin monokrom ve renkli mozaiklerle döşeli ve duvarları ise düzgün ve iyi kesilmiş taşlarla yapılmıştı.

Tahrip edilmiş mozaik zemin, Kh. Anab al-Kabir.
Görsel 4: Tahrip edilmiş mozaik zemin, Kh. Anab al-Kabir.
Tahrip edildikten sonra Khirbet Tawas harabeleri.
Görsel 5: Kh. Tawas harabelerindeki tahribat.
Görsel 6: Tahribattan sonra Kh Bait Aunon'un harabeleri.
Görsel 6: Kh. Bait Aunon harabelerindeki tahribat.
Görsel 7: Kh. al-Qasir harabelerindeki tahribat.
Görsel 7: Kh. al-Qasir harabelerindeki tahribat.

Daha sonra tüm buluntular Kudüs’teki bilinmeyen bir depoya kaldırıldı ve yerleşim terk edildi.’ Devam ederek, ‘Dr Magen Bizans dönemi hakkında yazdığı kitap süresince işbu Bizans yerleşiminin mozaik zeminine odaklandı.’ dedi.

1967’den beri komşu ülkeler ve İAF İsrail pazarı için tarihi eser kaçakçılığının ana kaynağı oldu. Kimi Ürdünlü tacirler Ürdün’deki çeşitlik kaynaklardan tarihi eser satın alıyor ve ticaretin yasal olduğu ülkeler için ilk önce İsrail’e transfer ediyor. Devamında tarihi eser uluslararası pazar için yola çıkarılıyor (Politis 2002, 265). İşleri kolay bir hale getirmek adına İAF topraklarında uygulanan antik eser kanunu, SOA çalışanlarınca yayınlanan lisanlarla antik eser ihracatına izin veren ve bu sayede antik eserlerin kontrolünü zayıflatan İsrail askeri emirleri ile değiştirildi (Oyediran 1997, 34).

İroniktir, Ürdün Antik Eserler Kanunu (1968) özel bir izin olmaksızın işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülen kazıları illegal kabul ederken, İsrail Antik Eserler Kanunu (1978) ve İsrail askeri emirleri illegal yollarla edinilmiş tarihi eserlerin koleksiyoncular tarafından toplanmasına ve satışına izin vermektedir. Aynı kanuna göre 1978’den beri İsrail’de keşfedilen bütün tarihi eserler devlet mülküdür. Bu bağlamda lisanslı kazılar tarihi eser tacirleri için kaynak olamaz (Blum 2003). Dolayısıyla, mantık gereği, İsrail’in yasal tarihi eser pazarında yer alan arkeolojik nesnelerin çok büyük bir bölümü İAF topraklarında yürütülen illegal kazılardan temin ediliyor olmalı.

1967’den günümüze işgal altındaki topraklarda yer alan arkeolojik yerleşimlerde gerçekleşmiş hırsızlıkların sayısı net değil ama binleri buluyor olmalı (Ilan et al 1989). Aynı makaleye göre (Ilan et al 1989, 41) her yıl 100.000 arkeolojik buluntu İsrail’i terk ediyor. Sözüm ona çok büyük bir bölümün menşei ‘bilinmiyor’.

Diğer İllegal Faaliyetler

Kültürel Mirasın Bilinçli Şekilde Yok Edilmesi

2000 yılında patlak veren ikinci İntifada’ya (Mescid-i Aksa) İsrail’in verdiği askeri yanıt kültürel mirasın eşi benzeri görülmemiş seviyelerde kasıtlı olarak yok edilmesi ile sonuçlandı. Bu makale uygulanan iki yöntemin altını çizecek: tarihi şehir merkezlerinin yok edilmesi ve ırkçı duvarın yapımı.

Filistin’e ait birçok arkeolojik ve kültürel yerleşim İsrail’in gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ile telafi edilemeyecek düzeyde zarar gördü. Bu askeri operasyonların en bilineni Beytüllahim’deki Kutsal Doğum Kilisesi’nde (Nativity Church) uzun süre devam eden kuşatmadır, uluslararası ziyaret merkezlerinden biri olan yerleşim İsrail’in etkinlikleri ile zarar gördü.

Nablus’un tarihi şehir merkezi ikinci İntifada’yı (Mescid-i Aksa) takip eden yıllarda şiddetli bir şekilde vurulan Filistin yerleşimlerinden birisiydi. Nablus ismi İ.S. 72’de inşa edilen Roma kasabası Neapolis’ten geliyor (Ministry of Tourism and Antiquities 2005, 37-9). Şehir, Roma Dönemi’nden günümüze çok geniş bir kültürel çeşitliliği içeriyor. 2003 ve 2004 yıllarında roket ve top atışlarıyla vuruldu ve sonra askeri buldozerler ile tarihi ve arkeolojik yapıların şiddetli bir şekilde yok edilmesine neden olan ‘temizlik harekatı’ gerçekleştirildi (Görsel 8). Cami, kilise ve diğer tarihi bina ve anıtlardan oluşan 310 yapı ya tamamen yok edildi ya da zarar gördü (DACH Database 2008; Sub Laban 2004).

Nablus'un tarihi şehir merkezinde yaşanan tahribat.
Görsel 8: Nablus’un tarihi şehir merkezindeki tahribat.

İsrail güçleri 9 Ağustos 2005’te İbrahimi (Abraham) Cami’nin %60’ını sinagoga çevirirken, El Halil’in (Hebron) eski şehir merkezinde yer alan birkaç tarihi evi doğusundaki Kiryat Arba’nın bağlantı yol-yapım çalışmaları için yıktı (Görsel 9 & 10). Bu yapılar El Halil’deki tarihi dokunun ve İbrahimi Cami’nin etrafını saran kültürel çevrenin değişmez parçalarıydılar (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

Tarihi Filistin şehirlerinin yok edilişleri uluslararası toplum (UNESCO, the World Heritage Centre ve World Archaeology Congress gibi kurumlar) tarafından kınanmasına rağmen, İsrail Filistin’in kültürel mirasını sistemli bir şekilde yok etmeye devam ediyor ve henüz uluslararası hukuk onu engelleyebilmiş değil.

Irkçı Duvar

Irkçı duvar, Nisan 2002’de İsrail tarafından onaylandı. Güvenlik gerekçeleri Filistin’in toprak ve su kaynaklarını işgal etmek için bahane gösterildi. Duvar beton gövdeden, dikenli tellerden, hendeklerden, elektrik verilmiş demir parmaklıklardan, keskin nişancı kulelerinden, askeri yollardan, elektronik gözetleme merkezlerinden, uzaktan kontrol edilen piyade gücünden ve zaman zaman genişliği 100 m’yi bulan tampon bölgeden oluşuyor (Azzeh 2005, 3).

9 Temmuz 2004’te Uluslararası Adalet Divanı (Hague) duvarın ve bütün İsrailli yerleşimlerin uluslararası hukuku ve insan haklarını ihlal ettiğine karar verdi (Azzeh 2005, 3).

Görsel 9: El Halil'in tarihi şehir merkezindeki tahribat.
Görsel 9: El Halil’in tarihi şehir merkezindeki tahribat.
Görsel 10: El Halil'in tarihi şehir merkezinde yaşanan tahribat.
Görsel 10: El Halil’in tarihi şehir merkezindeki tahribat.

İsrail’in en üst mahkemesi de duvarın anayasaya kısmen aykırı olduğuna karar verdi. İsrail ise bu tip kararları hiçe sayarak işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimleri genişletmeye ve duvarın yapımına devam etti. Yerleşimlerin etrafı genellikle duvar ile çevrili ve her biri karayolu ağı sayesinde İsrail ile bağlantılıdır (Azzeh 2005, 3).

Duvar ‘Green Line’ olarak bilinen 1967 sınırları üzerine inşa edilmedi, Filistin’e doğru batırılmış bir hançer gibi, nesillerce Filistin halkının sahip olduğu toprakları işgal ederek onlardan ayırdı, tarım faaliyetleri yürütülen alanları Filistinlilere yasakladı ve Filistin’e ait su ve toprak gibi doğal kaynaklar ile daha farklı kültürel kaynakları zorla ele geçirdi (Applied Research Institute of Jerusalem 2005). Filistin’in arkeolojik, doğal ve kültürel mirası ile oluşmuş Batı Şeria’nın önemli bir bölümünü işgal eden de facto hali temsil etmektedir (Sub Laban 2004).

Bunların yanı sıra felaketle sonuçlanan insani, ekonomik ve sosyal etkileri vardı; ırkçı duvar maddi ve manevi kültürel miras üzerine yıkıcı bir etkiye sahip. Söz konusu yıkıcı etkiler maddi kültürün ötesine geçerek köylülük ve bedevilik gibi Filistin kimliği ile bağlantılı geleneksel yaşam şekillerinin yok olmasına neden oluyor. Duvar binlerce kültürel yerleşimi kesip koparırken Kudüs’ü de Beytüllahim (Bethlehem) ve diğer Filistin yerleşimlerinden ayırıyor (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

Görsel 11: Irkçı duvarın tel örgülerden oluşan bir bölümü, Beytüllahim'in güney doğusu.
Görsel 11: Irkçı duvarın tel örgülerden oluşan bir bölümü, Beytüllahim’in güney doğusu.

zionism 13

Görsel 12: Kudüs yakınlarındaki Qalandia mülteci kampı yakınlarındaki ırkçı duvara ait iki görünüş.
Görsel 12: Kudüs yakınlarındaki Qalandia mülteci kampından ırkçı duvara ait iki görünüş.

Neden olacağı çevresel ve arkeolojik etkilerin dikkate alınmadığını gösterir nitelikte, duvarın yapım çalışmaları sırasında sadece birkaç ‘kurtarma kazısı’ yürütüldü. Kudüs’ün doğusundaki Abu Dis’te yer alan Khirbet Salah (Görsel 13) ender kazılara bir örnektir. Ekim 2003’te Kudüs’ün etrafında devam eden duvar yapım çalışmalarında yerleşim buldozerler ile tahrip ediliyor. Bizans yerleşim kalıntılarına rastlanılmasına rağmen IAA yetkililerinin çalışmaları kısa süreliğine durdurmasından hemen sonra yerleşmenin önemli bir kısmı yok edildi ve üstü toprakla kapatıldı. Üç hafta sonra yerleşmenin üstü toprakla kapatılırken duvarın yapımı tamamlandı ve yerleşim tamamen yok edilmiş oldu. Bu alelacele yürütülen kazı açık hava odalarıyla birlikte bazilikaya, avluya, yerleşim alanına ve sundurma ile ahıra sahip bir Bizans manastırını ortaya çıkardı. Ayrıca avlu kalıntılarının altında haçlarla süslenmiş bir tür kilise mezarı da ortaya çıkarıldı. Merkezi alanda geyiklerin de bulunduğu hayvan ve geometrik motifler ile süslenmiş mozaik bir döşeme bulundu. Mozaik döşeme arkeolojik bağlamından illegal bir şekilde kaldırıldı (Sub Laban 2004).

Görsel 13: Irkçı duvarın neden olduğu tahribat öncesi Khirbet Salah'taki arkeolojik kazılar.
Görsel 13: Irkçı duvarın neden olduğu tahribat öncesi Khirbet Salah’taki arkeolojik kazılar.

Bu gibi uygulamalar arkeolojik yerleşimlerin telafisi mümkün olmayacak şekilde zarar görmesine neden olmakta ve arkeolojik kazılar için kabul edilen uluslararası standartlar ile çelişmektedir.

Makalenin önsözünde bahsedildiği gibi arkeolojik yüzey araştırmaları İAF topraklarında 12 bin’den fazla yerleşimi listeledi (DACH Database 2008). Bu yerleşimlerin birçoğu duvarın yapımı esnasında tahrip edildi ve Tell Rumieda, Kh. Morasress ve Kh. Silon (Shilo) gibi arkeolojik mekanların binlercesi İsrail’e ya da Batı Şeria’daki illegal İsrailli yerleşimlere bağlandı. Filistin Antik Eser ve Kültürel Miras Departmanı’nın verilerine göre, 2460 kültürel miras mekanı yok edildi veya Batı Şeria topraklarından koparıldı (Sub Laban 2004; DACH Database 2008).

14 numaralı görsel/grafik 2167 yerleşimin duvar nedeniyle zarar gördüğünü ve Batı Şeria’dan koparıldığını gösteriyor (Batı Şeria’da bilinen Filistin kültürel miras mekanlarının %18’ini temsil etmektedir). Toplamda kazısı yapılmış 262 yerleşim duvardan etkilenirken (Batı Şeria’daki arkeolojik kazıların %62’sini temsil etmektedir), daha önce kazılmış 37 yerleşim duvarın rotası nedeniyle tamamen yok edilecek.

Görsel 14: Grafiğin solunda arkeolojik mekanların toplam sayısına, sağında ise duvardan etkilenen mekanların toplamını görebilirsiniz. 'Ana mekanlar' geniş arkeolojik mekanları (Khirba/Tell ya da Höyük), 'Tekil buluntu mekanları' ise sarnıç ve mezar gibi mekanları temsil etmektedir.
Görsel 14: Grafiğin solunda arkeolojik mekanların toplam sayısını, sağında ise duvardan etkilenenleri bulabilirsiniz. ‘Ana mekanlar’ geniş arkeolojik mekanları (Khirba/Tell ya da Höyük), ‘Tekil buluntu mekanları’ ise sarnıç, mezar vb mekanları temsil etmektedir.

İstimlak edilen araziler askeri bölge olarak ilan edildi, aslında Filistin yönetiminin elinden alındıkları gerçeğini kanıtlayacak şekilde Filistinli arkeologların erişimine fiilen kapatıldılar. Benzer bir yolla Jericho dışında Ürdün Vadisi’nden kalan diğer doğal ve kültürel mirasın tamamen İsrail’in kontrolüne geçmesi demek olan ve Ürdün Vadisi boyunca yapılması planlanan tasarı halindeki duvar, Ürdün Vadisi’nin İsrail girişini işgal edecek. Kontrolü İsrail’in eline geçecek olanlar arasında; Qumran, Lut Gölü, Ain al Feshkha, vaftiz merkezi, Aşağı Ürdün Vadisi’ndeki Hristiyan manastırları, Kudüs Sahrası, Beytüllahim (Bethlehem) ve El Halil (Hebron) gibi Filistin ulusal kimliği ve ekonomisi ile Filistin’in doğal ve kültürel mirası adına önemi bir hayli yüksek yerleşimler var.

Duvar birçok turistik yerleşimi işgal etmesi nedeniyle ve özellikle Beytüllahim (Bethlehem) ve Kudüs gibi Filistinli şehirler arasındaki turist geçişini engelleyerek İAF’daki kültür turizmini aynı oranda etkilemiştir. Bu strateji İAF ile komşuları Mısır ve Ürdün arasındaki turist akışını durdurmuştur (Sub Laban 2004).

Devlet Koruması

İsrail işgali kazısı yapılan/yapılmış olan arkeolojik yerleşimleri koruma olmaksızın ya da olası bozulmaları azaltan asgari önlemleri almaksızın çok kötü koşullarda terk etti. İsrail işgalinden önce ve işgal sırasında kazısı yapılmış birçok yerleşim İsrail tarafından yapılan müdahale veya ilgisizlik nedeniyle arkeolojik özelliklerini kaybetti. Filistin şehirlerinin ve köylerinin maruz  kaldığı sayısız kuşatma, keyfi sokağa çıkma yasakları, sonsuz yol kapamalar ve askeri yasaklar Filistin Yönetimi’ne bağlı kuruluşların kültürel mirasın korunmasına dönük görevlerini yapmalarını engelledi (Sub Laban 2004). Örneğin, El Halil’İn (Hebron) 20 km kuzey batısında bulunan Tell Qilla 2003 yılında sistemli bir şekilde yağmalandı. Görgü tanıklarının ifadesine göre dörtten fazla buldozer istenmeyen arkeolojik tabakaların kaldırılmasında kullanıldı. Maalesef, İsrail işgal güçleri yağmayı durdurmaya çalışan Filistin Antik Eser ve Kültürel Miras Departmanı çalışanlarına eşlik eden Filistin polisine izin vermedi. Bu sayede Kenan şehir duvarlarının büyük bir bölümü yok edildi ve birçok buluntu kaçırıldı. Ayrıca Filistin Yönetimi’nin saygınlığı ile statüsü ve kültürel mirası koruma kapasitesi büyük ölçüde zedelendi.

İAF’da İsrail’in sürdürdüğü kültürel miras politikalarının Filistin toplumunda yarattığı etki

1967’den beri İsrail işgali keşif, kazı, koruma ve muhafaza gibi kültürel miras ile ilgili her şeyi tekeline aldı. Greenberg’in konu hakkındaki yorumları şimdiye dek İsrailli bir bilim insanı tarafından söylene gelmiş en düşündürücü görüşlerden birisidir:

İşgalci bir güç bölgeye dışarıdan gelir ve yerli halka danışmadan tek taraflı kararlar alır. Arkeoloji sosyal bir öneme sahip, çünkü arazide yer alır ve arkeologlara bir çeşit veto gücü vermektedir. Bu nedenle arkeologlar şeffaf olmalıdırlar; ne yaptığımızı halka anlatmalıyız. Bir tarihçi olarak biz, bir takım meselelere duyarlı olmalıyız. İllegal işlerin döndüğü arazide ne olup bittiğini bilmek zorundayız (Greenberg as cited by Rapoport 2006).

İsrail işgalinin neden olduğu tekelleşme aşağıdaki yöntemlerle Filistin halkının en temel haklarını ağır bir şekilde ihlal etti:

  • Filistin halkını uygun bilimsel teknikler ile yerleşimleri araştırma imkanından mahrum bıraktı.
  • Arkeolojik kazılarda keşfedilen binlerce buluntuyu Filistinli arkeologların ve halkın erişmeyeceği şekilde İsrail otoritesinin gözetimine teslim etti.
  • Kazılardan elde edilmiş ve İsrail otoritesi ile İsrailli akademik kuruluşlarda bırakılan sayısız bilgiye Filistinliler erişemiyor. Daha kötüsü devam eden birçok arkeolojik kazıya dair erişebileceğimiz hiçbir bilgi yok.
  • İşgal otoritesinin kötüye kullandığı güç, yerel antik eser kanunlarını askeri emirler ile değiştirerek ve Filistin halkını önemsemek yerine İsrail ulusal hedefleri için hareket ederek Filistin halkını kendi kültürel mirasından mahrum bırakmış ve bu sayede kültürel mirasına yabancılaşmasına neden olmuştur.
  • Kötüye kullanılan güç arkeolojik yerleşimlerin bulunduğu Filistin topraklarını işgal ederek ve yine arkeolojik buluntulara illegal yollarla el koyarak Filistin halkının kültürel mirasına bir başka şekilde yabancılaşmasına neden oldu. Tüm bunlar Filistinlileri keşfedilen arkeolojik yerleşim ya da nesneleri ilgili kurumlara bildirmemeye teşvik ederken illegal kazılar nedeniyle yerleşimlerin tahrip olmasına katkı sağladı.

Sonuç

İAF toprakları kültürel mirasın korunması ve muhafaza edilmesi için düzenlenmiş uluslararası hukuka meydan okunan bir bölge. Bu duruma sadece işgalin maddi etkileri neden olmadı. İsrail uluslararası hukuka bağlı olan koruma gibi sorumluluklarını reddediyor. Bunun dışında ayrıca, Filistin kültürel mirasının yok edilmesine yardımcı olan ve uluslararası gözlemciler tarafından ayıplanan illegal faaliyetleri yürütüyor. Bunlar İsrail’in sadece imza atmaya ve uluslararası hukuku kabul etmeye karar verdiğini, fakat uygulamayı seçmediğini düşündürüyor.

Bilinmelidir ki hiç kimsenin mirası Arap ve Filistinlilerin mirasından daha değersiz değildir. Kültürel mirasımız Filistinli kimliğimizdir ve günlük yaşamımızın da ayrılmaz bir parçasıdır. Söz konusu kültürel mirasın kasıtlı şekilde yok edilmesi ise sadece Filistin halkının insan haklarına ve onuruna yapılan açık bir tecavüz değil, aynı zamanda insanlığa ait kültürel mirasın önemli bir parçasının da yok olması demektir.

Bibliyografya

Abu el-Haj, N 2001 Facts on the ground: archaeological practice and terminal self-fashioning in Israeli society. Chicago: University of Chicago Press.

Applied Research Institute of Jerusalem 2005 ARIJ monthly report, ARIJ Monthly Report on the Israeli Colonization Activities in the West Bank & Gaza Strip, Volume 89, December 2005 Issue. Available: http://www.arij.org/index.php?option=com_content&task=view&id=187&Itemid=35&lang=en [Accessed May 2010].

Azzeh, M 2005 Israel’s Wall. Special edition of WallMagazine. Available: http://www.nad-plo.org/facts/wall/Wall-Magazine%207-2005.pdf [Accessed May 2010].

Blum, O 2003 The illicit antiquities trade: an analysis of current antiquities looting in Israel, Culture without Context 11 .Available: http://www.mcdonald.cam.ac.uk/projects/iarc/culturewithoutcontext/issue11/blum.htm[Accessed May 2010].

Chamberlain, K 2005 Stealing Palestinian history, This week in Palestine. Available: http://www.thisweekinpalestine.com/details.php?id=1451&ed=107 [Accessed May 2010].

Conder, C & Kitchener, R 1882 The survey of Western Palestine. Volume 2. London: Palestine Exploration Fund

DACH Database 2008 The database of the Department of Antiquities and Cultural Heritage. Unpublished.

Ilan, D, Dhari, U & Avni, G 1989 Plundered — the rampant rape of Israel’s archaeological sites, Biblical Archaeological Review 15, 38. Jordanian Law of Antiquities 1966. Available (in Arabic) at: http://www.dft.gov.ps/index.php [Accessed 1 July 2010].

Kletter, R 2003 A very general archaeologist — Moshe Dayan and Israeli archaeology, The Journal of Hebrew Scriptures 4. Available: http://www.arts.ualberta.ca/JHS/Articles/article_27.pdf [Accessed May 2010].

Ministry of Tourism and Antiquities 2005 Inventory of cultural and natural heritage sites of potential outstanding universal value in Palestine. Ramalllah: Al-Nashir.

Oyediran, J 1997 Plunder, destruction and despoliation: an analysis of Israel’s violations of the international law of cultural property in the occupied West Bank and Gaza Strip. Ramallah: Al-Haq.

Politis, K 2002 Dealing with the dealers and tomb raiders: the realities of the archaeology of the Ghor es-Safi in

Jordan, in N Brodie & K Tubb (eds) Illicit antiquities: the theft of culture and the extinction of archaeology. London: Routledge, 257–67.

Rapoport, M 2006 Buried treasure that’s kept in the dark, Haaretz. Available: http://www.haaretz.com/hasen/pages/ShArt.jhtml?itemNo=8017929 [Accessed May 2010].

Smith, P 1998 People of the Holy Land from prehistory to the recent time, in T Levy (ed) The archaeology of society in the Holy Land. London: Leicester University Press, 58–74.

Sub Laban, A 2004 Destroying history, Jerusalem Forum. Available: http://www.jerusalemites.org/reports/10.htm [Accessed May 2010].

Taha, H 2004 Managing cultural heritage in Palestine, Focus 1, 32–32.

The Hague 1907 Hague Convention (IV) respecting the laws and customs of war on land and its annex: regulations concerning the laws and customs of war on land, 18 October 1907. Available: http://www.unhcr.org/refworld/docid/4374cae64.html [Accessed May 2010].

UNESCO 1954 Convention for the protection of cultural property in the event of armed confl ict. The Hague, 14 May 1954. Available: http://www.icomos.org/hague/ [Accessed May 2010].

UNESCO 1956 Recommendation on international principles applicable to archaeological excavations. Paris: UNESCO. Available: http://www.icomos.org/unesco/delhi56.html [Accessed May 2010].

UNESCO 1970 Convention on the means of prohibiting and preventing the illicit import, export and transfer of ownership of cultural property. Paris: UNESCO. Available: http://portal.unesco.org/en/ev.php-URL_ID=13039&URL_DO=DO_TOPIC&URL_SECTION=201.html [Accessed May 2010].

United Nations 1948 Universal declaration of human rights. Paris: United Nations. Available: http://www.un.org/en/documents/udhr/ [Accessed May 2010].

United Nations 1949 Geneva Convention IV: relative to the protection of civilian persons in time of war. United Nations. Available: http://www.un-documents.net/gc-4.htm [Accessed May 2010].

United Nations 1967 Security Council Resolution 242: the situation in the Middle East (22 Nov). Available: http://www.un.org/documents/sc/res/1967/scres67.htm [Accessed May 2010].

United Nations 1973 Security Council Resolution 338: cease-fi re in the Middle East (22 Oct). Available: http://www.un.org/documents/sc/res/1973/scres73.htm [Accessed May 2010].

Wilder, D 2003 The roots of Tel Rumeida. Available: http://web.israelinsider.com/Views/2024.htm [Accessed June 2009].

 

Yazar Hakkında

Ahmed Rjoob Filistin Turizm ve  Kültür Bakanlığı’na bağlı Yerleşim Yönetimi Departmanı’nda yönetici olarak çalışmaktadır. Ferrara Üniversitesi’nde arkeolojik yerleşimlerin muhafazası ve sürdürülebilir yönetimi üzerine doktorasına devam ediyor.

İletişim: Ahmed Rjoob, Dipartimento di Biologia ed Evoluzione, Sezione di Paleobiologia, Preistoria e Antropologia, Università degli Studi di Ferrara, Corso Ercole I d’Este, 32 IT — 44100 Ferrara, Italy. Email: arjoob@gmail.com

Alamut Kalesi: İnanılması Güç Bir Efsane Değil

Gerçekten istemiyorum Cenneti, hurileri.
Sen dar, yırtık çulun içinde kokuşmuşsun.
Sana Cennet gerekmez a yüz karası!
Bir aslan gördün mü ödün patlar,
Böyle bir heybete nasıl dayanırsın?
Bir yudum şarapla aklını kaybedersin,
Bu haldeyken nasıl aklım başımda dersin?
Feridüddin Atar
* Bu kısa yazı 17 Ağustos 2014 tarihinde Alamut Kalesi’ne yapmış olduğum ziyareti içermektedir.

Tarihe meraklıysanız ve şimdi ve geçmişte ucundan bucağından siyasetle dirsek temasınız olduysa, Hasan Sabbah ve o’nun -zamanında- fethedilemez ünvanını elde eden kalesi Alamut‘u duymuş olmalısınız. Ancak, Hasan Sabbah ve Alamut ile birlikte duyduklarınızın toplamı zannetmiyorum ki yekpare bir bütün olacak şekilde nesnel gerçekliklere yaslanan doğrulardan oluşsun.

Aktarılanların bir ucunda Hasan Sabbah çağdaşı ezen iktidarların İsmailiyye Hareketi’ni halk desteğinden yoksun bırakmak için oluşturdukları asılsız iftiralar ve abartılar/efsaneler varken, diğer ucunda bu kez de gereğinden fazla olumlayarak/idealize ederek Hasan Sabbah ve İsmailiyye Hareketi’nin bir başka şekilde yanlış anlaşılmasını sağlayan methiyeler vardır.

Marco Polo gibilerinin kendisinden yüzyıllar sonra foyası meydana çıkan yalanlarında (İşbu yalanlar sadece Hasan Sabbah ve fırkası Yeni Vahiy‘in üstüne atılı iftiralardan oluşmuyor, bunların dışında işbu seyyahın?! gezip-gördüğünü iddia ettiği birçok coğrafyaya aslında hiçbir zaman adım atmamış olması da bugün öğrenilen geçmiş Polo yalanlarından bir diğeri) ana mantık; bir insanın hiçbir çıkar gütmeksizin kendi hakkından-canından feragat edemeyeceği düşüncesi. Hakkından yahut da canından feragat edecek kişi mutlaka bir başka büyük mükafat sözü ile hareket ettiriliyor olmalıydı bu düşünceye göre.

Vadi içinden aldığımız bir foto. Aslında bu foto, Alamut Kalesi’nin batı yönünden görünümünü (ön cephe) sunuyor. Kale, vadi zemininden yaklaşık 500 m yüksekliğe sahip devasa volkanik kayacın zirvesinde. Beyaz okun gösterdiği nokta kalenin güney başlangıcı. Arkasında Elburzlar yükseliyor.

Cennet-Huri-Haşhaş triosu ile fırka üyeleri komuta altına alınıyor iddiası kanıt noksanlığından ötürü iftira sahiplerinin böyle olmasını umdukları bir inanç sadece. Oysa feda geleneği işbu iftiranın yanında Ortadoğu ve Yakın Asya coğrafyasında Kerbala olayından beri bilinen tarihi bir gerçeklik ve yaşam pratiği olması hasebiyle daha güçlü  bir seçenek halini alıyor. Kerbala, Yezid‘in akıl almaz vahşeti ile bir katliamken, Şah-ı Şehidan İmam Hüseyin‘in dik duruşu ve canını ortaya koyuşu ile bir destandır aynı zamanda.

Bu tarihi melodramın detaylarına hiç girmeden sosyo-ekonomik gözle bakmaya çalışsak dahi sonuçlar bizimkiyle yakın çıkacaktır:

İmam Hüseyin, Beni Ümeyye karşısında yenilmiş de olsa bir sermaye birikiminin, Haşimoğulları‘nın lideri. Varlıklı ve erk sahibidir yanisi. Buraya kadar tamam. Devamında ise, bir sermayedar olarak, Kerbela’da artık yenileceğine kanaat kılmaktan öte bu kaçınılmaz sonu gördüğünde, her türlü ilkeyi rafa kaldırıp karşı taraf ile anlaşma yapmanın yollarını aramalıydı. Belki de halifeliğin kutlandığı resmi törene katılmayı kabul edip Kerbela katliamını yapan hırsızı ayakta alkışlamalıydı?! Ama bunun yerine O’ verdiği sözden dönmemeyi ve canını vermeyi yeğlemiştir, feda etmiştir kendini. Demek ki işin kendisi tek başına kaba bir sosyo-ekonomik döngü değil daha başka şeyler…

Binbir Gözlü Elburzlar’ın Ortasındaki Vadi: Biz resmi sınırların dışında kalan İran’ı daha çok sevdik. Alamut da dışardaki İran’a en yakını.

Alamut için ilk önce Qazvin’e ulaşmanız gerekiyor.

Alamut Vadisi, doğu-batı uzantılı Elburz Dağları’nın içinde kalan izole bir bölge. Vadiye en yakın yerleşme olan Qazvin ile Alamut arasındaki mesafe 106 km ve buraya ulaşmak için Qazvin’den kiraladığımız taksi birçok engebeyi dağların eteklerinde menderes yapan ve bir tarafı uçurum olan yollar vasıtasıyla 2 saati geçkin bir sürede aştı.

Belki daha kısa sürede de bu mesafe kat edilebilirdi. Ama parkurun zorlu oluşu bir yana, kendisinin Alexander the Great olduğunu iddia eden taksi şoförümüzün -tahminimce- yöreye özgü uyuşukluğu yüzünden zikrettiğim sürede varabildik. Tek başına Alamut Kalesi’ne (Ghazor Khan)  özgü bir durum değil bu, Alamut Vadisi’nde kalan diğer yerleşimler için de sefer düzenlenmiyor. Herhangi bir toplu ulaşım aracına rastlayamazsınız. Vadi içinde 10 bin nüfuslu yerleşimlerin (Moallem Kelayeh) olması da etki etmemiş bu duruma. Qazvin’den vadi içine yolculuk yapmak isteyen ve birçoğu bölgeye yabancı olan yolcular taksi/taksi dolmuşları kullanmak zorunda kalıyor. Çünkü yöre halkında, aslında İran geneli için konuşmak gerekirse, nerdeyse her ailenin altında bir binek yahut da motosiklet var. Bunun nedeni ise İran‘ın kendi petrol kaynaklarına sahip oluşu, piyasada kalitesiz işlenmiş akaryakıtın ucuza satılıyor oluşu vb. TL ile akaryakıtın litresi 75 kuruşa denk geliyor.

Belki Qazvin gibi görece küçük şehirlerde hissedilmiyor olabilir ama Tahran gibi metropollerde ucuz ve kalitesiz akaryakıtın bıraktığı egzoz ciğerlerinizin ve gözlerinizin yanmasına neden olabilir. Tahran kapalıçarşısına çok yakın işlek bir bulvarda, bulvara bakan girişinde karın doyurmaya çalıştığım işletmede, abartısız gözlerim yandı.

Ucuzluğa aldanmamanızı ve taksi şoförleriyle sıkı pazarlık yapmanızı öneririm. Ben ve arkadaşım bu mesafe için 60-70 TL’ye yakın bir ücret ödedik (Ücrete Qazvin’e dönüş de dahildi).

Vadi tabanından bir görünüm. Tarım arazileri geniş yer kaplıyor.

Alamut Vadisi geniş bir coğrafya ve güneyindeki yarı çöl ikliminin etkili olduğu Tahran düzlüğüne oranla farklı bir bölge olma özelliğine sahip. Vadi tabanında çeltik, buğdaygiller gibi ekili alanlar ve çeşitli dikili bağlar bulunuyor. Bunlar ve zengin su kaynaklarına sahip olması yöre halkına ve yörede kurulu iktidarlara ekonomi nedenli yarı-bağımsız bir karakter kazandırmış tarih içinde. Kuşkusuz etrafını saran dağ sırasının aşılmaz, en azından aşılması büyük zahmet isteyen yapısı da önemli şekilde etkili oluyor sözkonusu yarı-bağımsız olma haline. Bu tip özelliklere sahip ve genelden ”bağımsız” hareket edebilen bölgelere içinde bulunduğumuz geniş coğrafyadan aşinayız. Örneğin, Antakya‘dan başlayıp işgal altındaki Filistin topraklarına dek kuzey-güney yönünde uzanan Anti-Lübnan dağ sırası. Nizariler’in ve öncesinde diğer Resmi İslam karşıtı heterodoks inanç gruplarının 10. yy’da bu bölgeye yerleştiği biliniyor. Korunaklı ve onları dışardaki sosyo-ekonomik yapıya muhtaç etmeyen bölge koşullarının güçlü oluşu dönemin ezen iktidarlarına direnmelerini, amiyane tabirle, kafa tutmalarını dahi sağlıyor. Biz bu ahvali Selahaddin Eyyubi‘nin çağdaşı olan ünlü Nizari lider Reşideddin Sinan‘in Eyyubi’ye yazdığı mektuplardan biliyoruz.

Solda Elburzlar’a tırmanış, Sağda Elburzlar’dan iniş.

Vadiyi gezerken aklıma gelen sorular şöyleydi; günümüz şartlarında dahi ulaşılması bu denli zor olan vadiye ve kaleye Hülagu Han’ın ordusu nasıl ulaştı? İsmailiyye tarikatı bir orduyu böylesine zahmete sokacak düşmanlığı -bildiklerimizin haricinde- ne şekilde elde etti? Alamut’a doğru ilerledikçe ve irili ufaklı birçok yerleşimden geçerken burayı -haliyle- Munzurlar’a benzettim. O halde tarih içinde Munzurlar’dan neden bir başka Hasan Sabbah çıkmadı?

Eşek Ahmadinejad: Ne Pehlevi tarzı batı taklitçiliği ne de Molla baskısı. 72 milleti ve inancıyla İran bunlarsız da İran olurdu. Hem de dudak uçuklatan cinsten.

Yöre halkıyla çok fazla konuşamadık. Ama görünüşleri, Şii mezhebi altında, takiyye methodu ile eski heterodoks inançlarını devam ettirdiklerini düşündürüyordu. Temiz hava çarpmış da olabilir belki ama Dersim’in herhangi bir Alevi-Kızılbaş köyüne gelmiş gibi hissettim Ghazor Khan’da.

Restorasyon kapsamında üst kale’nin kimi kısımları plakalarla kaplanıyor.

Aileyi ilgilendiren bir davayı takip etmek için yola çıkan iki kardeşle Moallem Kelayeh’a kadar birlikte seyahat ettik. Kardeşlerden birisi şöyle böyle İngilizce ve Türkçe biliyordu. Sadece bu bölgede değil İran’da gezdiğim birçok şehirde insanların sıcakkanlı davranışları ile karşılaştım ve Türkiye’den geldiğimi duyduklarında ilgi daha da yükseliyordu. Sohbet etme şansı bulduğum kardeş Alamut için yola çıktığımı öğrendiğinde sevindi ve İran’in zengin kültür tarihinden bahsetti (ve sanırım biraz-cık da olsa bu zengin tarihle böbürlendi). Sohbetin sonlarına doğru ise bizimkiler bu zenginliklerin değerini bilmiyor anlamına gelecek şekilde, Türkçe, ”Eşek Ahmadinejad” diyerek güldü.

Bir ya da iki yıl öncesine kadar devam eden bir restorasyon çalışması varmış Alamut’ta. Bundan iki hafta kadar önce yaptığımız ziyarette ise herhangi bir çalışma ile karşılaşmadık. Kaleye tırmanıştan önce 15.000 tümenlik ücreti ödeyip bilet satın aldığımız (Geziyi ben ve arkadaşım olmak üzre iki kişi tamamladık) memur ve üst kale ile alt kale arasında kalan avludaki kulübesinde rastladığımız genç bekçi dışında bir başka görevliyi görmedik.
Bilimsel koruma koşullarına ne derece uyduğunu anlayamadığım bir yeniden ”ayağa kaldırma” çalışmasının izlerini gördüğümü söylemeliyim. Koruma adına üst kalenin büyük kısmı (kuzey kısmı hariç) metal saç plakalarla kaplanmış ve deformasyonu engellemek için kale duvarlarının üstleri kerpiçle sıvanmıştı.

Alamut’un Yükselişi ve Düşüşü: Bir gönül adamı vardı yaptıklarıyla sevdiği kadının gönlüne girmeye çalışan. Adam öldü kadın 1000 yıldır yaşıyor.

Kalenin ilk kez kim tarafından inşa edildiğine dair net bir bilgi yok. Bunun yerine çeşitli söylenceler bulunmakta. İsmailliyye iktidarında genişletildiği, yeni duvarlar, sarnıçlar vb kale kompleksleri ilave edildiği biliniyor. 13. yy’ın ortasında tüm Ön Asya‘yı yakıp yıkan Moğol akınları ve işbu akınların  lideri Hülagu Han Alamut’a da doğrudan sefer düzenliyor ve vakanüvislerin aktardıklarına göre İsa‘nın doğumundan bin 256 yıl sonra Moğollar Alamut’u fethediyor.

Alamut’un Moğollar tarafından fethi.

Hülagu Han’ın acımasız ve vahşi icraatları yüzyıllar sonra bile unutulmamış ve çeşitli milliyetlerden edebiyatçı ve sanatçı eserlerinde işlemiştir. Bizim topraklarımızda Hülagu’nun bıraktığı iz için Nedim‘e ait Tahammül Mülkünü Yıktın adındaki gazele bakmalı. Zaten Alamut’un fethi de bir fetihten ziyade yıkım, yok etme üzerine kurulu dönemin en büyük barbarlıklarından. Kaleyi teslim etmeyen İsmaili komutan zorluk çıkarmadan teslim ettiğinde dahi başına gelecekleri bildiğinden ötürü olacak direniyor, yanisi direnmiş. Alamut çoğunluğu üst kalede olmak üzre birçok yapay ve doğal sarnıça/su deposuna sahip. Bu özelliği sayesinde bir yılı aşan kuşatmalara direnebilmiş birçok kez. Moğol komutanlar kalenin yapısını iyi biliyor olmalıydı. Kapıların bulunduğu doğu terasına dev çukurlar kazdırılmış, içine katran doldurularak çukurlar ateşe verilmiştir. Katran alevlerinin bıraktığı zehirli gazlar alt kaledeki mevzilerin terk edilmesini sağlıyor ilk önce. Terk edilen mevziler alt kalenin girişini ve de gerisinde kalan mevzileri ateşe vermek için hazırlanan Moğol ordusundaki özel birliğe imkan tanıyor. Ve bu işleyiş üst kalenin fethine/yakılmasına dek sıralı bir şekilde devam ediyor. Kaç gün sürdüğünü bilmiyoruz ama tüm bu işlemler bittiğinde yüzyıllık birikimle oluşturulmuş kütüphane! dahil kale tamamıyla yakılıyor.

Üst kale girişinden alt kale girişin görünümü.

Alamut bu yıkımdan sonra uzunca bir süre harap kalmıştır. Bir tür boşluk yaşanıyor ta ki Safeviler kaleyi tekrar onarana dek.

Moğol akınları sonlandığında İran coğrafyasında yeniden birlik kurma çabaları baş gösteriyor. Farklı grupların ve Şah Hatayi‘nin katıldığı işbu yarış neticesince, Şah içte ve dışta yakın rakiplerini alt ettikten sonra resmi inancı/mezhebi Şii olan Safeviler devletini kurmuştur. Akabinde, Moğol akınlarının sebep olduğu kaotik dönemde yıkılan birçok yapı elden geçiriliyor. Alamut da bunlardan biri. Safeviler döneminde kale önceki döneme oranla küçülüyor, farklı birçok yapı ve kısım artık kullanılmıyor.
Bu onarımla birlikte alt kalenin büyük kısmı terk edilmiştir. Örneğin, İsmailiyye döneminde alt kale ve üst kalede birer tane olmak üzre toplam 2 tane olan kapılar alt kaledeki girişin iptali ile teke düşüyor. İranlı bakanlık ”restorasyon” çalışmaları kapsamında alt kaleye temsili ahşap bir kapı ilave etmiş.

Şu an devam etmeyen restorasyon çalışmalarının izleri, Alamut’tan geriye kalan tarihi izler ile yarışıyor. Tecrübesiz çıplak bir göz kalenin ”restore” edilen kimi kısmını geçmişle bir tutabilir. Şimdiki hali ile geçmişteki hali arasında ayrım yapabileceğini zannetmiyorum.
Hülasa, alt ve üst kalede ne kadar doğru yapıldığı malumunuz ”restorasyon” çalışmasından arta kalanlar ve -tahminimce- büyük bölümü Safeviler ve sonrasındaki tarihi döneme ait olan geçmiş imar faaliyetleri görülmekte.

Asbi Khane gözlem noktasından Alamut’un ön cephesi.

Şahrud, kalenin doğusunda, Alamut ile Elburz yükseltilerinin arasında kalan derin ve dar vadide, mevsimlik yağışlar ile oluşan bir akarsu. Bu aylarda dağlardaki kaynakların ona taşıyabildiği güçle küçük, sessiz bir çay. Ama Sonbahar ve özellikle ilkbahardaki yağış ve sıcaklık değişimleri ile sesini duyurabilen bir ırmak oluyor-imiş.

Alamut’a Yolculuk: Efsane değil bildiğin kale.

Alamut, İran için en bilindik gezi rotalarından birinin üstünde bulunuyor. Tebriz’den Tahran’a devam eden işbu rotada, Qazvin’de mola vermeli ve Alamut turunuz için araç kiralamaya çalışmalısınız. Güzergahtaki farklı durakları takip etmek yerine tek başına Alamut’u ziyaret etmek istiyorsanız eğer iki seçeneğiniz var. Bunlar; İstanbul-Laleli merkezli dilerseniz sizi Tahran’a kadar götürebilecek olan İran otobüs firmaları ve taahütlü ve taahhütsüz olmak üzre iki ayrı çeşidi bulunan hava ulaşımı. Transasya Ekspresi‘ni ihtimal dışı bırakıyorum çünkü; şimdilerde Haydarpaşa yerine TCDD Ankara Garı’ndan sefere başlıyor, sözkonusu mesafeyi en uzun sürede tamamlayan ulaşım aracı vb.

Vaktiniz bol ve bütçeniz kısıtlı ise otobüsü tercih etmelisiniz. Yaklaşık iki günlük bir otobüs yolculuğundan sonra Qazvin’e ulaşmış olacaksınız. Tercihe göre isterseniz şehre ayak basar basmaz, isterseniz de Alamut turunu tamamladıktan sonra konaklamanız gerekiyor. Tüm bu yorgunluğun üstüne memlekete dönüş mesaisi başlayacak çünkü. Konaklama yerinizi aramaya koyulduğunuzda yöre halkına otel olup olmadığını kesinlikle! sormamanız gerekiyor. Qazvin’de gecesi 200 $’dan başlayan odalarıyla iki ya da üç tane otel bulunuyor ve sizi işbu otellere yönlendiriyorlar. Amma ve lakin, bunların haricinde -benim gibi- daha mütevazı bütçesi olan seyyahların kalabileceği meymanpazariler de var. Dilimize uyarlarsak; pansiyon.
Toplamda otobüs ile yapacağınız Alamut seyahati size 190 $ gibi bir rakama patlıyor. Bu rakama Türkiye’ye geri dönüşünüz, konaklamanız, yemek ihtiyaçlarınız, taksi paranız ve dönüşte eşe-dosta alınacak hediyelik eşyalar da dahildir. Yalnız, Türkiye’ye dönerken 1.5 ila 2 saate yakın ekstra bir Tahran yolculuğu yapabilirsiniz. İran-Türkiye seferleri için Qazvin’e durak koymamış olabilirler (Türkiye-İran seferinde böyle bir sorunla karşılaşmayacaksınız).

Taahhütsüz uçakla yapacağınız seyahat için yukarıda verdiğim rakamdan (190 $) otobüs biletlerinin ücretini (100 $) çıkarıp gidiş-dönüş olmak üzre 240 $’lık uçak biletinin ücretini eklemelisiniz. Ve yine bu rakama İmam Humeyni Havalimanı’ndan Qazvin’e yapacağınız otobüs yolculuğunun karşılığı olan 15 $ da eklenmeli.

Daha fazla fotoğraf için: 

(bkz: https://www.flickr.com/photos/127520814@N04/sets/72157647464380685/)

Özelde Alamut ve genelde İran gezim oldukça keyifli ve benim adıma faydalı geçti. Yolculuğu ve sağlığımı tehlikeye düşürebilecek en küçük bir olayla karşılaşmadım desem yeridir. İran halkı sıcakkanlıydı ve gerçek anlamda dostane yaklaştılar. İçlerinden yapmacık olanı çıksa da, samimi şekilde ev davetleri aldık, bizi kendi evinde misafir etmek isteyenler oldu. İran’da bu davranışlar bir gelenek. İran halkının zarif yanlarından sadece bir tanesi.

Bu halk için Filistin, ister ki arada km’lerce mesafe olsun, acısı şuracıklarında onları rahatsız eden hayati bir mesele. Onların meselesi. Öldürülenler, sakat bırakılanlar, evsiz kalanlar… Siyonizmin sayısız işkencesine maruz kalmış/kalan her Filistinli onların kardeşi. Siyonizmin dünyadaki hiçbir otoriteyi tanımaz tavrı ve hiçbir otoritenin siyonizme karşı en ufak bir yaptırıma gitmemesinin vermiş olduğu yalnızlık duygusu da eklenince (duygunun ötesinde reel yanları olan bir durum aynı zamanda), ülkemizde ve dünyanın farklı coğrafyalarında, siyonizmle olan mücadeleyi kendi çıkarı için politik bir şova dönüştürmüş samimiyetsiz politikacılar onlar için saygı duyulması gereken insanlar halini almış. Biliyorsunuz! memleketimizde de bunlardan var bir tane. Gezide can sıkan tek şey bu oldu. Ama bilmenizi isterim ki sahtekarları teşhir etmesini de bildik.

Hasan Sabbah ve Alamut birçokları gibi benim için de önemli bir yere sahip. Evvel zaman yazdığım sözleri yinelemek istiyorum. Güç sahiplerini ortadan kaldırmak kolay bir iş değil. Hasan Sabbah ve Yeni Vahiy için menfi iddiaları kabul etsek bile Hasan Sabbah’ın zekasını ve kabiliyetini asla inkar edemeyiz. İçinizde dünyaya karşı bir kin biriktiriyorsanız tek bir şeye ihtiyaç duyarsınız o da, Hasan Sabbah gibi insanlardan alınacak ilham.

Şahrud’dan nerdeyse hiç bahsetmedi diyenler için -bilhassa- Alamut coğrafyasında bilinen bir Acem destanını paylaşmak istiyorum. İranlı tv kanallarından biri adına hazırlanan belgeselin tekinde dinlemiştim ilk kez. Bu benim yorumum tabi, bana kalırsa, bu efsanede başrol Şahrud’un. Sevgilisi Seyduna’ya beslediği derin aşkı ve O’nu koruma içgüdüsünü sözlerde görebilirsiniz.

Konserve kutusundan daha iri bir başka metal objeden gövde, ağaç dalından da klavyesini yapmış olduğu tar ile bu destanı çalıyordu gönül insanı. Şimdi aşağıda paylaşacağım videoda ise Azam Ali söylüyor Loga Torkian ve ekibi çalıyor:

(bkz: http://www.youtube.com/watch?v=pEeUEntf3g0)

AV
Haydi gidelim düzlüğe dedi biri,
Beriki hangi düzlüğe? dedi.
Hani şu üzerinde tavşanların uyuduğu.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları.
Çünkü o tavşanların uykusu sevdiğimin uykusudur bana.
 
Öyleyse dağa gidelim deyince birinci,
Hangi dağa? dedi diğeri.
Hani şu eteğinde geyiklerin koşuştuğu.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları ve geyikleri.
Çünkü o geyiklerin zarafeti sevdiğimin zarafetidir.
 
O vakit bahçeye gidelim dedi, istekli.
Hangi bahçeye? dedi bizimki.
Hani şu gölgesinde sülünlerin salındığı.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri ve sülünleri.
Çünkü o sülünlerin salınışı sevdiğimin salınışıdır.
 
Kaynağın başına gitmeliyiz o zaman dedi, ısrarlı.
Hangi kaynağa? dedi öteki.
Hani şu başında güvercinlerin uçuştuğu.
Zaten köpeğim de çoktan hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri, sülünleri ve güvercinleri.
Çünkü o güvercinlerin uçuşu sevdiğimin kanatlanışıdır bana. 
 
Kayalıklara gidelim öyleyse.
Hangi kayalıklar ola ki onlar?!
Hani şu tepesinde kartalların süzüldüğü.
Zaten köpeğim de hazır avlanmaya!
Durdur köpeğini ve lütfen öldürme tavşanları, geyikleri, sülünleri, güvercinleri ve kartalları.
Çünkü o kartalların süzülüşü sevdiğimin süzülüşüdür bana.
*******
Not: Yazı ilk olarak 1 Eylül 2014 tarihinde kişisel blog sayfamda yayınlanmıştır.